21.07.1996 - Sabır, Doğru ve Yalan Söz, Sadaka

21.07.1996 - Sabır, Doğru ve Yalan Söz, Sadaka
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammed’in ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne's-sabre 'ınde's-sadmeti'l-ûlâ.
Enes radıyallahu anh'ten, birçok râvileri var; Buharî'de, Müslim'de, Ebû Davud'da, Tirmizî'de, İbn Mâce'de -altı sahih hadis kitabının beşinde- var.
Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ne buyuruyor?
Peygamber Efendimiz "Sabır, sabretmek, sabredilecek üzücü olayın gelip ilk çarptığı zamandır, ilk darbededir!" buyurmuş.
Tamam sabredeceğiz, ama ne zaman?
Sabredilecek olay ilk geldiği zaman, olay gelip sana pat diye çarptığı zaman! İlk karşılaştığın zaman sabredersen sevabı var.
Misaliyle anlatalım:
Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem Efendimiz ashabı ile yürüyordu. Bir yerden bir yere gidiyorlar. Kadının birisi de yolda saçını başını yolarak, ağıtlar okuyarak taşkınlıklar yapıyordu. Kenarda, üzücü bir şey olmuş, [bir kadın] üzülüyor, belki bir vefat, yakını vefat etti. Vefat olayı olabilir, belki başka bir şey… Saçını başını yoluyor.
Bazı yerlerde âdettir; ölüm olayında ağıtlar söylenir, mersiyeler söylenir -mersiye, ağıt demek- yakma yakılır. Halk arasında yakma yakmak denilir. Yanık yanık, iç yakıcı şiirler yakılır, söylenir. Kadın feryad-u figan eder, saçını başını yolar, göğsünü açar, saçlarını açar…
Bunun misallerini gördük, çarşaflı kadın, maşallah çok güzel örtünmüş, aferin. Çarşafı ağzına alıyor, üçgen, [gözünde] birazcık bir şey görünüyor, her tarafı kapalı, hastaneye geliyor. Çarşaflı kadın hastasını ziyarete geldi, soruyor:
"Benim hastam nerede ya, üç numaralı koğuştaydı?
Anlaşılıyor ki hastası ölmüş.
"Öldü mü?"
"Öldü."
Şimdi sen bu çarşaflı kadını gel dışarıda seyret: Şimdi gel buyur, dışarıda hastane bahçesinde bu kadını seyret. Bu kadın kendini yerden yere atıyor, saçı başı açılıyor, göğsü bağrı açılıyor, göğsünü bağrını dövüyor. "Vah benim başıma gelen!.." yüzünü yırtıyor. "Vay benim karşılaştığım felaket!.."
"Hanım, yapma etme, ayıptır, günahtır, bir kere açıldı, avret yerlerin görünüyor…"
"Sen benim başıma gelen felaketi biliyor musun?"
"Biliyorum, tamam işte, bir yakının öldü. Ne oluyor ne yapalım? Herkes ölmeyecek mi? Sen de öleceksin, ben de öleceğim, dünyada kalan var mı? Herkes göçüyor. Öldüyse öldü, ne yapalım?.."
Ölünce böyle mi yapmak lazım? Ölene böyle yapmak dinin emri mi?..
Örf, o bölgenin adabı!
"Şuna nasihat edelim." dedim. Birisi koluma girdi; "Hocam, boşuna, nasihat etme. Bu bölgenin örfüdür, bu insanların âdetidir! Ölene böyle yaparlar, yapmazsa bunu ayıplarlar! Vay be, ölüsü öldüğü hâlde üzülmüyor, derler. Onun için bu üzüldüğünü böyle gösterecek!" dedi.
Açılacak saçılacak, perişan olacak, kan revan içinde kalacak. Tamam, bu ölüyü seviyormuş, üzülmüş. İmtihanı kazandı, al sana yıldızlı pekiyi. Bu işi, şovu, gösteriyi güzel yaptın, denilecek.
"Âdettir hocam, bunu değiştiremezsin, boşuna söyleme!" dediler.
Ama benim aklıma takıldı; bir taraftan çarşaflı kadın, burnunun ucunu göstermiyor bir taraftan da ölü oldu diye her tarafı açılıp saçılacak şekilde yerlere yatıyor, göğüs bağır yırtıyor, açılıyor.
Neden?
Ölüsü var, üzülmüş kadın, yapacak!
Peygamber Efendimiz ‘in yürüdüğü yolda bir kadın böyle taşkın bir şeyler yapıyordu. Peygamber Efendimiz yanına gitti: "Böyle yapma ey hanım! Böyle yapman doğru değildir!" diye nasihat etti. Kitap nasihat ettiğini söylüyor. Peygamber Efendimiz; "Allah böyle yapanı sevmez, üzüldüysen üzül, ne yapalım? Dua et ama böyle olmaz!" demiştir muhakkak. O da "Sen, benim başıma gelen felaketin ne kadar büyük olduğunu biliyor musun? Böyle teselli ediyorsun ama..." demiş. Yine taşkın cevaplar vermiş. Peygamber Efendimiz yürümüş gitmiş.
Neden?
Söyledi, vazifesini yaptı; ötekisi anlayacak kafada değil! Yürümüş gitmiş.
Arkadan birisi yanaşmış, demiş ki;
"Kadın, sen ne yaptığının farkında mısın, bu konuştuğun kimdi biliyor musun?.."
"Bilmiyorum."
"Bu Muhammed-i Mustafa, Peygamberimiz!"
"Hi! Öyle mi?.."
Kadın hemen kendisini toparladı, Peygamber Efendimiz ‘in arkasından koştu, özür diledi. Dedi ki; "Ya Resûlallah, kusura bakma, ben senin Resûlullah olduğunu tanıyamadım, bilemedim. Onun için sana biraz sert cevap vermiş olabilirim, beni bağışla, affet."
Peygamber Efendimiz buyurdu ki; "Sabır, darbe ilk geldiği zamandır!"
Şimdi hizaya geldin, hatanı anladın, şimdi derlendin toparlandın; şimdi sevap var mı?
Yok. İlk başta yapacak. İlk başta yapmayınca, sabrı göstermeyince kıymeti kalmıyor. Demek ki Allah'ın takdiridir. İnsan metin olacak, başına sabredilecek bir olay geldiği zaman sakin olacak. İlk başta imtihanı kaybetmeyecek. Kaybetti mi kıymeti olmuyor. Sabredenlerin mükâfatı çok!
Nerden belli?
İnnemâ yüveffe's-sâbirûne ecrahüm bi-ğayri hisâb. "Ancak sabredenlere Allah mükâfatlarını hesapsız verecek! Ancak sabredenlere çok fazla, hesapsız verilecek!"
İnnellâhe mea's-sâbirîn. "Allah sabredenlerle beraberdir."
"Oh bu da güzel. Ötekisi de güzel bu da güzel. Hocam, Allah senden razı olsun, iki ayetten de müjde aldım, sevindim. Demek ki sabredersem çok büyük ecir alacakmışım. Ne güzel ecirim, sevabım hesapsız olacakmış, çok güzel. Bu müjdeye sevindim. Bir de "Allah sabredenlerle beraberdir!" buyurdun, ona da çok sevindim…"
İyi ama şimdi bir de bu hadis-i şerifi aklına koy, bunu da yerleştir:
İnne's-sabre inde's-sadmeti'l-û'lâ.
Sabır, darbenin ilk geldiği zamanda gösterilecek. Sabır, o zamandır. Onu yapamadın mı ondan sonra imtihanı kaybedersin. Üç gün ağıt, bağırtı gürültü, yerden yere atma, ondan sonra sabrediyor.
"Çok sabırlı bir kadındır, ölüsü öldü, sabrediyor…" filan.
Geçti, geçmiş ola! Üç gün geçti, üç gün yapacağı taşkınlığı yaptı, ondan sonraki sabrın kıymeti kalmadı.
İnne's-sıdka yehdî ile'l-birr. Ve inne'l-birre yehdî ile'l-cenneh. Ve inne'r-racule le yestuku hattâ yuktebe indellâhi sıddîkan. Ve inne'l-kezibe yehdî ile'l-fucûr ve inne fucûre yehdî ile'n-nâr. Ve inne'r-racule le yekzibu hattâ yuktebe indellâhi kezzâban.
Buharî, Müslim'de, İbn Mes'ûd radıyallahu anh'ten rivayet [edilmiş].
Peygamber Efendimiz Buyuruyor ki;
İnne's-sıdka yehdi ile'l-birr. "Doğru söylemek, doğru sözlülük, doğruluk insanı iyiliğe sevk eder. Doğru sözlü olmak, insanı iyiliğe götürür. İyiliğe, iyilik yapmaya sevk eder!" Ve inne'l-birre yehdî ile'l-cennet. "İyilik de birr-i takvâ, iyilik yapmak da insanı cennete götürür, cennete sevk eder!"
Demek ki doğru sözlülük insanı iyilik yapmaya, iyilik yapmak da cennete götürür.
"Bir adam doğru sözlü olur, doğru sözlü olur; nihayet Allah'ın indinde bu adam Sıddık sıfatıyla yâd olunur, Sıddık diye yazılır."
Sıddık ne demek?
"Çok doğru" demek.
Ebû Bekr-i Sıddîk: Çok doğru, çok sadakatli, tasdiki çok kuvvetli demek.
Ve inne'l-kezibe yehdî ile'l-fucûr. "Buna mukabil yalan da yalan söylemek de insanı günaha, kötülüğe, fısk u fücura götürür, fısk u fücura sevk eder. Fısk u fucur da insanı cehenneme sevk eder. Ve insan yalan söyler, yalan söyler, nihayet Allah'ın divanında, huzurunda, Allah indinde yalancı, kezzap diye anılır."
Kezzap ne demek?
"Çok yalan söyleyen" demek.
Kâzip, "yalancı" demek. Kezzap, "yalancılığı meslek edinmiş, tepeden tırnağa yalancı" demek. Kezzap bu.
Bir de su gibi kezzap var, dökülüyor da mermeri fışır fışır deliyor, o ayrı.
Peltek z ile kezzap; Arapça ‘da "çok yalan söyleyen" demek.
Demek ki doğru sözlü olmaya karar veriyorsunuz.
Söz veriyor musunuz?
Doğru sözlü olacağız, bir daha hiç yalan söylemeyeceğiz. Doğru sözlülük sizi iyiliğe, iyilik de cennete götürecek.
Yalan söyleyenler ne olacak?
Yalan söylemek yalan söyleyeni kötülüğe, kötülük de cehenneme götürecek. O hâlde, Müslümanın doğru sözlü olması lazım. Doğruyu konuşması, yanlış konuşmaması, yalan konuşmaması lazım. Ağzından doğru söz çıkması lazım. Yanlış söz, hileli söz, aldatmaca olmaması lazım. Doğru sözlü, doğru özlü olması lazım!
Toplum olarak bazen kıvırttırıveriyoruz, yalanı söylüyoruz…
Söylemeyeceksin! Telefonda yalan söylüyoruz. Bir davete gitmeyeceğimiz zaman mazeret uydurmak için yalan söylüyoruz. Aslında uyduruyor, öyle bir şey yok. Alacaklıyı aldatmak için yalan söylüyoruz. Alacaklı geliyor;
"Ver benim alacağımı, alacağım parayı ver bana!"
"Vallah da billah da para yok da şu işi yaptım da buraya yatırdım da..."
Yalancı; para kasada duruyor, vermek istemiyor. Yalan söylüyor. Atlatmak için yalan söylüyor. Telefonda yalan, iş yerinde yalan, arkadaşlar arasında vs. yalan; bu insanı günahlara götürür, günahlar da cehenneme götürür. Yalan yok. İnsan her şeyin doğrusunu söyleyecek!
Peygamber Efendimiz şaka yaparken bile doğru sözü söyleyip şaka yapardı. Sevdiği akrabasından bir kadına;
"Senin gözünde ak var." demiş. O da pek telaşlanmış:
"Eyvah! Gözümde ak varmış, aynayı getirin bakayım, acaba gözüme ne oldu?.." filan. Peygamber Efendimiz demiş ki;
"Mübarek, herkesin gözünde ak olmaz mı?"
Bir karası var, bir akı var. Şaka, latife olsun diye ama doğruyu söylüyor. Yanlış bir şey söylemiyor. Yalan yok!
Bildiğiniz bir hadis-i şeriftir, Peygamber Efendimiz; "Yalan üç yerde olur." diyor.
Harpte: Harpte yalan söylenir, düşmana gerçek bilgi verilmemesi için veya düşmanı aldatmak için yalan söylenir. Çünkü harp Hud’adır. Aldatacaksın, düşmanı yeneceksin! Hz. Ali Efendimiz, karşısındaki ordudan bir pehlivan çıkmış, iri, elinde silahlar filan, gürzü, kılıcı kocaman…
"Var mı benimle çarpışacak baba yiğit erkek, yiğit?.." filan diye. Herkes korkmuş, çıkamamış. Hz. Ali Efendimiz çıkmış, o da eline kılıcı almış, o düşmanın karşısına gidiyor. Onunla çarpışacak, yaklaşmış.
Hz. Ali Efendimiz demiş ki; "Sen kahramanlıktan bahsediyorsun ama teke tek çarpışmayacak mıydık? Ne bu böyle? Ben birkaç kişiyle mi çarpışacağım? Ne bu arkandakiler?.." demiş, arkasını dönünce bir saldırmış, haklamış!
Neden?
O onu devirmesi lazım, arkasına bakmasaydı.
Hz. Ali Efendimiz yalan mı söyledi?
Hayır. Harp hiledir, Hud’adır, aldatmacadır. Olur.
Başka?
Efendim iki kişinin arasını düzeltmek için yalan söylenir. "Ya, o seni seviyor, sen onunla niye darıldın, geçen gün o seni methedip duruyordu. Bu dargınlığı boş verin, gelin barışın…"
Öyle demedi ama ikisini barıştırmak için, arayı bulmak, düzeltmek için yalan söylenir. Maksat aranın düzeltilmesi, bu olur.
"Üçüncüsü karı koca arasında yine aile muhabbeti için hakikat olmayan söz söylenir!" diyor. Bu kadının kocasını, kocanın karısını aldatması demek değil. Yalan söyleyip aldatması demek değil. Bu tahmin ediyorum, hissediyorum ki;
Mesela, adam karısına diyor ki; "Sen dünyanın en güzel karısısın!"
Yalan.
Olabilir, benim gözümde en güzelsin demek. Gözüm senden başkasını görmüyor demek. Bu muhabbet olsun diye, arada geçim olsun diye, tam doğru doğru söyleyeceğim derken karşı tarafı kırma olmasın diye, iltifat olur diye anlıyorum ben. Yoksa aldatmaca değil, kandırmak değil!
Bu üç yerde olur, diye var. Başka zaman, Müslümanlar hep [doğruyu söyleyecek]. Demek ki karı koca birbirine iltifat edebilir demek. Harpte insan düşmanı yenmek için hilâf-ı hak sözler söyleyebilir demek. Toplumda da dargınları barıştırmak için bazı sözler söylenebilir demek.
Beşinci hadis-i şerif:
İnne's-sadakate le tudfi'u ğadabe'r-rabbi ve tedfe'u mitete's-sûi.
Tirmizî'den, Enes radıyallâhu anh'ten rivayet olunmuş.
"Sadaka rabbin gazabını söndürür ve kötü ölümden, kötü ölümü insanın başından defeder."
Manası bu, şimdi açıklayalım.
Sadaka nedir?
İnsanın iyilik yapmak istediğini, iyilik yapma hususundaki niyetinin doğruluğunu gösteren bir fedakârlık, bir kimseye bir şey vermek; bu sadakadır. Sadaka doğru söylemek mastarından geldiği için böyle izah ediyorum.
Sadaka, "birisine bir şey vermek, para vermek, bir fakire para vermektir" de niye sadaka kökünden, "doğru olmak, doğru söz söylemek" kökünden gelmiş?
Kişinin birilerine iyilik yapmak niyetinin doğru olduğunu gösterdiğinden veya Allah'ın rızasını kazanmak istediğinin, bu isteğinin gerçek olduğunu gösterdiğinden bu isim verilmiş olabilir.
Araplar her şeye bir isim verirler. Mesela Arapça ‘da ölümün bir ismi yakîn.
Yakîn ne demek?
Şeksiz şüphesiz iman demek. Yakîn aslında bu. Ama ölüme yakîn adını vermişler.
İnsan; ölüme bula bula yakîn kelimesi niye verilmiş, diye düşünebilir. Ne anlamı var ne münasebeti var, niçin bu şekilde isimlendirilmiş?
Çünkü ölümde şek şüphe yok, herkes ölecek, bunda bir tereddüt yok. Ölmeyeceğim diyebilen var mı? Ölür müyüm acaba, yoksa ölmez miyim, kalır mıyım?..
Öleceksin, bu işte şek şüphe yok ki! Onun için yakîn "ölüm" manasına kullanılmış.
Hattâ etâne'l-yakîn.
Mücrimlere ahirette soruyorlar:
Siz ne biçim insansınız, hiç aklınız yok muydu? Dünyada peygamberleri duymadınız mı? Size Allah'ın kitaplarını okumadılar mı? Niye cehennemlik oldunuz? Niye o zaman aklınızı başınıza toplamadınız?.."
"İşte biz o zaman bu işi ciddiye almadık, dalga geçtik, bize söylenenleri yalanladık..." filan.
Hattâ etânel yakîn. "Nihayet bize ölüm geldi, ölüm gelinceye kadar biz böyle dalga geçerek, gafletle, itirazla, inkârla ömür geçirdik, nihayet ölüm geldi!" diyor. Ayet-i kerimede de geçiyor.
Hattâ etânel yakîn. Yakîn ne demek?
Mevt. Hattâ yetâne'l-mevt. "Ölüm gelinceye kadar vaktimizi böyle geçirdik." demek.
Bu ismi neden verdi?
Ölüm şeksiz şüphesiz herkesin başına geleceğinden bu isimle isimlendirildi.
Mesela adam kayığına fırtına adını veriyor.
Fırtına bu mu?
Lügati açıp bakalım. Fırtına ne?
Fırtına; "Şiddetli rüzgâr!" Bu kayık, buna "fırtına" yazmış. Veya bora [yazmış].
Bora; "daha şiddetli" demek.
Bunu niye yazdı?
Güya bunun kayığı, yelkenlisi fırtına gibi çok hızlı gidiyormuş da ondan o ismi koymuş. Veyahut mesela bir adam çok iri yarı filan, diyorlar ki boğa bilmem kim!
Bu boğa değil, bunun boynuzları yok, dört ayağı yok; insan bu ama onun gibi kuvvetli demek istiyor. Bu ismi de veriyorlar.
Arslan ismini vermiyorlar mı?
Tarihimizde Alparslan yok mu, Kılıçarslan yok mu; Arslan ismi yok mu, soyadı yok mu?
Var.
Kuş ismi yok mu?
Kartal var. Mesela bir arkadaşımızın ismi Ertuğrul.
Ertuğrul ne demek?
"Erkek Tuğrul kuşu" demek. Tuğrul kuşu, büyük bir kuş, koca kanatlı bir kuş.
Erdoğan ne demek?
"Doğan kuşunun erkek olanı" demek. Doğan ismi de var. O doğmaktan gelmiyor. O uçan er.
Şahin hayvan ismini veriyor, neden?
İşte onun gibi kuvvetli, onun gibi uçan manasında filan.
Burada da verilen paraya sadaka denmiş.
Neden denmiş?
Kişinin niyetinin gerçekliğini gösterdiğinden bu isim verilmiş. Sadaka vermek çok iyi, keseni açıyorsun, paranın bir kısmını muhtaç birisine veriyorsun. O da "Hay Allah senden razı olsun. Tam paraya ihtiyacım vardı, sen de verdin…" diyor. Adamcağız, kadıncağız veya çocuk seviniyor
Allah sadakayı sever ve sen sadaka verdin mi sadaka Rabbin gazabını söndürür. İtfaiyecinin suya yapışıp yangının üstüne suyu sıkıp söndürdüğü gibi le tudfiu gadaba'r-rab, rabbin gazabını söndürür.
Ne demek?
Allah sadaka veren adama gazap ediyordu, onu yakacaktı, fena yapacaktı, başına bir şey getirecekti. Ama adam sadaka verdi, Allah affetti. Allah'ın gazabı kalktı. Sadaka Allah'ın gazabını söndürür.
Onun için bilmiyoruz ki söylediğimiz sözden, yaptığımız işten, yapmadığımız vazifelerden, şundan dolayı Allah hiçbirimize gazap etmesin!
Eğer bir hatamız olmuşsa bilmiyorsak veya biliyorsak ne yapacağız?
Biraz sadaka vereceğiz.
Neden?
Sadaka vermek rabbin gazabını söndürüyor da ondan! Affedecek, Allah'ın gazabı geçecek, bize gazabıyla muamele etmeyecek diye öyle bir durumu olan insanın sadaka vermesi lazım.
"Ben böyle bir durumumu bilmiyorum hocam, Allah'ın emirlerini tutmaya çalışıyorum."
Tamam, ihtiyaten sen de ver. Belli olmaz, sen bir şey yok sanırsın ama belli de olmaz, belki vardır, farkında değilsindir.
Bazı insanlar ne söylediğini ne yaptığını anlayamıyor. Çamları deviriyor, devirdiğinin farkında olmuyor. Kalp kırıyor, kalp kırdığından farkında olmuyor.
"Ya bu arkadaş bana selam vermiyor, ben buna ne yaptım?.."
"Daha ne yapacaksın? Geçen akşam bir konuştun, üzdün işte."
Farkında değil, dün akşam yaptığı şeyin, üzdüğünün farkında değil! Ben bir şey yapmadım sanıyor. Öyle olabilir. Onun için ihtiyaten insan, hele hele böyle bir münasip yer gördü mü, gerçek olduğuna inandığı bir münasip yer, bir fakir, bir çocuk, bir yoksul gördü mü esesinin ağzını açıp ganimet bilmeli, fırsat bilmeli, sadaka vermeli!
Peygamber Efendimiz ‘in bir hadis-i şerifini çok severek anlatıyorum: Bazı kereler dilenci kapına gelmiş. Tak tak tak, dilenci.
Peygamber Efendimiz; "Kapındaki dilenci Allah'ın sana hediyesidir!" diyor.
Ne biçim hediye?
Bu biçim hediye işte! Allah, onu senin kapına kadar gönderiyor, sen de ona para veriyorsun, sevap kazanıyorsun. Sevabı senin ayağına kadar getiriyor. Sen ona iyilik yaptığın zaman sevap kazanıyorsun. Kapıdaki dilenci Allah'ın sana hediyesi.
Biz nasıl alışmışız?
Biz kapıya gelen dilenciye;
"Kim o?"
"Allah rızası için bana bir şey versen…"
"Allah versin!"
Allah versin; "Defol!" demek. Allah verir, sana mı soracak? Verirse verecek. O gelmiş, istiyor. Peygamber Efendimiz Boş döndürmemeyi tavsiye etmiş. Az çok bir şey vermeli. Ama en iyisi, en iyisi hakiki fakirleri arayıp bulmak, araştırmak. Tanıdıklara sormak, fakir mahallelere gitmek, fakir mahallelerin camisine gitmek, hocasına, cemaatine sormak:
"Sizin bu mahallede tanıdığınız çok muhtaç birileri var mı?" filan demek.
"Var, ben biliyorum. Köşedeki teyze, çocuğu hasta, kocası öldü, yoksul…"
Tamam, hemen git ona vereceğini ver. Fakiri böyle aramak iyidir.
Sadaka rabbin gazabını söndürür, geçirir. Artık Allah gazap etmez. Sadaka veren kimse kurtulur demek olur.
Ve tetfeu min tetessu. "Kötü ölümü defeder."
Kötü bir ölüm nedir?
İnsanların, hayatının en son noktası, en son anı çok önemlidir. Müslüman yaşasa yaşasa yaşasa da en son anda şeytana uysa bir günah işlerken o sırada ölse…
"Bu adam hep iyiydi, zamanını %99 iyi geçirdi de bu gece arkadaşları onu kandırdılar, Emirgan'a götürdüler, içki içirdiler, günah işlettiler. Gelirken araba boğaza -sarhoşlar ya- sulara [uçtu], öldü…"
En son nokta çok önemlidir. En son an, son nefesi verme zamanı çok önemlidir. O zaman mü'minse o zaman âhirete mü'min olarak göçmüş olur. O zaman kötü durumdaysa vaziyet fena!
Bazı insanlar iyi durumda ölür. Ne mutlu! Allah hepimizi öyle iyi durumda ölmeyi nasip eylesin. Bazıları da sonunda sapıtır, fena bir durumda olur, fena bir yolda, fena bir yerde, yanlış bir işi yaparken ölür. O çok fena bir durum. Buna kötü ölüm diyoruz, en sonda kötü bir şekilde ölmek diyoruz.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi iyi bir yaşamla yaşatsın, hayırlı iyi bir ölümle âhirete göçenlerden eylesin. İmanımızı son nefeste kaptırttırmasın, elden kaçırttırmasın.
Mevlidin sahibi Süleyman Çelebi rahmetullahi aleyh ne diyor?
Ya İlâhi! Saklagıl imanımız,
Virelim imân ile tâ cânımız.
"Ya Rabbi! Sen bizim imanımızı koru da canımızı imanla verelim, âhirete mümin olarak göçelim, imansız göçmeyelim!" diyor. İşin en sonunun çok önemli olduğunu biliyor, bildiği için öyle dua ediyor, güzel duası var. Mevlidin sonundaki duası güzel!
Muhterem kardeşlerim!
İnsan sadaka verdiği zaman iki faydası zikredildi:
1.Allah kızmışsa Allah'ın kızgınlığı kalkıyor, Allah'ın gazabı sönüyor.
2.Hüsn-ü hatime nasip oluyor, insan kötü bir ölümle ölmüyor.
Onun için ne yapacağız ne yapmalıyız ne yapmaya koşturmalı, gayret etmeliyiz?
Hayır yapmaya, sadaka vermeye gayret etmeliyiz. Cebimizde paramızı ayıralım, hazır paramız olsun. Medine'den bir arkadaşımız öyle diyordu:
"Ben, yapacağım hayır parasını belli bir cebim var, hep o cebimde tutarım, zekâtımı ayırırım, hayrımı ayırırım, bir fırsat oldu mu elimi oraya sokar veririm. Nispetler de bellidir!" diyor.
Bu güzel. Bu iyi bir usuldür. İnsanın bir cebi sadaka zekât cebi olursa iyi olur. Orada vereceği paralar bulunursa fırsatı denk geldi mi gönlünün mutmain olduğu bir yerde sadakasını vermeli. Sadakayı bol bol verdiği zaman onun kat kat böyle faydaları olacaktır. Dünyada-ahirette faydası var. Hem Allah-u Teâlâ hazretleri dünyada gazap etmez, ahirette gazap etmez hem de hüsnü hatimeyle âhirete göçer.
"Hocam, benim param yok..."
Bu devirde herkesin parası var da mesela Peygamber Efendimiz zamanında parası olmayanlar çokmuş, sahabe-i kirâmdan parasız kimseler çokmuş. Hz. Ali Efendimiz ‘in menakıbında çok önemli şeyler [var]. Sizin de bilmenizi istiyorum.
Medine-i Münevvere ‘de yiyecek yok, çok kısıtlı imkânlar var. Hz. Ali Efendimiz bir kadının kuyudan su çekerken zorlandığını görmüş. Kuyudan su çekiyor, demiş ki;
"Kuyudan sana su çekmemi ister misin? Çekeyim mi?" Kadın;
"Olur." demiş, anlaşmışlar. Her çekilen kova için mesela bir hurma verecek. Hz. Ali Efendimiz kaç kova çektiyse o kadar hurmayı avucuna almış, alnının teriyle hurma kazanmış.
Ne yapsın?
Hz. Ali Efendimiz nedir?
Muhacir. Mekke'nin yerlisiydi, Medine'ye gitti. Medine'de muhacir oldu.
Hz. Ali Efendimiz ‘in Medine'de hurma tarlası var mı?
Yok.
Evi var mı?
Yok, bir şeyi yok. Oraya geldiler. Peygamber Efendimizin yeğeni ve damadı ama yok işte! Çalıştı, suyu çekti, her kovası için bir hurma aldı. Hurmaları almış eve getirmiş. Peygamber Efendimiz'e de ikram etmiş, kendileri de yemişler.
Biz şimdi ekmek elden su gölden yaşıyoruz. Ağalar gibi, paşalar gibi bol memleketi bulmuşuz, her türlü imkân var. Karpuzlar, meyveler... Geçerken insan hayran kalıyor, her türlü bolluk var. Ama bir de olmayan insanı, hiç olmayanı düşünün!
"Olmazsa olmasın, cebimde param var ya, istediğim zaman alırım!" demek ayrı, ama bir de parası da olmayanı düşünün. O ne yapacak?
Öylelerini düşünmek lazım. O çok oluyordu. Oranın durumu mahrumiyetli olduğundan, hurması olanın hurması oluyordu da o da "Ben bunu bütün sene yiyeceğim." diye sakınıyordu, saklıyordu. Kıtı kıtı veriyordu, tam vermiyordu; kolay değil!
Ben bizim köyü hatırlarım: Zeytin yetiştirir, zeytinyağı çıkartır, küplere koyar, başka köylerden oraya eşya getirenler vs. olur.
Satın alacak, neyle satın alacak?
Bir kepçe zeytinyağına, şu kadar zeytine filan. Eskiden alışverişler böyle idi. Böyle alınır böyle verilirdi. Onlar da buralarda bir şeyler satınca zeytinyağını alırlar; zeytin olmayan, yağ olmayan köylerde vaziyetlerini idare ederlerdi, ne yapsın? Şimdiki gibi bolluk yeni başladı, eskiden yoktu. Eskiden buradaki insan portakalı bilmezdi, öbür taraftaki insan bilmem neyi bilmezdi. Şimdi her şey geliyor. Çıkıta muzu Güney Amerika'dan geliyor, bilmem ne hurması bilmem nerden geliyor… Şimdi her şey var. Elhamdülillah, nimetlere şükretmek lazım!
Evet sadaka vereceğiz, olmayanı arayıp bulacağız, vereceğiz. Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızasını kazanacağız.
O zaman parası olmayan çoktu, şimdi de vardır. Az çok paramız var diye düşünüyorum, herhalde elhamdülillah Türkiye'nin Müslümanları yine iyi durumda. Türkiye'nin dışında, mesela Afrika'yı düşünün; insanlar açlıktan ölüyor, parasız yerler çok.
Parasız yerlerde sadaka veremiyor, ne yapacak?
Sadakanın çeşitleri çok.
Tebessümüke fî vechi ehîke leke sadakatün. "Arkadaşının yüzüne tebessüm edersen sadakadır."
"Arkadaşının kovasına kendi kovandaki suyu boşaltıverirsen sadakadır. Yoldan taşı alıp kenara koyarsan sadakadır. Dikeni alıp kaldırırsan sadakadır. Emr-i mâruf yapmak sadakadır…"
"Kardeşim, ben şöyle bir hadis duydum, şunu yaparsan sevaptır, onu yap! Şunu yaparsan günahtır, onu yapma!" demek nedir?
Sadakadır.
"Emr-i mâruf sadakadır, nehy-i münker sadakadır, tebessüm sadakadır…"
Parasız insan da sadaka sahibi olabilir.
Mübareğin beş parası yok ama olsun; ilmi var, sağa sola anlatıyor, sevap kazanıyor. Yolu temizliyor, yoldan çeri çöpü kaldırıyor.
"Şu dal geçenin gözüne batar." [Diye] çat kırıyor, bir tarafa atıyor. Böyle iyilikler de sadaka olduğunu bilin.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Allah hepinizden razı olsun.
Fâtiha-i Şerife mea'l Besmele.
21.07.1996 -
Şeytana Karşı Cemaat
18.08.1996 -
Vitir Namazı, Kurban
