27.02.1983 - Allahın Azabı ve Rahmet

27.02.1983 - Allahın Azabı ve Rahmet
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lev ya'lemu'l-mü'minü mâ indallâhi mine'l-ukûbeti mâ tami'a fi'l-cenneti ehadün. Ve lev ya'lemu'l-kâfirü mâ indallâhi mine'r-rahmeti mâ kanata mine'l-cenneti ehadün.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Tirmizî'nin telif ettiği kitaptan bize geldiğine göre, Peygamber Efendimiz Allah'tan korkmak ve Allah'ın lütfuna ümit beslemek mevzuunda şu hadis-i şerifi îrad buyurmuş;
Lev ya'lemul mü'minü. "Eğer mü'min bileydi." Mâ indallâhi mine'l-ukûbeti. "Allah nezdinde, Allah-u Teâlâ katında, Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzurunda, yanında olan cezaları, ne gibi cezalar olacağını bileydi." Mâ tami'a fi'l-cenneti ehadün. "Cennete hiç kimse ümit besleyemezdi. Ben de belki cennete girerim." diye ümit edemezdi. Cezalarının çokluğunu, azametini, büyüklüğünü, dehşetini, şiddetini düşünür de;
"Eyvah! Bu kadar suça bu kadar ceza varken nasıl cennete girebiliriz?" diye herkes cennete girmekten ümidini keserdi.
Buna mukabil; ve lev ya'lemu'l-kâfirü mâ indallâhi mine'r-rahmeti. "Kâfir de Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzurunda, katında, nezdinde olan rahmet cinsinden ne gibi lütuflar, mükâfatlar olduğunu bileydi." Mâ kanata mine'l-cenneti ehadün. "Cennetten hiçbir kâfir ümidini kesmezdi. Ola ki Allah beni de affeder, ben de girebilirim yahu, bu kadar geniş rahmeti, bu kadar geniş lütfu keremi varken herhalde ben de girerim." diye ümit kesemezdi, ümit bağlardı.
Bu hadis-i şeriften anlaşılan şudur ki mü'min;
"Ben nasıl olsa mü'minim, Allah beni cennete sokmayacak da kimi sokar." gibi bir laubali düşünce içine düşmeyecek. Allah-u Teâlâ hazretlerinin rahmeti de var, ikabı da azabı da cezası da var.
Allah-u Teâlâ hazretleri ola ki afv-u mağfiret eder. Yeter ki anlasın hatasını, suçu kabahatini idrak etsin, boyun büküp edebini, terbiyesini takınsın.
Bu iki kanatlı, dengeli hadis-i şeriften anladığımıza göre; bir insan mü'minliğine güvenip de burnunu havaya kaldırmayacak, suçuna bakıp boynunu büküp de dağıtmayacak işini, perişan olmayacak.
"Ben yine bir çalışayım, ola ki Allah affeder." diye o ümit içinde olacak. İyi yolda giden kul da korku içinde olacak. İyi yolda giden kula korku yaraşır çünkü korkmazsa…
"Yahu sabah namazını, öğleyi, ikindiyi kıldım, bir de bitmiyormuş gibi bir de akşamı kıldım, bir de yatsıyı kıldım, eh şöyle de yaptım, bugün elli lira da para verdim fukaraya…" filan. Yaptığı amelleri gördü mü insan;
"Sen hesap mı yapıyorsun kulum? Gel bakalım hesaba." der Allah-u Teâlâ hazretleri, o da hesap yapmaya başlar. O hesabın altından kalkılmaz ki...
"Ver bakalım gözün karşılığını, ver bakalım şu İslâm nimetinin mukabilini. Ver bakalım şu nimeti, ver bakalım bu nimeti..." derse hangi nimetini para ile alabiliriz?
Elhamdülillah.
Ve in teu'ddû ni'metallâhi lâ tuhsûhâ.
"Başlasan Allah-u Teâlâ hazretlerinin benim üzerimde ne nimetleri var diye; bir, iki, üç, dört, beş... Saymaya gücün yetmez. Sayamazsın, bitiremezsin."
Elin tutması bir nimet değil mi? Çolak olsaydın, ne olacaktı? Gözün görmesi bir nimet değil mi? Kör olsaydın, ne olacaktı? Kulağın duyması bir nimet değil mi? Sağır olsaydın, ne yapacaktın?
Avrupaları, Amerikaları dolaşırdın. Bir orada doktor varmış, tedavi edelim deselerdi, tâ oraya kadar giderdi insan;
"Ah, şu gözüme bir kavuşsam. Şu dünya gözüyle şu dünyayı bir görsem, hiç görmedim, acaba nasıl? Renk diyorlar, kırmızı diyorlar, mavi diyorlar. Şu gözümden perde bir kalksa da bir görme ihtimalim varmış, şu dünyayı bir görsem, şu bana şefkatli seslenen anam kimmiş, babam kimmiş, yüzüne bir baksam bir şu perde kalksa." diye insan parası varsa her şeyi verir. Ödenmez yani.
Ana babanın hakkı ödenmez deniyor. Allah-u Teâlâ hazretlerini düşünün . Bize hayat vermiş, sayısız nimetler… Her an nimeti devam ediyor. Nimeti kesilse biz ayakta duramayız ki.
Şu lamba nasıl yanıyor? Bu lamba devamlı cereyan geldiği için yanıyor.
Cereyan kesilse ne olur? Lamba orada durur ama yanmaz.
Bir an kesilse ne olur? O anda söner, ondan sonra yine gelirse yine gelir.
İşte Allah-u Teâlâ hazretlerinin bize lütfu, nimeti öyle devam ediyor. Bir an kesiliverse Allah'ın nimeti biz ayakta duramayız ki. Ayakta durmamız bir nimet, kalbimizin atması bir nimet, aklımızın çalışması bir nimet, her şeyi bir nimet. Şu vücudun içinde milyonlarca küçük küçük varlıklar var, hepsi bir araya gelmiş, hepsi vazifesini biliyor, çalışıyor, harıl harıl, tıkır tıkır çalışıyor da biz, biz olarak ayakta dolaşıyoruz.
Kaslar çalışmazsa, kemikler çalışmazsa, kalp çalışmazsa, beyin çalışmazsa, herhangi bir uzuv çalışmadığı zaman mahvoluruz. Hepsi çalışıyor. Bu insan nasıl oluyor da üç adım yürüyor, hayret eder insan.
Bahâeddin Nakşibend hazretlerine;
"Bana keramet göster." demiş birisi de üç adım yürümüş. Sonra dönmüş;
"Efendim, hani keramet göstereceksiniz?"
"Gösterdim ya. Üç adım yürüdüm, daha ne istiyorsun?"
Keramet veliden değil ki.
Keramet kimden? Allah'tan, her şey Allah'tan. Her şey Allah'ın bir lütfu olarak veriliyor.
Bizim yaptığımız şeyler ise incir çekirdeğini doldurmaz. Bizim hayır olarak yaptığımız şeyleri ölçsek, biçsek bir şey değil ki; gayet azdır. İnsanoğlu gözünde büyütürse, o zaman Allah o kulu sevmez.
"Bak şu terbiyesize, şu kadar verdim de o da benim verdiğimden bir zerresini götürmüş, öteki fakire birazını vermiş de bir de bana karşı böbürleniyor. Hepsini ben verdim zaten, benim malım, mülk benim, bir kısmını öbür tarafa verdim diye bana çalım satmaya kalkıyor." der.
Onun için birazcık kendisine ibadet etmek nimeti bulaşmış, nasip olmuş mü'min, sakın ha haline gururlanma, kendini bir haldeyim sanma! Çok âciz bir zerreyiz. Sineğin kıymeti olmadığı gibi bizim de bir kıymetimiz yok.
Bizim kıymetimiz imanımızda ve edebimizde; aczimizi idrakte, Allah'ın kulluğunu bilmemizde, iyi kulluk etmemizde, şükrünü eda etmemizde. Yoksa biz cabbarlanırsak, çalımlanırsak, burnumuzu kaldırırsak, göğsümüzü kabartırsak, kollarımızı açarsak, şişirirsek o zaman Allah-u Teâlâ hazretleri cezaya uğratır.
Onun için ibadetine mağrur olmayacak mü'min. İmanına mağrur olmayacak.
Lâ temunnû aleyye İslâmeküm.
"Ey benim mü'min kullarım, bana sizin kendinizin Müslümanlığa girmenizi, Müslüman olmanızı başa kakmayın! 'Yâ Rabbi, ben Müslümanım ya işte' diye iki de bir de. Aksine Allah'ın size 'Ey kulum, ben seni kâfirken imana sokmadım mı? O büyük bir nimet değil mi?' diye o minnet etsin, o başa kaksın."
Onun minnet etmeye hakkı var. Kulun Allah'a;
"Ben Müslümanım yâ Rabbi." diye e minnet etmesi terbiyesizliğin terbiyesizliğinin terbiyesizliği olur.
Onun için, kul edebini takınacak, tevazuunu bilecek, takınacak, Allah'a boyun bükecek, edeple hareket edecek. Edep dediğimiz şey var; terbiye, boyun büküklüğü, haddini bilmek, güzel huy ile olur. Ve kul, bu hadis-i şeriften de daha başka hadislerden, ayetlerden anladığımıza göre;
Beyne'l-havfi ve'r-reca'. "Korku ile ümidi dengeli olarak kendisinde toplayacak."
Öyle yürüyecek. Hem korkacak hem ümit besleyecek.
Ola ki Mevlâ bana da lütfeder, yüzüm kara, elim boş ama bana da lütfetmesi melhuzdur, rahmeti çok.
Ola ki Mevlâ benim bildiğim, bilmediğim, idrak ettiğim, etmediğim bir şeyden dolayı beni azaplandırır. Bak, eski ümmetlerden nice azaplandırmış, nice cezalandırdığı kimseler olmuş. Biraz fırsat vermiş, mühlet vermiş; ansızın yakalamış, cezayı başlarına geçirivermiş. Kimisini yerin dibine geçirmiş, kimisini rüzgârla helâk etmiş, kimisini zelzeleyle helâk etmiş diye korku ile ümidi dengeli bir şekilde içinde cem' edecek.
Ümitsizliğe düşüp de… O da bir felakettir. Adama diyorsun;
"Gel, ıslah ol, tevbe et, bırak şu içkiyi, kumarı..."
"Kardeşim, ben zaten mahvolmuşum. Ben artık düzelmem." diyor, bir içki daha kaldırıyor kafasına, bir daha içiyor.
Allah affeder. Öyle şey yapma, senin günahından çok büyük Allah'ın rahmeti. Affedebilir.
Şeytan herkesi bir başka çeşit aldatıyor. Mü'mini ibadetine mağrur edip aldatıyor, Allah'ın rahmetinden uzaklaştırıyor; kâfiri, yaptığı kusurları gözünde büyütüp rahmetinden ümit kestirmek ve rahmetinin kapısını çalmaya yanaşmamakla aldatıyor. Maksat aldatmak değil mi, hepsini bir çeşit aldatıyor. Onun için bir İranlı şair demiş ki; -Mevlânâ değil, Mevlânâ'dan evvel birisi-;
"Eğer kâfir de olsan, putperest de olsan, gâvur da olsan, ateşperest de olsan, vazgeç o yolundan, dön bana gel. Çünkü benim dergâhım, -yani Allah-u Teâlâ hazretlerinin hitabı gibi söylüyor- dergâh-ı İlâhî ümitsizlik dergâhı değildir. Bin kere tevbesini bozsa insan yine Allah kabul eder, edebilir." diye o ümidi ifade eder.
Hani derler ya Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî'nin türbesinde böyle demiş Mevlânâ. Mevlânâ dememiş, İranlı bir başka şair demiş de Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin müritlerinden birisi, o beyiti, o kıt'ayı görmüş, hoşuna gitmiş, yazdırmış, oraya astırmış. Bu dergâha gelsinler diye, öyle bir ümit tutar, yani bir nükte düşünerek. Yoksa oradaki dergâhtan mı, Mevlânâ dergâhı değil, asla. O dergâhtan murat dergâh-ı İlâhî!
Mevlânâ kim ki, tevbeyi bozmuş bir insanın tevbesini kabul etmek durumunda olsun. O kabul etmez bir kere. Kalkar, hışımla mezarından ona söyleyenin kafasını parçalar.
Olur mu?
"Ben Mevla’mın, Rabbimin edepli bir kulu iken, sen bana niye öyle edepsizlik isnat ediyorsun? Ben yokluğu, tevazuu, had bilmeyi tercih etmişken sen niye bana bunu yapıyorsun?" der. Onun için o sözü öyle yanlış anlıyorlar. Ümit kesilmeyecek dergâh Allah'ın dergâhıdır. Şair de onu kastetmiş zaten.
Allah'tan ümit kesmeyeceğiz ama korkacağız. Korkacağız çünkü Peygamber Efendimiz' i düşünün... Kokmanın bir misalini vereyim.
Kim Peygamber Efendimiz?
Kur'ân-ı Kerîm'de Allah-u Teâlâ hazretlerinin methettiği bir peygamber. Raûfu'r-rahîm diye methettiği, Sirâc-ı münîr diye övdüğü, âlemlere rahmet olarak gönderdiğini bildirdiği, huluk-i azîm üzere olduğunu, güzel ahlâk sahibi olduğunu bildirdiği, kendisine itaati bizim boynumuza vacip, gerekli kıldığı bir zât-ı celil. Bize numune-i imtisal olarak gönderdiğini bildirdiği bir peygamber. Ayetlerle hep bunlar. Hepsini sıralayabiliriz ayetlerin. Bu kadar katî.
Ne oldu?
Abdullah İbn Ümmi Mektûm geldi, iki gözü âmâ bir kimse, Resûlullah'a bir şey sormak istiyor. Ama Resûlullah'ın yanında da hatırlı, itibarlı, mevki makam sahibi, zengin kimseler var. Peygamber Efendimiz onlara bir şey anlatıyor, o da soruyor arada. Peygamber Efendimiz ötekilere İslâm'ı tebliğ edip de onları hak yola çekmeye yine gayretle bir şeyler söylüyor, yine o da bir şey soruyor. İki defa böyle olunca Peygamber Efendimiz Abdullah İbn Ümmi Mektûm radıyallahu anh'a yüzünü buruşturdu. Hemen Abese suresi nazil oldu:
Abese ve tevellâ. En câehü'l-a'mâ. Ve mâ yüdrîke le'allehû yezzekkâ. Ev yezzekkeru fe tenfe'ahu'z-zikrâ. Emmâ meni's-tağnâ. Fe ente lehû tesaddâ.
O Abese suresi nazil oldu ki:
"Ey Resûlüm, sakın öyle yüz buruşturma. O ötekiler değil, bunda hayır var. Bunun gönlü temiz, bu kendini pak etmeye, içini temizlemeye, imana kavuşmaya gelen has, hâlis... Ötekisinin kibrinden İslâm'a geleceği yok." diye azar gibi yani, terbiye babından o ayet-i kerime indi. Bu kadar incedir.
Onun için Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyurmuş ki;
Şeyyebetnî sûretü Hûd ve emsâlühâ.
"Beni Hûd suresinin ayetleri saçımı, sakalımı ağarttı, ihtiyarlattı."
Neden ihtiyarlamış? Ne var o surelerin içinde?
Festakim kemâ ümirte.
"Ey Resûlüm, nasıl emrolunduysan öyle dosdoğru ol." diye emretmiş Allah.
"Ay ben nasıl dosdoğru olacağım…" diye Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem gayret gösterirken, titizlenirken, dikkat ederken saçı sakalı ağarmış.
"İhtiyarlattı beni, saçıma sakalıma ak düşürdü." diyor. Bu kadar da bak şey.
Resul-i Edibi Peygamber Efendimiz, yani âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamber.
Biz kim oluyoruz?
O Resul-i Edip, Allah'ın seçkin kulu, bir hata yapınca böyle ayet nazil oluveriyor, biz kim oluyoruz?
Hatırlı anamız babamız var da ondan bize bir ayrım, muamele mi yapılacak? Mevkiimiz, makamımız bir şey mi ki oradan bir şey mi olacak? Mevki makam nedir yani? Neyimize güveniyoruz da bu kadar günah ederiz de hiç telaşlanmayız? Niye bizim saçımız sakalımız ağarmadı?
Bizim ak, pak olması lazım. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in saçına sakalına o ayetlerin heybetinden ak düşmüşse, bizim baştan aşağıya kireç gibi olmamız lazım. Tepeden tırnağa bizim kara bir yerimiz kalmaması lazım korkmasını bilsek.
Onun için ey Müslümanlar, amelinize güvenmeyin, işin sonu nasıl gelecek bakalım.
Allah cümlemize hüsn-i hâtime nasip etsin.
"Filanca büyük hoca…" Sonu ne olacak, bilmiyoruz ki.
"Filanca büyük alim…" Acep kalbi nasıl, bilmiyoruz ki.
"Filanca büyük âbid…" Acaba devam ettirebilecek mi ömrünün sonuna kadar?
Her şey meçhul, Allah'ın rahmetine sığınırız, boynumuzu bükeriz;
"Aman yâ Rabbi, eğer bir güzel haldeysem, beni bu halde daim tut, beni bu güzelden aşağıya düşürme."
Bir kötü haldeysek;
"Yâ Rabbi, kötü haldeyim, şu nefsimi yenemedim, şu şeytana yine uydum, yine aldandım, yine hata ettim, yine hata ettim yâ Rabbi, sen benim elimden tutmazsan benim halim nice olur?" diye yalvaracağız, başka bir şey yok. Bizim elimizden gelen bir tek şey var: Yalvarmak. Başka hiçbir şey yok, yapacağımız o. Dua, Türkçesi "yalvarmak, yakarmak".
Lev lâ enne'l-mü'mine yu'cebu bi amelihî le usıme mine'z-zenbi hattâ lâ yehemmü bihî ve lâkinne'z-zenbe hayrun lehû min'l-ucubi.
Deylemî'nin Müsnedü'l-Firdevs'inden, Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ın nakledip bize bildirdiğine göre, Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlar;
Lev lâ enne'l-mü'mine yu'cibu bi amelihî veya yü'cebu bi-amelihi... "Eğer yaptığı ibadete, güzel amele, amel-i sâlihe, kul mağrur olup da ucuba, kibre, kendini beğenmişliğe düşmemiş olsaydı…"
"Namaz kıldım, bu Ramazan'da itikâfa girdim, kırk gün halvet çektim ben, haberin var mı senin? Kırk gün ben yirmi bir tane üzümle, bir bardak çay ile ibadet etmişim, sen beni ne sanıyorsun? Ne tesbihler çekmişim ben, kaç defa binlerce şeyi çevirmişim..." filan mesela.
"Öyle ameline mağrur olma durumu eğer olmasaydı insanoğlunda…" Le usıme mine'z-zenbi hattâ lâ yehemmü bihî. "Allah onu korurdu da hiç günah edesi hali olmazdı, günaha heves etmezdi, meyletmezdi, korurdu Allah." Ama korumuyor, günaha düşürüyor kulu.
Neden?
Ve lâkinne'z-zenbe hayrun lehû min'l-ucubi. "Çünkü günah, kendini beğenmişlikten, ucubdan daha ehven. Kendini beğenmişlik daha kötü! Daha kötü, daha fena, daha tehlikeli."
Allah-u Teâlâ hazretlerinin şamarına daha çok maruz kalır insan o durumda. Kendini beğenmiş oldu mu, bir tokat yer, Allah-u Teâlâ hazretlerinin sillesi iner; perişan olur, darmadağın olur.
Günahı Allah neden veriyor insana, insan neden günah ediyor?
"Yâ Rabbi yine yapmak istemiyordum, yine yapıverdim şu hatayı." Boynu bükülüyor, itirazı kalmıyor.
"Yâ Rabbi eğer sen beni azaplandırsan, reva bana." Kadere imanı teşekkül ediyor içinde, güzel duygular teşekkül ediyor.
Bir kör amca ile karşılaştık;
"Niye gözün kör oldu?" dedim. Anlattı filan.
"Bu bana revadır. Sus çok memnunum." diyor. Bir gözü kör olmuş da "çok memnunum" diyor.
"Çok memnunum ki Allah-u Teâlâ hazretleri bana bildiriyor ki; 'Ey kulum, bak göz nimeti ne kadar büyük bir nimet, eğer iyi kulluk etmezsen öteki gözünü de alırım, görürsün o zaman.' diye bu bana ibret. Çok iyi, çok memnunum, çok mesrurum." diyor. Allah Allah… Allah'ın ne kulları var.
Neden oluyor?
Böyle biz günah işlemesek, bu duygulara gelmeyiz ki... Boynumuzu büküyoruz, diyoruz ki:
"Yâ Rabbi, sen beni cehenneme atsan, cehennem kütüğü olarak çatır çatır yaksan, reva mı? Reva. Sen zulüm mü ettin? Hâşâ, sümme hâşâ. Sen nimet ihsan ettin, sen izzet ikram eyledin, sen lütfeyledin; ben asi oldum, ben asi oldum; revadır bana." diyoruz, boynumuzu büküyoruz. Hiç kıpırdayacak halimiz kalmıyor. O zaman edepli bir kul olarak, tamam, makbul oluyoruz.
Ama şöyle göğsünü gerip de insan, ceketini şey yapıp, yeleğini eline sokup, altın kösteğini gösterip, koca göbeğini gerip filan;
"Ben hacca da gitmişim, ilkokul da yaptırdım, ortaokul da yaptırdım, bir de hastane yaptırdım…" filan, neyse aklıma bunlar geliyor.
Sakın hastane filan yaptıran varsa içinizde alınmasın, ben hadisi izah etmek için söylüyorum. Böyle deyip kendini beğendiği zaman daha fena oluyor, sevmiyor Allah.
Bundan çıkacak ders şudur ki: Tevazuumuzu takınalım, haddimizi bilelim, ucuba düşmeyelim. Ucub, insanın kendini beğenmesi, kendinde bir şey var sanması, amelini makbul sayması.
Bilmiyoruz ki… Bir sürü günahlarımız var…
Var mı?
Var, biliyorum. Amellerim kabul oldu mu, olmadı mı; onu bilmiyorum. Günahlarımı biliyorum, ettim. Ama yaptığım ameller kabul oldu mu, olmadı mı; onu bilmiyorum çünkü bazen ameller kabul olmuyor.
Namaz kılıyorsun sen.
"Kıldın mı namazı?"
"Kıldım."
"Ya kabul olmadıysa? İkindiyi kıldın mı?"
"Kıldım."
E Allah kabul ederse…
Ya kabul etmediyse? Zaten kabul olmaması için bir yığın sebep. Abdesti doğru düzgün almaz. Yüznumaraya girer, arkasından çıkar hemen abdest alır. Yahu bozuldu yine yürürken. Bozuldu, farkında değilsin; ıslandı, bozuldu, abdestin kaçtı. O abdestim var diye geliyor camiye. Olmaz!
Çok çeşitli incelikleri var işin. İnsanın çok dikkat etmesi lazım, mütevazı olması, haddini bilmesi lazım. Tevazuu seviyor Allah.
Hz. Âdem aleyhisselâm bir hata etti. İblis aleyhillâne o da bir hata etti. Birisi hatasını bildi, tevbe etti, istiğfar etti, ağladı. Hz. Âdem atamızın ağlamasını toplasak, cümle cihan halkının Hz. Âdem'den bugüne kadar ağlamasını bir tarafa toplasak, o daha baskın gelirdi, diyor. Çok ağladı, ağladı, gözyaşı… Gözyaşı affettiriyor işte.
Biz de öyle terbiyemizi takınalım da inşaallah Allah'ın edepli, arif, zarif kulları olalım.
Lev lâ enneküm tesubbûne ümerâeküm le ersela'llâhu aleyhim nâran fe ehlekethüm. İnnemâ yedfe'ullâhu bi sebbiküm iyyâhüm.
Abdullah İbnü'l-Âs radıyallahu anh'ın Peygamber Efendimiz' den rivayet ettiği ve Müsnedü'l-Firdevs'te Deylemî'nin naklettiği bir hadis-i şerif. Bu hadis-i şerif Müslümanların başına geçmiş olan komutanlarla ilgili bir hadis-i şeriftir. Diyor ki hadis-i şerifte;
Lev lâ enneküm tesubbûne ümerâeküm. "Eğer siz emirlerinize…" Yani ferman elinde olan başkan, yukarıda bulunan kimse, her rütbe, her cins olabilir. Emir deyince ille askerî bir silsile-i merâtib anlaşılmaz da mesela bir kasabanın başkanı, bir şehrin hâkimi de emir. Eskiden bu kadar taksimat yokmuş. Diyor ki; Lev lâ enneküm tesubbûne ümerâeküm. "Eğer siz emirlerinize, başkanlarınıza, sözünü dinlemek durumunda bulunduğunuz, âmir durumunda olan kimselere sövmeyeydiniz..."
Demek ki zulmediyor, halk da kızıyor;
"Allah kahretsin, Allah belasını versin, defolsun, yıkılsın, boynu devrilsin, boynu altında kalsın…"
Hani çeşit çeşit laflar söylerler ya insan, buna benzer şeyler. Sebbetmek; "sövmek" demek. Sövmenin böyle çeşitleri, kötü sözler. "Eğer böyle söylemeyeydiniz."
Le ersela'llâhu aleyhim nâran. "Allah onlara ateş gönderirdi." Fe ehlekethüm. "O ateş onları helâk ederdi." Zulmetmiş, haksızlık... Ötekiler sabredip sussaydı, ateş gelir onları yakardı. İnnemâ yedfe'ullâhu. "Allah defediyor, o ateşi onlara göndermiyor." Bi sebbiküm iyyâhüm. "Sizin onlara sövmenizden dolayı."
Çünkü siz sövünce;
"Hah, sen söverek bir iş mi yapacaksınız, hadi ne iş varsa gör…"
O zaman onlara şey yapmıyor, defediyor onların başına gelecek o cezayı.
Bu hadis-i şeriften bilmiyorum ne gibi dersler çıkar? Burada Hocamız ne kadar güzel söylemiş, oradan okuyacağım. Diyor ki Hocamız bu kitabı yazmış, hadisleri toplamış, Gümüşhaneli Hoca Efendi rahmetullahi aleyh, bir de izahı var, izahı da kocaman, böyle ciltler halinde izah etmiş, oradan okuyorum, diyor ki;
Fe sebbehum lâ yecizu. "Demek ki onlara sövmek caiz değil; sövmeyeceksiniz."
Ne yapacaksınız?
Bel yedurru bi'l-bilâdi ve'l-ibâd. "Aksine sövmek hem beldeye zarar verir hem kullara zarar verir."
Kötü şeyden iyi bir şey olmuyor, yani sövmekten bir şey hâsıl olmuyor. Beldeye de kullara da zarar verir.
Ve in câru. "Cevr-u cefa edici, zalim kimseler olsalar bile, sövdüğün zaman kullara da beldeye de zarar gelir."
Terbiyeni takınacaksın, sövmeyeceksin, ne olacak?
Li enne mansıbehüm yüsânü ani's-seb'i. "Çünkü makamları sövmekten mahfuz."
Allah mahfuz kılmış. Madem Müslümanların emiri, makam önemli. O makam sövme makamı değil, ona sövmek olmuyor.
Li enne mansıbehüm. "Çünkü onların nasb olundukları o mevkiler, makamlar." Yüsânü ani's-seb'i. "Sövmekten mahfuz tutulmuştur."
O idarî makam, o şahıslar gelir gider, şahıslar fâni. Çok yaşasa seksen, doksan yıl yaşıyor, gidiyor. Makam önemli. Sen makama sövmeye alışırsan, nizam kalmaz âlemde. Bak İslâm ne kadar güzel. Şimdi idareciler bu hadisleri bilseler hemen şeylere yazarlar, sağa sola, hoşlarına gider.
Ve'l-imtihân. "Mevkileri, makamları övmekten mahfuz tutulmuştur ve bu imtihandır." Beli'l-vâcibu. "Öyle sövmek yerine, gereken ne yapmaktır?" ed-Du'âu bi'l-ıslâhi. "Onların ıslah olmasına dua etmek."
"Yâ Rabbi bu mevkiye, makama çıktı bu adamcağız, mevki, makam sarhoşluk verir insana, kolay değil, sen bunu ıslah eyle yâ Rabbi, doğru yola getir. Kolay değil, ben çıksam belki ben de şaşırırım. Altında arabalar, hizmetçiler, paralar, pullar, izzet, ikram, itibar..."
Hocalık bile şaşırtıyor insanı. Talebe geliyor; "Hocam." diyor, hürmet göre göre insan bozuluyor. Kolay değil, tevazuunu koruyabilmek kolay bir şey değil. Ben belki daha fazlasını yapardım.
Onların ıslahına dua edeceğiz.
“Yâ Rabbi, ıslah eyle, yazık, bu hem dünyasını mahvediyor böyle yapınca hem de ahireti gidecek, zulmettiği için ahirette hesabı sorulacak, aman bu kardeşimizi koru yâ Rabbi, zulmettirme.”
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
27.03.1983 -
Deccal, Musibetlere Sabır,
27.02.1983 -
Adaletli Amir, İlim
