Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne’s-sabra ‘inde’s-sadmeti’l-‘ûlâ.
Kısa. Enes radıyallahu anh’ten. Bir çok râvîleri. Buhârî’de var, Müslim’de, Ebû Dâvut’ta, Tirmîzî’de, İbn Mâce’de. Altı sahih hadis kitabının beşinde var.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ne buyuruyor?
“Sabır, sabretmek sabredecek üzücü olayın gelip ilk çarptığı zamandır. İlk darbededir sabır.” Buyurmuş Peygamber Efendimiz. Sabır, tamam. Sabredeceğiz ama ne zaman? Sabredilecek olay ilk geldiği zaman. Olay gelip sana pat diye çarptığı zaman, ilk karşılaştığın zaman sabredersen sevabı var. Misaliyle anlatalım.
Bazı yerlerde adettir; ölüm olayında ağıtlar söylenir, mersiyeler söylenir. Mersiye ağıt demek. Yakma yakılır. Halk arasında da böyle denilir, yakma yakmak. Yanık yanık, iç yakıcı şiirler yakılır, söylenir. Kadın feryâd ü figân eder, saçını başını yolar, göğsünü açar, saçlarını açar. Bunun misallerini gördük.
Örtünmüş maşaallah. Çok güzel. Aferin. Hastaneye geliyor. Tamam. Kadın hastasını ziyarete geldi. Soruyor. “Benim hastam nerede ya? Üç numaralı koğuştaydı!” Hık, mık, filan... Anlaşılıyor, hastası ölmüş. “Öldü mü?” Öldü. Şimdi sen bu çarşaflı kadını gel, dışarda seyret. Şimdi gel, dışarıda, hastane bahçesinde bu kadını seyret.
Bu kadın yerden yere kendini atıyor, saçı başı açılıyor, göğsünü bağrını dövüyor. “Vah! Benim başıma gelen!” Yüzünü yırtıyor. “Vay! Benim karşılaştığım felaket!” Hanım, yapma etme ayıptır, günahtır. Bir kere açıldı, avret yerlerin görünüyor... “Yok! Sen benim başıma gelen felaketi biliyor musun?” Biliyorum, tamam işte bir yakının öldü. Ne oluyor, ne yapalım? Herkes ölmeyecek mi? Sen de öleceksin, ben de öleceğim. Dünyada kalan var mı? Herkes göçüyor. Öldüyse öldü. Ne yapalım? Ölünce böyle mi yapmak lazım? Ölene böyle yapmak dinin emri mi? Yok, örf.
“Şuna nasihat edelim” dedim. Birisi koluma girdi “Hocam, boşuna nasihat etme. Bu bölgenin örfüdür, bu insanların âdetidir. Ölene böyle yaparlar, yapmazsa bunu ayıplarlar.” dedi. Yapmazsa ayıplarlar. Bu kadına “Vay be! Ölüsü öldüğü halde üzülmüyor.” derler. Onun için bu üzüldüğünü böyle gösterecek, saçılacak, açılacak, perişan olacak, kan revan içinde kalacak... “Tamam. Bu ölüyü seviyormuş, üzülmüş, imtihanı kazandı. Al sana yıldızlı pekiyi. Tamam. Bu işi, şovu, gösteriyi güzel yaptın.” denilecek. “Âdettir hocam, değiştiremezsin bunu. Bunu boşuna söyleme.” dediler. Ama benim aklıma takıldı.
Bir taraftan burnunun ucunu göstermiyor; bir taraftan da böyle ölü oldu diye her tarafı açılıp saçılacak şekilde yerlere yatıyor, göğüs bağır yırtıyor. Yırtıyor örtüsünü, cart şuraya bir takıyor, cart bu tarafa bir takıyor, hadi açılıyor ortalık. Neden? Çünkü ölüsü var, üzülmüş kadın, yapacak.
Peygamber Efendimiz’in yürüdüğü yolda birisi böyle taşkın bir şeyler yapıyordu. Peygamber Efendimiz gitti yanına, “Böyle yapma ey hanım! Böyle yapman doğru değildir.” diye, nasihat etti. Ne söylediğini bilmiyoruz, kitap onu söylemiyor ama nasihat ettiğini söylüyor. Peygamber Efendimiz “Allah böyle yapanı sevmez. Üzüldüysen üzül, ne yapalım? Dua et. Ama böyle olmaz”, demiştir muhakkak. O da: “Sen demiş benim başıma gelen felaketin ne kadar büyük olduğunu biliyor musun, böyle teselli ediyorsun ama!” filan... Böyle yine taşkın cevaplar vermiş. Peygamber Efendimiz yürümüş, gitmiş.
Neden?
Çünkü söyledi, vazifesini yaptı. Ötekisi anlayacak kafada değil. Yürümüş gitmiş. Arkadan birisi yanaşmış demiş ki; “Kadın, sen ne yaptığının farkında mısın, konuştuğun kim?” “Bilmiyorum.” “Bu Muhammed-i Mustâfâ. Peygamberimiz bu.” “Hi! Öyle mi?” Hemen koştu Peygamber Efendimiz’in arkasından. Toparladı kendisini, kadın koştu, özür diledi. Dedi ki; “Yâ Resûlallah! Kusura bakma. Ben senin Resûlullah olduğunu tanıyamadım, bilemedim. Onun için sana biraz sert cevap vermiş olabilirim, beni bağışla, affet.” dedi. Peygamber Efendimiz buyurdu ki; “Sabır darbe ilk geldiği zamandır.” Şimdi hizaya geldin, hatanı anladın, derlenip toparlandın. Şimdi sevap var mı? Yok. İlk başta yapacaktın. İlk başta yapmayınca, sabrı göstermeyince kıymeti kalmıyor. Demek ki Allah’ın takdiridir. Metin olacak insan. Başına böyle sabredilecek bir olay geldiği zaman sakin olacak. İlk başta imtihanı kaybetmeyecek. Kaybetti mi kıymeti olmuyor. Evet sabredenlerin mükafatı çok.
Nereden belli?
İnnemâ yüveffe’s-sâbirûne ecrahum bi-gayri hisâb.
“Ancak sabredenlere Allah mükafatlarını hesapsız verecek.” Çok fazla verecek. Ancak sabredenlere. Sabredenlere çok verilecek, hesapsız verilecek.
İnnallahe ma‘assâbirîn.
“Allah sabredenlerle beraberdir.” Oh bu da güzel! Ötekisi de güzel, bu da güzel. Hocam, Allah senden razı olsun. İki ayetten de müjde aldım, sevindim. Demek ki sabredersem çok büyük ecir alacakmışım. Ne güzel! Ecrim, sevabım hesapsız olacakmış. Bu müjdeye sevindim. “Bir de Allah sabredenlerle beraberdir.” buyurdun hocam. Evet, o da ayettir. Ona da çok sevindim. İyi ama bir de bu hadîs-i şerîfi koy bakalım şimdi aklına. Bunu da yerleştir. İnne’s-sabra ‘inde’s-sadmeti’l-‘ûlâ. Sabır, darbenin ilk geldiği zamanda gösterilecek; o zamandır sabır. Onu yapamadın mı ondan sonra imtihanı kaybedersin. Üç gün ağıt, bağırtı, gürültü, yerden yere atma, ondan sonra sabrediyor. “Çok sabırlı bir kadındır, ölüsü öldü sabrediyor.” filan. Geçti, geçmiş ola. Üç gün geçti, üç gün yapacağı taşkınlığı yaptı, ondan sonraki sabrın kıymeti kalmadı.
İnne’s-sıdka yehdî ile’l-birr. Ve inne’l-birra yehdî ile’l-cenneh. Ve inne’r-racüle le-yesduku hatta yüktebe ‘indallahi sıddîka ve inne’l-kezibe yehdî ile’l-fücûr. Ve inne’l- fücûra yehdî ile’n-nâr. Ve inne’r- racüle le-yekzibü hatta yüktebe ‘indallahi kezzâbâ.
Buhârî, Müslim’de, İbn Mes‘ûd radıyallahu anh’ten rivayet.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; İnne’s-sıdka. “Doğru söylemek, doğru sözlülük doğruluk.” Yehdî ile’l-birr. “İnsanı iyiliğe sevkeder.” Doğru sözlü olmak insanı iyiliğe götürür, iyilik yapmaya sevk eder. Ve inne’l-birra yehdî ile’l-cenneh. “İyilik de birr-ü takvâ, iyilik yapma da insanı cennete götürür, cennete sevk eder.”
Demek ki doğru sözlülük insanı iyilik yapmaya, iyilik yapmak da cennete götürür. Ve insan - “bir adam” diyor - bir adam doğru sözlü olur, doğru sözlü olur, nihayet Allah’ın indinde bu adam sıddîk sıfatıyla yad olunur, sıddîk diye yazılır. Sıddık ne demek? Çok doğru demek. Ebû Bekr-i Sıddîk. Çok doğru, çok sadakatli, tasdiki çok kuvvetli demek.
Buna mukabil yalan da, -birincisi doğru sözlülüktü, buna mukabil yalan söylemek de yehdî ile’l-fücûr. İnsanı günaha, kötülüğe, fısk u fücura götürür. Fısk u fücur da insanı cehenneme sevk eder. Ve insan yalan söyler, yalan söyler, nihayet Allah’ın divanında, huzurunda, Allah indinde yalancı kezzab diye anılır. Kezzab ne demek? Çok yalan söyleyen demek. Kâzib yalancı demek. Kezzab; yalancılığı meslek edinmiş, tepeden tırnağa yalancı demek. Kezzab bu. (Bir de kezzap var, su. Dökülüyor da mermere deliyor, o ayrı.) Kezzab, peltek z ile, Arapça’da “çok yalan söyleyen” demek.
Demek ki siz doğru sözlü olmaya karar verin. Söz veriyor musunuz? Doğru sözlü olacağız. Bir daha hiç yalan söylemeyeceğiz. Bu doğru sözlülük sizi iyiliğe, iyilik de cennete götürecek. Yalan söyleyenler ne olacak? Yalan söylemek; yalan söyleyeni kötülüğe, kötülük de cehenneme götürecek. O halde müslümanın doğru sözlü olması lazım, doğruyu konuşması lazım, yanlış konuşmaması lazım, yalan konuşmaması lazım, ağzından doğru söz çıkması lazım. Yanlış söz, hileli söz, aldatmaca olmaması lazım; doğru sözlü, doğru özlü olması lazım.
Bazen kıvırttırıveriyoruz yalanı, söylüyoruz. Söylemeyeceksin. Telefonda yalan söylüyoruz. Bir davete gitmeyeceğimiz zaman mazeret uydurmak için yalan söylüyoruz. Uyduruyor, aslında öyle bir şey yok. Alacaklıyı aldatmak için yalan söylüyoruz, toplum olarak. Alacaklı geliyor: “Ver benim alacağımı, alacağım parayı ver bana.” “Vallah da, billah da para yok da, şu işi yaptım da, buraya yatırdım da...” Yalancı. Kasada duruyor paralar. Vermek istemiyor. Yalan söylüyor. Atlatmak için yalan söylüyor. Böyle telefonda yalan, işyerinde yalan, arkadaşlar arasında yalan, bilmem nerede yalan... Bu, insanı günahlara götürür, günahlar da cehenneme götürür. Yalan yok. Her şeyin doğrusunu söyleyecek insan.
Peygamber Efendimiz şaka yaparken bile doğru sözü söyleyip şaka yapardı. Sevdiği akrabasından bir kadına: “Senin gözünde ak var.” demiş. O da pek telaşlanmış. “Ya! Eyvah! Gözümde ak varmış. Getirin aynayı bakayım. Gözüme ne oldu acaba?” filan... Peygamber Efendimiz demiş ki mübarek herkesin gözünde ak olmaz mı? Bir karası var bir ak’ı var. Yani şaka olsun diye, latife ama doğruyu söylüyor, yanlış bir şey söylemiyor. Yalan yok.
Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfte “Yalan üç yerde olur.” diyor. Duymuşsunuzdur, bildiğiniz bir hadîs-i şerîftir. Harpte. Tabi harpte yalan söylenir. Düşmana gerçek bilgi verilmemesi için yalan söylenir veya düşmanı aldatmak için yalan söylenir. Çünkü harp huda’dır,aldatacaksın, düşmanı yeneceksin.. Pehlivan çıkmış, iri. “Var mı karşımda benimle çarpışacak bir babayiğit, erkek yiğit?” filan diye. Herkes korkmuş çıkamamış. Hz. Ali Efendimiz çıkmış. O da eline kılıcı almış. O düşmanın karşısına gidiyor. Onunla çarpışacak. Hz. Ali Efendimiz yaklaşmış, demiş ki; “İyi ama, sen kahramanlıktan bahsediyorsun ama teke tek çarpışmayacak mıydık? Ne bu böyle! Ben birkaç kişiyle mi çarpışacağım, ne bu arkandakiler?” demiş. Arkasına dönünce bir saldırmış, hop haklamış. Neden? …o bakmasaydı arkasına.
Yalan mı söyledi Hz. Ali Efendimiz?
Hayır. Harp hiledir. Huda’dır aldatmacadır olur.
Başka?
İki kişinin arasını düzeltmek için yalan söylenir. “Ya o seni seviyor, sen ona niye darıldın? Geçen gün o seni methedip duruyordu. Boş verin bu dargınlığı, gelin barışın.” Demedi öyle ama ikisini barıştırmak için, arayı bulmak için, düzeltmek için yalan söylenir. Maksat aranın düzeltilmesi. Bu olur.
Üçüncüsü karı koca arasında yine aile muhabbeti için hakikat olmayan söz söylenir diyor. Bu, kadının kocasını, kocanın karısını yalan söyleyip aldatması demek değil. Bu tahmin ediyorum, hissediyorum ki kısa bu şeyin izahını ben okumadım, kitaplarda izahı vardır.
Mesela adam karısına diyor ki; “Sen dünyanın en güzel karısısın.” Yalan. Değil. Olabilir. “Benim gözümde en güzelsin, gözüm senden başkasını görmüyor.” demek filan. Bu, muhabbet olsun diye, arada geçim olsun diye, öyle tam doğru doğru söyleyeceğim derken karşı tarafı kırma olmasın diye, böyle iltifat olur diye anlıyorum ben. Yoksa aldatmaca değil, kandırmak değil.
Bu üç yerde olur diye var. Başka zaman Müslümanlar hep doğruyu yapacak. Demek ki karı koca birbirine iltifat edebilir demek. Harpte insan düşmanı yenmek için hilâf-ı hakîkat sözler söyleyebilir demek. Toplumda da dargınları barıştırmak için bazı sözler söylenebilir demek.
İnne’s-sadakate le-tudfi’ü gadabe’r-rabbi ve tedfe‘u mîtete’s-sû’i.
Tirmizî’den, Enes radıyallahu anh’ten rivayet olunmuş. “Sadaka Rabbin gazabının söndürür ve kötü ölümü insanın başından defeder.” Manası bu. Açıklayalım.
Sadaka nedir?
İnsanın iyilik yapmak istediğini, iyilik yapma hususundaki niyetinin doğruluğunu gösteren bir fedakarlık, bir kimseye bir şey vermek. Bu sadakadır. Sadaka doğru söylemek mastarından geldiği için böyle izah ediyorum. Sadaka birisine bir şey vermek, para vermektir, bir fakire para vermektir de niye sadaka kökünden gelmiş, doğru olmak, doğru söz söylemek kökünden gelmiş?
Kişinin birilerine iyilik yapmak niyetinin doğru olduğunu gösterdiğinden veya Allah’ın rızasını kazanmak istediğinin, bu isteğinin gerçek olduğunu gösterdiğinden bu isim verilmiş olabilir. Araplar her şeye bir isim verirler. Mesela Arapça'da ölümün bir ismi yakîn.
Yakîn ne demek?
Şeksiz şüphesiz iman demek yakîn. Yakîn aslında bu. Ama ölüme yakin adını vermişler. Şimdi ölüme bula bula yakîn kelimesi niye verilmiş diye düşünebilir insan. Ne anlamı var. Ne münasebeti var. Niçin bu şekilde isimlendirilmiş? Çünkü ölümde şek şüphe yok, herkes ölecek. Bunda bir tereddüt yok. Yani ölmeyeceğim diyebilen var mı? Ölür müyüm acaba yoksa ölmez miyim, kalır mıyım? Öleceksin şek şüphe yok ki bu işte. Onun için yakîn ölüm mânasına kullanılmış.
Hattâ etâne’l-yakîn.
Âhirette mücrimlere soruyorlar: “Ya siz ne biçim insansınız? Hiç aklınız yok muydu? Dünyada Peygamberleri duymadınız mı? Size Allah’ın kitaplarını okumadılar mı? Niye böyle cehennemlik oldunuz? Niye o zaman aklınızı başınıza toplamadınız?” “İşte biz o zaman bu işi ciddiye almadık, dalga geçtik, bize söylenenleri yalanladık.” filan. Hattâ etâne’l-yakîn. “Nihayet bize ölüm geldi.” Ölüm gelinceye kadar biz böyle dalga geçerek, gafletle, itirazla, inkarla, ömür geçirdik. Nihayet ölüm geldi diyor. Âyet-i kerîmede de geçiyor. Hattâ etâne’l-yakîn.
Yakîn ne demek?
Ölüm. Hattâ etâne’l-mevt demek. Ölüm gelinceye kadar vaktimizi böyle geçirdik demek. Bu ismi neden verdi? Ölüm şeksiz şüphesiz herkesin başına geleceğinden bu isimle isimlendirildi.
Mesela adam, ne diyelim, kayığına “fırtına” adını veriyor. Fırtına bu mu? Lugatı açayım bakayım; fırtına ne? “Şiddetli rüzgar” yazıyor. Şimdi bu kayık ya! Buna fırtına yazmış. Veya bora. Bora daha şiddetli demek. Niye yazdı bunu? Güya bunun kayığı, yelkenlisi şöyle fırtına gibi çok hızlı gidiyormuş da ondan o ismi koymuş. Veyahut mesela diyorlar ki bir adam çok böyle iri yarı filan. “Boğa bilmem kim” Ya bu boğa değil! Bunun boynuzları yok! Dört ayağı yok. İşte insan bu ama onun gibi kuvvetli demek istiyor, onun gibi. Öyle.
Bu ismi de veriyorlar. Arslan ismini vermiyorlar mı? Alparslan. Alparslan yok mu? Kılıçarslan yok mu? Tarihimizde arslan ismi yok mu, soyadı yok mu? Var. Kuş ismi yok mu? Kartal. Var. Ertuğrul mesela. Bir arkadaşımızın ismi. Ertuğrul ne demek? Erkek tuğrul kuşu demek. Tuğrul kuşu büyük bir kuş, böyle koca kanatlı bir kuş. Erşahin. Şahin. Yani hayvan ismini veriyor. Neden? İşte onun gibi kuvvetli onun gibi böyle uçan filan mânasına. Burada da sadaka verilen paraya sadaka denmiş. Tamam. Neden denmiş? Kişinin niyetinin gerçekliğini gösterdiğinden bu isim verilmiş.
Sadaka vermek çok iyi. Keseni açıyorsun, paranın bir kısmını muhtaç birisine veriyorsun. O da “hay Allah senden razı olsun. Tam paraya ihtiyacım vardı. Sen de verdin.” diyor. Seviniyor adamcağız veya kadıncağız veya çocuk veya filanca. Sadakayı Allah sever. Sever ve sen sadaka verdin mi, sadaka Rabbin gazabını söndürür. İtfaiyecinin suya yapışıp, yangının üstüne suyu sıkıp yangını söndürdüğü gibi letudfi’u gadabe’r-rab. Rabbin gazabını söndürür.
Ne demek?
Allah o sadaka veren adama gazap ediyordu, yakacaktı onu, fena yapacaktı, başına bir şey getirecekti. Ama adam sadaka verdi, Allah affetti. Allah’ın gazabı kalktı. Sadaka Allah’ın gazabını söndürür. Onun için bilmiyoruz ki söylediğimiz sözden, yaptığımız işten, yapmadığımız vazifelerden Allah hiçbirimize gazap etmesin. Eğer öyle bir hatamız olmuşsa, bilmiyorsak veya biliyorsak ne yapacağız? Biraz sadaka vereceğiz.
Neden?
Sadaka vermek Rabbin gazabını söndürüyor da ondan. Affedecek, Allah’ın gazabı geçecek, bize gazabıyla muamele etmeyecek diye sadaka vermesi lazım böyle bir durumu olan insanın. “Ben böyle bir durumu bilmiyorum hocam. Allah’ın emirlerini tutmaya çalışıyorum.” Tamam. İhtiyaten sen de ver. Belli olmaz. Sen bir şey yok sanırsın ama belli de olmaz. Belki vardır, farkında değilsindir.
Bazı insanlar ne söylediğini, ne yaptığını anlayamıyor, çamları deviriyor, devirdiğinin farkında olmuyor. Kalp kırıyor, kalp kırdığının farkında olmuyor. “Ya bu arkadaş bana selam vermiyor, ben buna ne yaptım?” Daha ne yapacaksın? Geçen akşam bir konuştun, üzdün işte. Farkında değil o. Dün akşam yaptığı şeyin, üzdüğünün farkında değil. Ben bir şey yapmadım sanıyor. Öyle olabilir. Onun için ihtiyaten insan hele hele böyle bir münasip yer gördü mü, gerçek olduğuna inandığı bir münasip yer gördü mü, bir fakir, bir çocuk, bir yoksul kesesinin ağzını açıp -ganimet bilmeli, fırsat bilmeli- sadaka vermeli.
Peygamber Efendimiz’in bir hadîs-i şerîfini çok severek anlatıyorum bazı kereler. Kapındaki dilenci... Kapına gelmiş tak tak tak dilenci. “Kapındaki dilenci Allah’ın sana hediyesidir.” diyor Peygamber Efendimiz. Ne biçim hediye? Bu biçim hediye işte. Allah onu senin kapına kadar gönderiyor, sen de ona para veriyorsun, sevap kazanıyorsun. Sevabı senin ayağına kadar getiriyor. Sen ona iyilik yaptığın zaman sevap kazanıyorsun. Kapıdaki dilenci Allah’ın sana hediyesi.
Nasıl alışmışız biz?
Biz kapıya gelen dilenciye: Kim o? “Allah rızası için bana bir şey versene.” “Allah versin” Yani “defol” demek. Allah versin! Allah sana mı soracak? Verirse verecek. İşte o gelmiş istiyor. Boş döndürmemeyi tavsiye etmiş Peygamber Efendimiz. Az çok bir şey vermeli. Ama en iyisi hakiki fakirleri arayıp bulmak. Araştırmak. Tanıdıklara sormak, fakir mahallelere gitmek, fakir mahallelerin camisine gitmek, hocasına sormak, cemaatine sormak. “Sizin bu mahallede tanıdığınız çok muhtaç birileri var mı?” Böyle filan demek. “Var. Biliyorum ben, işte köşedeki teyze, çocuğu hasta, kocası öldü, yoksul.” Tamam. Hemen git ona vereceğini ver. Böyle fakiri aramak iyidir. Evet sadaka Rabbin gazabını söndürür, geçirir. Allah artık gazap etmez. Sadaka veren kimse kurtulur demek olur.
Ve tedfe‘u mîtete’s-sû’. “Kötü ölümü defeder.”
Kötü ölüm nedir?
Biliyorsunuz - önce onu söyleyeyim - insanların hayatının en son noktası, en son anı çok önemlidir. Müslüman yaşasa, yaşasa, yaşasa da en son anda bir günah işlerken şeytana uysa, o sırada ölse... Hep iyiydi bu adam. Yüzde 99 iyi geçirdi zamanını da arkadaşları bu gece onu kandırdılar, içki içirdiler, günah işlettiler. Gelirken boğaza araba -sarhoşlar ya bunlar sulara yuvarlandı, öldü. En son nokta çok önemlidir. En son an. Son nefesi verme zamanı çok önemlidir. O zaman mü’minse, mü’min olarak göçmüştür âhirete. O zaman kötü durumdaysa, vaziyet fena.
Bazı insanlar iyi durumda ölür; ne mutlu! Allah hepimize öyle iyi durumda ölmeyi nasip eylesin. Bazıları da sonunda sapıtır, fena bir durumda olur, fena bir yolda, fena bir yerde ölür, yanlış bir iş yaparken ölür. O çok fena bir durum. Buna kötü ölüm diyoruz. Kötü ölüm, en sonda kötü bir şekilde ölmek diyoruz. Allahu Teâlâ hazretleri bizi iyi bir yaşamla yaşatsın. Hayırlı, iyi bir ölümle ahirete göçenlerden eylesin. İmanımızı son nefeste kaptırttırmasın, elden kaçırttırmasın.
Mevlid’in sahibi Süleyman Çelebi rahmetullahi aleyh ne diyor?
Yâ ilâhi saklagıl imanımız
Virelim iman ile tâ cânımız
“Yâ Rabbi! Sen bizim imanımızı koru da canımızı imanla verelim. Âhirete mü’min olarak göçelim. İmansız göçmeyelim.” diyor. Biliyor. İşin en sonunun çok önemli olduğunu bildiği için öyle dua ediyor. Güzel duası var. Mevlid’in sonundaki duası güzel muhterem kardeşlerim.
Sadaka verdiği zaman insan... İki faydası burada zikredildi. Bir; Allah kızmışsa Allah’ın kızgınlığı kalkıyor. Allah’ın gazabı sönüyor. İki; hüsn-i hâtime nasip oluyor. İnsan kötü bir ölümle ölmüyor.
Onun için ne yapacağız, ne yapmalıyız, ne yapmaya koşturmalıyız, gayret etmeliyiz?
Hayır yapmaya, sadaka vermeye gayret etmeliyiz. Cebimizde paramızı ayıralım, hazır paramız olsun. Medine’den bir arkadaşımız öyle diyordu. “Ben yapacağım hayır parasını belli bir cebim var, hep o cebimde tutarım. Zekâtımı ayırırım, hayrımı ayırırım. Bir fırsat oldu mu oraya sokar elimi veririm.” diyor. Nispetler de bellidir. Bu güzel. Bu iyi bir usuldür. İnsanın bir cebi sadaka, zekât cebi olursa iyi olur. Orada vereceği paralar bulunursa fırsatı denk geldi mi, gönlünün mutmain olduğu bir yerde sadakasını vermeli. Sadakayı bol bol verdiği zaman onun kat kat böyle faydaları olacaktır. Dünyada, âhirette faydası var. Hem Allahu Teâlâ hazretleri dünyada gazap etmez, âhirette gazap etmez, hem de hüsn-i hâtimeyle ahirete göçer.
“Benim param yok hocam.”
Bu devirde herkesin parası var da. Mesela Peygamber Efendimiz’in zamanında parası olmayanlar çokmuş, sahâbe-i kirâmdan parasız kimseler çokmuş. Hz. Ali Efendimiz’in menakıbını okurken...Çok önemli şeyler, sizin de bilmenizi istiyorum. Medine-i Münevvere’de yiyecek yok. Çok kısıtlı imkanlar var.
Hz. Ali Efendimiz bir kadının kuyudan su çekerken zorlandığını görmüş. Su çekiyor kuyudan. Demiş ki; “Kuyudan sana su çekmemi ister misin? Çekeyim mi?” “Olur.” demiş kadın. Anlaşmışlar. Her çekilen kova için bir hurma verecek mesela. Hz. Ali Efendimiz kaç kova çektiyse o kadar hurmayı avucuna almış, kazanmış. Alnının teriyle hurma kazanmış, ne yapsın...
Hz. Ali Efendimiz nedir? Muhacir. Mekke’nin yerlisiydi, Medine’ye gitti, Medine’de oldu muhacir. Hz. Ali Efendimiz’in Medine’de hurma tarlası var mı? Yok. Evi var mı? Yok. Bir şeyi yok. Geldiler oraya. Peygamber Efendimiz’in yeğeni ve damadı ama yok işte. Çalıştı, suyu çekti, her kovası için bir hurma aldı. Hurmaları almış, eve getirmiş. Peygamber Efendimiz’e de ikram etmiş, kendileri de yemişler.
Biz şimdi burada ekmek elden su gölden yaşıyoruz, ağalar gibi paşalar gibi. Bol memleketi bulmuşuz. Her türlü imkân var. Karpuzlar, meyveler... Böyle insan geçerken hayran kalıyor. Her türlü bolluk var. Ama bir de olmayan insanı düşünün, hiç olmayanı. Hani “Olmazsa olmasın ya, cebimde param var ya istediğim zaman alırım.” demek ayrı. Ama bir de parası da olmayanı düşünün. Ne yapacak şimdi bu? Öylelerini düşünmek lazım. O çok oluyordu. Oranın durumu mahrumiyetli olduğundan hurması olanın hurması oluyordu da, o da “Ya ben bunu bütün sene yiyeceğim.” diye sakınıyordu. Saklıyordu, öyle kıtı kıtına veriyordu, tam vermiyordu. Kolay değil.
Ben bizim köyü hatırlarım; zeytin yetiştirir, zeytinyağı çıkartır, küplere koyar. Başka köylerden oraya eşya getirenler olur, bir şey getirenler olur. Satın alacak. Neye satın alacak? İşte bir kepçe zeytinyağına veya şu kadar zeytine filan. Eskiden alışverişler böyleydi. Böyle alınır, böyle verilirdi. Onlar da buralarda bir şeyler satınca, zeytinyağını alırlar, kendi köylerinde, zeytin olmayan köylerde, yağ olmayan köylerde, vaziyetlerini idare ederlerdi. Ne yapsın? Şimdiki gibi bolluk yeni başladı, eskiden yoktu. Eskiden buradaki insan portakalı bilmezdi, öbür taraftaki insan bilmem neyi bilmezdi. Şimdi her şey geliyor. Çikita muzu Güney Amerika’dan geliyor. Her şey var şimdi. Elhamdülillah, nimetlere şükretmek lazım. Evet, sadaka vereceğiz. Olmayanı arayıp bulacağız, vereceğiz. Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasını kazanacağız.
Bir sözle bitirmek istiyordum. Parası yok. Oraya getirdim ya sözü. Parası yok. O zaman parası olmayan çoktu. Şimdi de vardır. Az çok paramız var, diye düşünüyorum ben herhalde. Elhamdülillah Türkiye’nin Müslümanları yine iyi durumda. Türkiye’nin dışında mesela Afrika’yı düşünün, açlıktan ölüyor insanlar. Parasız yerler çok. Parasız yerlerde ne yapacak, sadaka veremiyor.
Sadakanın çeşitleri çok. Arkadaşının yüzüne tebessüm edersen sadakadır. Tebessümüke fi-vechi ehîke le-ke sadakatün. Arkadaşının kovasına kendi kovandaki suyu boşaltıverirsen sadakadır. Yoldan taşı alıp kenara koyarsan sadakadır. Dikeni alıp şu tarafa kaldırırsan sadakadır. Emr-i mâruf yapmak sadakadır. “Kardeşim, ben şöyle bir hadis duydum. Şunu yaparsan sevaptır, onu yap; şunu yaparsan günahtır, onu yapma.” demek nedir? Sadakadır.
Emr-i mâruf sadakadır, nehy-i münker sadakadır, tebessüm sadakadır. Parasız insan da sadaka sahibi olabilir. Evet, beş parası yok mübareğin ama olsun, ilmi var, anlatıyor sağa sola, sevap kazanır. Yolu temizliyor, yoldan çeri çöpü kaldırıyor. Şu dal geçenin gözüne batar, kırıyor, bu tarafa atıyor. Tamam. Böyle iyiliklerin de sadaka olduğunu bilin aziz ve muhterem kardeşlerim.
Allah hepinizden razı olsun.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.