20.02.1983 - Sıhhat, Afiyet

20.02.1983 - Sıhhat, Afiyet
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lev lem yekûn li'bni Âdeme ille's-sıhhate ve's-selâmete le kefâhu bihimâ dâen kâtilen.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Sıhhat, afiyet ve selametin ve onun dışında insanın uğradığı sıkıntıların, belaların, hastalıkların mahiyetini bize anlatan bir hadis-i şerif.
Bakın ne kadar enteresan bir ifade, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;
Lev lem yekûn li'bni Âdeme. "Âdemoğlu için." İlle's-sıhhate ve's-selâmete. "Sıhhat ve selametten gayrısı olmasaydı; âdemoğlu devamlı sıhhat ve afiyet üzere olsaydı, devamlı selamet üzere olsaydı, hiç dertsiz, gamsız, kedersiz, vücudu da sapasağlam olsaydı; sıhhat ve afiyetten gayrı bir şey gelmeseydi o kimseye." Le kefâhu bihimâ dâen kâtilen. "Bu sıhhat ve selamet, afiyet ona öldürücü bir hastalık olarak yeter, artardı."
Yanlış duymadınız. Eğer insanoğlu, âdemoğlu için, sıhhat ve afiyetten gayrı şey olmasaydı; yani hastalık, bela, üzüntü, sıkıntı hiç gelmeseydi, hep selamet ve sıhhat üzere olsaydı insanoğulları -âdemoğulları- bu durum onlara öldürücü bir hastalık olarak yeter, artardı bile; sıhhatlilik ve selamet...
Bunun arkasından ne çıkıyor?
Daha açık bir Türkçeyle ifade etmek gerekirse: Demek ki hastalık, bela, musibet, elem, keder, gam da onlar da lazımmış… Onların bize faydası varmış, sırf sıhhat, afiyet olsaymış, bizim için iyi olmayacakmış, bu mâna çıkıyor.
Neden? Hepimiz sıhhat istemez miyiz, afiyet istemez miyiz?
İsteriz ama Allah bazen verir, bazen vermez. Bazımıza verir, bazımıza vermez.
Bir hadis-i şerif rivayet edilmiş ki onu da okuyayım, bunu biraz açıklayıcı mahiyettedir.
Enes radıyallahu anh'ın Peygamber Efendimiz' den rivayet ettiğine göre, o da Allah-u Teâlâ hazretlerinin şöyle buyurduğunu etrafındaki mü'minlere, ashabına anlatmış;
İnne min ibâdiye'l-mü'minîne men yes'elünî'l-bâbe mine'l-ibâdeti ve innî alîmün innî lev a'taytuhû iyyâhu le-dehalehü'l-ucbu ve efsedehû.
"Benim Müslüman, mü'min kullarımdan öyleleri vardır ki benden kendisine güzel kulluk etmek için kapıyı açmamı isterler. Müsaade et yâ Rabbi, sana güzel kulluk edeyim diye, hoş kulluk talep ederler." Ve innî alîmün. "Ben zaten biliyorum." İstese de istemese de kulun gönlünden geçeni bilirim, ben onların Halik’ıyım, ben onları bilip duruyorum. İnnî lev a'taytehû. "Olacağını da biliyorum, olmuşu bildiğim, zihninden geçeni bildiğim gibi olacağı da biliyorum."
Eğer onu ona versem; le-dehalehü'l-ucbu. "Kendini beğenir bu sefer." Ben Allah'a şöyle ibadet ettim, böyle ibadet ettim. Kırk defa hacca gittim, seksen sene ömrümde bir günah işlemedim, Ramazanlarda hep itikâfa girdim... Bir sürü şey… Burnu Kaf dağına çıkar, çekilmez bir insan olur. Ucub, kendini beğenmek; o daha fena. Daha gelecek zaten ilerde. Onun için ve efsedehû. "Onu ifsat eder, mahveder o."
Ve inne min ibâdiye'l-mü'minîne men lâ yuslihuhû ille'l-gınâ. "Kullarımdan öyleleri vardır ki onu ancak zenginlik ıslah eder." Ve lev efkartühû le-efsedehû. "Fakir bıraksam azar, sapar. Onun için zenginlik veririm."
Ve inne min ibâdiye'l-mü'minîne men lâ yuslihuhû ille'l-fakru lev ağneytuhû le-efsedehû. "Bazıları da vardır ki ancak fakirlik yarar ona, fakirliği hazmedebilir, fakirlik veririm o zaman. Aksi takdirde zengin etsem, şaşırıp sapıtabilir."
Peygamber Efendimiz' in zamanında sahabeden bir zât vardı, ismini söylemeyeceğim, isim zikretmeden anlatacağım, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e geldi, dedi ki...
Hadisi tamamlayalım da:
Ve innî le-üdebbiru ibâdî bi ilmî bi kulûbihim. "Kullarımın gönüllerini bildiğim için onlara göre muamele ederim; kullarıma gönüllerine göre, onlara uygun olan." Ve innî alîmün habîrün. "Ben her şeyi en iyi bilen, her şeyden en iyi haberdar olanım."
Anladın mı şimdi ariflerin neden;
El-Hayru fî mahtârahullah dediklerini?
"Allah ne seçmişse o güzeldir, o yerindedir."
"Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler." dediğinin sebebini anladın mı?
O düşüncenin bir temeli varmış; işte bu.
Peygamber Efendimiz' in zamanındaki o şahıs geldi Resûlullah'a, dedi ki:
"Yâ Resûlallah, fakirlikten canım yanıyor, dua et zengin olayım."
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki -çok meşhur bir hikâyedir, bazınız bilir, bilmeyenlere şey olsun, ötekilere tekrar olsun-;
"Şükrünü eda edebileceğin az bir mal, şükründen âciz kalacağın çok maldan senin için daha hayırlıdır."
Onun üzerine gitti, vazgeçti ısrarından. Bir zaman sonra yine geldi:
"Yâ Resûlallah, fakirlikten canım çok yanıyor, dua et zengin olayım."
Dedi ki:
"Ey filanca, şükrünü eda edebileceğin az bir mal sana, şükrünü yapamayacağın çok maldan daha hayırlıdır. İsteme bu zenginliği."
Gene gitti. Üçüncü de yine bir zaman sonra geldi, dedi ki:
"Yâ Resûlallah, dua et zengin olayım."
"Yâ Rabbi, bu şahsa istediğini ver." dedi Resûlullah Efendimiz, elini açtı dua eyledi.
O şahsın o günden itibaren koyunları kuzuladı, develeri yavruladı, sürüleri çoğalmaya başladı, bir bereket, bir çoğalma başladı malında. Her gün, her vakit namaza gelirken, gelememeye başladı, camiye seyrek gelmeye başladı.
Neden?
Koyun var, kuzu var, deve var; otlatılacak, sağılacak, peynir yapılacak, yoğurt yapılacak; iş, meşgale, bir sürü meşguliyet. Gelemez oldu.
Sorardı Peygamber Efendimiz,
"Filanca nerede?"
"Yâ Resûlallah, sürüleri var, onlarla uğraşıyor, işte gelemiyor."
"Yazık oldu ona." derdi.
Sonra bir zaman geldi Medine-i Münevvere' nin otlakları o şahsın, Resûlullah'ın duası ile bereketlenen sürülerini beslemeye yetmez oldu. Çıktı yaylalara, ovalara, uzaklara. Haftada bir, Cuma’dan Cumaya gelmeye başladı o Resûlullah'ın o mübarek meclislerine.
Söyle bakalım; deve sürüleri mi hayırlı, Resûlullah'ın meclisi mi hayırlı, mescidi mi hayırlı?
Mahrum kaldı o sohbetten, o gül cemalden mahrum kaldı. Kimisi var, canını verir onu görsem diye. O görüp dururken görmekten mahrum kaldı. Mahrumiyet işliyor, devam ediyor, devam ediyor... Sonra zekât ayeti indi:
Huz min emvâlihim sadakaten tutahhiruhüm.
"Mü'minlerin mallarından bir miktarını al ey Resûlüm; malları temizlensin, çünkü mallarında fukaranın hakkı var. O hakkı topla, fukaraya dağıtmak için." diye emir geldi, "zekât verin" diye. Müslümanlara zekât âyeti indi;
Ve âtü'z-zekâte.
"Zekât verin!" diye emir geldi.
Resûlullah Efendimiz dünyayı gözü gören bir insan değil. Melekler gelmiş kendisine;
"Yâ Resûlallah, dilersen Allah-u Teâlâ hazretleri yapacak dilediğini; şu Mekke'nin Medine'nin dağlarını sana altın yapacak, ister misin?"
Deyince;
"Yok. İstemem." dedi.
Altındır o dağlar şimdi.
Nasıl altındır?
Uranyum vardır, şu vardır, bu vardır. Altın bile yanında az kalır.
"İstemem! Bir gün tok durayım şükredeyim Mevla’ma, bir gün aç durayım sabredeyim." dedi. Basit bir hayatı tercih etti. Lezzeti, nimeti tercih etmedi; debdebeyi, saltanatı, izzeti… İstemedi kendisi, öyle tercih eyledi. Dünyayı istemedi; şu bizim peşinden koştuğumuz, birbirimizi uğrunda yediğimiz dünyayı. Birbirimizi kurtlar gibi parçaladığımız şu dünyayı istemedi.
Dü cihânı ehline verdim hemen, dediği gibi, istemedi.
Neticede o şahıs istedi ama Resûlullah'ın sohbetinden mahrum oldu. Zekât ayeti gelince Peygamber Efendimiz, gözü tok bir kimse olduğu, dünyayı talep etmediği halde, Allah emretti diye, oradan alınacak, fukaraya verilecek diye zekâtı toplamaya başladı. Vazifeliler tayin edip herkesin zekâtını toplayıp, getirip kullanmaya, fukaraya vermeye başladı. O zekât vazifelileri, amilleri, zekât toplayıcıları o şahsın da sürüsünün başına ulaştılar, geldiler.
"Allah-u Teâlâ hazretleri ayet indirdi, emir buyuruyor ki deveden şu kadar, koyundan bu kadar nispette olmak üzere her mal sahibine şu nispette yılda bir kere malından zekât vermek emrolundu, sen de bunu ver." deyince, o Resûlullah'ın duası bereketiyle malı çoğalan şahıs;
"Vermem." dedi. O malı veren Allah da o, malının kırkta birini, yirmide birini, beşte birini, neyse, malın cinsine göre, zekâtını çıkartıp vermekten cimrilendi.
Geldiler;
"Yâ Resûlallah, gittik söyledik o şahsa, ama vermekten imtina etti." dediler. Resûlullah kırıldı, Resûlullah darıldı. Hiçbir daha onun semtine şey göndermedi...
Onların malına mı ihtiyacı var Resûlullah'ın?
Allah'ın emrini tebliğ için gidiyor, vermezsen verme!
"Biz size zekât verin diyoruz diye sizin zekâtınıza ihtiyacımız mı var?"
Sana veren Allah bana da verir, Rezzak-ı Âlem. Kimsenin kimseye ihtiyacı yok.
Zengin terbiye olacak; vermeyi, merhameti öğrenecek. Ondan emretmiş Allah. Zenginin malı içinde fakirin hakkı var.
Ve fî emvâlihim hakkun li's-sâili ve'l-mahrûmi.
Kimi insan hastadır. Kimisi uğraşır uğraşır, zengin olamaz, çoluk çocuğa karışmış.
Hırsızlık mı yapsın?
Fakirin hakkı var zenginin malında, Allah öyle buyurmuş. Emniyet sübabı, cemiyetin patlamaması, insanların komünist olmaması, birbirini mal için yakıp yıkmaması için tedbir. İlâhî tedbir; zekât…
Vermeyince darıldı Resûlullah Efendimiz, gitmedi onun semtine. Zekât toplayıcıları onun semtine bir daha hiç uğramadılar. Bir zaman geldi o adam hatasını anladı ama Resûlullah ahirete irtihal etmişti, iş işten geçmişti onun için.
Ebu Bekr-i Sıddık halife olmuştu radıyallahu anh. Ebu Bekr-i Sıddık’ın bir özelliği var. İki sene halifelik yaptı Peygamber Efendimiz' den sonra. Ebu Bekr-i Sıddık’a Arap kabileleri haber gönderdiler;
"Tamam, namaz kılacağız ama zekât isteme bizden."
Hani bizim Türkçe' de bir söz vardır;
"Para isteme benden, buz gibi soğurum senden." dedikleri gibi. Namaz kılmak kolay;
"Namaz kılacağız ama zekât isteme." dediler. Dedi ki:
"Vallahi Resûlullah zamanında ne zekât veriyorsanız ya onları verirsiniz ya da sizinle harp ederim. Alırım alacağımı." dedi.
Neden?
Adam farzı inkâr ediyor, bir farzı çiğnemeye çalışıyor. Ha namazı çiğnemiş ha zekâtı; ha savmı ha haccı, fark etmez ki...
Allah'ın bir emrini çiğnedikten sonra çatır çatır ne kıymeti var?
Farzlardan bir tanesini çiğnemiş.
"Harp ederim. O zekâtı almak için harp ederim." buyuran Ebû Bekr-i Sıddık radıyallahu anh'a o adam geldi, dedi ki:
"Ben de zekât vereceğim."
"Senin zekâtını almam." dedi.
"Neden?"
"Resûlullah'ın almadığı bir zekâtı ben nasıl alırım?" dedi. Resûlullah almadı.
"Resûlullah'ın almadığı zekâtı ben senden nasıl alırım? Almam!" dedi. Demek ki öteki taraftan; "Zekât alırım, harp ederim" demesi prensibindenmiş; mala hırsından değilmiş. Mala hırsından olsaydı bunun da zekâtını alacaktı.
"Resûlullah'ın almadığını ben de almam!" dedi. Adam perişan oldu gitti. Şimdi o develer ona, o sürüler ona kâr getirdi mi?
Resûlullah'ı darılttı, halifeleri ona yüz vermediler.
Kâr getirdi mi? Getirmedi.
Onun için her şeyin hayırlısını istemeli ve Mevlâ'nın kendisine takdir ettiği şeye insan, irfan gözüyle bakıp da hikmetini anlayıp da boyun vermeli, boyun bükmeli;
"Kabul yâ Rabbi…" demeli.
"Neylersen güzel eylersin. Vallahi güzel etmiş, billahi güzel etmiş, tallahi güzel etmiş, ne etmişse güzel etmiş." dediği gibi, o şuura erer insan.
İnsanoğluna Allah-u Teâlâ hazretleri terbiye için çeşitli işler getiriyor başına. Kimisini hasta ediyor, hasta olan adam anlıyor o zaman hanyayı Konya'yı.
"Ha, bu işin hastalık tarafı varmış ya, ben de bu dünyayı sadece sıhhatten ibaret sanıyordum." diyor. Ölümlerden dönünce, o zaman aklı başına geliyor, iyi insan oluyor. Vesile oluyor. Ameliyata yatacağı zaman başlıyor namaz kılmaya ya kalkacak ya kalkmayacak ameliyat masasından.
Hâsılı dert insanı terbiye ediyor. Mihnet, meşakkat insanı terbiye ediyor. Hastalık terbiye ediyor, sevap kazandırıyor.
Yani ötekisi sıhhatli de sen hasta oldun diye zarar mı ettin sen?
Hayır, hastanın iniltisi tesbihtir, uykusu ibadettir, günahları mağfüvdür. Hadi bakalım yeniden başla.
"Defterini sildim, taptaze oldu, yeniden başla." der Allah-u Teâlâ hazretleri ateşli bir hastalıktan kalkan kimseye. İşte onun için insanoğlunun eğer sıhhat ve afiyet olsaydı hep işi, çok şaşırırdı, hiç hatırına gelmezdi.
Rivayete göre Firavun' un hiç başı ağrımamış. Ağrısa bir hatırlayacak, kendisinin tanrı olmadığını, ilah olmadığını anlayacak. Anlamıştır zaten de… Diyor ki utanmaz:
"O mu daha iyi, ben mi daha iyiyim? Ben görünüyorum, o görünmüyor."
Ve lâ yekâdü yübîn.
"Görünmüyor. Görünmeyen mi iyi, görünen mi iyi?" diyor. Kendisinin rablığını, tanrılığını iddia ediyor da bir de mantık yürütüyor şaşkın. Yani sen görebilir misin?
Lâ tüdrikühü'l-ebsâru ve hüve yüdrikü'l-ebsâra ve hüve'l-latîfu'l-habîr.
Allah-u Teâlâ hazretlerine bakabilir misin sen?
Güneşe bak bakalım.
Görebilir misin, tahammül edebilir misin?
Senin terazin o kadar ağırlığı tartabilir mi?
Âciz, naçiz bir zerre-i bîçaresin!
Hastalık insanı yola getirir; mihnet, meşakkat yola getirir, terbiye eder. Hem de güzel terbiye eder. Öyle sıhhat afiyet içinde insan anlamadığı çok güzellikleri o mihnet, meşakkat içinde anlar.
Onun için eskiden çeşitli terbiye metotları varmış, eskiler kendilerini terbiye etmenin yollarını çok aramışlar. Onun için eskiden terbiyeli insan çokmuş.
Şimdi terbiyesiz insan çok çünkü terbiye edilmiyor. Bir yığın terbiyesiz insan var, sürüyle... Ekseriyeti, kahir ekseriyeti cemiyetin terbiyesiz.
Kimsenin kimseye "eyvallah"ı yok, komşuluğu yok, ahbaplığı yok, arkadaşlığı yok; senetler geri döner, vaatlere riayet olunmaz, ticaret âlemi bir har gür kavgasıdır gider… Terbiye yok, edep yok. Eskiden terbiye etmek için;
"Hadi bakalım seyahate çık." derlermiş. Neden?
Seyahat mihnettir.
Es-Seferü kıt'atün mine'l-azâbi.
"Seyahat, yolculuk, cehennem azabından bir azaptır." diyor. Eskiden hamam bulamazsın, yıkanamazsın, giyemezsin, yiyemezsin, üstün yıpranır, tozlanır, topraklanır, sakalın saçın uzar. O zaman her yerde her türlü imkân yok. Seni uzaktan gören perişan bir dilenci sanır, memleketinde aziz, kıymetli idin ama burada kimse senin kadr-ü kıymetini bilmez. Dolaştırırlarmış terbiye olsun diye.
Yunus Emre de ne diyor:
Gezdim Urum ile Şam'ı
Yukarı illeri kamu
Çok aradım bulamadım
Şöyle garip bencileyin.
Anadolu'yu dolaşmış, Urum dediği Anadolu; Şam dediği Mısır, Suriye, Irak mıntıkası. Yukarı iller demiş, Kırım'a vesaireye gitmiş; Kafkasları, şuraları buraları dolaşmış.
Öyle kolay kolay insan yetişmiyor. O dolaşmış, o dertli Yunus da… Ondan sonra dertli Yunus olmuş. Gezmiş, çeşit çeşit insanlar, çeşit çeşit sıkıntılar görmüş. İtilmiş kakılmıştır, kimse kadr-ü kıymetini bilmemiştir, horlanmıştır, boyun bükmüştür. Terbiyenin bir yolu.
Hâsılı, mihnet, meşakkatten insana fayda gelir, yola gelmesine sebep olur. Burnu hiç havalardan aşağı inmeyen nice insanların burnunu yere indirir, haddini bildirir. O bakımdan hepsi güzeldir.
Mevlâ neylerse güzel eyler. Sıhhat ve afiyet devamlı olsaydı insanlara bu öldürücü bir hastalıktan beter bir tesir yapardı; hiç Allah'ı anmazlardı, hiç yola girmezlerdi. Hastalanmadığı zaman, Allah'ın adını anmazdı kimse. Hepsi birer vesile kendisini bulmak için. Allah-u Teâlâ hazretleri binlerce vesileler yapıp kulu kendisini bilmeye, çekmeye çalışıyor, kul da inat ediyor.
Vallâhu yed'û ilâ dâri's-selâm ve yehdî men yeşâü ilâ sırâtın müstakîm.
Cennete davet ediyor; 'Ey kullarım, gelin cennete!' diye, davetçi de göndermiş. Biz insanoğulları gafletle, dalaletle, sapıklıkla ille cennete gitmeyeceğim diye keçi gibi ayaklarımızı kasıp duruyoruz. Durumumuz bu.
Allah bizlere hadiselerin arkasındaki hikmetleri görmeyi nasip etsin.
Bu gözle görülmez. Bu gözle bu ibretler görünmez; akıl gözüyle görülür, basiretle görünür. Gönül gözü açıldığı zaman görür insan.
Yoksa herkesin bir mantığı var. Bak, Firavun' un da mantığı var. Koca Mısır halkını kendisine taptırtıyor da bir de mantık ileri sürüyor. Mantıksız değil ama sakîm. Akıl var, akl-ı selim var… Selametli olan bir mantık olması lazım, yoksa herkes bir mantık yürütür.
Öküze tapmışlar, buzağıya tapmışlar Mısırlılar.
Sen tapar mısın?
Zavallı bir hayvan. Ağır ağır hareket eder. Ona tapmışlar işte, buzağıya tapmışlar. Mısırlılar da tapmış, Hintliler de tapıyorlar.
Bizim oradaki Müslümanlarla kavga ediyorlar;
"Sen bizim öküzümüze hürmet etmedin." diye. Caddeden geçerken vasıtalar duruyor, "öküz geçecek buradan öbür tarafa" diye. Bak akıl işte, onun da bir aklı var da öküze tapıyor.
Onun için her aklın kıymeti yok; akl-ı selim olacak, mantık güzel mantık olacak.
Lev lem yebka mine'd-dünyâ illâ yevmün le tavvala'llâhu zâlike'l-yevme hattâ yüb'ase fîhi raculün min ehli beytî yuvâtîü ismuhû ismî vesmü ebîhi isme ebî yemleu'l-arza kıstan ve adlen kemâ müliet zulmen ve cevren.
İbn Mes'ud radıyallahu anh'ten bir hadis-i şerif. Bu hadis-i şerif de Mehdi hakkındadır.
Mehdi sözünü çoğumuz duymuşuzdur ki ahir zamanda Allah-u Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz' in soyundan bir muhterem zât gönderecek. O muhterem zât ıslah edecek ortalığı. Bakın ifade şöyle:
Lev lem yebka mine'd-dünyâ illâ yevmün. "Dünyada bir günden başka gün kalmamış olsa…" Yani dünyanın ömrü bitti, tek bir gün kaldı, ertesi gün dünya bozulacak. "Bir gün kalsa bile." Le tavvala'llâhu zâlike'l-yevme. "Allah bugünü uzatırdı." Hattâ yüb'ase fîhi raculün min ehli beytî. "Benim Ehl-i Beytim'den; yani benim ailemden, benim sülalemden bir insan ba's edinceye kadar o günü uzatırdı." Bu demektir ki kıyamet kopmayacak Mehdi gelmeden. Önce Mehdi gelecek muhakkak, demektir.
Bu nasıl bir kimse olacak?
Min ehli beytî. "Benim sülalemden olacak." diyor Peygamber Efendimiz. "Benim ailemin ahalisinden olacak. Evimin ahalisinden, onun soyundan gelecek."
Sonra?
Yuvâtîü ismuhû ismî. "İsmi benim adıma çakışacak, uyacak; yani Muhammed olacak." Vesmü ebîhi. "Babasının adı da." İsme ebî. "Benim babamın adına uyacak."
Demek ki Muhammed İbn Abdullah olacak, Abdullah oğlu Muhammed olacak bu zatın, Mehdi'nin adı.
Yemleu'l-arza kıstan.
Ne yapacak?
"Yeryüzünü kıst ve adalet ile dolduracak."
Dürüstlük, hakkaniyet ve adalet ile dolduracak. Kemâ müliet zulmen ve cevren. "Daha önceleri zalimler tarafından nasıl zulümle, cevr ile doldurulmuşsa şu dünya denilen yer, o zât gelince onları silecek de onun yerine hakkaniyet ve adalet ile dolduracak yeryüzünü."
Böyle bir zât gelecek. Bu hususta çok hadis-i şerifler var. Bu İbn Mes'ud radıyallahu anh'ten. Çıkacağı yer, yapacağı işler, faaliyetler hakkında uzun izahatlar var.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
23.01.1983 -
Sadaka, Tevekkül Etmek
20.02.1983 -
Kendini Beğenme, Hz.Ömer,
