El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Sittetü eşyâ'e tuhbitu'l-a'mâle: el-iştiğâlü bi-'uyûbi'l-halki ve kasvetü'l-kalbi "Altı şey vardır ki insanın amellerini heba eder, bereketini götürür." Amel heba olur, boşa gider.
Amel nedir?
İnsanın sevap kazanmak maksadıyla yapmış olduğu bir iş, bir fiil. Bu işin bir sevabı olacaktı, fakat altı şey vardır ki sevabı götürür; elde bir şey kalmaz, boşuna yapılmış olur. Bakalım bunlar neymiş?
El-İştiğâlü bi-'uyûbi'l-halki. "İnsanların ayıplarıyla meşgul olmak." İnsanların ayıplarıyla meşgul olmak amellerin sevabını götürür. Buradan anlaşıyor ki; insan başkasının ayıbıyla meşgul oldu mu, hayırlı bir şey yapmıyor zaten, ondan bir hayır, bereket gelecek değil; başka bir şeyden yapmış olduğu, güzel bir amelden yapmış olduğu hayrın da işin de bereketini götürüyor. Namaz kılmış, sadaka vermiş, şunu bunu yapmış; onlar da yarı yolda kalıyor, bir faydasını görmüyor. Demek ki bu iş çok kötü.
Nedir birincisi, bir daha söyleyelim; el-iştiğâlü bi 'uyûbi'l-halki. Başkalarının ayıplarıyla meşgul olmak. "Ahmet'in şu fena hali var. Mehmet'in şu şeyi var. Falancayı duydun mu, filancaya gitmiş de şu işi yapmış…" Dedikodu, başkasının kusuruna bakmak… Halbuki insanın kendisinde nice kusurlar vardır.
Nasrettin Hoca hani atın üstüne binmek istemiş, binememiş; bir daha zıplamış, bir daha binememiş; bir daha zıplamış, bir daha binememiş. Ondan sonra "Ah gençlik!" demiş. Bakmış ama etrafta kimse yok. "Hadi hadi, gençlikte biz senin ne olduğunu ne mal olduğunu biliyorduk ya..." demiş.
Günahların bir bu dünyada açığa çıkması var bir de ahirette çıkması var ki o daha fena! Ahirette amel defterleri açılıp da kulların yaptıkları ameller hesaplanırken; iyi bir insan gibi görülüyor, amel defteri bir açılacak; perdenin arkasında nice kötülükler yapmış, onların hepsi dökülecek! Mahşer halkına rezil olmak var.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi günahın zilletinden ona ibadet ve taatin izzet ve şerefine yükseltsin. Ona muti olan kullarından, ona halisane, muhlisâne ibadet eden kullarından eylesin. Günahlara batırmasın, günahlara daldırmasın. Yapmış olduğumuz hataları, kusurları, günahları da Settar ismiyle afv-u mağfiret eylesin.
Ey rahmeti çok padişah
Cürmüm ile geldim sana
Ben eyledim hadsiz günah
Cürmüm ile geldim sana
Hadden tecavüz eyledim
Deryây-ı zenbi boyladım
Malum sana ben neyledim
Cürmüm ile geldim sana
Adın senin Ğaffar iken
Ayb örtücü Settâr iken
Kime varam sen var iken
Cürmüm ile geldim sana
Ne güzel söylemiş Kuddûsî rahmetullâhi aleyh.
Demek ki birisi; başkalarının ayıplarıyla meşgul olmak, insanın yaptığı öteki iyi işlerden hâsıl olan sevapları iptal ediyor. Ona dikkat edelim. Bu haset gibi… Haset de malum,
El-hasedü ye'külü'l-hasenâti kemâ te'külü'n-nâru'l-hatabe. "Ateşin odunları yiyip kül ettiği, bitirdiği gibi haset de iyi amelleri bitirir." deniliyor.
Haset öyle bir kötü huy ki, sen haset ediyorsun; başka şeylerden yapmış olduğun iyilikler odunun kül olduğu gibi kül oluyor, elden gidiyor.
Onun için bunlara çok dikkat edelim Müslümanlar! Allah bize tevkifini refik etsin de bunları yapmayalım. Çünkü başka amelden bir sevap kazanıyoruz, bunlarla elimizden gidiyor. Başkalarının ayıplarıyla meşgul olmayalım.
Ne yapacağız?
Kendi ayıbın sana yeter, artar bile. Sen her gün bir ayıbını görseydin, bir ayıbını düzeltseydin, şimdiye sende ayıp mı kalırdı? Melek gibi olurdun, ayağın yere basmazdı, bulutların üstünde uçardın. Ama sen de nice ayıp var. Kendi ayıplarını gör de başkasına merhamet et; hemen onun yakasından tutup da halkın ortasına çekip; "Sen şöylesin, sen böylesin!" veyahut onun gıyabında, "Şu adam şöyle kötü, bu adam böyle kötü!" deme; kendi ayıplarınla meşgul ol. Akıllı insanın kârı budur. Çünkü şu dünya işte geldi geçiyor, insan ne kadar yaşayacağını bilmiyor; akıllıca olan iş kendisini düzeltmeye çalışmaktır. İkincisi;
Ve kasvetü'l-kalbi. "Kalbin katılığı." Bu da amelleri heba eder. Kalp aslında Türkçe' de "gönül" dediğimiz şeydir. Yani şu tık tık atan et parçası değil de "gönül" dediğimiz şeydir. "Gönlün katılığı" demek, "insanın merhametli olmaması, hakikatleri kabul etmemesi, duygulanmaması; merhamete, insafa gelmemesi, kendisine çekidüzen vermemesi" demektir.
Çünkü kalp gönül nuranî bir varlıktır. İnsan bir günah işledi mi kalbinin üstünde bir siyah nokta belirir. Bir günah daha işledi mi bir siyah nokta daha belirir. Böylece noktalar her tarafını kaplar, kapkara olur. Hiç köylerde acaba kahvelerin ampullerine baktınız mı? Nasıl sinek pisliklerinden kapkara olmuştur. İşte kalp böyle nokta nokta, nokta nokta kararır.
Sonra ne olur? Kapkara olur.
Sonra nasıl olur? Karardıktan sonra katılaşır, taş gibi olur.
Fe-hiye ke'l-hicâreti ev eşeddü kasveten. "Hatta taştan da katı olur." Çünkü taşın içinden öyleleri vardır ki yarılır da içinden pınarlar çıkar. Ama kalp taştan katı oldu mu pınar çıkma ihtimali şöyle dursun, ölür. Bir insanın gönlü öldü mü de [o insan] hiçbir işe yaramaz.
Peygamber aleyhisselâtu ve's-selâm Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki:
"Demirin paslandığı gibi kalp de paslanır. Kalbin cilası namaz kılmaktır, zikirdir, ölümü anmaktır."
İnsan namaz kılarsa, Allah'ı zikrederse, iyilik yaparsa, ölümü çokça düşünürse kalbi cilalanır, nurlanır, bir ayna gibi olur. Öyle bir ayna ki Allah-u Teâlâ hazretlerinin tecellileri zuhur eder. O zaman insan nice kerametlere, nice ihsanlara, in'amlara mazhar olur.
Peygamber aleyhisselâtu ve's-selâm Efendimiz' in bir tavsiyesi var bize, buyuruyor ki;
Ve etbi'i's-seyyiete'l-hasenete temhuhâ. "Bir kötülük yaptıysan, -ayağın sürçtü, bir hata işledin- arkasından hemen bir iyilik yap ki onu silsin."
Neden?
Bir nokta peyda oldu, karardı. Onu hemen silmek için arkasından bir iyilik yapıver. Hatırınızda olsun; bir hata eylediyseniz, arkasından ya bir sadaka verin ya bir namaz kılın ya bir tevbe edin ya bir ananıza-babanıza, konu komşunuza, kardeşinize, arkadaşınıza bir iyilik, bir şey yapın da onu silsin. İnsan böyle iyilikler yaptıkça kalbi nurlanır; kötülükler yaptıkça kararır. Kalbin hayatı zikrullahtır, yani Allah'ı anmaktır. İnsan Allah-u Teâlâ hazretlerini çokça andı mı kalbi sulanmış bir bahçe gibi olur. Sulanmış bir bahçe gibi yeşerir, yeşillenir, bir bağ, bostan, gülistan gibi olur. Unuttukça, gaflete, dünyaya daldıkça, kendisini kin, hırs, tamah duyguları sardıkça kararır.
Demek ki kasvetü'l-kalb, yani kalbin katılığı da öteki amelleri de iptal ettiği için aman dikkat edelim, kasvet-i kalpten kendimizi koruyalım.
Gözün yaşarmıyorsa, derin ürpermiyorsa, tüylerin diken olmuyorsa, Allah için yüreğin çarpmıyorsa, iyiliğine sevinmiyorsan, yaptığın günaha üzülmüyorsan kalbinde katılık var demektir. Onun için, ne yapıp yapıp çok zikret, çok sadaka ver, çok hayır işle, ölümü çokça düşün. Hadis-i şerifte öyle bildiriliyor.
Bir gün gelip öleceğini, bu hayat fırsatının elden kaçacağını, o mezara gireceğini, gözlerin sağa sola akacağını, kayacağını, kurtların tenini yiyeceğini düşünerek, ahirette Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzurunda, mahşer halkının karşısında öylece hesap vereceğini düşünerek fazla çalış. Kur'ân-ı Kerîm'i çokça oku, mânasına nüfuz et. Allah-u Teâlâ hazretlerinin emirlerini tutmaya çalış. "Yâ Rabbi, sen benim kalbimin kasvetini gider!" diye Allah'a çok yalvar. İnşaallah bu sayılanlarla kalbinin kasveti gider.
İbrahim aleyhisselam öyle hassasmış, öyle rikkatliymiş, öyle latif, öyle zarif merhametli bir kimseymiş, o kadar gözü yaşlıymış ki,
Ebu Bekr-i Sıddık o kadar ağlarmış ki... O babayiğit, bahadır, on-yirmi kişi hücum etse korkmayan Hz. Ömer'in gözyaşı yüzünde iz yapmış.
Onun için biraz ağlayan bir kalp, ağlayan bir göz, titreyen bir kalp…
"İman edenlere inen ayetlerden, dinledikleri ayetlerden tüylerinin diken diken olması, derisinin ürpermesi vakti daha gelmedi mi?" diyor ayet-i kerimede.
E lem ye'ni lillezîne âmenû en tahşa'a kulûbühüm li-zikrillâhi ve mâ nezele mine'l-hakkı.
Allah-u Teâlâ o yumuşaklığı ihsan etsin.
"Kaç senedir Müslümanız, şimdi ne noktadayız, sonra ne olacak, daha ne kadar yaşayacağız da ne ümit ediyoruz?" diye biraz geçmiş günahlarımıza ağlayalım, bundan sonrası için ahirete biraz daha gayret edelim inşaallah.
Birincisi, insanların ayıplarıyla meşgul olmak. İkincisi, kasvetü'l-kalb. Üçüncüsü;
Hubbü'd-dünyâ. "Bu dünyayı sevmek, bu dünyaya âşık olmak, bu dünyaya bağlı olmak." Bu da amelleri iptal eder, amellerin sevabını giderir.
"Bu dünya sevilmez mi hocam?"
Bir gün biz, "Sakin bir yerde bir ev yapalım da bu şehrin kalabalığından kurtulalım, biraz kitap okuruz, yazarız." diye sekiz-on arkadaş bir mahalle kuralım diye konuşmuştuk. Hocamızın yanına istişareye gittik. Şöyle bize acır gibi baktı;
"Fani dünya hoştur amma akıbet mevt olmasa." diye bir şiir, mısra var, onu söyledi. Bu dünya hoştur ama sonunda ölüm var. Bütün lezzetleri yıkıp götürüyor. Ağzının tadı yarım kalıyor. Adam köşk yapıyor; köşkün içine girmeden Allah canını alıyor. Tam, "Hah, şimdi rahata erdim!" diyeceği sırada canını alıyor. Fani çünkü. Duracak yer değil, gelip geçici yer.
Kurtûbi tefsirinde okudum; "Bir kimse on tane İhlâs-ı şerif okursa, Allah-u Teâlâ hazretleri cennette ona bir köşk ihsan edermiş." Biraz Kur'an okumaya, mânasını öğrenmeye rağbet et. Ahirete gayret et. Ahirete şimdiden ne gönderdiğine dikkat et. Her sabah Hoca Efendi mihraptan bize doğru dönüyor da mihrabiye olarak okumuyor mu? "Güzel sesli hoca, güzel Kur'an okudu." diyoruz.
Ya mânası?
Ya eyyühe'llezîne âmenü't-tekullâhe ve'l-tenzur nefsün mâ kaddemet li-ğad.
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun, sakının, çekinin de yarın için şimdiden ahirete ne ameli gönderdiğinize dikkat edin."
Ne gönderiyorsunuz hazırlık olarak ahirete? Ahiretin azığı buradan sağlanacak, buradan göndereceksin, göndereceksin, göndereceksin; buradan gönderilenlerle ahiret mamur olacak. Sen buradan bir şey göndermezsen ahiretin nesine sahip olacaksın? Allah'tan kork da ve'l-tenzur nefsün mâ kaddemet liğad, "Yarın için bir insan şimdiden ne gönderiyor ona dikkat etsin." diyor. Ayet-i kerime diyor, Allah-u Teâlâ hazretleri diyor. Ve't-tekullâhe. "Ve Allah'tan korkun, sakının, çekinin." İnnallâhe habîrun bi-mâ te'amelûn. "Kötü şeyler yapmayın çünkü Allah ne yaparsanız görmektedir, hepsinden haberdardır, hepsine vâkıftır, hepsi tespit edilmektedir."
Demek ki iyi şeyler yapacağız, kötü şeyler yapmaktan ihtiraz edeceğiz, sakınacağız ki ahiretimiz mamur olsun.
Bu dünyayı seversek, bu dünyaya bağlanırsak; "Aman işe geç kaldım, namaz kılmadan gideyim. Aman çok müşteri var, namaz kılmayayım, şu müşteriler kaçmasın. Aman işte dükkân şöyle, aman dükkân böyle…" Hop ecel birden bir gelir;
"Hadi bakalım vade bitti, ömür tamam oldu, ahirete gel." derler.
"Ama ben daha dükkânı işletecektim, doğru düzgün evladımı yetiştiremedim, işlerimi düzene koyamadım, fabrikanın inşaatı yarım kaldı…" filan desen durdururlar mı?
Lâ yeste'hirûne sâ'aten ve lâ yestekdimûn. Ecel geldi mi ne bir dakika öne ne bir dakika sonraya gider. Vaktinde vazifeli gelir, emaneti teslim alır gider.
Onun için dünyayı sevdi mi insan,
Hubbu'd-dünyâ re'sü külli hatîetin. "Her hatanın başı dünyayı sevmektir."
Burada ne kadar söz söylesek çoktur...
"Peki, hocam dünyayı sevmeyeceğiz. Nasıl sevmeyeceğiz? Bu nasıl olacak? Yani para pul sahibi olmayalım mı? Bir lokma, bir hırka bize yeter deyip dağın başına mı çekilelim?"
Hayır! Dünyanın sevgisini kalbine, gönlüne sokmayacaksın. Kalp, gönül dünyalığın üstünde yüzse bile içine girmeyecek. Nasıl geminin içine su girdi mi batırıyor, kalbin içine dünyanın sevgisi girdi mi o zaman batarsın.
Ed-dünyâ bahrun 'amîkun kesîrun mine'n-nâsi yuğraku fîhâ. "Dünya bir engin, derin, dipsiz denizdir; insanların çoğu onun içine girmiş, boğulmuşlardır." Kenarı yok, yüzmeye başladılar, yoruldular; dibi boylarlar. Dünyayı kalbine almayacaksın. Bu dünyanın bir geçici yer olduğunu, sana vefa etmediğini bileceksin.
Ne güzel söylemiş İranlı şairin birisi, diyor ki; "Bu dünya bin damatlı acuze gibidir." diyor. Yani "Herkesle nikahlanmış, herkesi aldatmış mekkâre bir acuze" diyor dünya için. Yüzünü gözünü boyar ama acuze, ihtiyar. Sen onun yüzüne bakarsın; yanağı kırmızı, dudağı kırmızı, pudralardan yüzünü beyaz sanırsın, derisini, cildini düzgün sanırsın ama;
Ki in acûze arûsi hezâr dâmâdest. "Bin tane damat gelmiş geçmiş bu dünyadan, bu dünyaya bel bağlamış."
Ama sonra ne olmuş? Hepsi gelmiş geçmiş, dünya hepsini aldatmış.
Sen bunu böyle bilirsen, dünyaya iltifat etmezsen, dünya senin peşinden yalvarır yakarır gelir. Sen ona koştukça onun üstüne, o senden iraz eder, naz eder, nazlanır; sen de onu elde edeceğim diye uğraşıp durursun; ahiret elden gider. Vakit bitiverince ahiret elden gider.
Bu dünya sevgisiyle ilgili sözler çok da... Bu tabii başlı başınca, günlerce [konuşulacak bir konu.] Hocamız rahmetullâhi aleyh bir mevzuyu aldı mı, altı ay devam ederdi. Hutbelerde onu söylerdi, konuşmalarında onu söylerdi; altı ay işlerdi.
Hubb-u dünya çok mühim bir hastalıktır. Hepimizin derdi odur. Dünyayı sevmek, mevki, makam, para, pul, evlat, çoluk, çocuk, köşk, bağ, ev, ticaret vesaire. Hep onlar bizi Allah yolundan alıkoyuyor.
Ne zaman anlayacağız? En-Nâsü niyâmün ve izâ mâtü'n-tebehû. "İnsanların hepsi uyurlar, hepsi uykudadır."
Ne zaman uyanacaklar? Sabaha uyanırlar mı?
Ve izâ mâtü'n-tebehû. "Öldükleri zaman uyanacak, gözleri o zaman açılacak." "Vay, dünya bir fırsatmış, geldi geçti, eyvah biz burada kâr edemedik!" diyecekler, diz dövecekler ve diyecekler ki; "Yâ Rabbi! Bize izin ver de dünyaya dönelim de senin istediğin gibi amel işleyelim, evvelce yaptığımız yanlış işleri yapmayalım!" Geçti, fırsat elden gitti!
Allah-u Teâlâ hazretleri bu dünyanın hakiki çehresini, çirkin çehresini, faniliğini bize anlattırsın da bu dünyaya gönül bağlamayalım. Bu dünya gönül bağlayacak yer değildir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' e Allah-u Teâlâ hazretleri diyor ki:
"Sana dağları altın yapayım."
"İstemem yâ Rabbi. Bir gün oruç tutayım, aç kalayım, sabredeyim; bir gün verdiğin nimetini, yemeğini yiyeyim, sana şükredeyim. Bu dünyayı istemem." diyor. Diyorlar ki;
"Yâ Muhammed! Senin nedir bu yaptığın iş? Bizim cemiyetimizi karmakarışık ettin, yeni bir akide, yeni bir inanç getirdin; ne güzel putlara ziyaretçiler geliyorlardı, hediyeler oluyordu, şu Mekke ahalisi olarak rahat rahat geçinip gidiyorduk. Sen bizim rahatımızı bozdun. Gel, senin istediğin ne? Eğer para istiyorsan para toplayalım, sana mal verelim. İyi, güzel kızlarla evlenmek istiyorsan en seçkin ailelerin kızlarıyla seni nikahlayalım. Hükümdarlık istiyorsan seni hükümdar yapalım. Ama bu nizamı bozma! Hazır bir düzen var, bu düzeni bozma!"
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz diyor ki:
"Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz bu davadan vazgeçmem! Değil öyle para, pul, mevki, makam; bir elime ayı verseniz ki veremezsiniz, bir elime güneşi verseniz bu davadan vazgeçmem."
Neden?
Dava, hak dava! Resûlullah'ın dünyada gözü yok ki. Bu dünya fâni olduktan sonra, bir gün gelip geçecek olduktan sonra ne kıymeti var?
Hasılı, herhalde bu anlaşılmıştır. Söz de çok uzayabilir, bunu da geçelim.
Demek ki üçüncüsü dünyayı sevmektir, bu da amelleri iptal eder. Dünyayı sevmeyeceğiz, ahireti seveceğiz.
Ve le'l-âhiretü hayru'l-leke mine'l-ûlâ. Allah-u Teâlâ hazretleri te'kitle söylüyor; "Muhakkak ki ey Allah'ın elçisi, ey habibim, yâ Muhammed! Ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır." diyor.
Resûlullah için ahiret dünyadan daha hayırlı da ümmeti için başka türlü mü? Bizim için de ahiret daha hayırlı.
Bu dünyanın bir fırsat olduğunu bilip de ahireti kazanmayı Allah cümlemize nasip eylesin.
Amelleri iptal eden şeylerin dördüncüsü;
Ve kılletü'l-hayâi. "Hayânın azlığı." Utanmanın, utanç duygusunun azlığı. Hani, "Ar damarı çatlamış." derler. Utanmıyor, yüzsüz adam. Bu da amelleri iptal eder. Müslüman hayâlı olacak. Kız gibi oluyor; bazı kardeşlere bakıyorum da söz söylerken gözü önünde, yanağı kızarıyor, yani terbiye, hayâ, elhamdülillah…
El-Hayâu mine'l-îmân. "Hayâ imandandır."
Bir gün Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz birisinin birisine hayâ hakkında -tabir caizse- nutuk çektiğini gördü. Anlaşılan ağabeysi kardeşine diyormuş ki:
"Ya bu kadar utangaç olma, biraz utanmayı bir tarafa at!" Galiba, "Gel, biraz şu işi, bu işi yap!" filan demek istiyor. Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Onu bırak. El-Hayâu mine'l-îmâni, hayâ imandandır." Bir insanın utanması kötü bir şey değildir.
"Efendim, bizim çocuk çok utangaç."
Utanmaz olsa, o zaman bak ne kadar yaka silkersin. Hele bir utanmaz oluverse o çocuk ne kumarhaneden ne eğlence yerlerinden alıkoyabilirsin. Hayâ Allah'ın bir mahfazası … O hayâsı sayesinde o çocuk pırlanta gibi, hayırlı evlat olacak. Hiç boşuna nasihat çekip, kalkıp onu yolundan çevirmeye, güzel halini bozmaya çalışma. Beşincisi;
Ve tûlü'l-emel. "İnsanın umutlarının, emellerinin, arzularının, isteklerinin uzayıp gitmesi."
Nasılsın, ne yapıyorsun bakalım?
"Efendim, filanca yerde arsa aldım, oraya bir köşk yapacağım; falanca yerde bir fabrika kurmaya niyetliyim, şu şöyle olacak, bu böyle olacak…"
Yani sanki yüz sene yaşayacakmış gibi arzular, hevesler sürüp gidiyor, çeşit çeşit şeyler... Halbuki müddet mahdut. Bir zaman gelir "Bitti müddetin!" deyiverirler, gafil avlanır. Onun için emellerin uzayıp gitmesi doğru değil. Tûlü'l-emel, insanın umutlarının sonsuza kadar sürüp gitmesi doğru değil. İnsan hayatını güzel programlamalı; hayatını kârlı bir şekilde, ahiretini kazanacak şekilde güzel tanzim etmeye çalışmalı. Öyle umutlar peşinde ömrü tüketmemeli. İnsan bir ömrü birtakım umutların peşinde yele vermemeli. İş bitirecek, kendisine faydalı olacak şeyler yapmalı. Sonuncusu;
Ve zâlimün lâ yentehî an zulmihî. "Zalim ki zulmünden vazgeçmiyor." Zalim, haksızlık yapan insan; gücü kuvveti var, mevki makamı var; onun bunun ensesinde boza pişiriyor, herkese baskı yapıyor; onun malını alıyor, berikisinin canını yakıyor. İşte bu da amelleri iptal eder.
"Ben orada zulmettim ama beri tarafta da sadaka vermiştim."
İptal ediyor ya; oradaki zulmün buradaki sadakayı da iptal eder. Onun için zulmü, o kötü huyu bırakacaksın.
Bu çok önemli olduğu için bu hadis-i şerifi bir kere daha tekrar ediyorum Müslümanlar.
"Altı şey vardır, amellerin sevaplarını iptal eder, boşa çıkartır. Birisi, insanların, başkalarının ayıplarıyla meşgul olmak. İkincisi, kalbin katılığı, kasvet-i kalb. Üçüncüsü, dünyaya meyletmek, âşık olmak, gönül bağlamak. Dördüncüsü, ar ve hayânın ve utancın azlığı; arsızlık, hayasızlık. Beşincisi, emellerin uzayıp gitmesi.
Bir şair diyor ki:
"Ne yazık ki bir tanecik gönlüm var ama içinde bin tane arzu var."
Hakikaten insanın gönlü küçücük gibi bir şeydir, göğsünde bir yumruk kadar bir şey ama içinde bin bir tane arzusu çırpınır, kıvranır durur. İşte bu arzuların, emellerin uzayıp gitmesi doğru değil. Ayrıca zulüm doğru değil. Zalim zulmüne devam ediyor; bu da amelleri iptal edici bir şeydir.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.