13.02.1983 - Manifaturacılık, Ticaret, Hanımların Beylere Muamelesi

13.02.1983 - Manifaturacılık, Ticaret, Hanımların Beylere Muamelesi
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lev kâne’l-müminü fi hucri dabbin, lekayyada’llâhu lehû men yü’zîhi.
Bu da bir garip hadis-i şeriftir ki Enes radıyallahuanh’dan rivayet edilmiş.
Peygamber sallallahu aleyhi vessellem Hazretleri buyurmuşlar ki:
Eğer mümin kul, dab denilen bir çöl hayvanı var; ufacık tefecik bir hayvan… O hayvanın deliğine girse, yani şehirden uzaklaşsa, köyden uzaklaşsa, kırda bayırda o küçücük bir deliğe girse, yine Allah ona ezâ verecek birisini musallat eder.
Allah Allah! Yâni insan insanlardan uzaklaşsa, bir köşeye çekilse bile, yine Allah onu ezâlandıracak birisini musallat eder ona. Demek ki müslüman dertsiz olmuyor. Demek ki müslümanın şeyi böyle… Yâni ezâya uğrayacak, tahammül edecek, sıkıntı çekecek, tahammül edecek, sabredecek; Allah-u Teâlâ Hazretlerinin indinde derecesi artacak.
Şimdi bize kalsaydı, şöyle hiç İslam tarihi okumamış olsaydık, Peygamber Efendimiz’in nasıl isterdik, nasıl bir hayat sürdüğünü tahmin ederdik? Nasıl bir hayat sürmüş olmasını tahayyül ve temenni ederdik?
Etrafında melekler, cennet bahçeleri… İstediği avucuna geliyor, çeşit çeşit gıdalar, yiyecekler, içecekler… Oradan oraya uçuvermek, oradan oraya gidivermek… Böyle şey istemez mi? Ekseriyet böyle ister. Yâni şu günde müslümanım diyen insanın çoğunun gönlünü yoklasan, “Niye namaz kılıyorsun, niye tesbih çekiyorsun?” desen, çoğunun aklı fikri uçmakta, gezmektedir.
Halbuki evliyaların ulularından Ebû Yezid el-Bistami Hazretleri’nden rivayet olunmuş ki:
“Bir kimseyi havada uçuyor görseniz, onun kemâlâtına delâlet etmez. Sinek de uçar, sinek çok mu kâmil bir mahlûk?
Değil. Denizde yürüyor görseniz, bu da onun kemâlâtına delâlet etmez. Balık da yüzüyor.
En büyük keramet, istikamet üzere, sırat-ı müstakim üzere olmaktır. Hani günde kırk defa istediğimiz, İhdina’s-sırâte’l-müstakîm. “Yâ Rabbi, bizi doğru yola, sıratı müstakime sok!” dediğimiz o sırat-ı müstakimde yürümektir. En büyük keramet odur!
İnsan çok hokkabazlar görüyor, çok hünerli insanlar görüyor, neler yapıyorlar. El hünerleri, çeşit çeşit cambazlıklar, çeşit çeşit şeyler. Kıymeti yok. Mühim olan Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin istediği tarzda kâmil bir kul olup, sırat-ı müstakimde dosdoğru yürümektir. En büyük keramet odur.
Doğru yolda yürümezse, Allah’ın buyruğunu tutmazsa, Rasûlüllah’ın izini izlemezse, ne anladım ben o insanın olgunluğundan? Kavuğu istediği kadar büyük olsun. İsterse bir metre çapında olsun. Cübbesi istediği kadar uzun olsun, üç metre arkasından sürünerek gelsin… Kıymeti yok.
Boynu bükük, gözü yaşlı, fakir aciz naçiz bir kul, Allah’ın indinde sultanlardan daha makbul olabilir. Doğru yolda olunca, kalbi pâk olunca, temiz olunca, Allah’ın istediği yolda yürüyünce…
Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin istediği yolda yürümeden Allah’ın sevgisi kazanılmaz. Rasûlüllah’ın izinden gitmedikten sonra Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin iltifatına erilmez. Çünkü o rehber, kılavuz, cennetin rehberi bize... Bize cennetin yolunu tarif etmek için Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin gönderdiği bir elçi, Allah’ın elçisi…
Ve mâ yentıku ani’l-hevâ. İn hüve illâ vahyün yühâ. (Necm, 53/3) “O kendi nefsinden, kendi keyfinden konuşmamış, Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin emirlerini bize nakletmiştir.” Resulullah sallallahu aleyhi vessellem Efendimiz.
Onun izinden gideceğiz. Onun izinden gitmedikten sonra, ne anladım ben Rasûlüllah’ın bize elçi gelmesinden… Onun izinden gitmezsen, muhalefet edersen, günahlara batarsın.
Olur mu? Olur tabii, hata eder insan. İyi yapayım derken kötü yapar, istemeyerek. Çocuk sofraya bardak getireyim derken, annesine hizmet edeyim derken, bardağı düşürüp kırabilir ama annesi “Evladım ziyanı yok, üzülme!” der. Ama bardağı elinden küt diye yere çalarsa, atarsa kendisi, bir daha alır, bir daha atarsa olmaz.
Yani iyi niyetle yürümek isteyen bir insanın hatalarını Allah affeder ama, böyle kasten yapanı affetmez. Onun için en doğru yol odur. Onun için Peygamber Efendimiz’in, hayatına baktığımız zaman görüyoruz ki, çok sıkıntılara uğratmış.
Kaç tane savaş yapmış biliyorsunuz, sayamazsınız. “Kaç tane savaş yaptı?” desek; Bedir’i biliyoruz, Uhud’u biliyoruz, bir sürü savaşı var Peygamber Efendimiz’in… Yani saldırmışlar, uğraşmışlar. Yurdundan çıkartmışlar, doğduğu şehirden çıkarmışlar. Doğduğu eve hasret bırakmışlar kendisini. Neden? “Allah birdir!” dedi diye. “Bu yanlış şeylere tapmayın!” dedi diye. “İnsanların hakkını yemeyin, haram yemeyin, zulmetmeyin!” dedi diye. Çıkartmışlar, atmışlar. Ne sıkıntılar çekmiş, ne üzüntüler geçirmiş. Kaç defa hayatına kastetmişler.
Demek ki bu hayatta en büyük sıkıntılar en büyük insanlara gelir. Onlar sabrettikçe derecesi artar. Ondan sonra derece derece öteki kullara gelir. En tahammülsüzlere de en az gelir. Tabi az tahammül ettiği için de derecesi az olur. Küçük, sabırsız, küçücük bir şey gelse basıyor feryadı. Basıyor feryadı, tahammül edemiyor. Allah’ın takdirine rızası yok.
Allah-u Teâlâ Hazretleri ne buyuruyor:
“Benim takdirime rıza göstermeyen benim mülkümden çıksın gitsin! Kendine başka Rab arasın!”
Öyle buyurmuyor mu hadis-i şerifte?
“Benim takdirime rıza göstermeyen benim mülkümden çıksın, benden başka bir Rab arasın kendisine...”
Var mı başka ilâh? Allah’tan başka ilah yok. Yani kovuyor Allah-u Teâlâ Hazretleri huzurundan. Takdire rıza gösterecek.
Eh, madem peygamberler böyle sıkıntı çekmiş, o Mûsa aleyhisselam’ın o firavundan çektiği, o İsâ aleyhisselam’ın etrafındakilerden çektiği, İbrâhim aleyhisselam’ın Nemrut’tan çektiği, kavminin Nemrut’tan çektiği... İbrâhim aleyhisselam’ı ateşe atmamış mı? Mûsa aleyhisselam’ı öldürmek istememiş mi? Neler neler. Hz. İsâ aleyhisselam’ın canına kasdetmemişler mi? Eski ümmetler öyle olmamış mı? Eh, o zaman senin başına da gelmesi normal yani. Demek ki, insanın başına üzüntüler sıkıntılar gelebiliyor diye sabredeceksin, sabrettikçe derece alacaksın.
Bak insan yalnız başına kalsa da, bu imtihanlar olurmuş demek. Dağın başına çekilse de; bir ine, mağaraya, bir hayvanın kovuğuna girse bile, gene bir sıkıntı olabilirmiş. Üzülme, sıkıntıları büyütme! Bu dünya hayatı zaten büyütülecek mühim bir şey değil ki. Bir göz yumup açıncaya kadar geçip gidiyor.
Nuh aleyhisselam 950 sene yaşamış. Sormuşlar:
“Bu dünya hayatı nasıl?”
“İki kapılı bir ev gibi…” demiş. “Bir kapıdan giriyorsun, öbür kapıdan çıkıyorsun.” Bir kapıdan giriyorsun öbür kapıdan çıkıyorsun gibi. Köprü gibi yani. Yürüyoruz geçiyoruz. Bir düş gibi, bir hayal gibi, bir rüya gibi. Uyuyorlar insanlar, uyanacaklar, öyle işte.
Onun için bu dünyanın sıkıntılarını da Allah veriyor insana. Dirilten o, öldüren o, yükselten o, alçaltan o, aziz kılan o, zelil kılan o, veren o, alan o…
“Çok şükür yâ Rabbi! Senin verdiğin nimetlere çok şükür, her halime hamd olsun yâ Rabbi! Her şeyin hoş yâ Rabbi!” diyebildi mi insan, o zaman en güzel sıfat...
Üzülmeyin, dertsiz insan olmaz. Zenginler de dertlidir. Ağalar paşalar da dertlidir. Padişahlar da dertliydi. Dertsiz insan yok ki… Kimisinde dert fakirlikten gelir, kimisine hastalıktan gelir, kimisi de dertsizlikten derde uğrar. O da bir ayrı dert…
Kemdürür yoksulluktan, nicelerin varlığı;
Bunca varlık var iken, gitmez gönül darlığı.
Gönlü dar, sıkılır, patlar, ne yapacağını şaşırır. Amerikalı meşhur bir artist, atlamış arabaya… Yüzelli, İkiyüz arabayı sürüyor. Yüzelli, İkiyüz arabayı sürüyor. Polis durdurmuş, cezayı kesmiş, ne yapıyorsun falan diye Tabii adamın parası var, köşkü var, arabası var, her şeyi var. Her şeyi var ama, imanı yok… Polis cezayı yazmış, ondan sonra gene aynı sürat, intihar etmiş gitmiş. Sürmüş sürmüş, mektup bırakmış arkasından, “Bu hayattan bir tat alamadım!” diye.
Alamazsın tabii… Ne var yâni? Lezzet, tat, saadet, parada mı? Mutluluk parada mı? Değil. Parası olup da, bir dokunsan bin tane ah diyen nice insan var. Sıhhatte mi? Değil. Nice pehlivanlar ki yine onlar da dertli… E yüksek memurlukta mı? Değil. Nice yüksek memurlar var, bak bir sor, herkes dertli yani. Dertsiz insan yok. Allah herkese bir çeşit imtihan vermiş.
O bakımdan takdire rıza göster. Üzülme, canını sıkma! Sabrettin mi:
İnna’llâhe mea’s-sâbirîn.Ne demek? “Allah sabredenlerle beraberdir” (Bakara, 2/153)
Sabredenlerle beraber ne demek? Yani ben o kulumu severim, onun yanı başında yer alırım, ondan yanayım!” demek. “Onun yanındayım!” demek. Allah bizden yana olursa, ne büyük şeref!
Allah’tan afiyet isteriz, saadet selâmet isteriz ama, eh neylerse güzel eyler.
Gelse celâlinden cefâ,
Yahut cemâlinden vefâ,
İkisi de cana safâ;
Lütfun da hoş, kahrın da hoş.
Demiş şairin birisi.
Hak şerleri hayr eyler,
Zannetme ki gayr eyler.
Ârif anı seyreyler.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.
Vallâhi güzel etmiş,
Billâhi güzel etmiş,
Tallâhi güzel etmiş,
Mevla görelim netmiş?
Netmişse güzel etmiş.
diye böyle bitiriyor Tefviznâme adlı şiirini. Ne güzel duygular. Takdire rıza gösteriyor.
“Madem sen benim Rabbimsin, madem senin elindenmiş hepsi, hoş yâ Rabbi, kabul ettim diyor. İmandan olur o. İmansız insan basar feryadı…
Birisi bir derde uğramış, başlamış bağırmaya… Peygamber Efendimiz ashabıyla geçiyormuş yanından, kadınmış. Kadınlar malum, çokça saç baş yolar.
“Ah bizi bırakıp nereye gittin, bu da mı gelecekti benim başıma!”
Gelir ne yapalım, insanlara hep geliyor ya. Sen başka türlü mahlûk musun? Sen de insansın. Gelir ne olacak yani. Saç baş yolar, feryat figan eder, bağırır çağırır.
Gitmiş, nasihat etmiş Peygamber Efendimiz. Tabii Peygamber Efendimiz’e de çıkışmış, demiş ki:
“Sen benim başıma gelen belânın ne olduğunu biliyor musun?”
Bakmış söz anlayacak insan değil, yürümüş gitmiş Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem.
Birisi gelmiş fısıldamış:
“Kadın sen ne ettin yahu?”
“Ne ettim?” demiş.
Peygamber bu! Rasûlüllah sallallahu aleyhi vessellem yanına geldi, bak sen anlamadın. Hemen koşmuş arkasından:
“Yâ Rasûlallah beni affet, ben seni bilemedim, tanıyamadım seni, affet”
Demiş ki: Ya Kadın!
Es-sabru inde’s-sadmeti’l-ûlâ, “Sabır, belâ ilk gelip çattığı zaman olan sabırdır.
Ondan sonra nasıl olsa kabul edeceksin. Gökten ne yağdı da yer kabul etmedi, nasıl olsa yutacaksın. Üzüntü ilk geldiği zaman sımsıkı dur. “Allah verdi, Allah aldı. Ne yapalım? Bu da Allah’tan!” dersin.
Mü’min yıkılmaz, kâfir yıkılır; arabasına atlar intihar eder.
Libya’da adam paraları değiştirmiş. Ötekisi zengin, depo etmiş kağıt paraları… Bu, “Kâğıt paraları tedavülden kaldırdım!” deyiverince milyonlar sıfıra inmiş. Paraları almış, cump kendisini denize atmış. Delirmiş yani.
Ne olacak yâhu? Para ne olacak? Bak ona ne olacak diyememiş.
Mü’min der. Mümin dağlar gibi hadise gelir, yarar geçer onları. Denizdeki dalgalar gibi gelir belâlar, o da gemi gibi yarar geçer. Kâfir batar. Bir dalga geldi mi çarpılır batar.
Kadere iman güzel bir şey. Güzel bir edeptir yani, müminin kârıdır.
Allah-u Teâlâ Hazretleri’nden belâ istemeyiz, azap istemeyiz, hastalık istemeyiz, sıkıntı istemeyiz ama afiyet isteriz, saadet isteriz, selâmet isteriz, sıhhat isteriz, hoşluk isteriz, nimet isteriz. Ama gelmişse ne yapalım? O daha iyi biliyor. Her şeyi daha iyi biliyor.
“Hasbuna’llâhu ve ni’me’l-vekîl.” (Âl-i İmran, 3/173)
Ya Rabbi! Sen bana kâfisin. Ben seni vekîl edindim. Ne yaparsan yap.
Vekkeltü ile’l-mahbûbi emrî küllehû; Fein şâe ahyânî, ve in şâe etlefâ.
“Sevgiliye her işimi havale ettim; dilerse yaşatır beni, dilerse öldürür.”
Lev kâne fi’l-cenneti ticâretün leemertü bi-ticâreti’l-bez, inne ebâ bekrini’s-sıddiku kâne bezzâzen. An Enes.
Lev kâne fi’l-cenneti ticâreten lebâu’l-bezze, ve lev kâne fi’n-nâri ticâreten lebâu’t-taam. Ve men bâe’t-taâme erbaîne leyleten nüziatü’r-rahmetü min kalbihî. An Enes radıyallahu anh.
Bu iki hadis-i şerif manifaturacılıkla ilgili. İçinizde manifaturacılar varsa sevinsin. Diyor ki Peygamber Efendimiz birinci hadis-i şerifte:
“Eğer cennette ticaret olaydı…” Yok, dünyada o, geçim için. Allah cennette, ne isterse verecek kullara… “Eğer cennette ticaret olaydı, bez ticareti yapmalarını emrederdim onlara.” Bez ticareti; bez dokuyor, satıyor. Yani manifaturacılık.
Ebu Bekr-i Sıddik da bezzaz imiş. Yani bez alıp satan bir kimseymiş.
Deylemi’den rivayet edilen öteki hadis-i şerifte de:
“Cennette ticaret olsaydı, cennet ehli muhakkak bez alıp satarlardı, kumaş alıp satarlardı. Ve cehennemde dünyadaki gibi bir ticaret olsaydı, yok tabii ama olsaydı, orada yiyecek alıp satarlardı. Kim kırk gece yiyecek satarsa, gönlünden merhamet sökülür.” diyor.
Şimdi neden? Gıda insanların yaşamasına yarayan bir şeydir. İnsan farz edelim üzerinize bez olmasa bile, yaprak sarınır, efendim kuma gömer kendisini, bir şey yapar kendisini, bir çare ile ne ise ama, neyse yaşanır. Hani Afrika’da filan duyuyoruz ya şeylerine, bellerine yaprakları sokuyorlar, işte şöyle belinden aşağısını bir örtüyor, çıplak geziyor, yaşanabilir. Ama gıdasız yaşanmaz. Muhtaç adam alacak onu. Eğer sen onu muhakkak muhtaç diye insafsızda bindirir fiyatı verirsen şeyi nasıl olsa alacak bunu, ihtiyacı var, Ramazan geliyor, bilmem ne filan farz edelim, böyle şey yaparsan, o zaman tabi adamın zaruri ihtiyaçlarından, mecburluk zamanında onun şeyinden mecburluğundan istifade edip şey yapmak oluyor, böyle böyle merhamet gider insanda. Yani böyle olmamak şartı ile bir mahsuru yok.
Şimdi insanlara hizmet olsun diye bir yerde az bulunan bir malı gidip de başka yerlerden alıp getiren, celbeden tüccar makbuldür, merzuktur yani Allah ona hayırlı rızıklar ihsan eder diye hadis-i şerif var.
Demek ki bir yerde diyelim ki tereyağı azaldı, peynir azaldı veyahut zeytin ihraç edildi, çok azaldı. “Haa İstanbul’da zeytin az, gideyim de Edremit’ten üç kamyon zeytini yükleyim, satayım şu ahali yesin yav!” Sıkıntısı biraz azalsın diye oradan zeytin getirdi, sattı. Makbul bir şey.
Neden?
Temelinde insanlara hizmet duygusu yatıyor. Herkes Edremit’e gidemez ki. Onun mesleği zeytincilik. Gider zeytini alır, burada satar, makbul. Sevaplı bir şey.
Amma yanında zeytini var, depoda duruyor aşağıda, buzhanede duruyor. Zeytin fiyatları kıpırdamaya başladı, biraz daha sakla, biraz daha sakla, biraz daha sakla… “Fiyat artsın öyle satayım, şu kadar kâr…” Buna derler ihtikâr. Böyle halkın muhtaç olduğu gıda maddelerini fazla fiyat artsın da çok kâr edeyim diye saklayıp, halka arz etmeyip ihtikâr yapan tüccar, o da El-muhtekiru mel’ûnun. Allah’ın rahmetinden mel’undur, uzak düşer. Oyuna gelmez yani.
Allah’ın kullarına merhamet etmek lazım, acımak lazım. Onların yerine koyuver kendini bakalım, hayırlı bir ticaret şey yap. Allah bereket verir, güzellik verir, hoşluk verir, başka yerden daha fazla telafi eder. Malın satıldıkça sat! Satılmadığı durabilir, ama müşteri geliyor yok diyorsun biliyorsun bir hafta sonra artacak fiyatı, o doğru değil. O ihtikârdır. Makbul bir huy değildir. Gıda maddelerinde hele böyle oyunlar, hiç uygun olmadığına işaret burada.
Allah-u Teâlâ Hazretleri her şeyi usulüyle yapmayı nasip etsin bize… Merhametsizlikten, karşı tarafı düşünmemekten, gaddarlıktan, cümlemizi korusun…
Lev küntü âmiren ehaden en yescüde li-gayri’llâhi leemertü’l-mer’ete yescüde li-zevcihâ. Ve’llezi nefsü muhammedin bi-yedihî, lâ tüeddi’l-mer’etü hakka rabbihâ, hattâ tüeddiye hakka zevcihâ küllehû. Hattâ lev seelehâ nefsehâ ve hiye alâ katebin lem temna’hu.
Abdullah ibn-i Ebi Evhâ’dan, İbn-i Hibban, Ahmed İbn-i Hanbel ve İbn-i Mâce rivayet etmişler bu hadis-i şerifi. Bu hadis-i şerif de hanımların beylere karşı muamelesinin nasıl olması gerektiğini anlatan bir hadis-i şeriftir:
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
Lev küntü âmiren ehaden en yescüde li-gayri’llâh. “Eğer ben herhangi bir kimseye secde etmeyi emretmiş olsaydım, Allah’tan gayri bir kimseye secde etmeyi emredici olsaydım ben… Öyle yapmam ama, hani emredecek olsaydım, faraza, farz-ı muhal veyahut bir ihtimal olarak böyle birisine, “Sen şuna secde et!” diye bir secde tavsiyesinde bulunacak olsaydım, (leemertü’l-mer’ete yescüde li-zevcihâ) kadına kocasına secde etmesini emrederdim.”
Ve’llezî nefsü muhammedin bi-yedihî. “Şu Muhammed’in sallallahu aleyhi vessellem canı, kudreti elinde olan Allah’a and olsun ki, yemin ederim ki…” Böyle yemin ederdi Peygamber Efendimiz, böyle çok kullandığı bir tabirdir. “Şu Muhammedin canı, kudreti elinde olan Allah’a andolsun ki” diyor.
Lâ tüeddi’l-mer’etu hakka rabbihâ. “Kadın,hatun Rabbinin hakkını edâ edemez, hattâ tüeddiye hakka zevcihâ kocasının hakkını edâ etmedikçe… Yani kocasının hakkını edâ etmeden, ötekisini tam yapmış olmaz. Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin hakkını edâ edebilmiş olması için, kocasına karşı vecibelerini, vazifelerini yapması lazım!”
Hattâ lev seelehâ nefsehâ. “Eğer kocası hanımını istese, ve hiye alâ katebin o da bineğin üzerinde olsa, devenin üzerinde olsa, lem temna’hu kendisini efendisinden men etmesin! ‘Hayır, olmaz şimdi.’ demesin!” diye arkasından tavsiye ediyor Peygamber Efendimiz.
Eski ümmetlerde başka kimselere secde vardı. Bizden önce ümmetler geçmiş ya, hani Yusuf aleyhisselam’ın ümmeti, Musa aleyhisselam’ın ümmeti, İsa aleyhisselam’ın ümmeti, o ümmetlerde hürmet nişanesi olarak, saygı ifadesi olarak başkasına secde etmek vardı. Hatırlamaz mısınız Yusuf Sûresi’nde, kardeşlerinin hepsini Kenan Diyarından Mısır’a çağırtıyor Yusuf aleyhisselam. Ondan sonra anasını babasını da çağırtıyor. Ne yaptılar onlar?
Ve rafea ebeveyhi ale’l-arşi ve harrû lehû süccedâ. (Yusuf, 12/100)
Hepsi ona secde ettiler, eğildiler. Çünkü evvelce kuyuya atmışlardı. Kuyuya atmışlardı kıskanıp! Ah bu kardeşlerin arasındaki şu işler...Kıskanıp kuyuya atmışlardı, ama Allah’ın aziz kıldığını kim zelil eder? Kuyuya atmakla zelil olur mu insan?
Yere düşmekle cevher sakıt olmaz kadr u kıymetten…
Kuyuya attılar ama Mısır’a gitti bakan oldu, Mısır’ın makbul bir insanı oldu, Mısır’ın azizi oldu, tarım bakanı oldu. Hazâinü’l-ard, yeryüzünün mahsullerine, zahirelere bakan bir vekil oldu. Bir yüksek şahıs oldu, konağı oldu, malı mülkü oldu.
Allah-u Teâlâ Hazretleri onu aziz kıldı. Güzel huyundan dolayı, tatlı dilinden dolayı, ahlâkından dolayı, sabrından dolayı…
Sonra Yusuf aleyhisselam ne kadar güzeldir. Ne diyor kadınlar? Eğer bizim istediğimizi yapmazsa, onu hapsederiz ve çeşit çeşit azaplarla azaplandırırız. İşi zorbalığa döküyorlar. İlle Yusuf aleyhisselam’a kötülük yaptırtacaklar. Diyor ki:
(Rabbi’s-sicnü ehabbü ileyye mimmâ yed’ûnenî ileyh) (Yusuf, 12/33)
Şu kadınların bana yaptırmak istedikleri işten hapis bana daha sevimli Ya Rabbi! Diyor.
Ötekisi günah, nikâhsız bir kadınla bir arada olmak günah, bu tarafta hapis var!Olsun. Rabbi’s-sicnü ehabbü ileyye mimmâ yed’ûnenî ileyh. Şu şaşkın gözü dönmüş kadınların şu beni çağırdıkları şeyden benim hapse girmem daha iyi diyor. Peygamber, hem de beğendiği halde Zeliha validemizi.
Velekad hemmet bihî ve hemme bihâ levlâ en raâ burhâne rabbihî. Rabbinin burhanını görmeseydi o da ona heves etmişti, canı çekmişti, istemişti. Ama Rabbinin burhanını gördü.”
Açın tefsir kitaplarını da, Rabbinin burhanı neymiş acaba, ne görmüş de Yusuf aleyhisselam kendini tutmuş? Rivayete göre babasının hayali karşısına dikilivermiş, Şöyle elini ısırarak, “Evlâdım sen ne yapıyorsun?” gibilerden. Toparlamış kendini...
Neler var bak işin iç yüzünde, neler var. İnsan okuyunca, dinleyince neler öğreniyor. İşte Yusuf aleyhisselam deyince, yani o da bir büyük kahramanlık. Bak Allah’a asi olmuyor, hapse razı oluyor. Çünkü Allah’a isyan hapislerin en kötüsü. Nefse esir oluyor insan, zillete esir oluyor.
Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî diyor ki:
“Bağlarını kopar, hür ol ey birader!” diyor.
Yani müridlerine hitap ediyor Mesnevî’de. “Bağını kopar!” diyor.
“Sen kendini hür mü sanıyorsun? San bakalım daha, nefsin esiri değil misin? Gece kalkabiliyor musun namaza? Allah’ın buyruğunu tutabiliyor musun, gözünü haramdan alıkoyabiliyor musun? Yasaklardan kendini koruyabiliyor musun?”
Koruyamıyorum. Öyleyse nefsin sana dizgini geçirmiş çekiyor, şeytan. Sen istediğin kadar hürüm de. Bak git, bak git de bakalım gidebilir misin, bırakır mı seni. Esirsin, bağlısın haberin yok.
Hürriyet ne?
Hürriyet Allah’a kul olmakta. Ahrâr olur insan, hür olur. Allah’a kul oldu mu insan, bir yere kul olur insan. Bin yerden laf dinlemez ki insan, bin yerden buyruk gelirse nereye uyacağını şaşırır insan.
“Yâ Rabbi sana kulum, senin emrini tutuyorum!” dedi mi, iyyâke na’büdü hem de diyoruz biz bunu. Bilmeden, farkına varmadan günde kırk defa diyoruz. İyyâke na’büdü. Yalnız sana ibadet ederiz yâ Rabbi! Ve iyyâke nestaîn. Yâ Rabbi yalnız senden yardım isteriz.”
Bak neler diyor dilimiz de, aklımız farkında değil.
“Yalnız sana ibadet ederiz, başka hiçbir şeye boyun bükmeyiz, sadece sana ibadet ederiz yâ Rabbi! Yâ Rabbi sadece senden yardım isteriz.”
Kimden yardım istediysem, istediğim dallar kurudu benim. Hayatımda, kimden medet umduysam, en muhtaç olduğum zamanda şu bana şöyle yardım eder dediğim dal kurumuştur. Allah’tan başkasından yardım istenir mi? Sen misin isteyen. İstenmez, istememek lazım!
İstememeyi de günde kırk defa söylüyoruz. Geçiyoruz, el pençe divan duruyoruz. Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin huzuruna da, diyoruz ki:
İyyâke na’büdü. Sadece sana ibadet ederiz, başkasına değil, paraya değil, mevkiye değil, makama değil, dünyaya değil, sadece sana ibadet ederiz; ve iyyâke nestaîn yalnız senden yardım isteriz diyor.
Fâtiha-i şerîfe mea’l-besmele!
18.04.1982 -
Kuran Okunma Çeşitleri,
17.10.1982 -
Sabah Akşam İbadet
