30.09.1984 - Gıybet, Mümin Kardeşe Yardım, Mescide Gitmek, Emr-i Maruf Nehy-i Munker

30.09.1984 - Gıybet, Mümin Kardeşe Yardım, Mescide Gitmek, Emr-i Maruf Nehy-i Munker
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammed’in ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men elkâ cilbâbe'l-hayâi fe-lâ ğıybete lehû.
Enes b. Malik radıyallahu anh'ten. İbn Hibban'da, Ebu'ş-Şeyh'de rivâyet edilmiş bir hadis-i şerif. Gıybet hakkında.
Gıybet, o mecliste, o toplantıda, orada olmayan bir kimsenin arkasından, orada yok ya, onun arkasından aleyhte söz söylemek, onun istemeyeceği, hoşnut olmayacağı sözü söylemek. Böyle bir söz söylemeye "gıybet" derler. Yani gıyabında aleyhinde konuşmak söz oluyor. Günahtır. Gıybet etmek dilin büyük günahlarından birisidir. Ölü kardeşinin etini yemek gibidir. Ölü eti yemek gibidir.
O kadar, sanki öldürmüşsün de etini yiyormuşsun gibi. Yamyamlık gibi bir şey oluyor yani. Gıybet kötü bir şeydir.
Demiş ki birisi;
"Ya Resûlallah, peki o hakikaten kusurluysa, o kardeşte hakikaten o kusur varsa."
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
"Elbette hakikaten varken söylediğin zaman günah olur. Zaten hakikaten olmayan bir şeyi ona kusuru olmadığı halde var diye söylersen o iftira olur."
Onda hakikaten bir kusur olacak, sen onu söyleyeceksin; gıybet o. Olmayan bir şeyi söylersen, sen ona iftira ettin. Öyle bir kusuru yok ki sen ona iftira ettin. O daha fena.
Gıybet etmek doğru değil. Bir kimsenin kusurunu söylemeyeceğiz, örteceğiz. Sen bir kimsenin kusurunu örtersen Allah da senin kıyamet gününde kusurunu örter. Çünkü kıyamet gününde bu defterler açılacak, okunacak, insanların huzurunda insan hesaba çekilecek. Düşünebiliyor musunuz; bir mahkeme-i kübrâ ki bütün gelmiş geçmiş insanlar toplanmışlar mahşer yerinde, hepsi dinliyor, hepsi bakıyor. "Filanca gece şu kabahati işledin, filanca yerde şu sözü söyledin, şöyle aldattın, böyle ettin, böyle ettin, böyle ettin..." Nice kusurları vardır insanoğullarının. Allah örtsün. Allah, Settar ismi hürmetine ayıplarımızı hem düzeltmek nasip etsin hem de eskiden hata olarak yapmış olduğumuz ayıplarımızı örtsün.
Bir kimse bir Müslüman kardeşinin bir ayıbını örterse Allah da onun kıyamet gününde bir ayıbını örtecek. Hadis-i şerifte öyle vaat edilmiş. Açarsa, onun da kıyamet günüde ayıbı açılacak. Örteceğiz. Güzel, huzur olsun, saadet olsun, dostluk olsun, insanlar birbirleriyle iyi geçinsin diye kusurlarımızı örteceğiz. Birbirimizin kusurlarını bilsek bile yutkunacağız, saklayacağız, söylemeyeceğiz, örteceğiz.
Ne zaman?
O gıybeti bahis mevzuu olan kimse ile birisi bir iş yapacaksa, onu da söylemek lazım. Mesela;
"Ben Ahmet'le ortaklık yapacağım, bir ticarethane açacağım. Ne dersin hocam?"
"İyidir, hoştur, iyi bilirim, sen onula ortaklık yap."
Ama içinden biliyorsun ki o bir başka kimseyle ortaklık yaptı, onu dolandırdı, kasadan şu kadar para aldı, o adamı iflas ettirdi; sahtekâr bir insan. Bu adamı da saf buldu, bununla da ortaklık yapacak, onu da aldatacak. Biliyorsun böyle bir şey olduğunu ama söylemiyorsun.
Olmaz. O zaman diyeceksin ki; -çünkü o adamın onla işi var- "Aman dikkat et, o biraz tehlikeli, hesapları doğru tutmaz, yani seni bir zarara uğratmasın."
Bu gıybet olmaz.
Bizim arkadaşlarımızdan bir tanesi emekli oldu, zavallıcık. Bir dükkân açtı. Bir fabrika da tanıdığıymış, ona mal verdi;
"Sat, parasını öde."
Birisi gelmiş; görünüşü iyi, adı iyi, mensup olduğu yer iyi gibi görünüyor; "Şu kadar zaman sonra parasını vereyim." diye bundan mal almış. O da önceden ticaret yapmadığı için inanmış, bizim gibi saf. Ticaretin çok inceliği var. Erbâb-ı ticaret çekirdekten yetişmişse gelen adama şöyle bir bakar, ciğerini okur, "Bu parayı verecek bir insan mıdır değil midir?" diye ticaretin hilelerini bilir, düşmez. Adam da almış o malları, götürmüş bir başka şehre. "İşte bunlardan şu eşyayı imal et." diye imalciye vermiş. İmalci;
"Nereden aldın bunları?" demiş.
"Falanca yerden."
O oraya telefon açmış;
"Ben bu adamı tanırım. Bu senden -800 bin liralık- mal almış ama bu parayı vermez, dolandırıcıdır. Malın hepsi, tamamı bende, imal edilmek üzere hammadde olarak bana gelmiştir. Gel istersen buradan al, sana verebilirim, mağdur olma." demiş.
Doğru iş yapmış. Dürüst insanmış. Hakikaten doğru söylemiş ama o arkadaş demiş ki;
"Yok, ben onu tanıyorum, o bizim işte filanca zamandan tanıdığımız bir kimsedir, iyidir, hoştur, yapmaz öyle şey."
Daha hâlâ parasını alacak. Alamadı parasını. Adamcağızın ticarethanesi kapandı. Yani kendisinin açtığı ticarethanede başarı sağlayamadı, kapandı gitti.
Böyle olursa söylenecek.
Burada da ne diyor Peygamber Efendimiz, gelelim şimdi okuduğumuz hadis-i şerife bu izahtan sonra:
Men elkâ cilbâbe'l-hayâi.
Elkâ; atmak, ilka etmek demek. Cilbab da örtü, çarşaf manasına.
Hani Kur'ân-ı Kerîm'de de geçiyor ya;
...yudnîne aleyhinne min celâbîbihinne "Kadınlara söyle, üzerlerine cilbablarını alsınlar." diye.
Cilbab; örtü, yani çarşaf, örtünecek örtü.
"Kim hayâ örtüsünü, cilbabını, çarşafını üzerinden atmışsa..."
Yani hayası yok, hayâ perdesini yırtmış, kaldırmış; "Görünecek yerim görünsün." filan diye aldırmıyor.
"Kim hayâ perdesini üzerinden atmışsa, fe-lâ ğıybete lehû "O kimse hakkında söz söylemek gıybet olmaz."
Eh, hayâ perdesini atmış insan için gıybet bahis konusu olmaz. Onu söylersin. "O hayâsızdır, edepsizdir, şöyledir, böyledir, hırsızdır, arsızdır..." diye söylenebilir, diyor Peygamber Efendimiz.
Men eltafa mü'minen ev kâme lehû bi-hâcetin min havâici'd-dünyâ ve'l-âhireti sağura zâlike ev kebure kâne hakkan ale'llâhi en yuhdimehû hâdimen yevme'l-kıyâmeti.
İbn Ebi'd-Dünya kitabında yazmış, Enes b. Malik'ten. Bezzaz'da var, daha başka kaynaklarda zikredilmiş bir hadis-i şerif. Manası şöyle:
Men eltafa mü'minen. "Kim bir Müslümana bir lütuf işlerse, bir hayır, bir ikram, bir ihsanda bulunursa, bir iyilik yaparsa. " Ev kâme lehû bi-hâcetin. "Veyahut onun bir hâcetini bitirirse; yani bir işini görüverirse, ihtiyacı olan bir işi yapıverirse, ihtiyacını gideriverirse. " Min havâici'd-dünyâ evi'l-âhireti. "O adamcağızın o ihtiyaç duyduğu iş, hâceti ister dünyevî iş olsun ister uhrevî. " Sağura zâlike ev kebure. "Bu iş büyük bir ihtiyaç işi olsun veya küçük bir ihtiyaç işi olsun. " Kâne hakkan ale'llâhi. "Allah üzerine hak olur." En yuhdimehû hâdimen yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde ona bir hizmetçiyi hizmet ettirmesi Allah üzerine hak olur."
Allah ona bir hizmetçi tahsis eder. "Bu güzel kuluma hizmet eyle." diye etrafında pervane gibi döner o. Cennette bir hizmet ehli kimse ona ikram eder. Demek ki cennet hizmetçileri insanın etrafına böyle böyle toplanıyor.
Küçük de olsa büyük de olsa... Arkadaşın diyelim ki arabasının küçük bir ihtiyacı vardı, onu görüverdin. Veyahut elleri kirlenmiş, cebinden kâğıt mendil çıkarttın, "Buyur, sil." deyiverdin. Veyahut susamış, "Buyur, içiver." dedin. Yani neyse, büyük veya küçük... Veyahut ev alacaktı, yardım ettin. Veyahut çocuğu sıkıştı, dara geldi. Veyahut kendisi bir yere gidiverecek, "Ver çocuğuna ben bakayım." dedin. Veyahut;
"Ben çarşıya gidiyorum komşu, sana bir şey alınacak mıydı?"
"Alınacaktı, iki kilo fasulye, iki demet de maydanoz, işte soğanım da kalmadı, patates de kalmadı; alırsan memnun olurum."
Alıverdin geldin. İşte küçük veya büyük ister dünyalık ister âhirete ait...
Veyahut adam mesela Kur'ân-ı Kerîm öğrenmek istiyor, bilmiyor, hocaya da gidemiyor, vakti yok, utanıyor. "Gel, bizim evde haftada üç gün oturalım, yatsı namazından sonra ben sana sessizce öğretivereyim." dedin. Âhiret işi değil mi o da? Kur'an öğretiverdin. Dünya ve âhiretin işlerinden büyük veya küçük bir kimsenin bir işini görürse Müslüman, Allah ona kıyamet gününde mükâfat olarak, onun hizmetini görsün diye ona hizmetçi tahsis eder.
O halde biz de elimizden geldiğince Müslüman kardeşlerimize yardımına koşalım, ihtiyaçlarını gidermeye çalışalım.
Abdullah b. Abbas radıyallahu anh Ramazan'ın son on gününde Peygamber Efendimiz'in mescidinde itikâfa girmiş. [Mehmed Zahid] Hocamız rahmetullahi aleyh anlatmıştı bunu. Bizim Râmûz'da da geçer.
On gün itikâfa girmiş. İtikâfın şartı nedir?
Camiden dışarı çıkmayacak; camide hep Allah'a ibadet edecek. Abdest almak için çıkar, ondan sonra gelir. Yani o kadar. Hep camide yatacak, kalkacak. Evine gitmeyecek. Şartlarına riayet ederek orada ibadet edecek.
Bir gün cemaatte bakmış tanıdığı birisini biraz kötü durumda görmüş;
"Yahu senin benzini sarı görüyorum, biraz sararmış solmuşsun, bir derdin mi var?"
"Evet ey Abbas'ın oğlu, birisine borcum vardı, vakti geldi, hâlâ ödeyemedim."
"E ben o adamı tanırım, yanında benim itibarım vardır, gitsem ona söylesem de borcunu biraz tehir etse memnun olur musun?"
"Aman çok makbule geçer." deyince,
"Peki öyleyse, hadi." demiş, camiden çıkmışlar. O adamın yanına doğru gidecekler. Adam hatırlatmış, demiş ki;
"Ey Abbas'ın oğlu, sen itikâftasın, camiden çıkıyorsun, itikâfın bozulacak, sevabı kalmayacak."
"Biliyorum." diyor, "Şurada yatan zâttan bizzat işittim." diyor, Peygamber Efendimiz'in kabrini işaret ediyor ki;
"Bir Müslüman bir Müslüman kardeşinin işini görmek için koşarsa şu kadar itikâftan daha hayırlıdır."
"O kadar itikâftan daha hayırlıdır." diyor, itikâfını bozuyor, işini görmeye koşuyor.
Eskiler öyle yaparlarmış, birbirlerine böyle yardımcı olurlarmış. Kendisi sabahleyin siftah yaptı mı arkadaşına gönderirmiş. Şimdiki esnaf arkadaşının müşterisini alıyor.
Geçen hafta bir doktor kardeşimize gittik. Allah razı olsun. Allah bol, hayırlı helal kazançlar nasip etsin. Üçüncü katta muayenehanesi. İkinci katta bir başka doktorun muayenehanesi varmış.
"Hocam yolda bizim müşterinin yakasına yapışır, 'Bize gel.' diye müşterinin yolunu keser." diyor. "Yukarıya bırakmak istemez." diyor.
Böyle insanlık mı olur? Allah herkese rızkını veriyor, ne olacak yani. Sana gelen sana, ona gelen ona.
İnşallah kardeşlerimizin böyle işlerini görmekte biz daha gayretli olalım, insanlara faydalı olalım.
Men elife'l-mescide elifehu'llâh.
Bu da kısa bir hadis-i şerif. Tayâlisî'de Ebû Saîd el-Hudrî'den rivâyet edilmiş bir hadis-i şerif.
Men elife'l-mescide.
Elife-ye'lefu; ülfet etmek, alışmak, ünsiyet etmek demek.
Men elife'l-mescide. "Kim mescitle ülfet ederse, alışırsa, yani başı hoş olursa, bağdaşırsa, mescidi severse, mescide bağlanırsa. " Elifehu'llâh. "Allah da onunla ülfet eder, Allah ona bağlanır."
Mescidi seveni, mescitte kalmayı seveni Allah sever. Mescide dostça duygular besleyene Allah dostluk eder. Allah'ın dostluğu istenilen şeylerin en kıymetlisidir.
Demek ki mescitlerde oturmak, mescitlere rağbet etmek, mescitlerde kalmaya can atmak, mescitlere "Hemen bir an evvel varayım." diye heves etmenin çok büyük faydası var; insan Allah'ın ülfet ve ünsiyetine erişiyor. El-Ünsü billah derler, Allah ile ülfet ve ünsiyet. Allah kuluna yakın oluyor, ülfet ediyor, ahbaplık ediyor.
Hadis-i şerifte yedi zümrenin Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde gölgeleneceği bildirilmiştir.
Ne zaman?
Mahşer yerinde insanlar toplanacak... Rivayetlerde "Mahşer yerinde güneş insanın başına bir mızrak boyu kadar yaklaştırılacak." deniliyor. Cümle insanların tepesinde güneş kaynayacak. Sıcak. İnsanlar terlere batacaklar. Kimisi kulağına kadar tere batacak. Sıcaktan, bekleyişteki ızdıraptan, "Sonumuz ne olacak?" diye meraktan diz çökecekler, binlerce yıl mahşer yerinde bekleşecekler. Diyecekler ki;
"Rabbimiz gelse de mahkeme-i kübrâyı kursa da hakkımızda hükmetse de cennete gideceksek cennete gitsek, cehenneme gideceksen cehenneme gitsek; bu bekleyişe tahammül edemeyeceğiz."
Mahşer yerinde bekleyiş o kadar zor olacak. Düşünün yani, ayaküstü bir yerde birazcık durmayı düşünün. Bir devlet kapısında, bir işinizi takip ederken bir sırada, kuyrukta beklediğinizi düşünün. Nasıl zoruna gidiyor insanın, 15-20 dakika oldu mu, biraz fazla oldu mu oturacak yer aramaya başlıyor. Hakk'ın divanında binlerce yıl ayakta duracak, binlerce yıl diz çökecek insanlar, bekleyecekler. Zorlu bir zaman... O zorlu günde Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde nurdan minberlerde bazı kimseler safa sürecek. Minber, yani böyle rahat, koltuklu, yastıklı oturacakları nurdan minberlerde oturacaklar insanlar.
Onlardan birisi ne?
Yedi zümre insandan bir tanesi de ve raculün kalbuhû muallakun bi'l-mesâcid. "Bir adam ki kalbi mescitlere takılı, aklı mescitlerde, gönlü mescitlerde. " İzâ harece minhâ hattâ yeûde ileyhi. "Namaz kılmış, oradan çıkmış, tekrar dönünceye kadar aklı mescitte."
"Şu işimi bir bitiriversem, bir serbestlik bulsam, hemen camiye koşsam da yarım kalan cüzümü tamamlasam. Biraz da tesbih çekiversem. Bir de orada tefsir kitabını alsam da şurasını okusam. Veyahut işte şöyle yapsam, böyle yapsam... Şu kadar kaza namazı kılıversem, şu kadar nafile kılıversem..." diye aklı hep mescitte. Aklı, hani aklı başka yerde olur bazen, çocuklara bir şey söylersin, anlamaz hani. Aklı hep mescitte ise, mescidi sevmiş de böyle işte o kimse de Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde nurdan minberlerde gölgelenecek, safa sürecek.
Bizlerin şimdi bir kötü huyumuz var; "Ezan okunsun da camiye öyle gidelim." diyoruz. Camide biraz durduk mu sıkılıyoruz. "Hoca biraz çarçabuk kılsa da hemen kaçsak." diyoruz. Ben hatırlarım burada, bayramda; "Hoca artık vakit geldi!" filan diye müdahale etmeye kalkanlar olurdu. Yani "Hemen namazı kıldır, bir an evvel gidelim." diye.
Hadis-i şerifte geçiyor ki;
"Allah-u Teâlâ hazretleri dünyayı yarattığı zamandan beri şu dünyaya sevgi gözüyle bakmamıştır, bu dünyayı sevmemiştir."
Neden?
Bu dünya kulları hak yoldan alıkoyuyor.
"Bu dünyaya sevgi gözüyle bakmamıştır, mescitler müstesna." diyor.
Mescitler, bu dünyanın sevilecek en güzel yerleridir. Mü'minin kalesidir. Mü'min bu kaleye girdi mi şeytandan uzak olur. Buradan ezan okundu mu şeytan ezanın duyulmayacağı yere kadar uzağa kaçar. Mescitler o kadar kıymetli ama biz kıymetini unutmuşuz. Çok kıymetli. Vakti olsa da insanın 10-15 dakika önceden geliverse, birazcık bir şey okusa, birazcık tesbih çekse, ibadet etse...
Arabistan'da hoşuma giden bir şey oldu. Orada, ezanı okuduktan sonra bekliyorlar. Yani diyelim ki öğle ezanı okundu. Oraya da yazmışlar;
"Namaz yarım saat sonra kılınacak."
İkindi ezanı okundu;
"Namaz 15 dakika sonra kılınacak."
Akşam oldu;
"Beş dakika sonra kılınacak."
Yatsı;
"15 dakika sonra kılınacak."
Cetveli var, belli. Sen ezanı evinde duyuyorsun, "Ha ezan okundu." diyorsun, gidiyorsun; yüznumaraya giriyorsun, abdest alıyorsun, tazeleniyorsun, giyiyorsun pabuçlarını, camiye kadar yürüyorsun. Daha oturuyorlar. Sünnetini kılıyorsun. Biraz da vakit kalıyor. Kur'ân-ı Kerîm'i alıyorsun, biraz cüz okuyorsun. Ondan sonra kamet getiriyorlar, farza duruyorlar. İyi bir şey. Ezanın manasına da uygun. Hoşuma gitti bu. Bizde bu âdet olsa güzel olacak.
Ankara'da mesela benim mahallemde düşünelim; ezan okunuyor. Ben saate bakıyorum. Bazen işte bir misafir geliyor, bir meşguliyet oluyor. Vaktinden önce gideyim diyorum ama gidemiyorum. Ezanı duydum, "Eyvah, tuh, erken gidemedim, ezan okundu!" Mescide gelinceye kadar farza zor yetişiyorum. Sünneti de kılıyorlar, farzın son rekâtına filan yetişiyorum.
Öyle olmaması lazım. Ezan okundu mu biraz dinlenmesi lazım, beklemesi lazım ve duyanların geleceği kadar beklemek lazım ki duyanlar haber aldıktan sonra gelsinler, namaza öyle durulsun. Ezanın manasına uygun düşüyor.
Ezan davet değil mi?
Minareye çıkıyoruz, bağırıyoruz; hayyâ ale's-salâh diyoruz.
Ne demek?
"Haydin, namaza gelin!" diye bağırmış oluyoruz. Salâh "namaz" demek.
Hayya ale'l-felah. "Haydi kurtuluşa gelin!"
Peki, geliyorum; geliyoruz, bakıyoruz ki namaz bitmiş.
E hani çağırdın beni?
Yani biraz beklemek iyi oluyor. Öyle yapalım inşallah.
Sonra bir hoşuma giden şey daha; namazı çok tâdil-i erkân ile kılıyorlar. Allah-u Ekber diyor, semiallâhu li-men hamideh diyor, böyle duruyor, epeyce duruyor. Bizde hemen böyle Allah-u Ekber, semiallâhu li-men hamideh, rabbenâ ve leke'l-hamd, Allah-u Ekber, Allah-u Ekber... Yani özel namaz kıldığımız zaman, kendi namaz kılarken, bazıları der ya; "Tavuk yerden yem topluyormuş gibi." öyle hızlı hızlı kılıyoruz. Onlar öyle yapmıyor. Bir güzel şeyleri de bu.
Bir güzel şeyleri daha var; ezan vakti geldi mi bütün esnaf dükkânını kapatıyor, camiye koşuyor. Hatta eğer dükkânın içindeysen, "Namazdan sonra alışverişe devam edelim, namaz vakti yaklaştı." diyor, hemen müşterileri dışarı çıkartıyor, kapıyı kilitliyor, kapatıyor, camiye koşuyor. Cami tıklım tıklım ağzına kadar esnaf dolu oluyor. İş yerinde ezan vaktinde açık dükkân bulamıyorsun. O da güzel. Üçüncü güzel şeyleri bu. Herkes dükkânını kapatıp namaza koşuyor.
Dördüncü güzel bir şey; namazı evvel vaktinde kılmaya çok dikkat ediyorlar. Es-Salâtu li-vaktihâ. Li-evveli vaktihâ diye de rivâyet var. Namazı evvel vaktinde kılmak sevap. Geciktir, geciktir, geciktir; öğleyi ikindiye yakın kıl. Geciktir, geciktir, geciktir; ikindiyi akşama yakın kıl. Sevabı kalmıyor. Onun için evvel vaktinde kılıyorlar.
Eh, Müslümanlar birbirleriyle hayırda yarışacaklar. O kardeşlerimizin bu huyları bizden güzel.
İnşallah biz de böyle güzel kılalım.
Bir hadis-i şerif daha okuyacağım. Bu hadis-i şerif çok hoşuma gitti. Biraz da benim işime yaradı. Hepsi güzel de yani beni müjdeledi, sizi de müjdeler. Dikkatle dinleyin.
Men emera bi'l-ma'rûfi ve nehâ ani'l-münkeri fe-hüve halîfetullâhi fi'l-ardi ve halîfetu kitâbihî ve halîfetu resûlihî.
Sadaka Resûlullah.
Deylemî, Sevban radıyallahu anh'ten rivâyet eylemiş. Şu hadis-i şerifi bir can kulağıyla dinleyin.
Men. "O kimse ki." Emere bi'l-ma'rûfi. "Mârufu emretti, emr-i mâruf yaptı."
Ne demek emr-i mâruf yapmak?
Mâruf ne demek?
Aklın ve şeriatin beğendiği, güzel bulduğu şeye "mâruf" derler. Namaz kılmak, güzel bir şey. Doğru söz söylemek, güzel bir şey. Teraziye hile katmamak, güzel bir şey. Kötü söz söylememek, güzel bir şey. Yani akıl ve şeriat tavsiye etmiş, güzel bulmuş; "Tamam, uygun, böyle yapsak iyi." diyor. İşte buna "mâruf" derler.
Akıl uygun görmemiş; "Ya olmaz böyle şey, bu da yapılmamalıydı. " Ona da "münker-münkerât" derler.
Müslümanın farzlarından birisi, boynundaki farzlardan, vazifelerden birisi; namaz gibi, oruç gibi, hac gibi farzlardan birisi nedir?
Emr-i mâruf yapacak, nehy-i münker yapacak. İyi şeyi emredecek; "Şöyle yapın, böyle yapın." diyecek; kötü şeyi de menedecek, "Yoo, onu yapmayın." diyebilecek. Emr-i mâruf, nehy-i münker bir farzdır, boynumuza borçtur. Bunu hepimiz yapacağız. Ben de yapacağım, sizler de yapacaksınız. Herkes yapacak. İyi şeyi tavsiye edeceğiz, yaptırmaya çalışacağız, öğretmeye çalışacağız; kötü şeyi engellemeye çalışacağız, yaptırmamaya çalışacağız. Müslümanların umumi vazifesidir bu. Müslümanlar iyiliği yaptırmaya çalışır, münkerâtı, kötülüğü yaptırmamaya çalışır. Gücü yeterse kötülüğe eliyle mâni olur. Olmazsa diliyle nasihat eder. Olmazsa kalbinden buğzeder.
"Kim emr-i mâruf yaparsa ve nehy-i münker ederse; yani iyi şeyi emreder, tavsiye eder, kötü şeyi de yaptırmamak için yasaklamaya çalışır, yaptırmamaya uğraşırsa. " Fe-hüve. "İşte bu zât, böyle yapan zât." Halîfetullâhi fi'l-ardi. -Mübarek olsun.- "Allah'ın yeryüzünde halifesidir."
Oh, ne kadar güzel değil mi? Yani emr-i mâruf, nehy-i münker yapan kimse yeryüzünde Allah'ın halifesi oluyor. Ne büyük bir rütbe ne kadar güzel bir şeref!
Sonra ve halîfetu kitâbihî. "Kur'an'ının da halifesidir."
Halife ne demek?
Halefi, arkasından gelen, ona vekalet eden, onun yerine, onun makamına kâim olup da onun işini yapıveren kimseye "halife" derler.
Resûlullah'ın arkasından o makama gelip Müslümanları idare edenlere ne diyorlardı?
"Halife" diyorlardı. Resûlullah'ın arkasından gelip o işi yürüttükleri için. Demek ki Allah'ın halifesi oluyor, Kur'an'ın halifesi oluyor. Yani Kur'an'ın yerine kâim olmuş ve onun emrini tutturmak için uğraşmış olduğu için Kur'an'ın halifesi oluyor.
Ve halîfetu resûlihî. "Resûlullah'ın halifesi olmuş oluyor."
Emr-i mâruf, nehy-i münker yapan kimse Allah'ın halifesidir, kitabının halifesidir, elçisi Hz. Muhammed'in halifesidir.
Allah bizi böyle hakkı tutan, hakkı destekleyen, hakkı söyleyen, hakkı öğreten, hakkı tavsiye eden, hakkı yapan, hakkı yaptırtan, kötülükleri de yaptırtmayan, onu yasaklayan, engelleyen, aktif, insanlara hayırlı Müslüman eylesin. Pasif, ne yaptığını bilmeyen, işe yaramayan insanlar etmesin.
Bu memleket bizim. Bu cemiyet bizim. Bu gemi bizim.
Bu geminin altına delik açılırsa kim batar?
Geminin ahalisi hepsi birden batar. Biz bu gemiyi sağlıklı, sıhhatli tutacağız ki bize Moskof hâkim olmasın, Yunan gelip istila etmesin, bilmem şu olmasın, bu olmasın... Yani bu gemiyi batırmamak hepimizin vazifesi. Peygamber Efendimiz bildirmiş ki;
Bir gemide insanlar gemiyi paylaşsalar;
"Sen güvertede dur, biz aşağıda duralım."
Güvertede durmak havalıdır ama yağmur yağdığı zaman ıslanır. Aşağıda durmak karanlıktır ama mahfuz kalır. Paylaşmışlar bir gemiyi. Aşağıdakiler yukarıya çıkıyorlar, -aşağıda ihtiyaçlarını görmek için- su ihtiyacını nehirden veyahut gölden daldırıyorlar, alıyorlar. Şimdi in çık, merdivenlerden inmek çıkmak zor geliyor. Bir tanesi, bir akıllı diyor ki;
"Şu geminin şu duvarını delelim aşağıdan, su oradan kestirmeden gelsin."
Böyle şey olur mu?
Olmaz.
Öyle yaparsan su oradan girdi mi gemi batar.
Yukarıdakiler ona müsaade eder mi?
"Bizim tarafımızda değil, aşağıdakilerin yaptığı bir şey."
Etmez.
Onun için herkesin zararına olduğundan bu kötülükleri hepimizin engellemesi lazım.
Tavsiye ederim; hepiniz hayır cemiyetlerine koşun, sahip olun. Biz hayır insanıyız. Müslüman tepeden tırnağa hayırdır. Yanında dursan hayırdır, konuşsan hayırdır, yürüsen hayırdır, ne yapsa hayırdır Müslüman. Hadis-i şerifte böyle methedilmiş. Bizim işimiz hayırdır. Hayır cemiyetlerine koşalım, hayırları yapalım, yaptıralım, düzgün yapılmasına çalışalım. Şerleri de def etmeye çalışalım. Camilerimiz tertemiz olsun. Sokaklarımız tertemiz olsun. Her işimiz muntazam olsun. Yaptığımız iş tertemiz olsun. Ticaretimiz güzel olsun. Ölçümüze, tartımıza güvenilsin. Yaptığımız iş beğenilsin. Böyle güzel işler bize yakışır.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi böyle iyiyi, güzeli yapan, yaptıran; kötüyü, çirkini engelleyen aktif Müslüman eylesin.
Fâtiha-i şerîfe meâ'l-besmele.
18.03.1984 -
Sadaka Vermek, Sabır,
17.11.1984 -
Rüya, Tokluk, İyilik
