26.02.1984 - Borç Vermek, Zikirle Uyumak, Misafire İkram, Hasta Duası

26.02.1984 - Borç Vermek, Zikirle Uyumak, Misafire İkram, Hasta Duası
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Mâ min müslimin yukridu muslimen kardan illâ kesadakatihâ merraten.
"Hiçbir Müslüman yoktur ki bir diğer Müslümana borç verir," -bir rivayette iki defa borç verir- İlla kâne kesadakatihâ merraten. "Her defasında onun sadakası gibi olur."
Bu hadîs-i şerîfte, Müslüman kardeşin Müslüman kardeşe borç para vermesinin sadaka vermek gibi sevap olduğu bildiriliyor. Hatta muhtaç olan kardeşine, dostuna, ahbâbına borç para vermek sadaka vermekten daha iyidir. Çünkü borç mutlaka sıkışık olan bir insana, ihtiyacı olana verilir. Hatta o kimse dostu olması dolayısıyla da bu üstünlük oluyor. O bakımdan Müslümanların Müslüman kardeşlerine böyle kendisinin yanında fazladan duran parayı ona borç olarak vermesi sadaka gibi sevap oluyor.
Bu borç vermeye karz-ı hasen derler. Bir Müslüman böyle bir borcu aldığı zaman o borcu ilk fırsatta ödemeye çalışmalı. Şu zamanda, borç para vermekte birçok kimsenin ağzı yanmıştır. Bu ağız yangınlığı olmasın diye borç para alan kimse ilk fırsatta, eline imkân geçer geçmez o borcunu ödemeli.
Eline imkân geçtiği halde tehir ediyorlar, vermiyorlar. Halbuki o kimseden alırken işte neler düşündüler, neler söylediler. Yanında para bulunuyor; "Vadesi gelsin." diyor. Hatta vadesinden sonra da geçirmeye çalışıyor. Çünkü paranın değeri düşüyor, ne kadar borçlu durur da geç öderse paranın gücü o kadar zayıfladığı için kolay ödeniyor.
Mesela insan iki sene önce yüz bin lira para almışsa şimdi o yüz bin lirayı ödemek sanki otuz bin lirayı ödemek gibi basitleşiyor. Onun için tehir ediyorlar. Tehir etmek doğru değil. Elinde imkân olduğu zaman o kardeşinin kendisine yaptığı iyiliğe mukabele olmak üzere derhal, müddeti uzatmadan götürüp vermesi gerekiyor.
Elinde imkân olan kimsenin de böyle kardeşlerine borç vermesi çok büyük ecirdir, sevaptır. Onu bankada, daha başka yerde, sandıkta, kasada tutmasından Allah indinde ecir kazanmasına vesile olur.
Fakat bugün Türkiye'de paranın bir acayip hali var. Para, kâğıt üzerinde 100 lira yazıyor, 1000 lira yazıyor ama o 1000 olarak durmuyor. Her sene paranın iş yapma kabiliyeti, satın alma gücü devamlı bir düşüş içinde; yüzde otuz, yüzde kırk, yüzde elli bir düşüş içinde. Onun için kimse buna bir çare bulabilmiş değil. Parası eğer kasada durursa, çalıştırmazsa, herhangi bir şekilde böyle bir yerde durduğu takdirde derhal düşme oluyor. O bakımdan borç veren kimse, o parayı sanki bir sene sonra alacaksa o kadar fedakârlık yapma gibi bir durum oluyor.
Buna karşılık bazı kimseler diyorlar ki; "Madem paranın değeri böyle kaypaktır, devamlı kayboluyor. Kaypak olmayan bir sisteme bağlayıp öyle verelim. " Bizim de bazı hayır müesseselerinde çalıştığımız zaman başımıza geldi. O hayır müesseseleri mesela ihtiyaç sahibi kimselere borç para da vermeyi tüzüğüne yazmış; "Borç para verebilir."
Peki neye göre vereceğiz?
Ben borç para vermek için bir milyon lira ayırmışsam, onu bir sene herkese borç verip de ertesi sene topladığım zaman artık o bir milyon liranın değeri çok düşmüş oluyor. Bunun çaresi nedir diye böyle düşünülmüş, taşınılmıştı. Kimisi; "Altın borcu verelim, altın alalım." gibi tekliflerde bulunmuşlardı. Bu, iktisatçıların işi…
Bu devirde herkes borç para vermeye yanaşmıyor çünkü aldığı zaman mutlaka mağdur oluyor. Alan kazançlı çıkıyor, veren [mağdur] oluyor. Peki o kazancı karşılamak üzere alan kimse fazla para verse, o da faiz oluyor. Faiz de İslâm'da yok. Böyle bir sıkıntısı var.
Sanıyorum nispeten makul olan, değişmez bir şeye kıyas edip borcu oradan alıp da oradan verirse borç veren kimse de alan kimse de mağdur olmaz. Bu hadîs-i şerîfte bahsedilen Müslümanın Müslümana yardım etme işi böylece tahakkuk eder. Çünkü para üstündeki isim aynı duruyor ama aynı kalmıyor. Çünkü altın değil, sadece bir banknottan, varaktan ibarettir.
Diğer hadîs-i şerîfe geçiverelim;
Mâ min müslimin yebîtu alâ zikrin tâhiren fe-yeteârru mine'l-leyli fe-yes'elu'llâhe hayran min emri'd-dünyâ ve'l-âhireti illa a'tâhu iyyâhu.
Bu hadis, Ahmed b. Hanbel, Ebû Davud ve Taberanî, Muaz b. Cebel'den rivayet etmiş. Ebû Umame'den ve Amr b. Abese'den rivayet edilmiş.
Mâ min müslimin; "Hiçbir Müslüman yoktur ki." Yebîtu alâ zikrin tâhiren; "Zikir üzerine temiz olarak geceler." Ve yeteaârru mine'l-leyli; "Ve geceleyin [gerinerek] uykusundan uyanır, uykusundan kalkar." Feyes'elu'llâhe hayran min emri'd-dünyâ ve'l-âhireh; "Dünyasının ve âhiretinin işinden Allah'tan ne isteyecekse ister," İlla a'tâhullahu iyyâhu; "Allah ona o istediğini muhakkak verir."
Şimdi bunu birazcık izah edelim;
Bir Müslüman gece yatarken nasıl yatacak? Gece yatarken Müslüman temiz yatacak. Yebîtu alâ zikrin tâhiren; "Temiz olarak yatacak."
Bu temizlik çeşitli şekillerde izah edilebilir. Mesela "abdestsiz olmayacak, boy abdestsiz olmayacak" mânasına temiz olarak yatacak.
Bize abdest alınması büyüklerimiz, hocalarımız tarafından tavsiye edilmiştir. "Bir Müslümanın yatacağı zaman abdesti olsa bile gidip taptaze bir abdest alıp, şöyle bir hafif dört rekât namaz kılıp öyle yatması uygundur." diye büyüklerimiz söylerdi. Bizim örfümüzde, âdetimizde, büyüklerimizden gördüğümüz adabımızda bu vardır.
Ne diyor Peygamber Efendimiz? Alâ zikrin; "Zikir üzere temiz olarak yatmak."
Zikir nasıl olur? Zikrin en güzeli namazdır. Çünkü içinde her çeşit zikir var. Hem Kur'an var hem tesbih var hem tekbir var, her şey var. O bakımdan zikirlerin en güzeli namaz kılmak olduğu için abdest alır, tâhiren şartı yerine gelir.
Alâ zikrin şartını yerine getirmek için de namaz kılar, ondan sonra yatarken kelime-i şehâdet getirir, Kul eûzu birabbi'l-felak, Kul eûzu bi rabbi'n-nas'ı, ayete'l-kürsîyi okur. Hususi duaları vardır, yatacağı zaman edilecek dualar... Ondan sonra Allah-u Teâlâ hazretlerine imanını ifade eder:
"Yâ Rabbi ben sana inandım, senin gönderdiğin kitaba inandım, peygambere inandım." gibi yatma esnasında okunacak çeşitli dualar vardır. Onları okur. Hiçbir şey bilmiyorsa "Allah" diye diye, kelime-i şehâdet getire getire, amentü billahi'yi okuya okuya yatar. İşte bu 'alâ zikrin "zikir üzere yatmak" olur. Namaz kılmak en güzeli. Abdestli olarak, zikrederek "Allah" diye diye yatar uyur.
Ondan sonra geceleyin uykusunun bir arasında uyanır. Mine'l-leyl diyor.
Gece ne zamandır? Gecenin vakti ne zaman başlar? Akşam ezanı okunduğu zaman gecenin hükmü girer. Gündüz bitti, güneş battı; gece başladı.
Gece ne zaman biter? Umumiyetle dinleyen kardeşlerim, genç kardeşler veya dışarıdaki vatandaşlar sanır ki ortalık aydınlandığı zaman, işte artık her taraf herkes birbirini görmeye başladığı zaman gece biter sabah başlar diye düşünür.
Hayır!
İmsak kesildiği zaman gece biter; sabah o zaman başlar. Sabah namazının evvel vakti, gece o zaman bitiyor.
Ne zaman bitiyormuş?
Takvimlerdeki oruç için imsak vakti vardır ya, "Artık yemek yeme! Bu vakitten sonra yemek yemek doğru olmaz, oruca niyetlen, ondan sonra oruçlu dur." dediğimiz vakit var ya, işte o sabah vaktidir. İsterse dışarıya baktığı zaman daha her taraf çok iyi görünmesin. Hafif karanlık gibi bile olsa sabahın hükmü girmiştir. Demek ki gece, akşam ezanıyla imsak vakti arasındaki zamandır.
Burada mine'l-leyli diyor, demek ki Müslüman imsaktan önceki bir vakitte kalkacak. Temiz olacak; yatarken temiz yatacak. Zikrede ede yatacak ve henüz gecenin hükmü geçmediği bir vakitte kalkacak. Gecenin yarısı olabilir, üçte ikisi olabilir.
Gecenin son kısmına Arapça' da seher derler. Bizim Türkçe' de seher denilince sabah sanılıyor. Halbuki seher gece vaktidir. Daha hiç ortalık aydınlık olmayan fakat artık sabaha yakın kısmıdır. Seher vaktinde yenilen yemeğe de sahur derler.
Sahur ne demekmiş kelime olarak? Yemeğin adı. Seher vaktinde yenilen yemeğin adı Arapça' da sahurdur. Onun için o ismi almış. Seher vaktinde yenildiğinden kelimeler benziyor birbirine. 'Se' harfi var, 'ha' harfi var, 're' harfi var. Sahur; Seher vaktinde yenilen yemek. Arapça 'da böyle bir vezin var faûl vezni.
Sabûh ne demek? Sabahleyin içilen içkiye derlermiş mesela. Sabah-sabuh. Seher-sahur.
Hadise dönelim; demek ki insan zikir üzere temiz olarak uyuyacak ve geceleyin kalkacak.
Ne zaman? İmsaktan önceki bir vakitte o "tatlı uykusunu bölecek" Peygamber Efendimiz böyle diyor, bu kelimeyle ifade ediyor. "Tatlı uykusunu böler."
Kimin için? Allah rızası için. Feyes'elu'llâhe hayran min emri'd-dünya ve'l-âhireh. "Allah-u Teâlâ hazretlerinden dünyası için, âhireti için bir şeyler ister. İlla a'tâhu iyyahu; "Allah muhakkak verir, isterse verir."
Neden? O seher vakti çok kıymetlidir. Üstüne bir kitap yazsak… O kadar çok haber var bunun hakkında.
Ve bi'l-eshâri hum yestağfirun, diye Kur'ân-ı Kerîm'de geçiyor. "Seher vaktinde tevbe, istiğfar etmek." Peygamber Efendimiz' in çok hadîs-i şerîflerinde geçiyor. Çok meşhur bir vakittir. Duaların çok kabul olduğu bir vakittir. O vakit Allah-u Teâlâ hazretleri semâ-ı dünyaya rahmetiyle nüzul eyleyip kullarına seslenir:
"Yok mu benden istiğfar isteyen? Yok mu benden mağfiret isteyen, tevbe istiğfar eden? Onu affedeceğim, mağfiret edeceğim, istediğini vereceğim. Yok mu benden bir şey talep eden?" diye seslenirmiş kullarına.
Hani herkes uykuda, tatlı uykusunda olduğu o zaman. Ariflerin büyük pazarı, panayırı zamanıdır. Arifler o zamanda uyanık olurlar. Akşam erken yatarlar, gecenin o vaktinde uyanık olurlar.
Biliyorsunuz Peygamber Efendimiz' e Kur'an'ın ayetleri geldi. İlk ayetler rivayete göre İkra' sûresinin başındaki beş ayet geldi. Ondan sonra Müddessir sûresinin başındaki ayetler geldi. Orada namaz kılması emrediliyor. Ondan sonra üçüncü grup Müzzemmil sûresi ayetleri geldi. Geceleyin kalkıp namaz kılması emrediliyor.
İslâm ilk geldiği zamandan beri gece kalkıp ibadet etmek emrolunmuş, Peygamber Efendimiz' e de Ashab-ı Kirâm'a da tavsiye edilmiş. Peygamber Efendimiz hep geceleri kalkardı, teheccüd namazı kılardı, o vakitlerde Kur'an okuyup zikr-ü tesbih ederdi. Ashâb-ı kirâm da ona çok riayet etmişler. Onun için çarçabuk kemale erivermişler.
Onun için insan herkesin uyuduğu gecenin o vaktinde çalışırsa maneviyatı açılır, gafleti kalkar, duaları kabul olur. Gözyaşlarıyla böyle ağlaya sızlaya istediği şeyleri Allah-u Teâlâ hazretleri ihsan eder. Bu hadîs-i şerîf bunun binlerce delilinden bir tanesi. Bir tane değil, çok var bu hususta…
Onun için kardeşlerime tavsiyem akşam erken yatsınlar. "Televizyonda güzel program oluyor hocam." Bırak şu televizyonu! Zaten evine soktuğun bir kabahat. Erken yatacaksın, bu vakti kaçırmayacaksın.
Sen kazanç aramıyor musun? Sevap aramıyor musun? Allah'ın rızasını aramıyor musun?
Arıyorsun. Erkence yat, bu vakitte kalk, dua et. Hem dünya için hem âhiret için faydalı. Ne istersen ihsan eder. Bak hadîs-i şerîfte İlla a'tâhu; "Ne isterse muhakkak verir." diyor. Duaların kabul olduğu bir zamandır; gafil olmayın, fırsatı kaçırmayın.
"Çağıra kimin haceti varsa, dursun dilesin, geçmeye pazar." Meşhur ilahi var ya. Gecenin üçte ikisi geçince, gecenin sülüsâni geçince, emr-i Hakk ile gökten yere iner melekler, iner de çağırır, seslenir, nida ederler:
"Kimin haceti, ihtiyacı varsa dursun Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzuruna, dilesin o ihtiyacını, pazar geçmesin, pazar zamanı geçmesin." diyor. Bu güzel bir ilahi. Sözleri de güzeldir. Hakikaten bir pazar gibidir.
Bilmiyorum böyle semt pazarlarına, elinize pideyi alırsınız, dükkâncılar kapatmışlardır, tezgahlar bitmiş, kamyonlar yükleniyor bir taraftan. İşte ne ararsanız yok. Çöpler kalmış ortada. Satılan satılmış, güzel meyveler, güzel sebzeler vesaire. "Hay Allah, yetişemedim işte. İşten geç geldim." Dolaşırsınız dolaşırsınız, doğru düzgün bir domates bulamazsınız, doğru düzgün bir sebze bulamazsınız.
Neden? Pazar geçti. Pazarın vakti bitti.
İşte insanlar da uyuyorlar, uyuyorlar, ondan sonra sabah kalkıyorlar, gözleri çapaklı çapaklı, üzerlerine güneş doğmuş. Tıpkı o mezbeleliğe kalkar gibi. Pazar yeri bitti. Alan aldı, satan sattı, kazanan kazandı, torbasını, filesini dolduran doldurdu arabasını, kâr eden etti.
Mü'min erken yatacak, erken kalkacak. Seher vaktini değerlendirecek.
Dağlar ile taşlar ile, çağırayım Mevlâ’m Seni.
Seherlerde kuşlar ile, çağırayım Mevlâ’m Seni.
Kuşlar bile uyanır o zaman. Cıvıl cıvıl cıvıl ötüşürler. Daha gece ama o vakti sezerler. Horoz sezer. Seher vakti horozun ötüşünden belli olur. "Seher vakti gelmiş, tamam. İlk horozlar ötmeye başladı." derler. Köylüler bunu bilir, seher vakti geldi diye kalkarlar. Daha ortalık zifiri karanlıktır ama seherin vakti geldi.
Onun için eğer bir şey isteyecekseniz bu vakti geçirmeyin. İhtiyacınız yoksa, siz bilirsiniz; istediğiniz kadar horul horul uyuyun. İhtiyacı olmayan insan uyur. Eğer Allah'tan hiç dileyeceğiniz bir şey yoksa bir şey demem. Ama dileyecekseniz; çocuğunuzun rahatsızlığı var, işinizde sıkıntı var, kazancınızda darlık var, şu var, bu var. İşte o zaman dileyin. Kendiniz için, arkadaşlarınız için, hanımınız için, çoluk çocuğunuz için, milletiniz için, vatanınız için…
Çok gafil insanlarız. Bak ne kadar güzel; Allah "bir şey isterse muhakkak, ille verir…" diyor.
Allah aşkına söyleyin, hiç kalkıp da mesela; "Irak ile şu harbini bitir yâ Rabbi." diye dua ettiniz mi? Müslüman değil misiniz, değil miyiz?
Bak, yolları var işte. Sonra bir vaad daha var. "Müslümanın Müslümana onun arkasından yaptığı dua reddolunmaz." Şimdi ben kendime dua edersem;
"Yâ Rabbi bana şu kadar para ver, otomobil ver, Mercedes ver, köşk ver, yalı kenarında olsun, deniz kenarında olsun, şu da olsun, bu da olsun…" Kendim için istersem Mevlâ bilir ister kabul eder ister etmez. Ama kardeşi için isteyenin duası reddolunmaz. O zaman sen bana iste, ben sana isteyeyim. İşin kurnazlık tarafı bu. Ben sizin için isteyeyim, siz de benim için isteyin, olsun bitsin madem.
Neden böyle? Allah kulların birbirini sevmesini seviyor da ondan. Her zaman söylediğim o. Kendimden söylemiyorum da fırsat geldikçe hadîs-i şerîflerden işaret ediyorum.
Birbirimizi sevmeyi öğreneceğiz. Birbirimizi sevmeyi daha öğrenemedik arkadaşlar, birbirimizi sevmeyi öğrenemedik! Şeytan arayı bozmak için çalışıp duruyor. Kardeş kardeşe hasım. Akraba akrabaya hasım. Müslüman Müslümana düşman. Daha sevmeyi öğrenemedik. Daha yeni yeni söküyoruz alfabeyi; "a, b, c…" diye. "Baba bana top at." diye… Daha yeni bu durumdayız.
Halbuki buranın üniversite olması gerekiyor. Herkes herkese sevgili olmalı, saygılı olmalı, kardeş olmalı, dost olmalı, fedakâr olmalı, vefakâr olmalı.
Hani vefa!
Hani sevgi!
Hani muhabbet!
Hani kendisine kardeşini tercih etme duyguları, nerede!
Kitaplarda.
Bunları söyledikçe tatbik edeceğiz. Biz bunları neden söylüyoruz?
El-'ilmü bila 'amelin vebalun. "Bunları duyup da tatbik etmezse vebaldir."
İnsan duyduğunu tatbik edecek. Bildiğini tatbik eden, duyduğunu tatbik eden kimseye Allah bilmediği mânevî ilimlerin kapısını açar ardına kadar.
İlm-i ledünnîyi istemez misin? Marifetullahı istemez misin? Allah'ın sana mânevî ilimlerin, esrar-ı ilahiyesinin kapısını açmasını istemez misin?
Bildiğinle amel etsene!
Çalışmadan olur mu? Gayret sarf etmeden, tatbik etmeden, amel etmeden olur mu?
Amel edeceksin, gayret edeceksin, çalışacaksın, çabalayacaksın… Biz bile bir işçi çalıştırdığımız zaman;
"Kerata, maaş veriyorum, yevmiye veriyorum, ne oturuyorsun?" demez miyiz? "Sabahtan akşama ne oturuyorsun ya, boyuna kaytarıyorsun. İki tane tuğla koyuyorsun, ondan sonra. Böyle bedavadan para olur mu?" demez miyiz?
Allah zaten hep bizi bedavadan besliyor. Bizim ona layık bir amelimiz yok ama gayretimiz, niyetimiz olacak, çabalayacağız. "Kulum bak çabaladı, bir şey yapacağı yok ama çabaladı, yolumda gayret gösterdi." diye ihsan edecek. Çabalamayana vermiyor.
Ve en leyse li'l-insane illa mâ sea ve enne sa'yehu seyfe yura. "İnsan neye çabalarsa onu elde eder."
Men kara'a baben velecce velece. Bu, Arapça nükteli bir sözdür.
"Kim bir kapıyı çalar da durursa orada, ısrar ederse, o kapıdan girer." Gitmezse, "Gitmem bu kapıdan ille." diye durursa oradan girer.
Men talebe şey'en vecedte vecede. "Kim bir şeyi ister de ciddi üstünde durursa." Vecede. "O zaman bulur." Muradına nâil olur.
Onun için çalışacağız. Bu hadîs-i şerîfleri masal, hikâye, fıkra dinler gibi değil; "Bakalım ben bu hadîs-i şerîfin neresini nasıl uygulayabilirim?" diye amel etmek maksadıyla dinlemeliyiz.
Demek ki bu hadîs-i şerîfe göre şimdi bizim bu gece ne yapmamız lazım?
Hemen abdest alacak, zikrederek öyle yatacak. Seher vaktinde kalkmaya çalışacak. İşi için, arkadaşın için, Müslümanlar için bir şey iste bakalım. Kötülüklerin güzel olması için dua et bakalım…
Eddu'âu yeruddü'l-kadâe ba'de en yübrame. "Dua Allah'ın hükmünü kesinleştikten sonra değiştirir." diyor Peygamber Efendimiz. Çünkü duayı da kabul eden Allah'tır. "Kulum dua etti, değiştirdim, istediğini ihsan ettim." deyiverir.
E'd-du'âu hüve'l-ibadetü.
Dua nedir? "İbadetin ta kendisidir, özüdür, iliğidir." Kemiğin içindeki ilik gibidir, özüdür, hülasasıdır. Onun için dua etmeyi öğreneceğiz.
Dua etmenin de güzel zamanları var. İşte güzel bir zaman. Geceleyin uykunu bölüyorsun Allah aşkına, Allah sevgisine, Allah muhabbetine, Allah korkusuna, dinî duygunun kuvvetine dayanan bir şey. Uykunu terk ediyorsun, kalkıp abdest alıp namaz kılıyorsun.
Bizim bakanlık yapmış kardeşimiz bir, ayağından rahatsız. Londra'ya gitmiş. Genel müdürlük yapmış bir kardeşimiz anlattı. Oraya gitmişken ayağındaki rahatsızlık için bir profesöre görünmüş, hani adamlar tecrübelidir, ayrıca modern cihazlara da sahiplerdir diye. Profesör muayene etmiş, ayağın her tarafını incelemiş. Tamam, rahatsızlık var, damarları şişiyor, ayağı şişiyor, ayağını iyi kullanamıyor. Adam, hastaya, bizim eski bakana "Geceleyin tam uyuma. Gecenin arasında kalk, gezin, hareket et. Sonra mümkünse eline, yüzüne, ayağına soğuk suyla masaj yap. Ondan sonra kıvır ayağını, soğuk su kanı devrettirir." diye böyle uzun izahat vermiş.
Şimdi o arkadaş diyor ki; "Adamcağız çok yoruldu bize anlatmak için; Müslüman olsaydı 'teheccüde kalk' derdi, biterdi." diyor. Çünkü teheccüd olunca hepsi oluyor işte. Kalkıyor, abdest alıyor, ayağına masaj yapıyor. Yüzünü tamam soğuk suyla masaj yapıyor ama biz ona masaj demiyoruz. Biz ona abdest diyoruz; onun her damlasıyla günahlar dökülüyor. Böyle çenenden, elinden, dirseğinden damlalar yere düştükçe günahların gidiyor; tertemiz yapıyor mânevî bakımdan da. Sadece maddî bir suyla masaj değil, mânevî kirleri de götürüyor.
Yine Almanya'da anlattılar veya Avusturya'da olabilir. Bir arkadaş, bir vatandaşımız gitmiş. Dizinde bir rahatsızlık var. Doktora göstermiş. Doktor demiş ki:
"Nereden, hangi memlekettensiniz?"
"Türkiye'denim."
Hayret etmiş. Başını sallamış. "Türkiye'den mi?"
"Evet, Türkiye'den."
"Allah Allah." yine hayret etmiş. Demiş:
"Hristiyan mısınız?"
"Yoo, Müslümanız." demiş. Yine hayret etmiş "Allah Allah, ne biçim şey!" diye.
"Bu hastalık Müslümanlarda olmaz." demiş. Sonra aklı başına gelmiş doktorun, demiş ki:
"Galiba sen İslâmî ibadetlerini yapmıyorsun, namazı kılmıyorsun galiba." demiş. Adam da boynunu bükmüş;
"Evet." demiş.
"Tamam, şimdi oldu. Çünkü namaz kılan, ibadet eden insanda dizdeki bu rahatsızlık olmaz, hiç görmedim şimdiye kadar." demiş. Diz çöküyoruz ya, diz çöküyoruz, rükû ediyoruz, secde ediyoruz, oturuyoruz.
İşte bakın biz ibadet olsun diye yapıyoruz, yoksa sıhhat bulalım, jimnastik olsun diye yapmıyoruz. Yaparsak ecir alamayız. Allah bize "Namaz kılın." diye emir buyurduğu için, Resûlullah o tarzda kılınacak namaz diye öğrettiği için kılıyoruz ama bakın Allah yan ürününü de veriyor.
Hani fabrikaların bir esas ürünü vardır, esas mahsül, bir de fabrikanın yan ürün vardır.
Mesela diyelim ki Karadeniz Bakır İşletmeleri. Tamam adı üstünde, ne yapıyor bu fabrika?
Bakır tasfiye ediyor. Topraktan çıkan madeni işliyor. Ama Allah'ın hikmeti, her bakır madeninin içinde, sağında solunda biraz altın karışık olur. O bakırı işlerken kıyıdan köşeden de şu kadar bakır madenini işlediği zaman şu kadar da altın birikiyor. Esas fabrikanın gayesi bakır yapmak ama yandan ne çıktı?
Buna "yan ürün" derler. Yan mahsül, tâli mahsül… Altın da çıktı. İşte bizim namazımız, ibadetimiz esas gayesi Allah'ın rızasına ermek ama Allah onu yapan kimseye sıhhat de veriyor. Fabrikamızın yan ürünü altın çıktığı gibi sıhhat de kazanıyoruz.
Onun için bir Müslüman iyi bir Müslümansa… Bakıyorsun yüz on yaşına gelmiş, bembeyaz sakalı var, kıpkırmızı yüzü var, nur gibi böyle. Baktığı zaman insanda boynuna sarılıp öpmek isteği geliyor. Bastonuna dayana dayana yürüyor, geliyor, gidiyor camiye. Bir şey sorduğun zaman konuşuyor. İçine böyle ferahlık doluyor, "Ne mübarek insan." diyorsun. Zevk alıyorsun konuşmasından, "Ne tatlı insan, ihtiyar ama zekaya bak, zarafete bak, nükteye bak." diyorsun.
Aklı da oluyor, morali de oluyor, saadeti de oluyor, her şeyi oluyor. Ömrü de uzun oluyor. İslâm, Müslümanın canına can katıyor.
Selman-ı Farisî radıyallahu anh'ten. Allah şefaatine nâil eylesin. O bizim silsilemizdendir, hususi yakınlığımız var. Peygamber Efendimiz' den bize naklediyor, ne demiş?
Mâ min müslimin yedhulu aleyhi ehuhu'l-muslimu fe yulkî lehû visâdeten ikrâmen lehû ve i'zâmen lehû illâ gafara'llahu lehû.
"Hiçbir Müslüman yoktur ki ona bir Müslüman kardeşi gelir yanına misafir olur." Yanına girer, 'e's-selamu aleyküm' der, odasına, evine, mekanına gelir, girer. O da ona, Fe yulkî lehû visâdeten. "Bir yastık, şilte, dayanma yastığı uzatır." "Aman duvara yaslanma, şuna dayan kardeşim" diye bir yastık uzatır.
Neden? İkrâmen lehû. "Ona ikram olsun diye." Ve i'zâmen lehû. "Ona hürmet olsun diye, bir yastık uzatıyor." İllâ gafara'llahu lehû; "Böyle yaptı mı Allah onu mutlaka mağfiret eder, günahını bağışlar."
Bir yastık uzatıyor; "Hoş geldin kardeşim, şuraya dayan, aman soğuk duvara sırtın değmesin, rahat eyle." diye.
Bir de böyle fiilî dualar var. Demek ki infak edeceğiz, cennet bize "Gel gel." diyecek. Demek ki Müslüman kardeşimizi giydireceğiz, Allah bizi hıfz-ı himayesine alacak. Demek ki Müslüman kardeşimize izaz, ikramda, hürmette bulunacağız, Allah-u Teâlâ hazretleri bizi afv-u mağfiret eyleyecek.
Benim sınıf arkadaşım bir kimseyi anlattı:
"Seneler senesi kol kola omuz omuza beraber ortaokulu, liseyi okuduk, akrabamızdan birisi, ama akrabamız üç yüz, beş yüz kişi, bir tek aleyhinde olan kimse yok. Herkes severdi kendisini, hiç kimseyi incitmezdi. Çok da zikrederdi, çok zikir ehliydi." diyor.
Ölümü nasıl olmuş?
Demiş ki: "Çocuklarım telaşlanmayın, üzülmeyin, bugün benim yolum göründü, bugün göçeceğim âhirete." Ondan sonra böyle zikirle şeyle meşgul olurken; zikrede ede o da âhirete göçüvermiş.
Neden? Kimseyi incitmemiş de ondan. Kimseyi incitmemiş. Gönül Kâbe'sini yıkmamış.
Mâ min 'abdin müslimin yaûdu mariden lem yahtur eceluhû fe-yekûlu seb'a merrâtin Es'elu'llahe'l-'azîm rabbe'l-'arşi'l-'azîm en yeşfiyeke illâ ûfiye.
Sadaka Resûlullah fî-mâ kâl.
Tirmizî'nin, Ahmed b. Hanbel'in İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet ettiği bir hadîs-i şerîf. Kalemleri çıkarıp bu duayı yazmanız gerekiyor!
Diyor ki: "Hiçbir Müslüman kul yoktur ki, bir hastayı ziyarete gider, eceli gelmemiş bir hastayı. Allah takdir etmemiş, daha ölmeyecek, eceli gelmemiş olan bir hastayı ziyaret eder de yedi defa şu duayı okursa, mutlaka o hasta şifa bulur."
Şimdi eczane reçetesi, yazın bakalım. Ne buyurmuş, yedi defa ne diyecek bir Müslüman hasta kardeşini ziyaret ettiği zaman, onu söyleyeceğim, Peygamber Efendimiz' in tavsiye ettiği duayı:
Es'elu'llahe'l-azîm rabbe'l-arşi'l-azîm en yeşfiyek.
Bu kadar kısa.
Es'elu'llahe'l-'azîm rabbe'l-'arşi'l-'azîm en yeşfiyek.
Üç kere söylemiş olalım.
Es'elu'llahe'l-'azîm rabbe'l-'arşi'l-'azîm en yeşfiyek.
Mânasını söyleyelim:
Es'elullah. "Ben Allah'tan dilerim."
Nasıl? E'l-azîm "Azamet sahibi Allah'tan dilerim." Yüce Allah'tan, ulu Allah'tan, azamet sahibi olan Allah'tan dilerim.
Rabbe'l-'arşi'l-'azîm. "Arş-ı azîm'in Rabbi, sahibi olan o ulu Allah'tan dilerim."
Neyi dilerim? En yeşfiyeke. "Sana şifa vermesini dilerim." Bu kadar.
Es'elu'llahe'l-'azîm rabbe'l-'arşi'l-'azîm en yeşfiyek. Es'elullahe'l-'azîm rabbe'l-'arşi'l-'azîm en yeşfiyek.
"Yedi defa bunu deyince, eğer o şahsın eceli takdir edilmemişse, ecel değişmez, Allah o hastalıktan şifa verir." diyor Peygamber Efendimiz.
Şifayı kim veriyor?
Allah celle celaluh. Hastalığı da veren O, şifayı da veren O, yaratan da O, öldüren de O, dirilten O, yükselten O, alçaltan O… Hepsi O'ndan, Her şey O'ndan. Ama sen O'nu göremezsen göremezsin. Çünkü görmek için derin gözü olması gerekiyor, nüfus-u nazarı olması gerekiyor, hadiselere derinlemesine bakabilen bir göz, perdenin arkasını görebilen insan gerekiyor.
Mesela uzaktan komutalı oyuncak var. Dün akşam koydular çocuğun arabasını yere, bir tane âlet getirdi; şöyle yapıyor araba öne gidiyor, böyle yapıyor sağa sapıyor, böyle yapıyor sola sapıyor. Şimdi aklı ermeyen bir insan arabaya baksa, "Ya bu nereden gidiyor, ne oluyor, içinde kim çalıştırıyor." hiç anlayamaz. Kim çalıştıracak; öbür taraftan düğmesine [basıyor] ondan oluyor.
İşte Allah-u Teâlâ hazretlerinin her şey kabza-ı kudretindedir. Her şey Allah-u Teâlâ hazretlerinin emriyle, fermanıyla olur.
Cümle işler Halık'ındır, kul eliyle işlenur.
Hakk'ın emri olmaz ise sanma bir çöp deprenir.
Her şey Allah-u Teâlâ hazretlerindendir. Şifayı da Allah verir. Allah'ın azametini bilirsen, her şeye kudretinin yettiğini bilirsen, şu kâinatın sahibi olduğunu bilirsen, O'na iltica edersen verir. İstemesini bilmek lazım. Edebi takınmak lazım.
Eski kitaplardan birinde okudum, ismiyle, şahsın adıyla, soyadıyla yazıyor, Tüccarmış, bir şehirden bir şehre mal götürürmüş. Diyorlar ki:
"Ya böyle tek başına niye seyahat ediyorsun? Haramiler yoluna çıksa malını yağmalasalar. Bir kervanla beraber gitsene. Koca kervan, muhafızları var. Gündüz gözüyle gidiyor. Kalabalığın içinde." "Yok, lüzum yok" demiş. Bir gün yine böyle malıyla bineğine yüklemiş malı, yola çıkmış, giderken önünü harami kesmiş. Öldürecek, malını alacak. Demiş ki:
"Bir dua edeyim." Elini açmış. Dua da var şeyde.
"Ey yardıma erişen Mevlâ’m, benim yardımıma eriş." diye Allah-u Teâlâ hazretlerinin güzel sıfatlarını sayarak bir dua eylemiş. Bir atlı peyda olmuş, o haraminin bir saldırmış üstüne devirmiş geçmiş. Malı da kurtulmuş, kendi canı da kurtulmuş.
Peygamber Efendimiz' in hadîs-i şerîfi geçmedi mi? Diyor ki:
"Sizin geniş bir yerde elinizden bineğiniz kaçarsa." Çölde mesela, kaçtı. Üstüne koşsan daha ileri gidecek, kumda yetişemezsin, "Ey Allah'ın ricâli, ey ricâlullah, ey Allah'ın erleri benim yardımıma yetişin." desin çünkü Allah'ın onun görmediği erleri vardır." diyor.
Şimdi kendi başımdan geçmiş bir hadiseyi anlatayım:
Torunumla, kızımla bir arkadaşın arabasına bindik Bursa'dan Ankara'ya gidiyoruz. Soğuk bir gün. Torunumuz hasta. Üç tane masum çocuk. Ankara'ya elli kilometre kala zifiri karanlık yerde, soğukta araba durdu, gitmiyor. Pedala basıyorum, gaza basıyorum, yok çare.
"Allah'ım, yâ Rabbim!"
İndik, açtık baktık; bizim anlayacağımız bir şey değil. Bulamadık çaresini. Benzin dolu, şu dolu, bu dolu fakat araba gitmiyor, durdu, çalışmıyor motor.
O hadîs-i şerîf aklıma geldi. Şimdi benim atım devem kaçmadı ama hadis aklıma geldi, ben de öyle bir dua ettim. Kul ister; biz yüzsüzüz, dilenciyiz, isteriz, Mevlâ verecek. Biraz sonra bir kamyon geldi. El kaldırıyoruz, vasıtalar korkuyorlar, biz haydut muyuz, yol kesici miyiz, geceleyin karanlıkta ıssız, in cin geçmez bir yerde. Biz de korkuyoruz. El kaldırıyoruz, adamlar yanımızdan vız vız geçiyor. Fren bile yapmıyor, gaza basıyor, öyle geçiyor, korkuyorlar.
O duayı yaptıktan sonra birisi indi, kamyondan. Ondan sonra bize ne ilgiler gösterdi. Aldılar, bizi çektiler en yakın benzin istasyonuna. Elleriyle koymuş gibi gittiler problemli noktayı buldular. Platinin bilmem neresinden bilmem ne kaynağı kopmuş da ondan çalışmıyormuş. Onu çıkarttılar. Bizim çıkartmamız mümkün değil. Gittiler gaz sobasında tornavidayı ısıtıp lehimlediler. Onu tekrar yapıştırdılar, yanımıza da bindiler, bir tanesi. Ankara'ya kadar da götürdük. Bir yerde indiler, gittiler. Adresi yok. İsmini aldık, başka bir şeyini elde edemedik.
Düşündüm ben. Şimdi eğer Hızır aleyhisselam yetişecek olsaydı, ille böyle yeşil sarıkla, cübbeyle eski kıyafetle, Osmanlı usulü mü gelecekti yani?
Öyle bir şartı var mı?
Allah bizim işimizi rast getirdi. Neticede dağın başında o masum yavrularla kış kıyamette kalmadık. Arabamızla evimize geldik, işimiz bitti, Elhamdülillah. Allah'a hamd-u senâlar olsun.
Veriyor Allah. İhsanı, keremi çok, lütfu çok. "Duaları kabul edeceğim." diye vaat etmiş Kur'ân-ı Kerîm'de. Verir.
Allah bizi ona iyi kulluk etmenin şuuruna erdirsin.
Fâtiha-i Şerife mea'l-Besmele-i şerife.
15.07.1984 -
Mağfiret, Günaha Ceza,
02.06.1985 -
Faziletli Dualar
