04.07.1985 - Kuran Okumanın, Ezberlemenin Fazileti

04.07.1985 - Kuran Okumanın, Ezberlemenin Fazileti
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men karae'l-Kur'âne fe-hafızahû ve'stazherahû ve ehalle halâlehû ve harrema harâmehû edhalehu'lllâhü'l-cennete ve şeffaahû fi aşeratin min ehli beytihî küllihim kad istevcebe'n-nâr.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Hz. Âişe validemizden rivayet edilmiştir. Tirmizî'de İbn Mâce'de vardır. İbni'l-Envârî, Ebü'n-Nasr, İbn Asâkir, İbn Hibban, İbn Merdeveyh vesairede mevcut. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;
Men karee'l-Kur'ân. "Kim Kur'ân-ı Kerîm'i okursa." Ve'stazherehû. "Onu sırtına yük olarak alırsa, o yükün altına girerse veyahut yardımını talep ederse. 'Ben Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmeye çalışıyım. Öğreneyim de böylece Allah'ın şefaatine, rızasına ereyim.' diye, ondan yardım umarsa." Ve ehâlle halâlehû. "Helalini helal bellerse."
"Kur'an buna 'helal' demiş şu helaldir." derse.
Ve harreme harâmehû. "Haram kıldığı şeyi de haram bellerse."
"Haramdır, Kur'an böyle diyor; helaldir, Kur'an böyle diyor." diye helalini helal, haramını haram bilir, bellerse...
Edhalehu'llâhü'l-cennete. "Allah onu cennete dâhil eder." Ve şeffeahû fi aşeratin min ehli beytihî küllühüm kad istevcebe'n-nar. "Ehli beytinden hepsi cehennemi hak etmiş olan on kişiye de şefaat etmesine müsaade eder."
Bu hadîs-i şerîf; Kur'an okumanın, ezberlemenin faziletini anlatan pek çok hadîs-i şerîften sadece bir tanesidir. Bu hususta çok hadîs-i şerîfler vardır. Tirmizî hadis tekniği bakımından, "zayıf" olarak rivayet etmiştir ama öbür kaynaklarda da geçiyor.
Kur'ân-ı Kerîm'i okuyacağız ve ezberleyeceğiz. "Kim okursa hafızasına nakşederse veyahut o Kur'ân-ı Kerîm'in ahkâmını muhafaza ederse, kaybetmezse."
Çünkü okuyup da Kur'an kursundan mezun olup da İmam Hatip'ten mezun olup da İlahiyattan mezun olup da yanlış yola giderse o zaman kıymeti olmaz. Sırf okumasının bir faydası olmaz. Muhafaza ederse...
Ve'stazherehû. "Onunla kendisine yardım düşünürse..."
"Ben Kur'an'ı öğreneyim de Allah beni sevsin, onunla dünyada âhirette necat bulayım." mânasına. Veyahut "O'nu sırtlarsa, o yükün altına girerse..." "Tamam, ben onu alayım, omuzumda taşıyayım." gibi Kur'ân-ı Kerîm'i böyle yüklenirse...
Ve içindeki ahkâma gönül verirse, helalini helal biliyor hiç itirazı yok, haramını haram biliyor hiç itirazı yok.
"Allah bunu da niye haram kılmış yahu?" filan gibi itiraz içine vesveseler gelmeden tam teslim oluyor; helalini helal belliyor, haramını haram belliyor. Tamam.
Böyle yaparsa Allah onu cennete sokar.
Yeter mi, kâfi mi? Hayır, mükâfâtı bu kadar değil. Ehl-i beytinden, ailesinden, etrafından, yakınlarından cehennemi hak etmiş olan on kişiye daha "Hadi bakalım on kişiye daha şefaat et." diye şefaat hakkı verir. Ehl-i Kur'an'ın böyle şefaat hakkı vardır.
Men karae'l-Kur'âne fe-reâ enne ehaden min halki'llâhi azze ve celle u'tiye efdale mimmâ u'tiye fe-kad sağğara mâ azzama'llâhu ve azzama ma sağğara'llâhu lâ yenbeğî li hâmili'l-Kur'âni en yücidde fî mâ lâ yüciddü ve lâ yechele fi men lâ yechel velâkin ya'fû yasfehu li-izzi'l-Kur'ân. “Kim Kur'ân-ı Kerîm'i okur da ondan sonra Aziz ve celil olan Allah'ın mahlûkatından bir mahlûka kendisine verilenden daha faziletli bir şey verilmiş olduğunu sanırsa…”
"Bak filancaya zenginlik vermiş, boğazda köşk vermiş, altında Mercedes var, geziyor, onun durumu daha iyi" gibi Allah'ın mahlûkatından bir mahlûku, eline geçmiş olan, elindeki dünyalıklar vesaireler dolayısıyla, "Onun durumu benden daha iyi" diye Allah'ın mahlûkatından bir mahlûku kendisinden daha faziletli sanıverirse, öyle görüverirse, o kanaate sapıverirse yanlış bir iş yapmış olur.
"Kendisine Kur'an verilmiş, daha ne istiyor?" demek.
Allah kendisine Kur'ân-ı Kerîm'i vermiş de Kur'ân-ı Kerîm'i okuyor da, hâlâ Allah'ın yaratıklarından bir yaratığa göz dikiyor, onun elindeki başka nimetlere bakıp; "Buna benden daha çok verilmiş." diye bir kanaate saplanıyorsa yanlış iş yapar.
Allah’ın küçülttüğünü büyültmüş, büyülttüğünü küçültmüş olur. Çünkü Allah, ehl-i Kur'an'ı, Kur'an'ın izzeti dolayısıyla yüceltmiştir, büyültmüştür, onu küçük görüyor yanlış iş yapıyor. Dünyalığı küçültmüştür, âhiretin yanında dünyalığın bir kadr-u kıymeti yoktur. Onu da lüzumsuz yere büyültmüş olur, yanlış bir düşünceye sapmış olur.
Bir insana Kur'an verilmişse övünebildiği kadar övünsün, sevinebildiği kadar sevinsin çünkü verilebilecek en yüksek şey kendisine nasip olmuş. Daha ne istiyor? Hiçbir kula onun kadar yüksek bir şey verilmemiştir. Kur'an okuyor ya Kur'an biliyor ya Kur'an'ın ehli ya... Daha ne istiyor?
Onun bu zihniyette olması lazım. "Bu zihniyette olmaz da bu nimetin kadrini bilmezse yanlış bir iş yapmış." demektir. Allah'ın küçülttüğünü gözünde büyük görüyor, büyülttüğü şeyi de hakikaten azamet verdiği şeyi de küçültmüş oluyor.
Ehl-i Kur'an'ın kendisine dikkat etmesi lazım. Çünkü kendisi Allah'ın kelâmına sahip olmuştur, lalettayin bir insan değildir. Sağa sola koşuşturan insanlar gibi koşuşturması uygun olmaz.
Cedde, yeciddü; sa'y etmek, saâ, yes'â mânasına diyor izahında. Ehl-i Kur'an'ın her koşanla beraber koşturması gerekmez.
Ve la yechel fî men yechel. "Cahillik edenlerle beraber onun da cahillik etmesi gerekmez."
Yapmaması icap eder. Başka insanlar gibi olmadığını, kendisinin sahip olduğu izzeti idrak etmesi gerektiğini ifade ediyor Peygamber Efendimiz. Öyle başkaları gibi yapamaz.
Neden? Ehl-i Kur'an da ondan. Başkası gibi davranamaz, başkası gibi cahillikler yapamaz, günahlara sapamaz, hafiflikler yapamaz, hafif meşreplikler yapamaz.
Velâkin ya'fu. "Affeder, kendisine karşı yapılan şeye yüksekten bakar, affeder, bulaşmaz, onunla uğraşmaz." Ve yesfahu. "Ve cahilin cahilliğinden geçer, ona mukabele etmez." Li-izzi'l-Kur'ân. "Kur'an'ın izzeti dolayısıyla vakarını bozmaz."
Şu tarife bakın! Peygamber Efendimiz ehl-i Kur'an'ın nasıl bir sıfatta olması gerektiğini bize anlatıyor. İbn Ömer radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş.
İnsan ehl-i Kur'an oldu mu bir kere en büyük nimetin kendisine verilmiş olduğunu bilecek. Ondan sonra başka cahiller gibi yapmaması gerektiğini de idrak edecek.
"Ben ehl-i Kur'an'ım yahu, bana böyle söylemek yakışmaz, bana şu adamla münakaşa etmek yakışmaz, bana şu adamın seviyesizliğine düşmek yakışmaz, bana şu adamla bir olup da yaka paça kavga etmek yakışmaz, yalan yanlış yolda olmak yakışmaz." diye yapmaması gereken şeyleri idrak edip, vakarını muhafaza edip Kur'ân-ı Kerîm'in izzetini koruması gerekir.
Çünkü artık ehl-i Kur'an olmuştur, Kur'an'a bağlı bir kimse olmuştur, onu temsil eden bir kimse olmuştur; vakarını bozmayacak. Affedici, cahillere uymayan, onların kusurlarına aldırmayıp tenezzül bile etmeyen onların küçüklüklerine, yaptıkları şeylere, yürüyüp geçiveren kimse olması lazım.
Kur'ân-ı Kerîm işte böyle bir kitaptır. Allah-u Teâlâ hazretleri bize bu Kelâm-ı Kadîm'in, bu Kelâm-ı Hakîm'in, Kitab-ı Hakîm'in kadr-u kıymetini bilmeyi nasip eylesin.
Elhamdülillah, Allah’ın nuru bu diyarda sönmedi, İslâm'ı boğmak istediler ama boğamadılar. Bak yine daha güzel filizlendi, daha güzel filizler çıktı. Şu ezanlar inşaallah susmayacak. Şu ibadethaneler bak nasıl ağzına kadar doluyor. Bir ara ne kadar garip, boynu bükük kalmış. Elhamdülillah yine dolacak, milletimiz İslâm'ın hak olduğunu anladığı, bildiği için yine aslına dönecek, yine İslâm'ın, Kur'an'ın hâdimi olacak. O yoldan dönmeden ne güzel işler yapacaklar inşaallah. Göğsü kabarıyor insanın.
Evlatlarınızı ehl-i Kur'an yetiştirin.
Dün akşam bir yerdeydik; hoca efendi yatsı namazında bir âyet-i kerîme okudu ki Arapça bilenler erir, öyle bir âyet-i kerîme. Cemaat duruyor. Bilmiyor ki, ne dediğinden haberi yok ki!
Arapça da öğreneceğiz. Millet Arapçaya hiç yüzünü döndürüp bakmıyordu da ticari münasebetler gelişince, -para var, şirketler var, tercümanlar çok para kazanıyor- şimdi paradan dolayı iş canlandı. Ama Müslüman paradan dolayı yapmayacak. "Ben Allah'ın kelâmını iyi anlayayım, Resûlullah'ın sünnetini iyi anlayayım." diye Kur'an'a sarılacak.
Yaşlı bir hanımefendi geldi, arabanın içindeyiz, yanımızda bizim çoluk çocuk da var, camdan eğildi;
Es-Selâmü aleyküm yâ üstaz! diye başladı Arapça tekellüm etmeye. "Dur bakalım" dedim, "Arap turistler çoğaldı bizim memlekette, galiba bir Arap hatun bir şeyler söyleyecek." diye biraz dinledim.
Beş altı kelime güzel, muntazam Arapça söyledi. Ondan sonra; "Hocam, Allah sizden razı olsun." diye Türkçeye döndürüverdi. Meğer Türk’müş, yaşlı. "Arapça öğreniyorum hocam." dedi.
Allah Allah, hoşuma gitti. Gençler bakın, ibret alın, erkekler ibret alın ki kadınlar sizi geçecek. Mükemmel Arapça cümlelerle benimle konuştu, ben Arap hatunu sandım. "Allah Allah, dur." dedim, 'Turist geldi, herhalde bir şey soracak." Gayet güzel konuştu, gayet güzel dualar etti. Oğlu da yanındaymış, o da subaymış. "Buna da dua edin." dedi.
Kur'an'ı öğreneceğiz. Kur'an'ın anahtarı da Arapça.
Bizim çok kıymetli bir hoca efendi vardı, rahmetli oldu, babamın arkadaşıydı, nur içinde yatsın, Vefat ettiği zaman mahalleden kadınlar camları açıp; "Hocam, bizi bırakıp nereye gidiyorsun!" diye tabutunun arkasından bağırmışlar. Öyle sevdirmişti kendisini. Yüzü gülmezdi ama hiç de kalp kırmazdı. Gayet ciddi, çok güzel konuşan, müstesna bir insandı. Miftahu'l-Kur'an demiş, bir kitap yazmıştı. "Kur'an'ın anahtarı" demek.
Arapça da Kur'an'ın anahtarıdır. Kur'an'ı okuyorsunuz, Fâtiha'yı okuyorsunuz, heyecan duymuyor. "Allah-u Ekber" diyor, heyecan duymuyor. Sûreler okunuyor, heyecan duymuyor...
Peki bu hoca bu sureyi, bu aşr-ı şerîfi niye mihrapta okuyor? Her namazın arkasından sana Kur’an’dan bir öğüt vermek için okuyor. Sen anlamıyorsun.
Mâni ne? Cahillik. Cahillik, Kur'ân-ı Kerîm ile bizim aramızda bir duvar örmüş.
"Biz Kur'an'ı anlayamıyoruz!" Olmaz! Şakır şakır bülbül gibi Arapça konuşmamız lazım.
Neden? Dedelerimiz Arapça yazmışlar, bütün kütüphaneler Arapça eserlerle dolu. Arap diyarlarına yüzyıllarca hâkim olmuşuz. Hâkimü'l Harameyn diye oradan, Hicaz'dan haberler gelmiş. Bizim sultanımız da tevazu göstermiş; "Arabistan'ın, Mekke'nin, Medine'nin hâkimi, ne demek, kabul etmiyorum o sözü!" demiş, Hâdimü'l-Harameyn yazmış. "Biz Harameyn-i Şerîfeyn'nin hizmetçisiyiz." yazmış.
Asırlar boyu oralara hizmet etmişler. Buralardan "sürre" alayları tertip etmişler; altınlar, elmaslar, kıymetli şeyler her sene oraya, Peygamber Efendimiz 'in mescidine hediye gitmiş. Paralar, imkânlar, mallar, yiyecekler oralara nisâr olmuş.
İngilizler orayı kuşattıkları zaman buradan hükümete baskı yapıyorlar:
"Teslim etsinler şu Medine'yi!" Medine'nin paşası diyor ki:
"Teslim etmem, ölürüm teslim etmem!"
"Yahu teslim et!"
"Teslim etmem!"
"Teslim et!"
"Teslim etmem! Resûlullah'ın diyarını teslim eder miyim?" diyor.
En son zamanlara kadar böyle aşk ile hizmet etmişler.
Öğreneceğiz. İngilizceyi neden öğreniyoruz, öğrenince küçülüyor muyuz? Hayır. Dillerini öğreniyoruz, tekniklerini öğreniyoruz, dostluklarını düşmanlıklarını öğreniyoruz, kendimizi kolluyoruz.
Almancayı öğrenince küçülüyor muyuz? Fransızcayı öğrenince küçülüyor muyuz? İşi ters bir taraftan tutturmaya lüzum yok.
Öğreneceğiz. Allah'ı kelâmını da anlayacağız. Yalan yanlış fikirler, ters şeyler ileri sürüyorlar. Bu Kur'an'ın ehli olacağız, bu Kur'an'ın mânasını bileceğiz, bu Kur'an'ın ahkâmını bileceğiz, bu Kur'an'ın ahkâmını tatbik edeceğiz!
Kuru kuruya okumanın faydası yok ki! Faydası yok değil, Kur'ân-ı Kerîm öyle bir kitap ki yüzüne baksan faydası var ama kuru kuruya okuyup da ahkâmını tatbik etmediğin zaman öyle günahlara girersin ki oradan aldığın sevaplardan daha fazla gelir, cehennemi boylarsın, cehenneme gidersin; o bakımdan demek istiyorum. Elbette Kur'ân-ı Kerîm'in yüzüne baksan faydası var. "Elif, Lâm, Mîm" desen, bir "elif"ine bir "lam"ına bir "mim"ine sevap veriyor Allah. Çok sevabı var ama mânasını bilirsen aliyyü'l-âlâ olur.
Onun için heves edeceksiniz; her gün bir iki üç beş âyet öğreneceksiniz. Mealini öğreneceksiniz, mânasını öğreneceksiniz. Biraz tefsirden, sizin anlayabileceğiniz şekilde yazılmış tefsirlerden okuyacaksınız; talebenize, ailenize, çoluk çocuğunuza, büyüklerinize de anlatacaksınız.
Şimdi gençseniz, "Gelin üç tane âyet okuyalım." ondan sonra, "Hadi bakalım." diyeceksiniz, büyüklere anlatacaksınız, "Ben bunu biliyorum." diyeceksiniz. Yaşlıysanız; "Çoluk çocuk şuraya oturun bakalım, bırakın öteki işleri, üç tane âyet okuyacağız, izahını yapacağız." diyeceksiniz.
Dün akşam bir yerde sohbetteydik, Tevbe suresinden iki tane âyet yetti, göz yaşları içinde kaldık. İki tane âyet. İnsan her gün bir tane, iki tane âyet okusa hıfzetse neler öğrenir.
Allah cümlemizi ehl-i Kur'an eylesin. O Kur'an'ın vakarına, izzetine, şerefine sahip eylesin. Haramını haram, helalini helal bilip, onun mübarek yükünü omuzlarımıza alıp, kendimize baş tacı edip de hayatımızı öyle sürmeyi nasip eylesin. Âhirette Kur'ân-ı Kerîm'i bize şefaatçi eylesin. Davacı etmesin;
"Yâ Rabbi! Bunlar beni okudular yolumda gitmediler. Yâ Rabbi! Bunlar beni evlerinde rafa kaldırdılar, hiç yüzümü açmadılar, tozlara gark oldum." diye bizden davacı olmasın.
Men karae mietey âyetin fî külli yevmin nazaran şüffia fî seb'i kubûrin havle kabrihî ve haffefa'llâhü'l-azâbe an valideyhi ve in kânâ müşrikeyn.
Bu da Kur'ân-ı Kerîm ile ilgili bir hadîs-i şerîf ki Ebü'd-Derdâ radıyallahu anh'ten Deylemî rivayet etmiş.
"Kim her gün Kur'ân-ı Kerîm'den iki yüz âyet okursa." Nazaran. "Bakarak."
Açacak Kur'ân-ı Kerîm'i, nazar ederek okuyacak. "Kim iki yüz ayet okursa."
Ne olur? Burada bu nazaran sözü üzerinde durayım. Yasin sûresini ezbere biliyor, iyi, tamam, güzel. Ama yüzünden okursa sevabı daha çok. Ezbere de okuyabilir ama yüzünden okursa sevabı daha çok.
Yüzünden öyle okursa ne olur? Allah ona kendi kabrinin etrafında daha yedi kabre şefaat etme hakkı verir. Etrafındaki mezar komşusu yedi kabre şefaat etme hakkı verir. Ve anası babası müşrik bile olmuş olsalar, Müslüman değil, mü'min değil, anası babası müşrik bile olmuş olsalar, yine o evlattan fayda görürler. İki yüz âyet okuyan o evlattan dolayı azapları hafifler. Allah, müşrik bile olsalar ana babasının azabını hafifletir.
Peki mü'min olsa? Mü'min olsa başına taç giydirir. Burada yazmıyor ama böyle bir evladın anası babası, çok hayırlara nâil olur.
Men karae inde emîrin kitâba'llâhi leanehu'llâhu bi külli harfin karae indehû la'neten ve la'ne'l-emîre aşre la'nâtin ve yühâccühü'l-Kur'ânü yevme'l-kıyâmeti fe yünâdî hünâlike sübûren fe hüve minmen yükâlü lehû lâ ted'u'l-yevme sübûren vâhiden. El Âyeh.
Bu da Ebü'd-Derdâ radıyallahu anh'ten Deylemî'nin naklettiği bir hadîs-i şerîftir. Bu hadîs-i şerîf de Kur'ân-ı Kerîm'in iyi maksatlarla okunması; kötü yerlerde, kötü maksatlarla, dünya menfaati celbetmek için veyahut da birilerine yağcılık yapmak için okunmaması gerektiğine dair, okunursa iyi olmayacağına dair.
Men karae. "Her kim ki okur." İnde emîrin. "Bir hükümdarın, komutanın yanında." Kitâba'llâhi. "Allah'ın kitabı olan Kur'an'ı okursa." Leanehu'llâhu bi külli harfin karae indehû la'neten. "Onun yanında okumuş olduğu her bir harf için Allah ona bir lânetle lânet eder." Ve la'ne'l-emîre aşre la'nâtin. "O emire de her bir harf için on defa lânet eder"
Okuyana bir, o emire de on defa lânet eder.
Neden? Emir zalim; okuyan kimse de riyakâr ve gösteriş ehli, emirden bir şey celp etmek için okuyor.
Çünkü ya komutan ya başkan. Ya parası, pulu, sarayı, imkânı var ya ona bir vazife verir ya bir kese altın verir ya bir maaş verir ya bir şey verir. "Dünya menfaati için" demek. Bu hadisten içinden çıkardığımız mânayı, biz bugünkü sözlerle söyleyelim:
"Bir insan dünya menfaati celp etmek için liyakatsiz bir adamın yanında Kur'an'ı okursa..."
Hani vardır ya böyle; adamın dinden imandan nasibi yok, haberi yok, Ramazan'da şurada burada heves ediyor; "Ben yapmazsam 'ağadır bu' diye, ayıplarlar, yapmam lazım" diye düşünüyor. O da bir ziyafet çekiyor, etrafına bir sürü insan topluyor; "Hadi bakalım şunu okuyun, bunu okuyun." diyor.
Artık orada ona "riya, gösteriş olsun" diye onun menfaatini celp etmek için, cebine aktarmak için sahtekâr kimseler okuyabiliyorlar. Az da olsa zaman zaman bunlar bazı yerlerde görünebiliyor.
"Böyle zalim bir başkanın, emirin yanında, bir kimse Allah'ın kelâmını riya ile gösteriş ile okursa her bir harf için Allah'ın bir kere lânetine uğrar, emir her bir harf için on misli lânete uğrar."
Ve yuhâccühü'l-Kur'ânü yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde Kur'an-ı Kerim ondan davacı olur."
"O zalimin yanında beni riya ile okudu." der.
Kur'an'ı dinleyecek adam değil ki onun emirlerini tutacak insan değil ki. Şarkı dinler gibi, gazel dinler gibi dinliyor; hiç şey yapmıyor.
"İlmi naehile, ehli olmayana vermeyin." demiş Peygamber Efendimiz, biraz ona benziyor. İlmi naehile vermeyin, ilme yazık olur, ilme zulmetmiş olursunuz. İlmi ehlinden de esirgemeyin; bu sefer bu adamcağıza yazık etmiş olursunuz. Ehli işte, ne güzel öğrenecekti, sen ona ilmi öğretmedin. Beriki herife öğrettin ama onun hiç o tarakta bezi yok, adam olacağı yok. Naehil kimseye verdin, yazık ettin.
Şimdi o, ilmi nerelerde kullanacak? Şerde kullanacak, dünya menfaati celp etmekte kullanacak.
İlmi naehile vermeyecek, ehlinden de esirgemeyecek. Ehli geldi;
"Bana şunu öğret." dedi.
"Peki gel, sabah gel, gece gel, gündüz gel." diyecek, ona öğretecek. Ama naehile de vermeyecek.
Edebiyat Fakültesinde okuduğumuz zaman bizim bir profesör vardı, Almandı kendisi; Cihan harbinde buraya gelmiş, Çanakkale Harbi'nde filan bulunmuş. O harbi Almanlarla beraber yaptık ya o zamandan yerleşmiş. Arapça, Farsça mütehassısı, Almanya'da öyle yetişmiş, Türkiye'de de mükemmel Türkçe öğrenmiş ne makaleler yazmış ne kitaplar yazmış. Herkes kitaplarını okur, "çok bilgili kimse" diye hürmet eder.
Bir gün derste bize Arapça okutuyor, Arapça eski metinlerden okuyoruz.
"Ben Şafiî mezhebindenim." dedi, ben yerimden hopladım.
"Şafiîyim" deyince benim gözlerim açıldı. O da benim heyecanımı anladı, güldü, şöyle anlattı:
Beyazıt Umumî Kütüphanesi'nde "İsmail Saip Hoca" diye bir hoca varmış, derya gibi bir adammış. Birisi bir mesele sorduğu zaman; "Evladım, git kütüphaneden, filanca dolabın üçüncü rafından sağdan sekizinci kitabı al, yetmiş beşinci sayfasını aç, işte o mesele oradadır." diye söylermiş. Hafızası böyle sağlam bir insanmış. "İsmail Saip Hoca" derlermiş.
Çok büyük eserler yazmış, eserleri basılmış. O adam Müslüman olmayanı kimseyi yanına kabul etmezmiş. Bunlar; "Ondan ilim öğreneceğiz." diye Müslüman olmuşlar.
Bir bizim bu bize Arapça öğreten profesör, dünya çapında meşhur bir oryantalist profesör, müsteşrik, bir de bir başkası vardı. O da yine ismini değiştirmiş, Müslüman olmuş. O da Edebiyat Fakültesinde bir başka yerdeydi; o da onun talebesi.
Bak ilim adamı böyle vakar sahibi oldu mu nasıl döndürüyor. "O ilmi öğreneceğim." Diye Müslüman olmuş. Kalbi Allah'a kalmış. Zahirde "Ben Müslüman oldum. Şafiî mezhebindenim." diyor, hocasına hürmet ediyor, elini öpüyor. Kalbi Allah'a kalmış. Kalbinden Müslüman olursa kurtulur; olamazsa ne diyelim. Sizler de bizler de öyle değil miyiz? Müslümanlığı has halis yaparsak kurtuluruz, kalbimizde riya olursa, fesat olursa, fitne olursa herkes zarar eder; o da zarar eder biz de zarar ederiz.
Zahiren Müslüman olmuş, biz zahire göre hükmederiz, ötesine aldırmayız. Adı "Oscar" iken değiştirmiş "Osman" adını almış. Annamaria iken adını değiştirmiş, bilmem ne adını almış.
"Bizi aldatmış!"
Bizi aldatmadı, kendini aldattı. Bizi ne aldatacak? Biz ne zarar gördük? Aldatmışsa âhirette kendisi görecek. Hakikaten Müslüman olmuşsa kendisi faydasını görecek. Ama bak; "Müslümandan gayrısına ilim öğretmem." deyince, o İsmail Saip Hoca kaç tane profesörü önüne diz çöktürmüş de "Müslümanım." dedirtmiş.
Naehile ilim öğretmek yok.
Bir gün fakültedeyim. Baktım çocukların bazısı başka fakültelerdeki gibi -hani hocaya saygı yok filan- bir şey yapmaya kalkar gibi oldular. Şöyle bir dersi kestim, çok sinirlendim ama elim ayağım titredi. Bir kestim dersi, camın önüne gittim, birkaç derin nefes aldım. Çünkü kendimi tutmasam çok fena söyleyeceğim, iş çok fena olacak. Ama çocuklar da mum gibi sarardılar. Sonra döndüm dedim ki:
"Bak ben size bu dersi 'siz Müslümansınız' diye 'imanlısınız' diye veriyorum, yoksa çatlasanız da bu dersi size vermem. Ağzımı açıp size bir harf öğretmem. Naehile ilim öğretir miyim? Edebinizi takının, bu durum bir daha tekerrür etmesin!"
Etmedi elhamdülillah.
Biz başka bir fakültedeyiz, hocayız, bir hukuk profesörü var; o da Elâzığ Üniversitesine gidiyor. Ankara Üniversitesine gidiyor bir de bizim o bulunduğumuz yere geliyor. Ben de oraya başka yerden geliyorum. İkimiz de üniversite hocasıyız.
Ben sordum:
"Hocam, buradaki talebeler nasıl?"
"Vallahi Es'ad Bey, ben buradaki çocuklara hayret ediyorum, bunlar melek gibi çocuklar." dedi,
Bu Adapazarı'nda, Sakarya Mimarlık Mühendislik Mektebi, şimdi fakülte oldu, oradayız.
"Bunlar melek. Kapıyı çalıyorlar; 'Hocam, çok özür dilerim, tren geç kaldığı için geç geldim, izin verir misiniz, derse girebilir miyim?' diyor, bayılıyorum. 'Buyur evladım' diyorum, içeriye giriyor.
Müslüman olmadı mı hiçbir şeyin kıymeti kalmaz.
Nerelerden nerelere? İşte böyle...
Riyakârlık etmemek ve ehline ilim öğretmek sözünden açtık.
Emir Kur'an okumaktan anlayacaksa Kur'an'a hürmet edip emrini tutacaksa onun yanında oku. Anlamayacak bir insanın yanında gazel okur gibi Kur'an okumak olur mu? Olmaz!
Okursan ne olur? Her harfi için bir defa Allah'ın lânetine uğrarsın. Her harfi için bir lânete uğrarsın. O herif-i nâşerîf de on, her harfi için on lânete uğrar.
Demek ki Kur'an ciddi bir kelâm olduğundan insanın söyleneceği, okunacağı yere bile dikkat etmesi lazım.
Allah rahmet eylesin, şuradan nice hürmetkâr, ilimleri öğrenmiş hafızlar geldi geçti. Burada bir diz çöktüler mi heykel gibi otururlardı. Ne ağzını kıpırdatır ne vücudunu sallar, ciddi ciddi Kur'ân-ı Kerîm okurlardı.
Bir keresinde hiç unutmuyorum. Müezzinlik yapan gençlerden, çocuklardan bir tanesi;
Ve lem yekün lehuuuu küfûven ehad diye uzatarak okumuş. Orada lehû bu kadar uzatılmayacak. Velem yekûn lehû küfûven ehad, denilecek. O fazla uzatmış.
Namazı kıldık, şuradan dışarıya çıkıyoruz. Hoca efendi rahmetli, bizim hocamız değil de buraya misafir olarak gelir giderdi, iyi hafız, dedi ki:
"Niye lehû'yu o kadar uzattın?"
O da işin ciddiyetini anlamadı. Hocasının ikazını biraz gülerek karşıladı. Ezilerek büzülerek işte bir laflar söyledi, ne söylediğini unuttum da "İşte, oldu." gibilerden filan.
"Yüzüne bir tokat aşkedersem görürsün!" dedi. "Anlarsın o zaman oldu mu olmadı mı?"
Ben de hayret ettim. "Bir lehû'yu birazcık uzattı." diye...
Bak ona bile razı olmuyor. Nasıl okuması gerekiyorsa ona göre okuyacak. Çünkü kendisi oturdu mu yerinden kıpırdamazdı, heykel gibi dururdu. Kur'an saygısı öyledir. Sevgisi, edebî öyledir.
Edep kitaptan öğrenilmez, edep üstattan öğrenilir. Hocanın karşısına diz çökersin; "İlme nasıl kıymet veriliyormuş, ilim nasılmış?" öğrenirsin.
Ben hafız kardeşlerimizden hatırlarım. Seneler öncesi mahâric-i hurûfu öğrenmiş; "Hocam bana yeniden öğret." diye, diz çöküyor, oturuyor bir be harfini kaç defa tekrar ediyor, bir cim harfini kaç defa tekrar ediyor. Mahâric-i hurûf tâlimi yapıyor. O kadar ciddi. Kur'an-ı Kerim kıymetli olduğundan her şeyi böyle.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
18.03.1984 -
Sadaka, Affetmek, Tevazu,
04.07.1985 -
Ayet el Kursi,
