Elhamdülillahi Rabbi'l âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsanin ilâ-yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd.
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem ennehû kâle:
Lâ yusîbu'l-mer'e'l-mü'mine min nasabin ve lâ vasabin ve lâ hemmin ve lâ hazenin ve lâ gammin ve lâ ezen hattâ'ş-şevketi yüşâkühâ illâ keferallâhu anhü bihâ hatâyâhu.
Ebû Hüreyre ve Ebû Saîd hazretlerinden, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"İnsanın başına gelen her belada onun bir günahı affolur." Sayıyor, buyuruyor ki; "Bir kişiye, âdemoğluna -hepimiz Hz. Âdem'in evladı değil miyiz? Âdemoğullarına, erkek olsun kız olsun. Âdemîzâdelere mü'min bir kula- bir meşakkat isabet ederse"
Nasab; meşakkat, zorluk, yorgunluk demek. Bilhassa yolculukta insanın çektiği sıkıntılara nasab derler. Mesela; Allah yolunda, yola çıkıyor. Hacca veyahut gazaya gidiyor, Afganistan'da dağlara tırmanıyor, kayalardan atlıyor, bilmem susuz kalıyor, sıkıntı çekiyor, terliyor, korkuyor, uykusuz kalıyor, üşüyor, öksürük oluyor, aksırık oluyor filan... Yolculuğun sıkıntı ve meşakkatleri. "Böyle bir meşakkat mü'min kula gelse..."
Veya vasab… Vasabda; ağrı demek. Vücudun başı ağrıdı, dizi ağrıdı. Hay Allah romatizmalarım tuttu, eyvah migren ağrılarım hücum etti. Eyvah midemden şiddetli sancılar, safra kesem şöyle oldu, böbreklerim bilmem şey yapıyor filan... "Hastalıktan böyle ağrılar gelse..."
Ve-lâ hemm.
Hemm; üzüntü demek. İnsanı düşüncelere gark eden üzüntü.
Ve-lâ hazenin. "Üzüntü, mahzun olacak şey." Ve-lâ gammin. "Gam, keder." Böyle bir şey gelse. Ve-lâ ezen. "Veyahut bir ezâ, kendisine eziyet veren bir durum hâsıl olsa, o kadar ki" Hattâ'ş-şevketi yüşâkühâ. "Onun ayağına, eline batan bir diken bile olsa böyle bir meşakkat; bir ağrı, bir üzüntü, bir sıkıntı, gam, keder, ezâ kula isabet ettiği zaman" İllâ keferallâhu anhü bi-hâ hatâyâhu. "Onun mukabilinde Allah onun günahlarını, hatalarını mağfiret eder."
Muhterem kardeşlerim!
Hiçbir şey boşa gitmiyor. “Filanca kardeşim adalarda manzaraya, denize karşı balkonda çay höpürdetiyor, ben burada sıkıntı çekiyorum.” Tamam.
Onun nimetinin sorgusu var. Le tüs-elünne yev’meizin ani'n-na'îm. "O gün geldiğinde, mahşerde, nimet sahipleri nimetlerinden sorgu suale uğrayacaklar."
Ben sana şu nimetleri verdim mi ey kulum? Verdim. Sen bunların karşılığında kulluk vazifeni yaptın mı, yapmadın mı? Bunun şükrünü eda ettin mi, fakire hakkını verdin mi, diye sorgu sual olacak. Ona sorgu sual var. Sen burada meşakkat çekiyorsun, sana da meşakkatinden dolayı sevap var. Günahlarından afv-ü mağfiret oluyor, yapmış olduğun hataların bağışlanıyor, hesabından düşülüyor. Bir kâr oluyor, netice itibariyle insanın kârı oluyor.
O halde ne yapmamız lazım? O halde başımıza malımızda, canımızda bir musibet gelirse İslâmî edebe göre sabretmemiz lazım. Şikâyet etmememiz lazım, gevezelik edip anlatmamamız lazım başkasına. Anlattın mı sevabı kaçar. Anlatmayacaksın. Nasılsın? "Elhamdülillah, hâlime hamdolsun." Sıkıntını söylemeyeceksin.
Hocamızı anlatıyorlar tanıyanlar, Hacı Hasib Efendi'nin ihtiyarlıkta prostat ağrıları varmış, çok sıkıntısı varmış. Yanında hizmetini gören arkadaşlarımız anlatıyor.
"Misafirlerin yanında güleç yüzlü, misafirlere ikram ederdi, sohbet ederdi, onları diliyle ağırlardı, hiç sıkıntısını belli etmezdi." diyor.
"Misafirler gitti mi 'Ahh, aman.' İnleme ağrı sızı başlardı." diyor.
Ama misafire duyurmazdı. Çünkü insanın kaşı kırışsa, çatılsa, alnı kırışsa misafir rahatsız olur. Misafiri rahatsız etmemek için hiç belli etmiyor o gittikten sonra iniltisine devam ediyor.
İnnemâ yüveffe's-sâbirûne ecrehüm bi-gayri hisâbin. "Ecr-ü sevap, ancak sabredenlere hesaba gelmeyecek şekilde çok şekilde verecek." Sabrın mükâfatı çok büyük, güzel bir sabrın mükâfatı çok büyük, şerefi çok büyük!
İnnallâhe me'a's-sâbirîn. "Allah sabredenlerin yanındadır." Onun cephesindedir, ondan yanadır. Sen kimden yanasın diyoruz ya, Allah sabredenlerden yanadır. O bakımdan eğer sizi üzecek bir hadiseyle karşılaşırsanız bilin ki onun arkasından bir mânevî fayda var, bir sevap var. Bir teselli olur insan. Şu hamal, şu iki yüz kiloluk yükü burnundan ter damlayarak, bacakları titreyerek niye taşıyor? Biraz sonra alacağı ücretin hatırına taşıyor. Geçim için taşıyor.
Biz de başımıza bir sıkıntı meşakkat geldiği zaman bilelim ki arkasından ücret var, büyük ücret var onun için sabredelim. Çünkü bu dünya hayatı da yeknesak gitmez. İnsan padişahken hapse düşer. Zindanda cellatlar boğar insanı. Tarihten okumuşsunuzdur; İran şahının meydanlara heykelleri dikiliyordu. Ondan sonra heykellerin biz parça parça kırılmış yerlerde süründüğünü gördük. Kendisi kanserden, diyâr-ı gurbette kahrından öldü. Çocuklarının gününü görmedi. Osmanlı padişahlarından bazılarının evlatları Paris parklarında, açlıktan bankların üzerinde ölmüşler.
"Düşmez kalkmaz bir Allah'tır." deniliyor. Ne olacağı belli olmaz. Bakarsın bir fukaracık; Allah "Yürü ya kulum" dediği için zengin olur, öteki zengin insan tepetaklak gider. Kârun ertesi gün yerin dibine batar. Firavun suyun içine gark olur. Mazlumlar, esirler hür kurtulur. Bir zaman ezâ, cefâ görenler biraz sonra "Oh ya Rabbi, çok şükür kurtulduk." derler. Ama hepsi imtihandır. Bunların hepsi dünya hayatının cilveleridir, imtihanlarıdır. Ne ona, ne ona… Hiçbirine aldanmamak, imtihanı kaybetmemek lazım.
Nimet geldiği zaman edebini bozmamak lazım insan yapması gereken işleri yapmalı. Zekâtını vermeli, hayrını, hasenatını vermeli. Oh elhamdülillah. Bir memuriyet kazanmış; oturmuş şaşaalı bir koltuğa, emrinde, buyruğunda bir sürü imkân... Tamam, emret hayırlar yapılsın. Yarın öbür gün seni nasıl olsa alırlar. Bir zaman gelir bu koltuklar yapışık değildir, nasıl olsa seni oradan alırlar. Alındığın zaman "elhamdülillah" dersin. Şu kadar ay, yıl hizmet ettim ama ne haram yedim ne rüşvet yedim, ne haksızlık yaptım ne fukaranın hakkını çiğnedim, şu hayrı işledim şu hayrı işledim, şu hayrı işledim şu hayrı işledim… O da geçecek. O memuriyet de geçer. Fakirlik de geçer. Yedi çocuklu aile iki yüz elli gram et bulamazken, bir zaman gelir sofrasına tepsi içinde bütün kuzu gelir, değişir.
Mekke-i Mükerreme'de bir şerîf bizi evine davet etti. "Biz, kırk sene önce fakirdik, yiyecek lokmaya muhtaçtık." diyor. Bize bir sofra çıkarttı, buradan karşı duvara kadar, üstünde çeşit çeşit nimetler yiyoruz. İmtihan. O da imtihan, bu da imtihan. Fakirlik olunca sabredecek, zenginlik olunca şükredecek. Fırsat geçti mi iyilik yapacak. Sıkıntı geldiği zaman Allah'a bağlılığında zedelenme olmayacak.
Bilin ki sizi üzen bir şey oldu mu, bir yorgunluk, bir sıkıntı, bir ezâ, hatta elinize bir diken battığı zaman canınız yandı mı, ondan bile size bir kâr vardır. İnsanlar hastaların kazandıkları mükâfatları bilseler sıhhatli olmaktan çok, sıhhatsiz olmayı isterlerdi.
Ama bir nokta var ki muhterem kardeşlerim, oraya bir bastırayım: Peygamber Efendimiz lâ yusîbu'l-mer'e'l-mü'mine diyor.
Mer'e'l-mü'mine. "Müslüman kul için bu."
Müslüman olmayana hiçbir şey yok. İman. Şartı iman! İmanlı oldu mu şükrederse sevap kazanır, sabrederse sevap kazanır. Meşakkate uğrarsa sevap kazanır, mükâfata ererse dünyada âhirette bahtiyar olur. Mü'min olmak. Şartı bu!
Onun için insanın en kıymetli varlığı imanıdır. Senin en kıymetli varlığın kalbindeki iman cevheri. Çocuğunun kalbindeki iman cevheri. Onu kaptırtma hırsıza. Onun hırsızları çoktur. Damarlarından dolaşırlar insanın, kalbine girmeye çalışırlar. Şeytanlar vardır, cinlerin şeytanları vardır. Bir de insanların şeytanları vardır. Şimdi onlar kalem tuttular, mecmua çıkartmaya, gazete çıkartmaya başladılar. Koca koca laflar ederler, koca koca unvanları vardır.
Şeyâtîne'l-insi ve'l-cinni.
İnsanların da şeytanı var. Herkesin arkasından kuyruk bekleme, kulaklarında boynuz bekleme. Mânevî bakımdan öyle kimisi. O bakımdan iman cevherini kaptırmamaya çalış. Çünkü her şeyin anası, anahtarı o iman cevheri. Her şey mü'mine.
Allah bizi şu bize ihsan ettiği imandan ayırmasın. Bizi âhir zaman Peygamberi Muhammed-i Mustafâ'ya ümmet eylemiş, O’nun şefaatine nail eylesin, yolunda daim eylesin.
Lâ yusîbu'bne Âdeme hadşuûdin ev usretü kademin ve-la'htilâcu ırkin illâ bi-zenbin ve mâ ya'fûllâhu anhü ekserü.
Bu Hasan-ı Basrî hazretlerinden mürsel olarak rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz burada buyuruyor ki;
"Âdemoğlu'na bir ağacın batıp vücudunu yaralaması -kolunu çizdi, ayağına battı filan- burkulması, acıması veyahut bir yerinde damarının kıpırdanması, vücudunda ağrı sızı olması." Neden dolayıdır? İllâ bi-zenbin. "Bir günahtan dolayıdır." Bir günah işlemiştir de ondan bu başına gelmiştir. Ve-mâ ya'fûllâhu anhü ekserü. "Affettikleri de çoktur Allah'ın."
Bizim çektiklerimiz nedendir?
Kaza gelmez kula, kul azmayınca.
Kaza gelmez kula Hak yazmayınca
Başına bir bela geldi. Sokakta birisi geldi çattı, şap diye bir tokat patlattı, alt alta, üst üste karakolluk oldun. Neden? Dün akşam ne yaptığını bir düşün bakalım. Kim bilir ne edepsizlik yaptın, bunun cezası oluyor. Sabahleyin evden nasıl çıktın, filancaya nasıl bir muamele ettin de onun şeyi, yaptığın bir kusurun şeyidir. “Bela gelmez kula, kul azmayınca. Kaza gelmez kula, Hak yazmayınca.” Onun için böyle başa gelen bazı musibetler, belalar insanın günahlarından dolayıdır. Ama günahlarından dolayı olduğundan cezası burada verilmiş oluyor, kurtulmuş oluyor. İki defa cezalanmak yok. Bir suçtan hem dünyada, hem âhirette cezalanmak yok.
Bir kimseye Peygamber Efendimiz zamanında hadd-i şer'î icrâ olundu. Şeriatin verdiği ceza tatbik olundu. O ceza tatbik olunurken bir tanesi de aleyhinde ağır sözler söylüyor. "Edepsiz, ahlâksız!" Bilmem ne, ne dediyse. Ağzını bozacak sözler söyleyince Peygamber Efendimiz ona mâni oldu; "Hayır, öyle deme. O cezayla beraber o suç da siliniyor, affoluyor." İki defa ceza yok. Hem dünyada o cezayı görsün, hem âhirette o cezayı görsün, olmuyor. O bakımdan yaptığımız günahlardan dolayı başımıza gelen gelir.
Buradan çıkacak ders nedir?
Bir; günah işlememeye çalışalım, başımız belaya girmesin. Edebi bozmamaya, günah işlememeye dikkat edelim. İkincisi; başımıza bir şey gelmişse hiç kabahati başkasında aramayalım. Kendimizi ıslah etmeye çalışalım. Biz daha çok çok cezalara layığızdır, bu yine az geldi, yine ucuz kurtardık diyelim. Çünkü hakikaten şairin birisi öyle diyor; "Her dem hatadır kârımız." Dem; zaman demek. Her dem hatadır kârımız. Kâr da; iş demek. “Her anda yaptığımız iş hatadır ya Rabbi” diyor. Bir de kâr, ticarette elde edilen menfaat mânasına geliyor.
Güya ömür bir sermayedir, işler yapıyoruz, kârımız ne? Kârımız yok! Hep hata. Bir de o mânaya geliyor. Nükteli bir söz söylemiş.
İşimiz çok. Bizim hakikaten cahilliğimiz fazla olduğu için İslâm'ı bilmiyoruz. Allah'ın neye kızdığını, neyi sevdiğini çok iyi tayin etmiyoruz. Pek çok insan Allah'ın gazabına uğrayacak işler yapıyor. Pek çok insan Allah'ın rızasını kazanacak şeyleri işlemekten kaçınıyor, rızasını elde edemiyor. Onun için başımıza çok şeyler geliyor. Bu belalar, bu memleketimizin sıkıntıları, başka İslâm ülkelerinin sıkıntıları onlardan. Allah bizi günahlardan korusun, şeytana uydurmasın.
Lâ yuâdu'l-marîdu illâ ba'de selâsin.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten;
"Hasta ancak üç günden sonra ziyarete gidilir."
Hasta ziyaret etmek lazım. Bizim Ahmet Efendi yok ortalıkta. Ne olmuş? Hastalanmış. Hadi hasta ziyaretine gidelim. Olmaz! Küçük bir hastalıktı, midesi bozulmuştur, akşam namazına yine gelecektir, basit bir şeydir filan. Hasta ziyareti, adamı şöyle yatırmışsa, bayağı bir ciddi hastalıksa o zaman üç günden sonra ziyaretine gidilir. Ötekisi için gerekmez, mecburiyet yoktur. Giderse sevgiden gider. Gitmezse gitmesi gerekmez. Mühim bir şey değildir gelip geçici, ufak tefek şeylere gerek yok.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;
"Bir kimsenin Müslüman görünümü -ibadetleri, taatleri, takvâlı hâli- sizi hayran bırakmasın. Hemen birden peşin beğenmeyin onu. " Hattâ ta'lemû mâ akadehû aklehû. " Aklı, fehmi, azmi onu hangi noktaya götürüyor, hangi zihniyete taşıyor, onu anlamadan hemen beğenmeyin. Hemen beğenmeyin."
Demek ki bir insanın değerlendirilmesi sadece ibadetine bakarak olmaz. Sadece sakalının uzunluğuna bakarak olmaz. Tamam, sakalı tam bir kabzalık bir tutam, çok yakışıklı, kavuğu güzel, sarığı mükemmel, cübbesi yerli yerinde... Tamam. Sol eline bilmem akik yüzük takmış, şurasında misvağın ucu görülüyor, seccadesi omuzunda. Bunlar dış görünüşler. Aklı ne âlemde? Aklı, akîdesi, düşüncesi, fikri ne âlemde? Bir konuş, bir hâlini anla. Bakalım ne zihniyette bir insan, ne kafada. Düşüncesi nasıl, onu anlamadan insanı beğenmeyin diyor.
Bu Hadis-i şerîf; bir insanın gönlünün, kalbinin, niyetinin önemini gösteriyor. Şeklin arkasındaki özün önemli olduğunu gösteriyor. O şekli herkes yapabilir. Gelir Türkiye'ye Müslüman görünür, misyonerlik faaliyeti yapar gider.
Bizim, hacda arkadaşımız anlatıyor:
"Ben tavafa girdim." diyor. Medine-i Münevvere'deki mühendis kardeşlerimizden birisi. Şuraya paraları koymuş, göğüs cebine. "Tavafa girdim kalabalık, izhidamlı. Baktım birisi benim parayı yokluyor. Çekecek, alacak. Mâni oldum. Ama o da tam belli etmedi ama ben sezdim ki bu adam hırsız. Şöyle yüzüne baktım. Kocaman bir sakal bırakmış. Elinde de Kur'ân-ı Kerîm. Bir elinde Kur'ân-ı Kerîm'i tutuyor, güya Kur'an okuyarak tavaf yapıyor. Sakalı da kocaman. Yer de tavaf yeri. Öteki eli çalışıyor. Bu eliyle Kur'ân-ı Kerîm'i tutuyor, şu eli çalışıyor." diyor.
Ben de dedim ki mühendis arkadaşa; "E tabi oraya gelecek adam karikatürlerde gördüğümüz gibi mahkûm elbisesi giyecek değil ya...Adam oranın kılığına bürünecek sakal bırakacak. Sakal nasıl olsa tıraş etmedin mi çıkıyor. Sakal bırakacak. Kur'ân-ı Kerîm de kolay, eline alacak. Allah o adamı hayra erdirmez ama herkes muhitin şartlarına uyarlar."
"Ben onu iki üç tavaf takip ettim, birine el atarsa yakalattırayım polise. Takip ettim, adam beni anladı, savuştu gitti. Kendisini takip ettiğimi anladı, savuştu gitti." diyor.
Onun için edebiyatçılardan bir tanesi diyor ki;
"Altından kendini kolla, gözet. Altın, altından bir kap, tas, altından kendini kolla gözet. Çünkü zehri teneke kupa içerisinde sunmazlar."
Sana zehir sunacağı zaman adam eğri büğrü, eski püskü bir teneke kutuda, maşrapada sunmaz. Gösterişini güzel yapar, sana zehri yutturmak için, seni kandırmak için altından bir kap içinde sunar. Onun için dışı yaldızlı şeylere aldanmayın, gözünüzü açın. Müslümanın feraseti vardır anlar, aldanmaz. Doğruyu sezer Allah'ın izniyle anlar.
Allah bizi imandan ayırmasın. İslâm'dan ayırmasın. Bizim adımız Müslümana yazılmış, bu sahte isim olmasın. Müslüman olarak yaşayıp Müslüman olarak ölmeyi Allah cümlemize nasip eylesin.
Bu hadîs-i şerîf de Hz. Ali Efendimiz'den rivayet edilmiştir. İbn Mes'ud'dan da bir rivayet var. Peygamber Efendimiz kurbanlıkların vasıflarını anlatıyor buyuruyor ki:
Len tenâlü'l-birre hattâ tünfikû mimmâ tuhibbûne. "Sevdiklerinizden vermeye alışmadıkça yüksek vasıflı birr-ü takvâ sahibi Müslüman sıfatını elde edemezsiniz."
Fedakârlığı öğrenecek insan. Allah'ı aldatabilir misin? Hurmaların çürüklerini ayıkla ayıkla bir avuç...Hurmamdan al sana zekât. O alan fakirin canı yok mu, ona da güzelini versene. En berbatlarını ayıklıyorsun. Hiç olmazsa ortalamadan, kararlamadan bir tane alması lazım kusurlu olmaması lazım. Çünkü ibadet içindir. İbadet için dikkatli olması lazım.
Lâ yedurru'l-mer'ete'l-hâida ve'l-cünübe en tenkuda şa'rehâ izâ esâbe'l-mâu şirâfe'r-re'si.
Bu da gusül abdesti almakla ilgili bir teferruat bilgisi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki:
"Kendisine gusül abdesti alması gereken kadın; hayızdır, aybaşı görmüştür, bitmiştir, abdest alacaktır. Veyahut cünüp olmuştur, yıkanması gerekmiştir. Ona saçları uzunsa, saçlarının dibine gittiği zaman saçının bağlarını, örgülerini tamamen çözmesi icap etmez. Mühim olması deriye bağlı olan kısımlarının, saç diplerinin suyu görmesidir. Suyun oralara erişmesidir."
Binâenaleyh, başında saçı topuz olmuş bile olsa, örgülü bile olsa uzun saçlı kimseler oluyor, saçını yıkadığı zaman dibine, saçının derisine su ulaşıyorsa ona zarar vermez. Gusül abdesti alınmış olur, diye saçını sökmeden yıkanabilir diye bildiriyor Peygamber Efendimiz.
Muhterem kardeşlerim!
Dinimizde önemli olan şeylere önem derecesine göre fakihlerimiz, alimlerimiz hep sıfat vermişlerdir.
"Bu farzdır."
Bu farzdır, ne demek?
Bu âyetle sabit, kat'î delille sabittir, mutlaka yapılmalıdır demek.
Bu sünnettir, bu müstehaptır, bu mubahtır, bu mekruhtur, bu haramdır diye hepsinin sıfatlarını şey yapmışlar. Bu devrin Müslümanları farzı, haramı unutmuş. Çok cahillik var.
Komik bir şey söyleyeyim size; Arafat'ta bizim emekli subaylardan birisi, çeşmenin başına portatif aynasını koymuş, sabahleyin yüzünü sabunlamış, tıraş oluyor. Arafat'ta. Herkes ihramlı olacak. İhramlıyken saç tıraş edilmez, sakal tıraş edilmez, kıl bile kopartılmaz, tıraş oluyor. Herkes başına çöktüler, çullandılar, dediler;
"Yahu bu böyle olmaz. Emirlere aykırı yapıyorsun."
"Benim aklım almaz öyle şeyleri!" diyor.
Alışmış askerlikte sinekkaydı tıraş olmaya.
Olmaz, farzı bilmek lazım.
Hocalardan bir tanesini nikâha çağırmışlar, çocuk Amerika'da tahsil görmüş, düğün yapılacak. İslâm'ın şeyini soruyorum, bilmiyor, daha gusülden haberi yok diyor. Evlenecekler, çoluk çocuk sahibi olacaklar, guslü bilmiyorlar. Karı koca yıkanması lazım, gerdekten sonra yıkanması lazım, yıkanmayı bilmiyorlar. Cenabetten gusül, yıkanması lazım, farz. Allah'ın emri, olmazsa olmaz. Namaz olmaz, abdest olmadığı için ibadeti olmaz.
Bu dinimizi hiç olmazsa kısa hatlarıyla da olsa mutlaka öğrenmeli, ezberlemeliyiz. Sizler de, bizler de, çoluk çocuğumuz da, kadınlarımız da...
Sonuncu hadîs-i şerîfi okuyuverelim.
Lâ yu'cizullâhu hâzihi'l-ümmete min nısfi yevmin izâ raet eş-Şâmu mâidete raculün ve ehli beytihî. Fe inde zâlike fethu'l-Konstantiniyyeti.
Ebû Sâleme'den Ahmed b. Hanbel rivayet etmiş. Peygamber Efendimiz kıyamete ait bir bilgi vererek diyor ki;
"Allah-u Teâlâ hazretleri bu ümmeti âciz bırakmaz. Yarım gün daha ileri götürmekten âciz bırakmaz. Şam bir adamın sofrasını gördüğü zaman ve onun ehli beytini gördüğü zaman Allah bu ümmeti âciz bırakmaz, ona güzel gün mutlaka gösterir. İşte bu esnada Kostantiniyye feth olunacaktır." buyurmuş.
Peygamber Efendimiz'in kıyametin kopmasına yakın zamanda olacak hadiselerle ilgili çok hadîs-i şerîfleri vardır. Bu hadîs-i şerîflerden birisi de bu olmuş oluyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri sıratı müstekîmden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin. Marifetullaha erdirsin. Aşkullahı, muhabbetullahı gönlünüze yerleştirin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp, cennetiyle cemaliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.