Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men kâle ba'de salâti'l-cumuati ve hüve kâidün kable en yekûme min meclisihî "sübhanallâhi ve bi-hamdihî sübhanallâhi'l-azîmi ve bi-hamdihî estağfirullah" miete merretin ğafera'llâhu lehû miete elfi zenbin ve li-vâlideyhi erba'aten ve ışrîne elfe zenbin.
Bu hadîs-i şerîfi İbn Abbas radıyallahu anh'ten Deylemî rivayet etmiş.
Bu da yine sübhanallâhi ve bi-hamdihî ile ilgili bir hadîs-i şerîftir. Deylemî Müsnedü'l-firdevs adlı hadis kitabında zikreylemiş. Şerhte Hocamız Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri "Bu hususta başka hadîs-i şerîfler de vardır." diyor.
Mânasına geçiyoruz:
Men kâle. "Her kim ki derse."
Ne zaman? Ba'de salâti'l-cumuati. "Cuma namazından sonra."
Nasıl bir hâlde? Ve hüve kâidün. "Oturmuşken."
Kable en yekûme min meclisihî. "Oturmuş olduğu toplantı yerinden, o cuma günü oturduğu o yerden kalkmadan daha, henüz daha oturmuş vaziyetteyken" her kim derse...
Neyi? Hangi sözü? Sübhanallâhi ve bi-hamdihî sübhanallâhi'l-azîmi ve bi-hamdihî estağfirullah.
İki defa tekrar ediliyor; sübhanallâhi'l-azim deniliyor, ikincide azîm kelimesi geliyor, sonunda da estağfirullah deniliyor. Yani aynı kapıya çıkan, mânaları aynı olan şeyler.
Bunu yüz defa diyecek.
Sübhanallâhi ve bi-hamdihî sübhanallâhi'l-azîmi ve bi-hamdihî estağfirullah diye bunu cuma günü oturduğu yerden, o toplantı yerinden, meclisinden henüz kalkmadan, oturmuş vaziyetteyken daha yüz defa bunu derse ne olur?
Ğafera'llâhu lehû. "Allah onun için bağışlar, mağfiret eder." Miete elfi zenbin. "Yüz bin günahını bağışlar." Ve li-vâlideyhi. "Ana ve babasının da..." Erba'aten ve ışrîne elfe zenbin. "Yirmi dört bin günahını bağışlar."
Allah, Cuma namazının arkasından bu sözü yüz defa söyleyen kimsenin kendisinin yüz bin günahını, anne ve babasının yirmi dört bin günahını bağışlar.
Söz neydi? Sübhanallâhi ve bi-hamdihî sübhanallâhi'l-azîmi ve bi-hamdihî estağfirullah.
Bu da İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf.
Mânası:
Sübhanallah. "Yâ Rabbi! Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Sen münezzehsin, pâksın. Her türlü kemâlat ile muttasıfsın; her türlü noksandan münezzehsin, berîsin."
Ve bi-hamdihî. "Seni överim. Övebildiğimce, her çeşit tarzda, her şekille, her vesileyle seni överim."
Sübhanallâhi'l-azîm. "Azamet sahibi, ulu Allah'ı tesbih ederim."
Allah'ın her şeye kâdir olduğunu, her türlü güzelliğe sahip olduğunu, her türlü kemâlât ile muttasıf olduğunu düşünüyoruz. Her şeyi güzel olan şey övülür. "Seni överim, meth-ü senâ ederim." diye övgümüzü arz ediyoruz. Onun arkasından, Allah'ın azamet sıfatı ile [hamdı övgüyü] bir kere daha tekrarlayınca, bir de;
"Yâ Rabbi! Ben senden günahlarımın da affını istiyorum. Sen büyüksün, büyükler büyüğüsün. Bir kere her türlü noksandan münezzehsin. Bu kulun günahından da geçersin yâ Rabbi! Cömertsin, bağışlayıverirsin, onu da eksik komazsın." [Diyoruz].
Mâna oralara gidiyor.
İnsan; "Mademki her türlü kemâlât ile muttasıfsın; cömertliğin de tam yâ Rabbi! Eksik, sonsuz, derya gibi, okyanuslar gibi rahmetin, cömertliğin var. Kulun günahını da bağışlarsın. Cömertliğinin şânındandır ki ben âciz kulunun da günahını bağışlayasın yâ Rabbi!" demiş oluyor.
Buradan bir şeyi daha öğreniyoruz; Allah-u Teâlâ hazretlerine duanın edebini öğreniyoruz.
Zaten Fâtiha'dan bildiğimiz bir edep bu; önce Allah'a meth-ü senâ, hamd-ü senâ, O'nu layıkı sıfatları ile yâd etmek, O'nu meth-ü sena ettikten sonra dileğini söylemek.
'Tak tak tak' kapıyı çalıyorsun. Çıkıyor:
"Buyur, ne istiyorsun?"
"Bana yirmi lira ver!" Pattadak, birdenbire... Öyle değil de;
"Yâ Rabbi sen her türlü kemâlât ile muttasıfsın, âlemlerin Rabbi'sin, hamd sana mahsustur. Kıyamet gününde kullara bu dünyada yaptıklarının mükâfatını, cezasını verecek olan sensin. O her şeyin karşılığının görüleceği günün sahibi sensin yâ Rabbi. Aman yâ Rabbi! Senden yardım isterim. Ancak sana ibadet ederiz. Ancak senden yardım isteriz." diyoruz ama ilk başta o güzel şeyleri saydıktan sonra diyoruz.
İşte Allah celle celâlühû ve amme nevâlühû böyle duayı sever. Kendisinin şânına layık sıfatları sayacağız, ondan sonra dua edeceğiz. Hemen değil. Usulü öyle.
Dua etmenin daha başka âdâbı da vardır. Dua etmenin âdâbından birisi de Peygamber Efendimiz' e salât ü selâm getirmektir. Bir âdâbı da odur. Çünkü Peygamber Efendimiz'e bağlılık olmadan kenardan kaçıp cennete gitmek mümkün değil. Resûlullah'a bağlılık olmadan mümkün değil. Allah-u Teâlâ hazretleri ona bağlamış. Biz onun ümmetiyiz; ona âsi olarak, onu çiğneyerek, ona itaat etmeden, onun sünnetine uymadan, ona saygımızı, bağlılığımızı, sevgimizi göstermeden mümkün değil.
Bir kimse dua eder; dua gider, gökte durur. Dua belli bir seviyede durur.
Ne zamana kadar? Salât-u selâm getirinceye kadar. Salât-u selâm getirdiği zaman dergâh-ı izzete çıkar.
Bu da neyi gösteriyor? Resûlullah'ı sevmemiz şarttır, farzdır; dinimizin aslıdır, özüdür, esasıdır.
"Ben Kur'an tanırım, başka şey tanımam!"
Aptal! Kur'an'ı kim getirdi sana? Resûlullah tebliğ etmedi mi? Sana Kur'ân-ı Kerîm'in nasıl anlaşılması gerektiğini Resûlullah Efendimiz 23 senede şefkatle öğretmedi mi? O Resûlullah Efendimiz sana dua etmedi mi? O Resûlullah Efendimiz ümmetî, ümmetî, ümmetî... diyerek senin kaygını çekmedi mi? Ne edepsizsin sen! İnsanın bir vefa borcu yok mudur? O senin iyiliğini istemiş, senin için çalışmış. O sana şevk duymuş...
"Ah ah!" demiş bir keresinde; "Ah ihvânıma bir kavuşsam..." İhvân, "kardeşlerim" demek.
"İhvânıma bir kavuşsam!"
Demişler ki ashâb-ı kirâm:
"Yâ Resûlallah! Biz senin ihvânın, kardeşlerin değil miyiz?"
"Yok, siz benim ashabımsınız; benim ihvânım, benden sonra gelip de bana iman edenlerdir."
Bizleriz yani... Biz Resûlullah'ın ihvânıyız, kardeşleriyiz. Bize öyle iltifat buyurmuş. Yoksa bizim liyâkatimiz yoktur, bizim iki para eder yanımız yoktur, bir pul eder yanımız yoktur ama öyle demiş:
"Ah, o beni görmediği hâlde bana iman edenlere bir kavuşsam!" buyurmuş.
Nerede kavuşacak? Onun esrarı var. Bir kere Havz-ı Kevser'in başında kavuşulacak. Havz-ı Kevser'ininin başında, Kevser havuzunun başında Allah-u Teâlâ hazretlerinin Resûlü ile mü'min, muvahhid ümmeti kavuşacak. Resûlullah Efendimiz karşılayacak, kavuşacak.
Ama bir tehlikeli şey var. Havz-ı Kevser ile ilgili hadisleri okursanız görürsünüz ki:
Karşıdan Peygamber Efendimiz' in ümmetinden şahıs geliyor. Peygamber Efendimiz onları görüyor, onlar Peygamber Efendimiz' e geliyorlar; tam Havz-ı Kevser'e doğru gelirlerken melekler yolunu çevirecek;
"Geç! O tarafa gitmek yok, sana müsaade yok!" Öbür tarafa alıp götürecekler.
Peygamber Efendimiz' in yüreği yanacak, diyecek ki:
"Yâ Rabbi! Onlar benim ashabım, onlar benim ümmetim; melekler yolunu çevirdiler, yanıma bırakmıyorlar."
"Senden sonra onlar ne haltlar karıştırdı... Senden sonra onlar ne yollara düştüler ne işler yaptılar..." diyecek.
Evet, cuma günü hatırımızda kalacak inşaallah; yerimizden kalkmadan, doğrulmadan tesbihi elimize alacağız, yüz defa “sübhanallâhi ve bi-hamdihî sübhanallâhi'l-azîm ve bi-hamdihî estağfirullah” diyeceğiz. Allah'a hamd-ü senâlardan sonra, metihten ve tesbihten sonra estağfirullah; "Yâ Rabbi benim günahlarımı avf-u mağfiret eyle." diyeceğiz.
Men kâle izâ asbaha "sübhanallâhi ve bi-hamdihî" elfe merretin fekad işterâ nefsehû mina'llâhi teâlâ.
Bu da İbn Abbas radıyallahu anh'ten yine aynı sözün faziletine dair, sübhanallâhi ve bi-hamdihî'nin kıymetini anlatıyor. Burada buyurmuş ki Peygamber Efendimiz:
Men kâle. "Her kim ki der..." İzâ asbaha. "Sabaha çıktığı zaman, sabahladığı zaman..."
"Her kim sabaha erdiğinde derse..."
Ne diyecek? Sübhanallâhi ve bi-hamdihî.
Ne kadar bu? Elfe merretin. "Bin defa" derse, sabahleyin.
Fekad işterâ nefsehû mina'llâh. "Kendi nefsini Allah'tan satın almış olur."
"Allah-u Teâlâ hazretlerinden nefsini satın almış olur." Yani kendisini kurtarır.
Esir bir insanı ne yaparlar? Boynuna halkayı takarlar, halkanın ucu zincire bağlıdır, öteki esirlere bağlarlar; kamçılar altında bir yere gidemez. Ayaklarına da ağırlık bağlarlar. Şakır şakır zincir; bu tarafa dönse zincir, bu tarafa dönse zincir...
Nereye gidiyor bunlar? Bunlar şakır şakır zincirlerle cehenneme gidiyorlar. Bağlanmışlar; bunlar suçlu, kabahatli, edepsiz. Bunlar cehenneme gidiyor.
"E nasıl kurtulur? Bunlar esir olmuş, ne yapalım?" Parasını, fidyesini verirsen kurtulur.
"Kim bin defa sübhanallâhi ve bi-hamdihî derse kendisini Allah-u Teâlâ hazretlerinden satın almış olur."
O kadar kurtulmamız için sebepler var ki... Çok günaha giriyoruz da başka türlü kurtulmamız mümkün değil. Fakat hastalıklara o kadar da ilaç var ki, öyle kurtulma çareleri var ki... Öyle kurtulacak. Yoksa biz o cennete nereden gireceğiz, nasıl gireceğiz?
İşte bunları duyacağız, yapacağız, gözyaşı dökeceğiz, yalvaracağız, yakaracağız da Allah-u Teâlâ hazretleri bizi cehennemden âzat edecek, cennetine dâhil edecek.
Bir insan bir hadîs-i şerîfi duydu mu hiç olmazsa bir defa, iki defa, üç defa onunla amel etmeli.
Men kâle "lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü bi-yedihi'l-hayru ve hüve alâ külli şey'in kadîr" künne lehû ke-adli aşri rikâbin.
Bu hadîs-i şerîf Ebû Eyyûb hazretlerinden rivayet edilmiş. Daha önceki haftada buna benzer bir hadîs-i şerîf geçmişti, Ebû Hüreyre radıyallahu anh'tendi. Bu Ebû Eyyûb hazretlerinden rivayet edilmiş. Mânası aynı.
Ebû Eyyûb el-Ensarî hazretleri kim? Eyüp Sultan dediğimiz semtte kabri bulunan, ziyaretgâhı bulunan sahâbî.
O kimdi? Peygamber Efendimiz' in dayıları tarafından akrabası oluyordu ve Peygamber Efendimiz Medine-i Münevvere' ye hicret ettiği zaman evinde Peygamber Efendimiz' i o misafir etmişti. Çünkü herkes misafir etmek istiyordu da Peygamber Efendimiz dedi ki:
"Devemi serbest bırakın. Nerede çökerse oraya misafir olacağım." Deve geldi geldi geldi, bir arsada bir çöktü, bir kalktı.
Neresi? Peygamber Efendimiz' in şimdiki mescidinin olduğu yer. Bir çöktü -ıhtı-, bir kalktı oradan, ondan sonra yürüdü gitti. Ebû Eyyûb el-Ensarî hazretlerinin evinin önüne çöktü.
"Peygamber Efendimiz bize misafir oluyor." diye o Ebû Eyyûb hazretlerinin bağlı olduğu kabile, hepsi bayram ettiler. Ebû Eyyûb el-Ensarî hazretleri sevincinden uçuyor hem akrabalık var hem de iman tabii...
"Yâ Resûlallah! Sen evimizin üst katına buyur, ben alt katta durayım."
Peygamber Efendimiz;
"Sana üst katın mübarek olsun, ben alt katta dururum." dedi.
Alt katta dururken Ebû Eyyûb el-Ensarî razı olmadı. Peygamber Efendimiz' in ev sahibi olmuş oluyor.
Mihmandâr-ı Peygamberî, ne demek? Peygamber Efendimiz' i mihman etmiş olan kimse, ona ev sahipliği yapmış olan kimse. O mübarek. Sonra sancaktarıdır; Peygamber Efendimiz' in bayraktarlığını da yaptı, elinde bayrağını da taşıdı.
Böyle bir müddet devam ederken ederken, bir gün yukarıdan bir testi devrildi, su şaldır şaldır şaldır şaldır tahtaların aralıklarından Peygamber Efendimiz' in bulunduğu kata döküldü. Dedi ki:
"Ya Resûlallah! Bundan sonra olmaz; sen yukarı çıkacaksın, ben aşağı geleceğim. Yukarıdan bir şey dökülüyor, sizin üstünüze geliyor."
O zaman öyle ısrar etti ki Peygamber Efendimiz üste çıktı, evi yapılıncaya kadar...
O devenin ilk çöktüğü yere Mescid-i Nebevî yapıldı. Oraya hurma kütüklerinden, dallarından, süssüz, ziynetsiz, sade, basit, gölgelikli bir mescit yapıldı. Peygamber Efendimiz de kenarına -medrese odaları gibi- odalar yaptırdı. Peygamber Efendimiz' in odalarının kapıları mescide açılıyordu. Oralarda da Peygamber Efendimiz' in hanımları duruyordu. Oradan mescide çıkardı; kapısını açar, mescide girerdi. Şimdi metfun bulunduğu o Kubbe-i Hadrâ'nın altı da Hz. Âişe validemizin hücresinin olduğu yerdir. Orada da o vardı.
İşte bu Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri rivayet etmiş ki:
"Her kim ki ‘lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü bi-yedihi'l-hayru ve hüve alâ külli şey'in kadîr’ derse bu dediği kelimeler, sözler sanki ona on köle bağışlamış gibi olur."
Dikkat edilirse miktar söylemiyor; "yüz defa, elli defa, on defa" demiyor. Bir defa dese bile on köle âzat etmiş gibi sevap kazanır.
Köle âzat etmek ne demek? Köle âzat etmek, büyük mâlî fedakârlık yapmak demek. Bir kölenin sahibi olmak için o zaman çok para harcamak gerekliydi. Çünkü bir adam sahibi oluyorsun. Parasını veriyorsun; "öl" dediğin yerde ölüyor, "kal" dediğin yerde kalıyor, işini yapıyor. "Git kuyudan su taşı. Git hurmalarımı getir. Git çarşıdan şunu al, bunu al..." Yani emrinde... Böyle bir köle çok zor. Bilal-i Habeşî köleydi, Hz. Ebû Bekir onu satın aldı, âzat etti.
Böyle on tane köle âzat etmek gibi oluyor. Kolay bir şey değil.
Bugünkü neye benzer? Bugün bir köle, aşağı yukarı bir ev gibidir. Veya bir MAN kamyon gibidir. Veyahut bir araba gibidir. Bu, öyle bir fedakârlık yapmak gibi kıymetli oluyor.
Biz mesela Suudi Arabistan'da gördük:
Hoca burada ders veriyor, kadınların öbür tarafta salonu var, büyük televizyon ekranından bu hocanın dersini, tahtayı seyrediyorlar. Ama erkek o kadınları görmüyor, kadınlar da onunla karşı karşıya gelmiyorlar. Sistem kurmuşlar.
Ya yirminci yüzyılda her türlü imkân var.
Şimdi biz de öyle yapsak... Şu caminin arka tarafında bir sürü boş salon vardırOrada bir sürü salonlar var. O salonlara bir ekran koysak, burada hadisi, Arapça dersini, tefsiri, âyeti, vesaireyi öğrettiğimiz zaman orada onlar seyretseler de gözle görünce de daha iyi öğreniliyor, öyle öğrenseler daha iyi olur.
Biz bunu yapamaz mıyız? Yaparız. Şahsen yapıyoruz.
Ben dâhil, hepimizde kusur olduğundan... Biz tencere kapak misali, hep birbirimize benzediğimizden... Evimizde bir sürü lüzumsuz eşya. Bir işe yaramaz. Ne yenilir ne içilir; hiçbir işe yaramaz. Ama lüzumsuz eşya ile evimizi doldurmuşuz. Dünyanın parasını veririz; bir vazo en aşağı 1500 liradan başlar.
Koltuk takımları... Allah... Üç kişi ancak ıhlaya ıhlaya kaldırır. Orta masası mermer olmazsa kıymeti yok, en âlâ mermerden. İnsanın belini incitir. Mermer masayı kaldıracağım, kenara koyacağım, namaz kılınacak cemaatle diye... "Ah!" Arkasından hadi bel fıtığı oldu, hadi hastaneye... Ağır...
Bunlara bu kadar paralar veriyoruz.
Men kâle "radıytü billâhi rabben ve bi'l-İslâmi dînen ve bi-Muhammedin nebiyyen -ve fî lafzin- resûlen" vecebet lehü'l-cennetü.
Ebû Davud es-Sicistanî'nin eserinde. Ebû Said el-Hudrî rivayet etmiş. Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Her kim ki; ‘radıytü billâhi rabben ve bi'l-İslâmi dînen ve bi-Muhammedin nebiyyen ev resûlen’ derse..."
Ne olur? Vecebet lehü'l-cennetü. "Ona cennet vacib olur." Yani gerekli olur, cennete girmesi gerekir. Bu sözü söyleyen muhakkak cennete girer.
Neymiş söz, mânasına gelelim:
Radıytü billâhi rabben. "Allah'a rab olarak razı oldum."
"Allah celle celâlüh ve amme nevâlüh benim rabbimdir. Ben onun rabliğine hoşnudum, razıyım. Kulu olduğumdan iftihar ediyorum. O benim rabbim olduğundan O'na ne kadar hamd etsem, şükretsem az gelir. Bu işten memnunum, hoşnudum, razıyım."
Radıytü billâhi rabben. "Allah'tan rab olarak razıyım. Allah'a rab olarak razıyım."
Ve bi'l-İslâmi dînen. "İslâm'a da din olarak razıyım. İslâm'dan da razıyım."
İnsan; "Dinim İslâm elhamdülillah. Müslüman olmaktan memnunum. Helalinden, haramından memnunum. İyi ki helalini helal etmiş, yiyorum, şükrediyorum. İyi ki haramını haram etmiş, ondan uzak duruyorum. Hiç gözümü o tarafa çevirip de bakacağım gelmiyor. Onun da haram olduğundan memnunum. İyi, hepsi yerli yerinde. Orucundan da memnunum. Karnım aç da olsam memnunum. Yorgunluğundan da memnunum. Gece teravihinden de memnunum. Cihadından da gazi oluşumdan da ölüp şehit olduğumdan da memnunum. İslâm'dan memnunum. Rabbim' den memnunum. Allah'tan rabbim olarak memnunum, O'na razıyım. İslâm'dan da din olarak razıyım, memnunum; hiç şikâyetim yok. Helaline memnunum, haramına memnunum. Her şeyi yerli yerinde, usulünce. Ne mutlu ki bana Müslüman olmuşum. Hâlimden çok memnunum, razıyım." demiş oluyor.
Ve bi-Muhammedin nebiyyen. "Peygamberimiz olarak da Muhammed'den memnunum, ona razıyım. Onun da Peygamberimiz olduğundan hoşnut ve razıyım."
"Hiç şikâyetim yok. Sünneti başımın tacıdır. Fermanı fermanımdır, baş üstüne yeri vardır. Emrettiği benim için devlettir. Ümmeti olduğumuz devlet yeter. Onun ümmeti olduğumuz saadet olarak bize kâfidir."
Peygamberler gıpta etmişler, temenni etmişler;
"Ah, âhir zamanda gelseydik de o mübarek Zat’ın ümmeti olaydık." diye.
Kim böyle derse, böyle diyen insana cennet vacip olur.
Radıytü billâhi rabben ve bi'l-İslâmi dînen ve bi-Muhammedin nebiyyen. Bir rivayette de resûlen demiş.
Nebiyyen ne demek, resûlen ne demek? Nebî, "haber getiren kişi" demek. Allah-u Teâlâ hazretleri bildiriyor, o da kullara haber veriyor. Farsçası "peygamber". Peygam, Farsça "haber" demek; ber de bürden mastarından geliyor, "haber getiren" demek. O tam nebî sözünün Farsçasıdır. Türkçe'de nebî, "haber getirici" demek.
"Allah'ın emrini yasağını bize bildirici kimse olarak Hz. Muhammed'den hoşnudum, razıyım." demek oluyor.
Resûl ne demek? Resûl de, "elçi olarak gönderilen kimse" demektir.
Allah Peygamber Efendimiz’ i elçi olarak göndermemiş mi bize? Göndermiş.
"Yâ Muhammed! Ben seni peygamber kıldım, benim emirlerimi yasaklarımı bu ümmete bildir." diye onu elçi göndermiş, ona vahiy indirmiş, onun vasıtasıyla bize emirlerini, fermanlarını söylüyor.
"Allah'ın elçisi olarak veya haber getiren kişi olarak ben Hz. Muhammed'den hoşnudum ve razıyım." demiş oluyor.
Kişi bu sözü nasıl söyler? Allah'ı sevince söyler. Radıytü billâhi rabben. Sevince, bayram edince söyler.
Ne devlettir ki dildârım sen oldun.
Öyle diyor İbrahim Hakkı-i Erzurûmî...
Ne devlettir ki dildârım sen oldun.
Enîs-ü munîs-ü yârim sen oldun.
"Ne mutlu bana ki yâ Rabbi, sevgilim sen oldun. Enîsim sen oldun. Yoldaşım sen oldun. Can yoldaşım sen oldun. Yârim sen oldun. Ne mutlu bana..."
Sürûrumdan sığışmam bu cihana.
"Sevincimden şu dünyaya sığmak bana zor geliyor. Bu dünya sevincimden bana dar geliyor..."
Allah'ın kulu olmak insana, mü'min-i kâmile böyle neşe verecek. Dünyalara sığamayacak; sevincinden uçacak...
Radıytü billâhi rabben. İslâm'ın da her şeyine razı olacak.
"Yok şurasını beğendim, burasını beğenmedim. Şurası iyi, burası kötü." Öyle şey yok!
E fe-tü'minûne bi-ba'di'l-kitâbi ve tekfurûne bi-ba'd. "Allah'ın bazı âyetlerine iman edip de bazılarını inkâr mı edeceksiniz?"
Böyle mü'minlik mi olur? Olmaz. İslâm her şeyiyle bir bütündür.
Millet şimdi hoca kesilmiş -ama haddini bilen de konuşuyor bilmeyen de konuşuyor- önüne gelen İslâm hakkında söz söylüyor. Önüne gelen tenkit ediyor.
Allah'ın emrine razı olacak. Allah'ın Allah olduğuna, rab olduğuna razı olacak. Peygamberimiz' in peygamber olduğuna razı olacak. Severek gönül verecek. "Resûlullah Efendimiz" deyince tüyleri diken diken olacak. Rüyalarına girecek. Hayaline girecek. Adı anıldığı zaman insanın gözlerinden yaşlar dökülecek.
Hakiki Müslümanlık bu, gerisi laf.
Allah bizi şu şeytanın, nefsin fitnelerinden korusun. Âhir zamanın fitnelerinden korusun. Sağa sola kıvırtıp kıvırtıp, kenarda köşede dolaşıp bir türlü hakka yanaşmayanlardan etmesin. Hakkı tutan, hakkı bilen, hak yolda yürüyen, Cenâb-ı Mevlâ'nın rızasına eren bahtiyarlardan eylesin.