16.02.1997 - Peygamber Sıfatları

16.02.1997 - Peygamber Sıfatları
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl;
İnne’l-hedye’s-sâliha, ve’s-semte’s-sâliha, ve’l-iktisâde, cüz’ün min hamsetin ve ışrîne cüz’en mine’n-nübüvveti.
Sadaka rasûlü’llâh, fî mâ kâl, ev kemâ kâl.
Aziz ve sevgili kardeşlerim!..
Allah yaptığınız ibadetlerinizi, hayırlarınızı kabul eylesin... Sizleri rahmetine erdirdiği kullarından eylesin... Nice makbul, güzel ibadetler yapmanızı nasib eylesin... Rızasını kazanmanızı nasib eylesin...
Ahirette hesabı geçip, cehennemden kurtulup cennete girmek suretiyle, en büyük bayramı kazanmayı nasib eylesin... İki cihanda aziz ve bahtiyar olun.
Peygamber sallallahu aleyhi vessellem Efendimiz’in hadis-i şeriflerinden bir demet, o gül bahçesinden bir deste size sunmak üzere konuşmaya başlıyoruz.
Peygamber sallallahu aleyhi vessellem Efendimiz, Taberânî’nin ve Ahmed ibn-i Hanbel, Beyhakî gibi kaynakların; İbn-i Abbas radıyallahuanh’dan ve diğer kırk beş ravinin şeyinden rivâyet ettiğine göre, bu hadis-i şerifte buyurmuş ki Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem:
“Şunlar şunlar şunlar şunlar peygamberliğin yirmi beş bölüğünden bir bölüktür.” Peygamberlik makamı yirmi beş şube ise; yirmi beş şubeden bunlar bir bölüktür diye buyurmuş. Şu sayılan şeyler. Peygamberliğin vasıfların güzîdelerinden olduğunu beyan etmiş oluyor, mühim şeyler olduğunu beyan etmiş oluyor.
Yâni bir peygamber hangi sıfatlara sahiptir? Peygamberlik dendiği zaman o makama sahip olan insanın ne gibi halleri vardır? Ne gibi ahlakı vardır? Bu mühim... Peygamber, Allah’ın vazifeli kulu, Allah’ın emirlerini kullara getiren bir kul, olağanüstü kıymetli bir insan... E, bunun sıfatları nasıl olmalı, onlar nasıl insanlardı, nasıl güzel ahlâka sahiplerdi, nasıl güzel sıfatlara sahiplerdi? İşte şunlar, şunlar, şunlar... Burada üç tanesi sayılıyor, Peygamberliğin yirmi beş bölüğünden bir bölüktür. Yirmi beşte biridir. Neymiş bunları şimdi anlayalım. Üç şey sayıyor Efendimiz:
İnne’l-hedye’s-sâlih “Birisi hedy-i sâlih.”
Ve’s-semte’s-sâlih “Semt-i sâlih; iki...
Ve’l-iktisâd İktisad; bu da üç...
Bu üçü peygamberliğin yirmi beşte birinden biriymiş.
İnne’l-hedye’s-sâlih. Sâlih, iyi demek. iyi bir tavır, hal. Hedy kelime olarak nereden geliyor? Hedâ-yehdî; yol gitmek ve yol göstermek demek. Yolu gösteren kimseye hâdî derler bu kökten. Hâdî, yol gösteren. Kendisine doğru yol gösterilmiş de, doğru yoldan gidene de, mehdî derler. Kendisine klavuzluk yapılmış da doğru yolda gidiyor mânâsına. Peygamber Efendimiz hem hâdîdir, hem mehdîdir. Yâni hem kendisi doğru yola kılavuzluk yapıyor, hem de kendisine Allah tarafından doğru yol gösterilmiş de, o yoldan giden bir insan. Her yaptığı güzel...
Hedy de işte böyle hal ve gidiş diye tercüme ediyoruz, uygun. Hal ve gidiş sözü uygun, hal ve gidiş uygun düşüyor. Zaten hedy de biraz gitmekle ilgili.
Sâlih de uygun demek. Raculün sâlih; uygun, iyi insan demek. Hedyün salih; iyi bir hal ve gidiş, uygun, uyumlu demek yâni.
Ve’s-semtü’s-salih. Semt de Arapça’da çeşitli mânâları arasında, heyet, görünüm mânâsına geliyor. Bundan da kasdı, insanın şöyle bakıldığı zaman güleç yüzlü filan görünmesi. Hali de güzel, huyu da güzel, yüzü de güzel. Böyle tavrı da güzel...
Evet, müslüman biraz bu hususa dikkat edecek; güleç yüzlü olacak, açık yüzlü olacak, beşüş diyoruz, beşaşet diyoruz, yüzde şöyle bir tatlılık olacak müslümanda... Yâni, bu tatlılık olabilir, insan yaparsa, biraz ağzını yayarsa tebessüm oluyor bu. Kaşını aşağı indirirse, kaş çatıklığı oluyor. Yâni, yüzdeki birtakım şeyleri, kaşları, gözleri, dudakları oynatmaktan yüzün manzarası değişiyor. Karşısındaki de ona göre memnun oluyor veya üzülüyor. Diyor ki:
“Bu adam bana niye kaş çattı? Niye dik dik baktı, böyle niye başını çevirdi.”
Biraz böyle bakarsa, “Niye yan baktı?” diyor. Böyle bakarsa,
“Niye dik baktı?” diyor. Demek ki dik bakmak da doğru değil, yan bakmak da doğru değil... E, nasıl bakacağız? Yumuşak bakacaksın, tatlı tatlı bakacaksın, biraz da hatların yumuşak olacak, güleceksin.
Peygamber Efendimiz SAS buyuruyor ki:
Tebessümüke fî vechi ahîke leke sadakatün. “Kardeşinin yüzüne tebessüm etmen, senin için sadakadır.” Biliyor muyduk? Ben birkaç defa söyledim, vaaza devam edenler bilir, devam etmeyenler ilk defa duymuş olabilirler. Tebessüm sadakadır İslâm’da... Yâni, cüzdanını çıkartacaksın, fakire bir para vereceksin, sadaka, tamam; ama, arkadaşının yüzüne tebessüm etmek de İslâm’da sadakadır. Bu da önemli, çünkü kaş çatıldığı zaman iyi olmuyor, dik bakıldığı zaman iyi olmuyor, dudak büküldüğü zaman iyi olmuyor, kaş kırıştırıldığı zaman iyi olmuyor. Bir kaşını kaldırdığı zaman iyi olmuyor filan... Yâni, hepsinin mânâsı var, insanın kaşını gözünü oynatmasındaki; göz yumduğu zaman,
“O adam, bu işe göz yumdu.” diyoruz; veyahut gözünü açtığı zaman,
“Gözünü fal taşı gibi açtı.” diyoruz, o da bir duyguyu ifade ediyor filan. Hasılı, şöyle karşısındakini memnun edecek bir güzel görünümde olacak. Hali de güzel olacak, yüzü de güzel olacak.
Ve’l-iktisad. Üçüncüsü de iktisad. Tabii kelimelerin tarih boyunca yaşantıları vardır. Mânâ değişiklikleri vardır, manasında gelişmeler ve kaymalar vardır. İktisad, bugün ekonomi mânâsına kullanılıyor. İktisadi ve Ticari İlimler Fakültesi diyoruz.
“Sen ne iş yaparsın?”
“Ben iktisatçıyım, işletmeciyim.” diyor.
İktisad bugün belli bir mânâya geliyor; ama eskiden de o mânâya gelecek demek değil bu. Her kelimenin bir tarihi var. Tarih içinde başka mânâya gelmesi de mümkün. İktisad, itidalli davranmak demek. Yâni aşırı olmamak; ne fazla öyle, ne fazla böyle... Ne az ne çok. İfrad ve tefridin ortasında dengeli gitmek iktisattır. Yâni, itidallilik demek. Bak gördün mü, iktisat kelimesi eskiden başka mânâya geliyormuş, Peygamber Efendimiz başka mânâya kullanmış. Dengelilik demek yâni, aşırı olmamak demek.
Şimdi aşırılıklar neler olabilir? Meselâ bir adamın parası vardır, çok parasını harcar harcar; bu adama müsrif diyoruz. İsrafçı bu adam, israfçı...
Bizim dört gün aile eğitimimiz oldu Alanya’da, çok büyük bir tatil köyünde; 700-800 kişilik bir toplantı yaptık dört gün. Açık büfe, yemekler açık büfeydi, masanın üstünde... Herkes tabağına koyuyor, istediği yemeği koyuyor, gidiyor masaya oturuyor, yiyor onu; serbest, tahdid yok... Yâni, az alacaksın, bir tabak alacaksın diye bir şey yok. Başında nöbetçi yok, karışan yok yâni... Serbest, doyasıya açık büfe...
Şimdi ben dikkat ettim kardeşlerimize, tabii eğer lokanta da olsaydı, kendisine gelen yemeği usta koyacaktı, belli bir miktarda koyacaktı. O da onu yiyecekti... Ben lokantada da yemek yerken, ya çok koydurtmuyorum tabağıma, ya da tabağıma konulanı yiyorum; yahut da satıyorum. Arkadaşlarıma satıyorum. Diyorum ki:
“Bak şu tarafını hiç yemedim, var mı bunu yiyecek? Ziyan olmasın, yazık...” filan diyorum, “Bak temiz!” diyorum, satıyorum ki dökülmesin, çöpe atılmasın diye. Yâni, israf doğru değil diye.
Şimdi bazıları kocaman, yaygın, büyük tabaklara böyle Mevlevî külahı gibi, yukarıya doğru yığma dolduruyor. Bir orasından alıyor, bir orasından alıyor, ondan sonra götürüyor. Ne olacak o? Atılacak. İsraf haram... Az al, tabağındakinin hepsini sıyır... Yâni, bir damlayı bile ziyan etmek doğru değil. Çok önemli... İsraf haram... Evinde de öyle olacaksın, para verdiğin yerde de öyle olacaksın. Ziyafet olan yerde de öyle olacak, açık büfede de öyle olacak.
Bu bir terbiye işte... Tabağındakini yemediğinin, döktüğünün hesabını verecek yarın Allah’a... O kadar yemeği bol bol aldın, heveslendin, üç tabağı önüne koydun, onlar ondan sonra bidona gitti, çöp bidonuna... Mutfağa gittiği zaman, adam orada fırçayla, fırt fırt yapıyor, hadi atıyor, tabak yıkanmaya gidiyor. Ziyan oldu onlar, israf oldu, israf haram.
Azıcık al, yiyeceğin kadar al!.. Kendini bilmiyor musun, midenin ölçüsünü bilmiyor musun, kendi halini bilmez misin? Azıcık al, sıyır, bitir, tertemiz götür. Ben bazen böyle tabağı sıyırırım, şaka yaparım, hanıma veririm, derim ki:
“Bak, tertemiz yıkadım sana, zahmet olmasın diye, rafa koy!” derim.
Rafa koymaz tabii de, ama hiç bir şeyi ziyan etmem. Çünkü yağ da bir madde, gıda maddesi oradaki, her şey bir şey. Ziyan doğru değil...
Demek ki israf bir aşırı uçmuş, israf haram; haram...
“Aaa, israf harammış... İçki de haramdı, hocam içki de haramdı, şimdi ne olacak? İsraf da haram mı?”
“Aynı, israf da haram!”
“Ayy, keşke bilseydim; ben o zaman hiç israf yapmazdım.”
Tabii ya, içki içmediğin gibi israf da yapmayacaksın! Ben her zaman söylüyorum; haramların çeşitlerini öğreneceksiniz. Bir müslümanın bir müslümana üç günden fazla dargın kalması haram... Ne? Haram... Dargın kalmayacaksın. E, ne olacak? Konuşacaksın, dargınlık yok İslâm’da... Eğer bir derdin varsa, anlat! İnsanlar konuşa konuşa anlaşır, anlaşması lâzım. Küsmek yok, dargın olmak yok, haram...
İsraf etmiyor da, har vurup harman savurmuyor da; eli böyle sıkı, açabilirsen aşk olsun... Hiç açılmaz eli, sımsıkı yumrukları. Şuradan yalattırmaz yâni dışını, avucunun içindekinin dışını bile yalattırmaz. Ha, bunun da adı cimrilik. Bu da haram... Bu da doğru değil, bu da bir aşırılık.
Müslüman nasıl olacak?
Ne müsrif olacak, ne cimri olacak; orta, itidalli olacak. Her şeyi dengeli yapacak. Çok süslenip, giyinip donanıp, çok fiyakalı olmayacak; çok da derbeder olmayacak. Her şeyde ölçülere dikkat edecek ölçülü olacak. İşte buna iktisat diyoruz.
İktisad yâni, tutumluluk demek değil; iki aşırı uçta olmamak, normal yolda olmak demek. Bunlar önemli şeyler. İbadette de var bu. Peygamberlere mahsus bir sıfat olduğu için söyleyelim,
Peygamber SAS Efendimiz ashabını uyarmıştı.
Bazıları yemin etmişler. Birisi demiş ki:
“Ben, hiç oruçsuz vakit geçirmeyeceğim. Bundan sonra her gün oruç tutacağım!”
Bir tanesi de demiş ki:
“Ben geceleri bundan sonra hep sabahlara kadar ibadet edeceğim!”
Bir tanesi de demiş ki:
“Hep bu kadınlarla evlenmeden neler oluyor, neler oluyor; hiç evlenmeyeceğim, bekâr yaşayacağım, hep ömrüm böyle geçecek!”
Efendimiz bunları duymuş, çok kızmış, sinirlenmiş, Alnındaki damarı kabaracak kadar asabileşmiş ve bunlara ikazda bulunmuş:
“Böyle yapmayın, bu aşırılık!” demiş. “Bakın, ben sizin Allah’tan en çok korkanınızım, Allah’ın en sevdiği kimseyim; ama böyle aşırı yapmıyorum. Gecenin belli zamanları uyuyorum, sonra uyanıp gece ibadeti yaptığım zaman da oluyor. Bazı günler oruç tutuyorum, oruç tutmadığım zamanlar da oluyor. Görüyorsunuz evliyim.”
Yâni, tabiata, yaratılışa, hilkate, fıtrata uygun bir din...
Nasıl olacak? Allah madem seni erkek yaratmış, o zaman evleneceksin, çoluk çocuğun olacak. evin erkeği olacaksın, adamı olacaksın, kocası olacaksın kadının, çocukların babası olacaksın, normal bir şey... Madem seni de hanım yaratmış, sen de evleneceksin, çoluk çocuk sahibi olacaksın, ev hanımı olacaksın, çoluk çocuk yetiştireceksin. Neden? Böyle yaratmış Allah... Âdem aleyhisselam, Havva Aaleyhisselam...
Subhâne’llezi haleka’l-ezvâce küllehâ mimmâ tünbitü’l-ardu ve min enfüsihim ve mimmâ lâ ya’lemûn. (Yasin, 36)
Hem insanları, hem diğer mahlûkları, hem bitkileri Allah böyle yaratmış. Hurmanın bile erkeği dişisi varmış... Erkek hurmanın dalları dikenli oluyor. Yâni biraz yanaştığın zaman batıyor. Onun çiçekleri alınıyormuş, dişi hurmanın üstüne asıldığı zaman hurma öyle oluyormuş.
Bizim köyde fıstık aşılamışlar dağdaki yabani birtakım bitkilere; olmamış. Fıstık teşekkül etmiyor. Gitmişler ziraatçılara söylemişler. Demişler ki bunun erkeği var, dişisi var. Siz buna dikkat etmemişsiniz ondan... Erkeğini, dişini temin etmişler, ondan sonra güzel güzel fıstıklar oluyor. Antep’in fıstıklarından da daha pahalı oluyormuş bizim fıstıklar daha iyi oluyormuş yâni, nedense? Kokusu, rayihası filan güzel oluyormuş. Yâni, her şey fıtrata uygun olacak.
“E pekiyi, bir insan evlenmezse ne olur?”
Bir insan evlenmediği zaman, ruhî ihtiyaçları gelişmediğinden veya baskı altında olduğundan, tabii bir insan olmaz. Gayri tabii bir insan olur. Bir kız evlenmediği zaman, gayri tabii olur. Yaşı geldi mi, geçmeğe başladı mı ruhsal sıkıntılar başlar. Neden? İnsanın tabiatı böyle olduğundan.
Bekâr durmayıp da kazanovalık yapmak, çok aşırı kız peşinde koşmak, onu bunu ayartmak mayartmak; bu da haram. Nasıl olacak? Bunun orta yolu nedir? İşte evliliktir, normal ilişkiler içinde ciddi bir hayat sürmektir.
İslâm budur, İslâm nedir? İslâm iktisat dinidir, itidal dinidir. Aşırı değildir... İbadette de aşırılık yoktur, fazlalık ve eksiklik yoktur. Hepsinin ölçüsü vardır, davranışlarda vardır, bunlara dikkat edeceksiniz.
Evet, işte iyi bir hal ve gidiş; güzel bir yüz, mütebessim bir çehre ve her işi itidalli, dengeli yapmak; peygamberliğin yirmi beşte birinden birisiymiş.
Güzel yüzlü olabiliriz. Yâni görünüşümüzü düzeltebiliriz. Peygamber Efendimiz görüşünün maddî yönden de güzel olmasına dikkat ederdi. Diş güzelliğine, ağız sıhhatine dikkat ederdi.
Başka nelere dikkat ederdi? Koltuk altlarındaki kılları alırdı Peygamber Efendimiz. Çünkü koltuk altı terler, birisi de koltuk altının terinden dolayı koku olduğunu ona hatırlatmazsa yanındakiler burnunu kapatıp kaçarlar. Keşke birisi buna koltuk altlarına sürülen filanca şeyi anlatsa filan diye reklâmlar oluyor ya...
Çünkü teke gibi kokar insan. Orada terler, bir terleyip bir kurudu mu, bir terleyip bir daha kurudu mu; bazı insanlar maaşallah tekeden de fena kokuyor. Ne yapacak? Koltuk altlarını temizleyecek, yıkanacak, oraya koku, işte ne ise gerekli şeyleri sürecek. Başka çaresi yok çünkü yanındaki duramıyor kokusundan, yanındaki duramıyor.
Ağzı temiz olacak, ağzını çalkalayacak, yıkacak, dişleri misvaklayacak, fırçalayacak filan...
Elbisesi temiz olacak.
“Hocam, benim vücudum temiz de, elbisemi aldırma...”
Olmaz, elbise temizliği de namaz için lâzım. Üst baş temizliği de lâzım. Tertemiz olacak her şeyi müslümanın. Yeni olmayabilir, bir tanecik elbisesi olur; ama tertemiz olacak, pırıl pırıl olacak, burcu burcu olacak. Burcu kelimesini çok seviyorum, nedense çok hoşuma gidiyor. Burcu burcu kokacak elbisesi...
Bir şeyi okuyunca çok hoşuma gitti, temiz elbisenin tesbihi, zikri varmış; elbise kirlendi mi tesbihi, zikri sönermiş, bitermiş. Biliyor muydunuz? Temiz elbisenin zikri, tesbihi varmış; elbise kirlendiği zaman zikri, tesbihi sönermiş, bitermiş. Mumun böyle bittiği gibi, canı gittiği gibi yâni olurmuş.
Onun için temiz giyineceğiz. İki tane elbise alırız, iki üç tane çorap alırız, birisini yıkarız, ötekisini giyeriz; onu yıkarız ötekisini giyeriz olur biter yâni, hep böyle üstümüzdeki elbiseler tesbih etsin. Her şeyimiz mübarek olsun, giyimimiz, kuşamımız her şeyimiz güzel olsun, tertemiz olsun, pırıl pırıl olsun.
Efendimiz güzel koku sürerdi bir de. En güzel kokuları sürerdi. Zaten kendisi çok güzel kokardı da fakat çok da güzel kokular sürerdi. Bir yerden geçtiği zaman bir başkası o sokaktan geçerse kokuyu duyardı.
“Peygamber Efendimiz buradan geçmiş.” diye kokusunu duyardı.
Güzel koku sürerdi. Taranırdı, tarağı vardı, aynası vardı, misvağı vardı... Bunların hepsi nedir? Güzellik alet edevatıdır. Bilmiyorum sizin tarağınız var mı, misvağınız var mı, güzel kokunuz var mı yanınızda? Bilmiyorum içinizdeki çamaşır kaç günlük? Bilmiyorum koltuk altlarınız temizlenmiş mi? Bilmiyorum ter kokuyor musunuz, kokmuyor musunuz? E, bunları kendiniz şey yapacaksınız, yâni kendi kendinize özen göstereceksiniz, tertemiz olacaksınız, burcu burcu olacaksınız, mümkün olsa...
Abdülhamid Han hoşuma gidiyor, her sabah havlusunu alırmış, her sabah gidermiş, yıkanırmış ondan sonra giyinirmiş. O en güzeli, her zaman yıkanmak en güzeli.
Keşke evler müsait olsa, banyolar müsait olsa, keşke her gün güzelce yıkansanız. O zaman sakal da böyle yumuşacık oluyor, saç da yumuşacık oluyor, insanın da böyle cildinin gözenekleri açıldığı için bir rahatlık hissediyor. Bir hafiflik hissediyor...
Aksi takdirde işte bugün yıkanamadı, yarın yıkanamadı, öbür gün yıkanamadı, böyle bir yapış yapışlık başlıyor insanın vücudunda, kokular başlıyor, ağırlıklar başlıyor filan... Saçlar keçeleşiyor, sakallar keçeleşiyor filan... E, hiç olmazsa haftada bir yıkansın...
Bak eskiden, mahrumiyet zamanlarında bile Peygamber Efendimiz biliyorsunuz çöllerde yaşadı. Yâni, orada bile haftada bir cuma guslü, abdesti almak ne kadar sevap. Yâni, hiç olmazsa haftada bir, bir güzel yıkansın tepeden tırnağa; hiç olmazsa... Tabii günde beş defa da elini, ayağını yıkıyor. O ayaklar günde beş defa gıcır gıcır yıkanırsa, ayak kokusu kokar mı?
Bizimkiler ne yapıyor? Bir çorabı altı ay giyiyor. Erzurum’dan buraya gelinceye kadar çorabı çıkarmıyor. Ondan sonra da camiye geliyor, arkasındaki adam fenalıklar geçiriyor. Namaz kılıncaya kadar,
“Ayy, sabredeyim ya Rabbi, dur bakayım, üç rekat kaldı, iki rekat kaldı...” filan, neden? Kokuyor, kokuyor,
“Mübarek adam, sen bu çorabı çıkartsaydın, pabucunun içine koysaydın, bak şurada şadırvandan şırıl şırıl su akıyor. Şırıl şırıl sözü de hoşuma gidiyor benim; burcu burcu gibi... Ne güzel kelimeler var. Şırıl şırıl su akıyor, gıcır gıcır yıka ayaklarını. Hatta sabunla... Sabunluyorum, çok güzel oluyor. Ayaklarını sabunla, araları sabunla, şöyle tertemiz olsun. Kokmasın... Gel buraya, çıplak ayakla gel! Kimse seni ayıplamaz, niye çorapsız geziyor diye. Daha güzel olur...
Hâsılı, Efendimiz dış görünümün şartlarına da dikkat ederdi, güzellik alet ve edevatını da kullanırdı, güzelliğe gayret ederdi, “İslâm temizlik dinidir.” buyururdu.
Temizliği de birtakım şartlara bağlamış. Abdest almak namaz için gerekli oluyor, gusül abdesti gerekli oluyor, haftada bir hiç olmazsa Cuma guslü almak gerekli oluyor filan diye... Yâni, temizliği mecburiyetlere bağlamış ki halk ne yapmasın diye? Kaytarmasın diye, yan çizmesin diye...
“E, bunun ne önemi var Hoca!”
Bunun o kadar önemi var ki;
E, bir insanı düşünebiliyor musunuz, büyük abdestini yaptığı zaman iyice temizlenmemesinden ne kokular hasıl olur? Ben bir terzi arkadaşın yanındaydım. Birisi pantolonunu ütületmeye göndermiş terziye... Terzi de malum suya şöyle sokuyor bir şeyi, süngeri, pantolonun şöyle üstüne bir sürüyor, ondan sonra ütülüyor. Yâni, biraz ıslatıyor, öyle ütülüyor. Tam ayak arasını ütülemeye gelince bir kokular çıktı... Yüznumara gibi...
Yâni, adamın kendisi yok pantolonun içinde, adamın kendisi yok; ama neyi gösteriyor bu? Vaziyetin çok fena olduğunu gösteriyor. Yâni pantolonun pis kokusu... Öyle ütülerken, etrafa yüznumara kokuları yayıldı. Demek ki, büyük abdestinden sonra gerekli temizliğe ihtimam etmiyor. Demek ki suları, selleri —su kullanıyorsa— demek ki oraları temiz değil.
Nasıl olacak? Pırıl pırıl olacak. Şu kadar bir yerden daha fazla miktarda veya avuç içi kadar derler, daha fazla miktarda pislik olursa insanın vücudunda, elbisesinde namazı olmaz.
Demek ki dikkat edecek, temiz olmaya dikkat edecek, aziz ve muhterem kardeşlerim!..
Evet, demek ki hal ve gidişimiz iyi olacak. Hal ve gidişin iyi olmasını sağlamak kolay bir şey değil. Bu İslâm’ın emirleri öğrenmeyi gerektiriyor. Bu da ilmik ilmik halı dokur gibi bir şey. Yavaş yavaş öğrenilecek. Hadis okuyoruz, siz de dinliyorsunuz Allah râzı olsun. Her gün bir şeyler öğreniyoruz, uyguluyoruz... İşte halıya bir iki ilmek atmış oluyoruz. Böylece, böyle ilmik ilmik, ince ince, yavaş yavaş oluyor. Hızlı olsa daha iyi... Aileden olunca hızlı olur. Küçükten öğretilirse, bir insan; küçük yaştan öğretilirse çok iyi olur.
Bu eğitim toplantısı yaptığımız yerde bir doktor kardeşimiz bir konuşma yaptı topluma. Ben hayran kaldım. Çok şeyler öğrendim ruh sağlığıyla ilgili. Bir çocuğun üç yaşına kadarki hayatındaki karşılaştığı olaylar, ondan sonraki hayatında çok büyük tesir meydana getiriyormuş.
Meselâ annesinin, “Altına yaparsan senin pipini yakarım!” demesi. “Çişini yaparsan, pantolonunu ıslatırsan, iğne yaparım!” filan demesi; ileride ruhsal bazı hastalıklara yol açıyormuş. O baskılar, o çok önemliymiş. Ne yapacakmışız çocuğa?
“Aferin evladım, bak kendi kendine haber verdin çiş yapacağını hadi bakalım aferin bilmem ne, al sana şeker bilmem ne...” böyle methederek yapacakmışız bu işleri... Sertlikle olmazmış bunlar. Üç yaşına kadarki şeyler...
Babasının çocuğa ilgi göstermemesi, erkek çocuğunun sonunda buluğ çağına erdiği zaman, ruhsal hastalıklara düşmesine sebep oluyormuş. Babasının davranışlarının önemi var çocuk üzerinde. Annenin şefkatinin önemi var. Üç yaşına kadar...
Biz çocuklarımızı ziyan ediyoruz. Hata ediyoruz biz... Hepimiz çocuğa yakarım, ederim demişizdir. İğne batırırım demişizdir yâni... Ben çok üzüldüm... Bunları öğrenmek lâzım... Çocuğun ilerideki ruhsal gelişmesini çok berbat ediyormuşuz biz. Küçük yaştaki eğitim çok önemliymiş. Bunların hepsini öğrenelim...
Hal ve gidişimiz güzel olacak. Bu ilmik ilmik olacak. Sabırla olacak, zamanla olacak, devamlı bir çalışmayla olacak bir eğitim süreci... Kolay değil; ama aileden olursa çabuk olur, sen de biraz heves eder de dini kitapları çok okursan, çabuk olur
“Ah be, hay Allah, ben çocuğu istediğim gibi yetiştirememişim! Demek ki kabahat bendeymiş. Haa, benim çocuğumun kusurunun sebebi demek ki benmişim.” diye, sonra anlar insan.
Onun için çok okuyun! Dinî kitapları, yayınları, konuşmaları takip edin!
Sonra güleç güzlü olacaksınız, heyetiniz, görünümünüz güzel olacak. Bu da önemli... Kaşınıza, gözünüze, bıyığınıza, sakalınıza, kokunuza, temizliğinize, giyiminizin şöyle rahat olmasına dikkat edeceksiniz; önemli... Kişiliğinizi aksettiriyor.
Yâni giyim kuşama da dikkat edeceğiz. Yüz güleçliğine, herkesi böyle güleç yüzle, beşaşetle karşılamaya dikkat edeceğiz.
Bir de aşırılıktan kaçınıp itidalli bir yolda yürüyeceğiz. Müsrif olmayacağız, cimri olmayacağız. İbadete aşırı düşkün olup, vazifelerimizi ihmal etmeyeceğiz; ibadetten aşırı kaçıp, ibadet kusurlu olmayacağız... vs. Her şeyimizi böyle ölçülü yapmaya gayret edeceğiz.
Allah bize güzel ahlâkı nasib eylesin... Hocamızın Tasavvufî Ahlâk kitabını lütfen okuyun. Hocamız ahir ömründe o Tasavvufî Ahlâk’ı ömrünün tecrübelerini size aktarmak için yazdı. O güzel kitabı okuyun, oradaki güzel huyları benimsemeye çalışın, kötü huylardan kurtulmaya gayret edin...
Allah sizi peygamberlerin sahip olduğu güzel huylara sahip olanlardan eylesin... İki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin... Cennetiyle, cemaliyle cümlenizi müşerref eylesin...
19.01.1997 -
Tvdekilere Cevap
16.02.1997 -
Peygamber Sıfatları 2
