29.09.1996 - Kıraat İlmi

29.09.1996 - Kıraat İlmi
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne'l-Kur'âne ünzile alâ seb'ati ahrufin. Fe-eyyi zâlike kara'tüm fe-kad esabtüm fe-lâ tümârû fîhi fe-inne'l-mirâe fîhi küfr.
Sadaka Resûlullâh fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Metnini okuduğumuz hadis-i şerif, Kur'ân-ı Kerîm'le ilgili Allah-u Teâlâ hazretlerinin Peygamber Efendimiz' e göndermiş olduğu vahiylere, onlardan ibaret olan kitaba "Kur'ân-ı Kerîm" diyoruz.
Kur'an kelimesi aslında Arapça' da fu'lan vezninde mastardır. "Okumak" demek ama okunmuş şeye de isim olmuş oluyor.
Kur'ân-ı Kerîm; "Allah tarafından soylu, asil bir söz olarak Peygamber Efendimiz'e okunmuş, bildirilmiş vahiyler" demek oluyor.
Onun için zeyyinü'l-Kur'âne bi-asvâtikim hadis-i şerifi vardır. "Kur'an'ı seslerinizle süsleyiniz; name ile makam ile okuyarak..."
"Güzel bir eda" diyelim, "makam" demeyelim de "musiki" anlaşılmasın.
Alimler tereddüt etmişler; "Kur'ân-ı Kerîm'in süslenmeye ihtiyacı mı var? Bu söz ne demek?" diye merak etmişler, meselenin üzerinde durmuşlar.
Hâcet-i meşşâti nîst rûy-i dilâram râ, diyor, şair. (Şeyh Sa'dî Şirâzî'nin Gülistan’ında geçer.)
Farsça. "Bu güzel yüzün süsleyiciye ihtiyacı yok, zaten güzel, ay parçası gibi pırıl pırıl!"
"Kur'ân-ı Kerîm'in süslenmeye ne ihtiyacı var?" diye izah aramışlar.
İzah nedir?
Zeyyinü'l-Kur'âne bi-asvâtiküm.
"Kur'ân-ı Kerîm'i seslerinizle süsleyin." demek değil. "Kıraatinizi sesinizle süsleyin, okuyuşunuzu düz okumayın." demek.
El-Hamdü li'llâhi Rabbi'l-âlemîn diye değil, makam ile. El-Hamdü li'llâhi Rabbi'l-âlemîn. Er-Rahmânir'rahim. Mâliki yevmi'd-dîn... Bu, başka türlü bir okuyuş, ötekisi düz okuyuş.
"Sesinize bir huşûlu, vakarlı, ciddi bir makam ve eda vererek okuyun." mânasına; onu da izah etmiş olduk.
Kur'ân-ı Kerîm, Allah'tan Cebrail vasıtasıyla Peygamber Efendimiz' e gönderilmiş. Vahiylerin toplanmasından meydana gelmiş.
Mukaddes kitabımız, başımızın tacı, rehberimiz. Bizi kurtaracak olan, Allah'ın rızasına götürecek olan kitabımız. Allah'ın ipi; sarıldığı zaman insanın kurtulacağı uçurumdan çıkacağı, kuyudan kurtulacağı ip, Kur'ân-ı Kerîm.
İnne'l-Kur'âne ünzile seb'ati ehruf. "Kur'ân-ı Kerîm yedi harf üzere inmiştir."
Arapça' da "harf" kelimesi bizdeki gibi "tek harf" mânasına gelmez. A bir, b bir harf, c bir harf. O mânaya değil. "Yedi harf üzere; yedi usul, yedi vecih, yedi tür üzere inmiştir." demek.
Biz şimdi Kur'ân-ı Kerîm'in bir çeşit rivayetini okuyoruz ama kıraat-ı seb'a vardır. "Yedi kıraat" vardır, kıraat-ı aşere vardır.
Biz Rabbiküm deriz bir yerde de Rabbikümüü diyor. Bir rivayet; o başka bir şekli.
Bunu neye benzetebiliriz?
Hani Türkçe' de de bazı kelimelerin bölgeden bölgeye değişmesi var; onun gibi. Aynı kelime ama ağzından anlıyoruz. Bu adam Kayserili, bu adam Konyalı, bu adam Karadenizli Laz, bu adam Kürt, Doğu Anadolu'dan gelmiş, belli anlıyoruz. Türkçe konuşuyor, aynı kelimeyi konuşuyor ama ağzından anlıyoruz. Kur'ân-ı Kerîm yedi vecih üzere inmiştir.
Neden?
Bir çok kabile var. Adamlar zaten ümmî, zaten cahil, ağzını birden değiştiremez ki. Radyo yok ki, mecmua yok ki, mektep, medrese tahsil imkanları, yaygın eğitim, örgün eğitim, Milli eğitim Bakanlığı ve sair şeyler yok ki… Adamlar bildiği gibi konuşacak, eğer o küm dediği şeye kümüü diyorsa öyle demeye devam edecek. Rabbiküm demeyecek de Rabbikümüü diye okuyacak.
Tamam okuyabilir, çünkü mâna aynı, kelime aynı; değişmez.
İşte Kur'ân-ı Kerîm yedi vecih üzere inmiştir. Hangi vecih üzerine okumuş olursanız hata etmemişsinizdir.
"Hocam, o öyle okuyor da ben böyle okuyorum."
Bazen burada çok büyük alim, hafız gelirse bir ayeti okur, baştan alır; bir daha okur, baştan alır; bir daha okur...
Ne yapıyor?
Dikkatli dinle! Dikkatli dinlersen bazı kelimelerde okuyuşu değiştiriyor; meddi, uzatmayı değiştiriyor, bazı kelimeleri bağlamasını, durmasını başka türlü yapıyor. İşte ya böyle okunacak ya böyle okunacak. "Bu da olur, bu da olur." Demek.
Kur'ân-ı Kerîm'i ezberlerse "hafız" diyoruz, maşaallah, ne güzel bir nimete mazhar olmuş. Hafız mübarek, alnından öperiz. Büyük bir rütbe, büyük bir pâye ama bazısı Kur'an-ı Kerîm'i kıraat-i aşere, yedi kıraat üzere okunmasını biliyor. Aldı mı "şu kıraat bu kıraat, filanca âlimin, râvinin okuyuş tarzı" diye okuyabiliriz, hepsi olur, hepsi mümkün, isabetli.
Hangisini okursanız isabet etmiş olursunuz.
Felâ tümârû fîhi. "Sakın ha, Kur'an'da münakaşaya kalkışmayın!"
"Seninki yanlış oldu, benimki doğrudur." diye Kur'ân-ı Kerîm üzerinde çekişmeye, münakaşaya kalkışmayın.
Neden?
Fe-inne'l-mirâe fîhi küfr. "Çünkü Kur'ân-ı Kerîm üzerinde münakaşa küfürdür, insanı küfre götürür."
Yanlış iddia ediyorsun. Oyuncak mı, telin üzerinde oyun oynanır mı? Cambazın ipinin üzerinde oyun oynanır mı? İnsan pat diye aşağı düşer, kafası patlar.
Kur'ân-ı Kerîm oyuncak mı? Münakaşa yeri mi?
Aman ha! Orada oyun olmaz, orada şaka olmaz, orada iddia olmaz ya sen haklısın ya haksızsın.
Olur mu? Kur'ân-ı Kerîm'de haksız bir şeyi iddia etmiş olacaksın.
Münakaşa etmeyin!
Onun için yedi vecih üzere inmiştir. Sakın bundan dolayı birbirinizle münakaşa etmeyin!
"'Senin okuyuşun yanlış oldu, benimki bölge ağzı oldu.' demeyin. O da olur, o da olur. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de münakaşa küfürdür, küfür tehlikesi vardır, insanı inkara götürebilir."
Kendisi yanlış yapabilir, doğru söylenen bir şeyi inkâr ettirebilir.
Onun için büyüklerimiz diyorlar ki; "Yeni yetişme bir insan İslâm'ı öğreniyor, müslüman oldu, namaza başladı, aferin, güzel halleri başladı, hemen Kur'ân-ı Kerîm mealini okumaya kalkmasın!"
Neden? Aklı almaz, tam kavrayamaz.
"Benim aklıma burası yattı, burası yatmadı. Ben bunu şöyle izah ediyorum, bana kalırsa bu böyle!"
Dur bakalım, sen küçücük bir yavrucuksun, ne oluyorsun, Kur'ân üzerinde konuşacak insan değilsin ki…
Sus, alimlerin kitaplarını bir oku bakalım. Ömürlerini geçirmiş, derya gibi alimler; onlar neler söylüyor, bir dinle. İlk önce büyükleri dinle.
İlkokuldaki çocuk profesörü tenkit edebilir mi? Edemez.
Neden edemez?
"Hocam, bu soru da sorulur mu, insaf! O çocuk, o profesör!" Bu, çok çalışkan bir çocuk, ilkokulun birinci sınıfında teşekkür almış.
Ne alırsa alsın. Bin tane teşekkür alsa, daha çok fırın ekmek yemesi lazım. Fırınlara çok ekmek atılacak, o ekmeklerden çok satın alınacak, o çocuk o ekmeklerden çok yiyecek, uyuyacak da büyüyecek, ondan sonra adam olacak. Öyle kolay mı? İnsan birdenbire adam olmuyor ki.
Ben bazen çocukların çenesini tutuyorum; "Nerede sakalın?" diyorum, şaşırıyor. Büyüyünce çıkacak, hemen çıkmaz ki yavaş yavaş çıkacak.
Onun için Kur'ân-ı Kerîm'in mealini okuyup da müçtehitliğe kalkma. Haddini bil, kenarda dur. Yüzme bilmeyen insan gidip de Karadeniz'in ortasına cup diye atlamaz. Karadeniz bu, şakası yok, sahilde olanları bile alıp yutuyor; oyuncak değil.
"Peki hocam, dinimizi nereden öğreneceğiz?"
Dini en iyi bilen, en takva sahibi, en salahiyet sahibi alimlerin kitaplarını okuyacaksın, incelikleri. Oradan anlayacaksın.
Mesela bir misalle. Misal olursa insan; "Hah, şimdi daha iyi anladım." der.
Böyle bir ayet var:
Va'büd Rabbeke. "Rabbine ibadet eyle." Hattâ ye'tiyeke'l-yakîn. "Sana 'yakın' gelinceye kadar, Rabbine ibadet eyle."
Arapçaya yeni başlamış bir insana; "Tercüme et bakalım, kırık mâna ver bakalım." (Dersen,) böyle tercüme eder.
Yakîn ne demek?
Yakîn'n bir mânasını biliyoruz ki tereddüt, şek ve şüphe olmayan inanca derler.
"Bunun böyle olduğunu yakînen biliyorum. Şekkim, şüphem, tereddüdüm yok, çok iyi biliyorum."
Dünyada "Amerika" diye bir kıta var mı, yok mu? Var.
Nereden biliyorsun? Amerika'yı Gördün mü? Görmedim ama kesin biliyorum.
Kesin bilgi işte böyle. Amerika'yı görmediği hâlde Amerika'nın olduğunu bilen insan gibi; "Kesin Amerika var." diye münakaşa edecek ya, böyle inanca yakîn deniliyor, î si uzun.
Yakın değil. Uzağın zıttı olan "yakın" kelimesine benziyor; o ayrı bir kelime, o Türkçe.
Yakîn "tam iman, tam inanç" demek.
"Sana tam inanç gelinceye kadar ibadet et!"
"Sonra tam inanç geldi mi git yatak odasına, sırt üstü yat, ibadet yapma!"
Öyle mi anlaşılacak?..
Bazısı öyle anlamış; bazı fesatçılar, dini bozmak isteyenler...
Niye namaz kılmıyorsun?
Bahane, namaz kılmamaya bahane, ibadet yapmamaya bahane:
"Biz Allah'a erdik. Artık ibadete lüzum yok!"
Şeytan da bazı insanları kandırıyor:
"Sen olgunlaştın, armut gibi oldun, tamam, sen namaz kılma. Armut gibi olmadın, kabak gibi oldun, namaz kılma!"
Şeytan da söylüyor, adam da namazın zevkine, keyfine varamamış. Namazın mü'minin Miracı olduğunu bilmiyor.
Sekiz cennetin kapısı açılıyor, huri kızları kenara diziliyor, perdeler kalkıyor. Namazda Mevla’sıyla konuşuyor, bunun keyfine varamamış, namazdan kaçıyor, münafık, fâsık!
Neden? Namazın zevkini alamamışsa öyle.
Evliya oldu mu ibadet yapmaz!
Öyle şey olur mu? Evliyanın şâhı Peygamber-i Zişan’ımız hiç bırakmış mı?
Bırakmamış. Demek ki öteki fikirler yanlış.
Lügate bakarsan yakîn, "şeksiz iman" ama bir de ölüme yakîn diyor Araplar.
Neden?
Şeksiz, şüphesiz, herkesin başına ölüm gelmeyecek mi? Gelecek.
"Yok, ben ölmeyeceğim, anlaşma yaptım, canımı vermeyeceğim. Ben kazık kalacağım, yalı kazığı. Öyle şey olur mu? Sen de öleceksin!"
Herkes ölecek; şu camideki insanlardan kimse kalmayacak. Torunları dedelerine rahmet okuyacak belki. Hepimiz göçeceğiz, hepimiz fâniyiz, yakîn kesin olarak geleceği için ölüme de isim olmuş.
Bir; "Ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et."
"Hayat bitinceye kadar ibadetine devam et." demek.
Bu bir başka. Kur'ân-ı Kerîm'den başka delil de var. Bu bazı insanların sapıttığı konu olduğu hazır açılmışken için bunu anlatalım.
Başka bir yerde de Kur'ân-ı Kerîm'de kâfirler cehenneme atıldığı zaman onlara sorulacak:
"Sizin hiç mi aklınız yok? Nasıl geldiniz bu cehenneme, niye düştünüz, hiç peygamber sözü duymadınız mı, hiç Allah'ın vahyi kulağınıza gelmedi mi? Hiç aklınızı kullanmadınız mı?"
Onlar diyecekler ki;
Künnâ nehûdu mea’l hâizîn. "Hayır, peygamberler geldiler ama biz o peygamberlerle dalga geçtik. Dalga geçenlerle, inanmayanlarla, müşriklerle, kâfirlerle beraber biz de onlarla alay ettik."
Hattâ etâne'l-yakîn. "Nihayet bize yakîn geldi, yakîn gelinceye kadar biz böyle kâfirce, gafilce ömür geçirdik." diyecekler.
Kâfir olduğu bilindiğinden buradaki yakîn'in iman mânası olmadığı da anlaşıldı. İnsan Kur'ân-ı Kerîm'i tam bilirse başıyla sonuyla her tarafını bilirse o zaman böyle şaşırmaz. Şimdi kalbi tam mutmain oldu ki ölüm mânasınaymış.
Demek ki onlar da kâfirliklerine devam ederken ölüm gelmiş, cehennemlik olarak ölmüşler. Cehenneme atılırken pişmanlık duyuyorlar, "Ah, vah, keşke dinleseydik, akıl etseydik!" diyorlar, fayda vermiyor.
İşte bu nedir?
Demek ki Arapça bilen herkes Kur'ân-ı Kerîm'i bilmez. Arap Kur'an-ı bilmez. Vallahi bilmeyeni çoktur. Neden? Arapça bilmekle Kur'an bilinmiş olmuyor da ondan.
Şu mânayı, bu mânayı nereden bilsin?
Bu neye benzer?
Ben sana Osmanlı şairlerinden birisinin bir beytini okuyacağım, ver bakayım mânasını.
Veremezsin!
Fuzuli’nin her beytini anlıyor musun?
Dest-bûsı arzusıyla ger ölürsem dostlar.
Kûze eylen toprağum sunun anınla yâre su.
Ey pây-i bend-i dâm-geh-i kayd-ı nâm ü neng
Tâ key hevâ-yi meşgale-i dehr-i bî direng
An ol günü ki âhir olub nev-bahâr-ı ömr.
Berg-i hazâna dönse gerek rûy-ı lâle-reng
Ne dedi?
Vallahi hocam Osmanlıca, eski; ne dediğini ben nereden bileyim?
Diyor ki;
An ol günü ki. "O günü hatırla ki." Âhir olub nev-bahâr-ı ömr. "Ömrün ilk baharı sona erip de. "Lale gibi kıpkırmızı olan yüzün, sonbahar yaprağı gibi sararacak."
O günü unutma, öleceğin zamanı unutma! Gençken insanın kıpkırmızı yanakları oluyor. Şöyle yanağını sıksan; "Nasılsın Ahmet?" Kan fışkıracak. Sonra sapsarı oluyor, hazan yaprağı gibi oluyor, ayva gibi oluyor, sararıyor, ayvayı yiyor.
Demek ki şair onu söylüyor. O günü unutma!
"'Yüzünün sonbahar olduğu gibi.' (Kısmını) şimdi anladım."
Ötekisini anlamadın; çünkü Osmanlıca. Kur'ân-ı Kerîm de Rabca, Arapça değil, sadece Arapça değil, Rabca.
Onun için her Arap bilmez, Hristiyan Arap var, inanmıyor. Normal Arap var, Arapça biliyor, anlamıyor. Arap'ın şairlerini de anlamaz, her şairin her dediğini de anlamaz, herkes edebiyatta ileri değildir. Onun için dine yeni heveslendin, hemen meali okuyup da ahkâm kesmeye kalkma, müçtehitlik taslama, tepe taklak gidersin bak!
"Kur'ân-ı Kerîm'de münakaşa küfürdür." diyor Peygamber Efendimiz.
Tehlike var. Ne yapacaksın?
Alim insanların kitaplarını oku, oku, dağarcığın dolsun, bilgiler çoğalsın. İlmin, irfanın zenginleşsin, arif ol, fazıl ol, kâmil ol, ondan sonra müçtehit ol, içtihat et.
"Buyur aslanım, kapı senin, yol senin, geçiş hakkı senin, söz hakkı senin. Müçtehit ol da konuş ama cahilken konuşma!"
"Bana kalırsa dünya yuvarlak değil!"
Neden? "Yuvarlak olsaydı alt tarafındaki sular fezaya giderdi."
İş senin dediğin gibi değil.
Dünya yuvarlak işte; ne zaman anlayacak bu insan? Çok fırın ekmek yedikten sonra.
Ben, dünyanın altına gitmiş insanım. Avustralya'ya gittik. Dünya yuvarlak. Buradan kalktık, alt tarafına gittik. Orası da burası gibi.
Neden oradaki sular fezaya akıp gitmiyor? Yer çekimi her şeyi tuttuğundan oradaki feza akıp gitmiyor.
O ne demek?
Uzun iş. Ben şimdi vaazı bırakıp da fizik mi anlatmaya çalışacağım? Uzun iş ama işte bu böyle. Çocuk anlamaz, küçük anlamaz, büyük anlar.
Bunları niçin söylüyoruz? Yarı şaka yarı latife.
Kur'ân-ı Kerîm'in şakası yoktur, dinin ahkâmının şakası yoktur, oyuna gelmez. Konuşurken insan küfre düşüverir. Allah sevmez, gazap eder.
Onun için Kur'ân-ı Kerîm'in ahkâmında, dinin ahkâmında kendi bildiğine laf söyleme.
"Bana kalırsa bu böyle!"
Sen kimsin ya, kimsin sen? Tahsilin ne, müçtehit misin? Sen İmam Buhari kadar hadis biliyor musun? Kurtubî kadar tefsir biliyor musun? İmam Serahsî gibi fıkıh biliyor musun?
Bilmezsin. O zaman onlara tâbi ol, onları dinle.
Baban hastalandığı zaman doktora götürmeyip kendin tedaviye kalkıyor musun?
Mutfakta bıçak var, makas da var, iğne de var. Al babanı, yatır yatağa, kes karnını bıçakla; işte makas, işte iğne… Ondan sonra dik…
"Hocam, olmaz!"
Neden? Tıp tahsili yapmak lazım.
Demek ki babanın tedavisi için tıp tahsili lazım da dinî ahkâm için din tahsili (lazım) değil. Öyle şey mi olur?
İnsanın ömrü gidiyor da yine alim olamıyor. Herkes alim olamaz, muhterem kardeşlerim, herkes okusa da alim olamaz. Neden? Kafası yamuk oldu mu yamuk kafada ilim doğru durmaz.
Ayna eğri büğrü oldu mu güzel göstermez. Aynanın dümdüz olması lazım. Aynanın eğriliği görüntüyü bozar, iç bükey ayna olsa seni zayıf gösterir, dış bükey ayna olsa şişman gösterir, eğri büğrü ayna olsa seni kıvrımlı gösterir, olmaz. Aynanın dümdüz olması lazım.
Bazı insanlar alim olamaz. Neden?
Yetişmesi müsait değil, tahsili müsait değil, kafası, kapasitesi, yeteneği müsait değil; tamam, ondan olamaz. Bazıları alim olur, çok nadir. Böyle müstakim, sağlam muhakemeye sahip, hafızası kuvvetli, ahlâkı güzel, hakkı söyleyen insan zor yetişir. Böylesini bulduğun zaman (elini) bırak ayağını öp, kul, köle ol!
"Kul köle olunur mu? Ben hürriyetimi severim."
Sen hakka, hakikate kul köle oluyorsun; onun dediği hak olduğundan ona kul köle oluyorsun.
Dervişler şeyhlerin esiri mi, kölesi mi?
İlim öğreniyor. Bilgi öğreniyor.
Kur'ân-ı Kerîm yedi harf, yedi vecih üzere inmiştir, nasıl okunsa olur; "Bunda münakaşa etmeyin; çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de münakaşa, insanı küfre götürür." diyor.
Biz buradan günümüzdeki meselelere getirdik. Bazı ufak tefek cahil, -el-câhilü cesûr" cesaretli insanlar oluyor, içtihada kalkıyor, ileri geri laf söylemeye kalkıyor;
"Bana kalırsa bu böyle, bana kalırsa bu böyle değil. Sana kalmaz bu işler. Sen kim oluyorsun? Sana kalmaz!"
Büyükler öyle dememişler, işin aslı böyledir; büyüklere saygı, alimlere müçtehitlere saygı... Onlar kadar bilgin olsun, onların yazdıklarından anla, ben senin alnından öperim; o zaman konuş.
Kur'ân-ı Kerîm'i anlayamıyor; ilâhiyat fakültesinde, tefsir kürsüsünde doçentlik imtihanına giriyor. Kur'ân-ı Kerîm önünde, kendisi gitmiş akşamdan hazırlanmış. Kur'ân-ı Kerîm ayetini doğru okuyamıyor.
Bu profesör olsa ne olacak, profesör olsa ne olur? Yazılı Kur'ân-ı Kerîm'i doğru okuyamıyor. Önüne gelse, harekesiz bile olsa Kur'ân-ı Kerîm'i doğru okuyabilmeli. Okuyamıyor, demek ki bilgisi yeterli değil, sığ. İnsanın profesör unvanı almasına yetmez, her şeyi bitirmiyor.
Aman dini konularda sağlam kaynaklardan bilgi alın, çürük tahtaya basıp da uçuruma yuvarlanmayın, yaş tahtaya basıp da kaymayın, yanlış insanları dinleyip de fikriniz kayıp da ahiretiniz mahvolmasın, küfre düşüp de cehennemde yanmayın; bunun için bunu biraz genişçe anlattık.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
30.06.1996 -
Çarşı Pazar, Namaz,
29.09.1996 -
Kalpler Allahın Elinde
