13.05.1984 - Güzel Huylar

13.05.1984 - Güzel Huylar
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Mekârimü'l-ahlâki aşretün tekûnu fi'r-raculi ve lâ tekûnu fi'bnihî ve tekûnu fi'l-ibni ve lâ tekûnu fi'l-ebi ve tekûnu fi'l-abdi ve lâ tekûnu fî seyyidihî yaksimuha'llâhu li-men erâde bihi's-sa'âdete: Sıdku'l-hadîs ve sıdku'n-nâsi ve i'tâu's-sâili ve'l-mükâfeetü bi's-sanâyi'i ve hıfzu'l-emâneti ve sıletü'r-rahimi ve't-tezemmümü li'l-câri ve't-tezemmümü li's-sâhibi ve ikrâu'd-dayfi ve re'sühünne'l-hayâü.
Sadaka Resûlullâh.
Hz. Âişe validemiz rivayet etmiş; ahlâkla ilgili bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz burada bazı huyları sayıyor ama saymadan evvel bakın bizi ne kadar ilgilendiren işler söylemiş.
Mekârimü'l-ahlâki. "Ahlâkın asil, yüksek olanları; kerim olan ahlâk." Aşretün. "On tane asil huy vardır, şerefli yüksek huy vardır."
Tekûnu fi'r-raculi ve lâ tekûnu fi'bnihî. "Bazen babada olur da o mübarek babanın evladında olmaz." Subhanallah! Bazen de ve tekûnu fi'l-ibni ve lâ tekûnu fi'l-ebi. "Evlatta olur da babasında olmaz." Ve tekûnu fi'l-abdi ve lâ tekûnu fî seyyidihî. "Bazen kölede olur da onun sahibinde olmaz, bazen de aksi." yaksimuha'llâhu li-men erâde bihi's-sa'âdete. "Allah bu güzel, şerefli, asil huyları, kimin saadetini murat ediyorsa onlara taksim eder, bağışlar. Babaya verir, evlada vermez; evlada verir, babaya vermez; köleye verir, efendiye vermez. Allah, kendisinin saadetini murat ettiği kimselere bahşeder dilediği gibi."
Bazen kölede olur efendi de olmaz.
Efendiyle köle gidiyorlarmış. Ezan okunmuş. Köle diyor ki;
"Efendim ezan okundu, müsaade eder misin Rabbimin huzuruna gireyim, şu camide ibadet edeyim?"
"Git bakalım. Namazı kıl gel."
Köle içeri girmiş, öteki dışarıda; bir o tarafa bir bu tarafa, kölesini bekliyor. Sen de girsene! Sen Allah'ın kulu değil misin? Canı sıkılmış beklemekten. İçeride namaz kılan kölesine seslenmiş;
"Hey neredesin, niye dışarı çıkmıyorsun? "Köle demiş ki:
"Efendim seni içeri sokmayan beni de dışarı bırakmıyor."
Köleye vermiş, efendisine vermemiş. Para vermek de para da güzele, hayra kullanılırsa güzeldir. Yoksa vebal üzerine vebal, hesap üstüne hesap.
Adamın birisi zengin arkadaşlarını toplamış, kebapları hazırlamışlar, içki içecekler. Ondan sonra kölesine demiş ki:
"Git çarşıdan şunları şunları al, içki de al."
Yolda giderken, böyle başı havada bir vaiz Allah rızası için güzel hadisler okuyor;
"Kim şu fakire şu kadar para verirse Allah onun duasını kabul etsin diye ona dua edeceğim." diye bir fakiri gösteriyor, ona para verilmesini istiyormuş cemaatten. Köle de bakmış, elindeki para kadar; on dinar var veya on beş dinar var diyelim. Neyse;
"Kim on beş dinar ihtiyacı olan bu fukaraya, yetime, zavallıya verirse ben de dört tane dua edeceğim." diye söylüyor. Köle dayanamamış vaizin haklı sözüne, nuruna, mübarek yüzüne, çıkartmış elindeki parayı vermiş. O da elini açmış, çok güzel dualar etmiş -hikâyenin hepsini hatırlayamayacağım-;
"Allah seni kölelikten azat eylesin, efendine hayırlar ihsan eylesin, şöyle olsun, böyle olsun." diye dört tane dua ediyor. Bekliyor efendi, içkiler gelecek, sofra tamam olacak, keyifler yapılacak diye. Biraz sonra köle geliyor eli boş, içki yok; parayı hayra verdi.
"Ne oldu ya? Deminden beri seni bekliyor, bu kadar misafirlerime mahcup oluyorum." Diyor ki:
"Efendim istersen as ister kes ister öldür. Yolda bir vaize rastladım böyle olunca böyle oldu. Ben de dayanamadım; ne yaparsan yap."
"Ne dua istedin?" diyor.
"Hür olmamı istedim." diyor. Adam;
"Seni hür ettim, şunu da bağışladım." diyor. Ne dua ettiyse hepsini yapıyor.
"Sizin de doğru yola gelmenizi istedim." diyor o da o anda kelime-i şehadet getiriyor, tevbe ediyor, iyi insan oluyor. Hayırlı insanın duası ile hayırlı kölenin efendisi yola geliyor…
Demek ki bazen köle de olur; efendi de olmayabilir. Kimde olacağı belli olmaz. Onun için herkese şöyle bakarsın… Parasına, puluna, giyimine bakma; haline, ahlâkına bak. Belli olmaz, hazine viranelerden çıkarmış ya; belli olmaz nice gizli hazineler olur. Bir hadis-i şerif hiç aklımdan çıkmaz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
Rubbe eş'ase ağbere.
"Nice başı dağınık, üstü başı toz toprak, dış görünüşü hoş olmayan insan vardır; konuşsa kimse söz dinlemez. Birisinin kızına talip olsa 'senin ne paran var ne pulun var ne işe yararsın' diye kimse kızını vermek istemez ama iyi kalplidir, temiz, imanlıdır, Hakk'ın itibarına sahiptir, Allah'ın sevgili kuludur. Eğer bir şey için yemin etse Allah onun yemini doğru çıksın diye o işi öyle yapar. Allah indinde o kadar sevgili ve makbuldür ki; 'Bugün şöyle olacak, böyle olsun.' dese Allah onun hatırına o işi öyle yapar. Dış görünüşünden belli olmayabilir insanlar."
Şimdi gelelim Allah'ın saadet murat ettiği kimselere taksim ettiği huylardır. Allah saadeti dilediğine verir.
Saadet ne demek?
Şekâvetin karşılığıdır. Şekâvet; "şakîlik" demektir. Saadet; "saîdlik" demektir. İnsanlar iki gruptur:
Fe minhüm şakiyyün ve sa'îdün. Fe emme'llezîne şekû fe fi'n-nâri lehüm fîhâ zefîrün ve şehîkun. Ve emme'llezîne su'idû fe fi'l-cenneti hâlidîne fîhâ.
"Saîd kullar cennette ebedî kalacaklar, şaki kullar da cehennemde ebedî kalacaklar."
Saadetin böyle bir mânası var; saadeti sadece "mutluluk" diye tercüme etsek mutluluk sözü kısa kalır, yetmez saadet kelimesinin açıklamasına.
Saadet kelimesinin mânası neymiş?
Cennetlik olmaya kadar varan bir geniş mânası var; mutluluk demek ama dünyada ve ahirette de mutluluk demekmiş. Yani cennetlik olmak demek.
"Allah'ın cennetlik olmasını; dünyada, ahirette mutlu olmasını istediği kimselere verdiği huylardır bunlar." diyor Peygamber Efendimiz. On tanede huy sayacak şimdi iyice dinleyelim.
Dinleyeceğiz de ne olacak? Bu huylar bizde yoksa çırpınalım, bunlara sahip olmaya gayret edelim.
Denize düşen ne yapar? Kendini kapıp koyuverir mi?
"Düştüm artık ne yapalım?" der mi? Çırpınır çırpınır çıkmaya çalışır. Karınca, sinek bile düşüyor çırpınıyor.
İnsan günah deryasına düştü mü ne yapacak?
Çıkmak için çırpınacak, batmamağa çalışacak. Düşmüş bir kere kurtarmaya çalışacak kendisini. Bizim de kötü huylarımız varsa onları düzeltmeye çalışalım. Okuyalım, güzel huylar nelermiş;
Birisi; sıdku'l-hadîs. "Sözün doğruluğu." Güzel huylardan birisi "doğru sözlülük" demek; yalancılığın karşılığı, dobra dobra doğruyu söyleyecek.
Şimdiye kadar karşılaşmadığım bir hadisle karşılaştım geçen gün. Diyor ki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem;
"Karşınızdaki Müslüman kardeşiniz hakkında içinizde bir nasihat, samimi duygu, tenkit belirmiş ise onu gidin açıkça ona söyleyin, gizlemeyin."
Onun için biz de doğru sözlü olacağız, dosdoğru konuşacağız, dilimizden yalan çıkmayacak. Çünkü doğruluk, doğru sözlülük doğru işliliğe götürür; doğru işlilik de dosdoğru cennete götürür.
Yalancılık;
"Nasıl olsa bir yalan kıvırtırım, bu işten kurtulurum." diye yanlış iş yapmaya götürür; yanlış iş yapmak da cehenneme götürür insanı. Onun için doğru sözlü olmak; bir.
"Bu adam yalan söylemez, o öyle söylediyse öyledir, o öyle söyledi mi tamamdır, onun şahitliğine itimat ederim, onu hakem yaparsanız kabul ederim." denilmelidir hakkımızda. Doğru sözlü olmalıyız; bir.
İkincisi ve sıdku'l-be's. "Bir beis yok." diyoruz; "sıkıntı" demek. Savaşta da sıkıntı olduğu için ona; sıdku'l-be's demek "insanın savaşta sebat etmesi, düşmandan geri kaçmaması, dayatması" demek. Düşman hücum ediyor. Ne yapalım; ölürsek, şehit olacağız: Kalırsak, şerefimizle harbi kazanmış olarak döneceğiz, gazi olacağız, gazilik de güzel şehitlik de.
Harp olmuş Avusturya'da. Padişahın hocası Hâce Saadeddîn Tâcü't-tevârih'in sahibi, Sivas'ın meşhur evliyâullahından Şemseddîn-i Sivâsî hazretleri de var savaşta. Düşman bir hücum ediyor bir kanadı bozuyor, öbür tarafa toplarıyla hücum ediyor, o tarafı çökertiyor. Merkeze hücum ediyor; padişahın çadırına, otağına kadar geliyor. Padişahın yemeklerinin piştiği mutfağına kadar geliyor. Padişah;
"Acaba ne yapmamız lazım, kaçıp kaçmayım mı?" diye düşünmeye başlayınca Hoca Saadeddîn diyor ki:
"Kaçılmaz, geri dönülmez."
Bakın hocalar kurtarıyor.
"Kaçmayacaksın padişahım; kalırsan şöyle, dilersen böyle ama kaçmak yok." diyor, takviye ediyor onu. Ondan sonra Şemseddîn-i Sivâsî hazretleri diyor ki:
"Padişahım meraklanma, Allah'ın izniyle zafer bizimdir." diyor. Nereden bildi?
Kaç sene önceden rüyasını gördü de ondan 'meraklanma padişahım zafer bizimdir' diyor. Allah bildirirse bilir insan. Peygamber Efendimiz İstanbul'un fethedileceğini nasıl bildi?
Peygamber Efendimiz İran'ın ve Bizans'ın hazinelerinin sahabe-i kirama ikram olunacağını, bahşolunacağını nasıl önceden bildi, söyledi?
Allah her şeyi biliyor, Allah'ın sevgili kuluna da dilerse bildirir, o da söyler.
"Meraklanma padişahım yeneceğiz." dedi.
Tabancalı, tüfekli, kılıçlı, müthiş hazırlanmış düşman [askerleri mutfağa kadar gelmiş;
Bizim aşçılarda ne vardır?
Aşçıların elinde kepçe, kevgir vardır, kepçeyle kevgir ile bir girişmişler, mutfaktan hezimete uğratmışlar; mutfak çadırından o gelen askerleri kepçeyle, kevgir ile hezimete uğratmışlar. Ondan sonra Allah yardım etmiş büyük bir zafer kazanmışlar. İşte savaştan kaçmamak, sapasağlam durmak...
El-Firâru yevme'z-zahfi.
Savaş günü savaş meydanından, er meydanından kaçmak nedir?
Büyük günahlardan bir tanesi odur. Şimdi gördün mü askerlikteki başarılarımızın bir sebebini daha?
"Türk askeri güçlüdür, kuvvetlidir."
Neden kuvvetli? İmandan, İslâm'dan kuvvetli! Başka bir iman olsaydı olmazdı.
O kadar tahkim edilmiş Kıbrıs'ı hemen fethettiren nedir?
İslâm'dır! İslâm'ın karşısına çıkıyorlar; yine küfrân-ı nimet, yine yanlış iş.
Bu milleti İslâm'dan ayırırsan bu millet ayakta duramaz. Avrupalılar çok tenkit ediyorlar İslâm'ı. Tabi edecekler. Avrupalı tenkit edecek çünkü biz onların zulmüne razı değiliz. Zulmetmelerine fırsat vermiyoruz, onların önünde boyun eğmiyoruz, onlar bizi istila etmek istiyor, biz de hürriyeti seviyoruz. Kaç defa haçlı ordusu gelmiş, Kudüs'e kadar gitmiş; çocukları, kadınları bile kesmiş. Demin söylediğim savaşta, savaştan önce bir kaleyi muhasara ediyorlar.
"Peki kaleyi teslim edelim." diye anlaşma yapmış gaziler hile ile kaleyi teslim edecekler, çekilecekler, gidecekler. Ahitlerini bozup çocukları ve kadınları bile kesmişler.
Demek ki sıdku'l-be's yani savaştaki doğruluk savaştan kaçmak yok, savaş hilesi olabilir. Orta kısımdaki asker geri çekilir, kaçıyormuş gibi yapar, kenardakiler açılır; arkadan döndürüverirler çemberi, düşmanı tam ortaya alırlar. O kaçar gibi yapanlar geri döner; savaşın hilesi...
İllâ müteharrifen li-kıtâlin ev mütehayyizen ilâ fietin.
Savaş için geri gidilebilir, oyun olarak gidilebilir veyahut gerideki birliğe iltihak edip de durumu takviye etmek için geri gidilebilir. Başka türlü düşmanın karşısında bir adım gerilemek yok.
İnsan yaşamasını bildiği kadar ölmesini de bilmeli. Her şeyin usulü, şekli şemaili var. Kimi insan konuşmasını bilir, kimi insan giyinmesini bilir, kimi insan ata binmesini iyi bilir, kimi insan iyi kılıç kuşanır, kimisi güzel yüzer.
İnsan yaşamasını bildiği gibi asaletle ölmesini de bilmeli! Ne yapalım, bir defa öleceğiz. O da kaderle olacak. Allah'ın verdiği ömür geri alınmaz, ne zaman alacaksa o zaman olacak.
Allah bize hayırlı hayat nasip etsin, hayırlı bir ölüm nasip etsin, nasıl olsa öleceğiz, rızasına uygun bir hal üzere şerefli bir hal üzere iman-ı kâmil ile ölmeyi nasip eylesin.
Gelelim üçüncü huya ve i'tâu's-sâili. "İsteyene vermek." Cömert olacaksın, insanoğulları birbirlerine karşı merhamet edecek. Biz başkasına merhamet edersek Allah'ın merhametine, rahmetine nail oluruz.
"Gebersin, sürüm sürüm sürünsün, ne hali varsa görsün beni hiç ilgilendirmez. Ben bu parayı nelerle kazandım, kimseye zırnık koklatmam, bir damla vermem."
Sen kimseye merhamet etmiyorsun da senin gibi canı var, o da insan.
Geldi biri Peygamber Efendimiz' e;
"Yâ Resûlullah zar zor su biriktiriyorum havuzumda, hayvanlarım içsin diye. Başıboş bırakılmış ihtiyar, sakat develer de geliyor, su içmek istiyor."
"Onları da sula, her yanık ciğerliye su vermenin ecri vardır." dedi.
Hani bazen işe yaramaz hayvanları salıveriyorlar ya. Merkep ihtiyarladı, semerini alırlar, salıverirler. Ne yaparsa yapsın, bir köşede ölüp gidecek, artık işe yaramıyor, yük taşıyamıyor diye ona bile acımaz.
Yedi sene meşâyihimiz hayvanlara hizmet etmiş, uyuz köpeklere, kedilere. Merhameti öğrenmek için. Merhamet etmeyene merhamet olmaz.
Demek ki isteyene vereceğiz, Allah rızası için Allah'ın bize verdiğinde vermeyi öğreneceğiz. Cömertlik güzel, kıymetli, huylardan biridir; üçüncüsü bu.
Dördüncüsü; ve'l-mükâfeetü bi's-sanâyi'i.
Sanâyi'i "insana yapılan güzel bir muamele" demek. "Kendisine yapılan güzel muamelelere karşılık vermek"; bu da güzel bir şeydir.
"O bana filanca zamanda yardım etmiştir, ben de şimdi ona yardım edeyim. O bana hiç gerekmediği halde bunları şunları ihsan etmiştir, ben de ona elimden geldiğince çam sakızı çoban armağanı şunları vereyim. O benim aileme, çoluk çocuğuma bakmış, ben askere gittiğim zaman, hastalandığı zaman. Şimdi o hastalandı ben de ona bakayım. O bana şöyle böyle iyilikler yapmış, gideyim hiç olmazsa teşekkür edeyim." diye iyiliğe iyilikle mukabele etmek; bu da şükürdendir, bu da güzel huydandır.
"Efendim onun ne kıymeti var, Allah yaptırtıyor." diyor. Allah yaptırtıyor ama o vasıta olanın da ecri var; onun da teşekkürden, şükürden hakkı var. Onun için iyiliği unutmayın. Büyüklerimiz unutmamışlar, o kadar güzel ifade etmişler ki:
"Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır." demişler. Oradan anla sen. Bir kahvenin bu kadar hatırı olursa peki, kardeş kardeşe niye düşman oluyor? Bu kadar hukuku birbirine girmiş mürit şeyhe niye düşman oluyor? Müslüman kardeş Müslüman kardeşe niye düşman oluyor bu kadar hukuku birbirine girmiş olduğu halde? Öyle yaygın, o kadar büyük bir cahillik var ki bilmiyorlar. Allah yolundan gitmenin, güzel huya sahip olmanın ecrini, sevabını bilmiyorlar; ondan yapıyorlar.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Tâif'e Müslümanlığı tebliğ etmeye gitti. Mekke'nin güneyinde bağları, bahçeleri, havası, suyu hoş olan bir şehir. Oraya;
"Müslüman olun, Allah'ın dinine yardımcı olun, Allah'a kulluk edin, putlara tapmayın!" demeye giden Peygamber Efendimiz' i nasıl karşıladılar?
Çocukları başına sardılar, taşlattırdılar, teneke çalmak gibi bir usul ile hücum ettirdiler. Bir bağ evine zor sığındı Peygamber Efendimiz. Mübarek vücudundan bazı yerlerini yaraladılar, kanattılar. Düşünün ki bir insan şehre gidiyor, o şehrin ahalisinin edepsizleri ona böyle bir muamele ediyor.
Ne olur?
Ne kadar büyük edepsizlik ne kadar büyük edepsizlik ne kadar büyük ahlâksızlık ki gelen bir misafire -ki hakkı söylüyor, sonra Sultan-ı Enbiya Peygamber Efendimiz- ama Peygamber Efendimiz olmasa bile bir tek kişi mazlum geliyor, insan, ona taş atıp da şehirden dışarıya sürer mi?
Sürmez.
Allah-u Teâlâ hazretleri böyle bir muameleye razı olur mu? Olmaz! Cebrail aleyhisselam geldi, dedi ki:
"Eğer müsaade buyurursan, kanadımla şu Tâif şehrini altüst edeyim. Mademki senin Peygamberliğini bilmediler, senin mübarek vücudunu kanattılar." Dedi ki:
"Yâ Rabbi, yâ Rabbi! Sen bunları affet çünkü bunlar bilmiyorlar."
Peygamber olduğunu bilseler böyle yaparlar mı?
Kendi putlarına taraftar oluyor da Allah'ın pırıl pırıl nurunu, elçisini bilemiyor cahil.
"Yâ Rabbi! Bunları helâk etme, bunlar bilmiyorlar, bunların nesillerinden Müslümanlar gelecek." dedi. Babalarının evlatları hürmetine beddua etmedi, affetti Resûlullah ama o şehirden bir nesil sonra hepsi Müslüman oldular. Eğer Resûlullah Efendimiz tahammül etmeseydi;
"Kahret yâ Rabbi! Nedir bunların bana yaptıkları! Ben bunlara ne yaptım ki bunlar bana böyle taş atıyorlar?" deseydi, bir sözü iki olmazdı Resûlullah'ın. Tâif diye bir şehir olmazdı, dağlarının üstünde taş kalmazdı.
"Bilmiyorlar, sen bunları affet, bilmiyorlar yâ Rabbi." dedi. Affediciliğin numunesini gösterdi Peygamber Efendimiz. Biz de ne olur birbirimize yaptığımız iyilikleri unutmayalım! Ne olur kırk yıllık ahbaplık dargınlığa dönüşmesin. Beş tane çocuklu aile ayrılıyor. Bunca yıl beraber yaşamadınız mı siz karı koca olarak?
"Yaşadık."
Hiç birbirinize hakkınız geçmedi mi? Geçmez olur mu? O hasta oldu, ötekisi baktı; berikisi çalıştı, eve şunu getirdi, beş tane çocuğu ortada bırakıp ayrılmak olur mu?
"Efendim, dövüyor da sövüyor da anlayışsız da eve bakmıyor da…"
Ya sabrediver, ecir kazan;
İnna'llâhe me'a's-sâbirîn. "Hiç şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir."
Daha ne istiyorsun? Allah seninle beraber, daha ne istiyorsun? "Allah sabredenleri sever" diyor, daha ne istiyorsun? Başka mükâfat mı istiyorsun?
Millet bilmiyor, öğretmeye çalışacağız. Sabredeceğiz, zamanla olur inşaallah. Koruk helva oluyor zamanla; asmadaki koruk ağzına aldığın zaman ekşi, üç gün dişinin kamaşması geçmiyor, zamanla tatlı oluyor, bal gibi üzüm oluyor; suyunu sıkıyorlar pekmez oluyor. Ondan sonra unla karıştırıyorlar helva oluyor; işte koruk, oldu helva. Zaman istiyor, zamanla koruk helva olur, pekâlâ iyiliği unutmayacağız, karşılık vermeye çalışacağız elimizden geldiğince.
Ve hıfzu'l-emâneti. "Emaneti muhafaza edeceğiz. Emaneti koruyacağız."
Emanet ne demek?
Arapça kelimeleri; ayetlerdeki, hadislerdeki kelimeleri bizim bugün kullandığımız mânalara almayın. Hepsinin Arapça lügatte başka mânası olabilir.
Emanet ne demek? "Emin olmak" demek veyahut "bir kimseye emniyet etmek, güvenmek" demek.
Emaneti muhafaza etmek nasıl olur?
"Birisi sana güvenmişse onun güvenini boşa çıkarma. Sana para vermişse parasını geri ver, itimat etmişse itimadını suiistimal etme. Eminliğini muhafaza et, emin insan oluşunu bozma, hain durumuna düşürme kendini, huyunu bozma, eminliği bir tarafa koyup da hain bir insan olma, sözünden dönüp emaneti suiistimal edip tersine döndürme." mânasına gelebilir. Her halükârda birisi bize güvenmişse onun güvendiğini boşa çıkarmamaya çalışacağız.
Sonra ve sıletü'r-rahimi. "Akrabayla bağlantısını devam ettirme…" Güzel huylardan birisi de budur. Akrabasıyla ilgiyi kesmemek, koparmamak alakayı; bu devirde bana en çok sorulan sorulardan birisi.
"Akrabam İslâm üzere değil, ben ona gidecek miyim?" En çok sorulan sorulardan biri bu.
Git, kurtarmaya çalış, gidip de ona uymaya çalışma. Git, onu kurtarmaya çalış.
Akraban, önünde cehenneme atılsa, azabını az önce anlattık, ister misin? "İstemem."
O halde onun o duruma düşmemesi için yalvar yakar, konuş gel, git; politika kullan, hediye ver, yardımına koş, hasta zamanında başı ucunda ayrılma filan. Medyûn-ı şükran bırak, ondan sonra İslâm'a çekmeye çalış.
Afrikalılara, Eskimolara gidiyorlar da Hristiyanlığı talim etmeye çalışıyorlar. Japonya'ya gidiyorlar da Hristiyanlığı öğretmeye çalışıyorlar misyonerler. Biz Müslümanız, kendi akrabamıza bu kadar gayret sarf etmeyelim mi?
Onun için onları kurtarmaya çalışalım, onlarla bağlantıyı koparmayalım, malımızdan yardım edelim, nasihat edelim, yardımcı olalım, bedenen can yoldaşı olalım.
"Benim bir teyzem varmış, otuz senedir görmedim. Bir dayım varmış, Erzurum'daymış, adını bile bilmiyorum, çocuğu bile varmış bilmiyorum."
Olmaz böyle bir şey! Atla otobüse Erzurum'a git, ara bul, sevap; sılatü'r-rahim. Akrabaya gitmek sevap, ecir kazanırsın. Akrabalarla bağlantını böyle devam ettireceksin.
Ve't-tezemmümü li'l-câri. "Komşuya tezemmüm etmek" diyor. Tezemmüm demek?
Tezemmüm gibi, mütevazı davranmak, kendisini komşuya karşı mütevazı tutmak, tekebbür etmemek, komşuya tepeden bakmamak, ona mütevazıyâne muamele etmek, boyun bükerek, sabrederek, ses çıkartmayarak, komşuya iyi muamele etmeye çalışmak; bu da çok önemli. Komşuya hürmet edeceğiz, iyilik etmeye çalışacağız.
Kimsenin kimseden haberi olmayan bir devirde yaşıyoruz. Apartmanın içindekiler birbirinden haberdar değil; yandaki komşuyu hiç kimse bilmiyor. Öyle olmayacak. İlgileneceğiz, halini hatırını soracağız, selam vereceğiz. Selam tanışmanın anahtarıdır; "Selamun aleyküm" dersin. "Selamün aleyküm"e bile yan bakıyorsa "günaydın", "merhaba" dersin sonra biraz tanıştıkça bakarsın, insafa gelir; koruğu helva yapmaya çalışırsın.
Ve't-tezemmümü li's-sâhibi. "Arkadaşa karşı da mütevazı olacak." Ona karşı da mütevazıyâne davranacağız. Tezemmüm "zimmet"ten de gelebilir. Zimmetten geliyorsa şöyle olur mâna;
"Komşuya karşı vazifelerimizi, vecibelerimizi bileceğiz. Arkadaşlarımıza karşı vazifelerimizi, vecibelerimizi bileceğiz, onun zimmetini, onun bize karşı olan hukukunu çiğnemeyeceğiz. Arkadaşlık, komşuluk hukukunu çiğnemeyeceğiz."
Güzel huylardır bunlar. Komşuya karşı iyi davranmak, arkadaşa karşı iyi davranmak...
Ve ikrâu'd-dayfi. "Misafire ikram edeceğiz."
Arapçada "misafir" sözü bizim mânamızda değildir. Misafir Arapçada "yolcu" demek; kendi memleketinden çıkmış yolcu kimseye misafir derler Arapçada. Biz misafir deyince evimize gelen, yanımızdaki daireden gelip kapımızı çalıp;
"Bu akşam evde misiniz? Öyle bir konuşmak istiyorum." deyip de gelen adama da "misafir" diyoruz.
Araplar ona dayf derler. "Ziyafet" kelimesi var ya, o tür kökten bir kelime kullanırlar, dayf diye. İşte ikrâmu'd-dayf demek gelen misafire; uzak yoldan gelen, yakın yoldan gelen komşu vesaire kapını çalıp da sana gelen, seni ziyaret eden kimseye sen ikramda bulunacaksın.
Gelene; "Aç mısın tok musun?" diye hiç sormayacaksın. "Hoş geldin, buyur." de mutfağa git, neyin varsa orada peynirden, zeytinden, ekmekten hemen tepsiyi hazırla, "buyur" de. O, bu tepsiyi gördükten sonra; "Teşekkür ederim, ben yedim de geldim." derse o ayrı; ama sorma. Sormak mürüvvete sığmaz. Hemen git ne varsa evde hazırla. "Hiçbir şey yok." dediğimiz zaman bizim evlerimizde ekmek bulunur, o ekmek de pamuk gibidir, yanına tuzu koydun mu şeker gibi tatlı olur. O bile güzeldir ama yanında mutlaka zeytin vardır, bozulmaz diye. Hele dolabı bir aç bakalım sen, neler çıkar onun arkasından; peynir, yağ çıkar, domates vardır aşağı tarafta, biber vardır, domatesi ortasından kesersin, üstüne biraz tuz biber ekersin, olur. Ne olursa hemen misafire çıkarıvereceksin, güzel sözle karşılarsın, güzel koku ikram edersin, iyi bir yer ikram edersin.
"Misafire karşı güzel giyinmek bile ikramdır." diyor bizim dinimiz. Zarafeti görüyor musunuz? Misafire ikramın bir çeşidi nedir? Saçını başını tarar, tertemiz elbisenle çıkarsın, sana baktığı zaman içi açılır adamın.
Perişan pijama, pijamanın dizi sarkmış, yırtılmış, yamamışsın "nasıl olsa yatakta giyiyorum" diye. Saç baş dağınık; o gün de "işe gitmiyorum" diye tıraş da olmamış filan… Baktığın zaman insanın içi kapanıyor, olmaz! Giyimin bile güzel olması ikramın bir çeşididir. Misafire ikram edeceğiz. Sonra ne buyurmuş Peygamber Efendimiz;
Ve re'sühünne'l-hayâü.
Bütün bu güzel huyların reisi kimdir, başkanı nedir?
"Hayâ." Hayâ; utanmak, utanç, iffet duygusu. Erkek delikanlı askere kız gibi bir şey söyledin mi yanağı kızarıverir.
Neden? Terbiyeli insan da ondan. Övüverirsen;
"Maşaallah şöyle oldu, böyle oldu." diye, utanır, kızarır, "estağfirullah" der.
Peygamber Efendimiz' in zamanında birisi yakalamış birisini;
"Bu kadar utangaç olma, bu kadar hayâlı olma." diye;
"Biraz yırtık, canavar ol, hayata girdiğin zaman tuttuğunu kopar." filan demek istiyor galiba. Bu zamanda da yaparlar öyle ya;
"Bu kadar pısırık olma." derler filan o da kardeşine;
"Bu kadar hayâlı olma." diye nasihat ediyormuş. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Bırak onu. Hayâ imandandır." El-Hayâü mine'l-îmân. "Hayâ imanın emaresidir."
Niye utanıyor?
İmansız olsa ar damarı çatladı mı hiçbir şeyden korkmaz. Yüzsüz, arsız bir insan olur. Allah korusun. Öyle bir insan ne kadar fenadır. İnsana bulaştıkça bulaşır, utanmaz.
El-Hayâu hasenün ve lâkin fi'n-nisâi ahsen.
"Hayâ güzeldir ama kadınlarda daha güzeldir; erkeğe yakışır ama en güzeli kadınlardadır."
Kadında da hayâ olmadı mı o çok fena olur, hiç utanması arlanması yok, yüzü kösele gibi hiç kızarmıyor; çok fenadır. Hayâ güzel huyların başıymış.
Bu da Efendimiz' in hanımı olan Hz. Âişe radıyallahu anha validemizden rivayet edilmiş bir hadis-i şerif.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
25.03.1984 -
Sabah ve Akşam
25.03.1984 -
Geçim Sıkıntısı Duası,
