25.03.1984 - Geçim Sıkıntısı Duası, Mute Nikahı

25.03.1984 - Geçim Sıkıntısı Duası, Mute Nikahı
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Mâ yemne'u ahadüküm izâ asüre aleyhi emrü ma'îşetihî en yekûle izâ harace min beytihî: Bismillâhi alâ nefsî ve mâlî ve dînî. Allâhümme raddinî bi kazâike ve bârik lî fîmâ kuddire lî hattâ lâ uhibbe ta'cîle mâ ehharte ve lâ te'hîre mâ accelte.
Bu hadis-i şerifte de bir dua öğretiyor Peygamberimiz Efendimiz. Yine aynı tarzda sormuş:
Mâ yemne'u ahadüküm izâ asüre aleyhi emrü ma'îşetihî. "Geçimi biraz kendisine zor gelmeye başladığı zaman sizden birinizi ne meneder bu duayı yapmaktan? Ne mâni var bu duayı yapmanıza?"
Ne demek istiyor Efendimiz?
"Bu duayı yapsanıza! Geçiminiz daraldığı, para pul az gelmeye başladığı, evde bir geçim sıkıntısı başladığı zaman, niye bu duayı yapmıyorsunuz, ne mâni var?" demek istiyor.
Nasıl yapacak başına böyle geçim darlığı gelen bir kimse? İzâ harace min beytihî.
Sabahleyin evinden çıkarken, işe giderken akşama kazanç gelecek mi gelmeyecek mi belli değil.
Ne diyecekmiş? Bismillah. "Allah-u Teâlâ hazretlerinin adıyla."
Bismillâhi alâ nefsî ve mâlî ve dînî. "Benim kendi nefsim üzerine ve malım üzerine ve dindarlığım üzerine Allah'ın adıyla bu işe bu sabah başlıyorum."
Yani kendi nefsini korumak için, malını korumak için; bir de dinini korumak için.
Bazen insan mal kazanır, mevki makam kazanır ama din elden gider. Bakın ne güzel tarif ediyor Peygamber Efendimiz;
Bismillâhi alâ nefsî ve mâlî ve dînî. "Benim kendi nefsime, malıma ve dinime bismillah." Böyle başlıyoruz sabahleyin.
Çok insanlar vardır ki eline dünyalık geçtiği zamana onun haram mı helal mi olduğuna bakmaz. Deveyi hamutuyla yutar.
Deve yutulur mu?
Hiç olmazsa yutarken hamutunu çıkar. Hamutuyla yutarlar. Haram, rüşvet, yasak, kul hakkı, yetim, dul hakkı, hazine-i hümayundan, beytülmalden çalma çırpma hiç düşünmez! Hop hamutuyla yutar ama din gidiyor elden.
Biz Müslümanlar öyle yapmayız. Bizim başımızda polis olsa da olmasa da müfettiş olsa da olmasa da biz Allah'tan korkarız, helal isteriz.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi helaliyle haramlardan müstağni eylesin. Harama yan baktırmasın, istetmesin, muhtaç etmesin.
"Ben nefsimin rahatını isterim, malımın olmasını isterim, kazanç isterim ama dinimin gitmesini istemem! Hem dinime hem malıma hem canıma bismillah."
"Hepsi Allah'ın rızasına uygun olsun"
Bir hadis-i şerif hatırıma geldi, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki kardeşlerim o hadis-i şerifte:
"Lâ ilâhe illallâh sözü, kulu Allah'ın gazabına uğramaktan korur durur."
Gazabı hak etmiştir kul ama Lâ ilâhe illallâh, Lâ ilâhe illallâh sözünü söylediği için gazabın önüne geçiyor o söz. Gazâb-ı İlâhî o kulun başına yıldırım gibi inmiyor, koruyor.
Bu hadis-i şeriften ne anlarız?
Demek ki Lâ ilâhe illallâh, Lâ ilâhe illallâh sözünü çokça söyleyeceğiz ki Allah'ın gazabına uğramayalım. Allah affetsin, kusurlarımızı bağışlasın. Lâ ilâhe illallâh demek ki insanı gazâb-ı İlâhî'ye uğramaktan koruyan, kurtaran bir mübarek söz oluyor.
Ne zamana kadar korur Allah'ın gazabından Lâ ilâhe illallâh sözü?
Dünyalık elden gittiği zaman feryâd-ü figanı basan insan ahireti elden gittiği zaman hiç sesini çıkartmıyorsa, dünyalık geliyor ahiret gidiyor ama hiç aldırmıyorsa o zaman Lâ ilâhe illallâh sözü mâni olmaz. O şahsa denir ki:
"Sen bu sözün ehli değilsin, sen yalancısın! Sen yalancısın çünkü ahiret elden gidiyor, 'Lâ ilâhe illallâh' dediğin halde hiç aldırdığın yok."
O zaman gazâb-ı İlahi’yi engellemez.
Bu ne demek? "Allah'ın gazabı başına iner" demek.
Onun için, aman dikkat edelim, şu dünya hayatı bilmiyoruz kaç sene sürecek… Bazen genç yaşında gidiyor insan, bazen biraz yaşlanıyor ama nihayet altmıştan, yetmişten sonra insanın eli tutmuyor, ayağı tutmuyor, zaten altmış beş yaşında tekaüd ediyorlar insanı. Aşağı yukarı tecrübe gösteriyor ki altmış beşten sonra;
"Sen hadi istirahat eyle çok çalıştın." diyorlar, kibarca bir kenara koyuyorlar. Bu kadarcık ömür!
Ahiret hayatı ebedî, ahiret hayatı sonsuz!
Mesela altmış yılın yarısını yaşamışız, yirmi yaşına gelmişiz, altmışa kadar kırk-kırk beş sene var veyahut otuz sene var veyahut yirmi sene var… Bu kadarcık kısa bir müddet için o ebedî hayatı insan mahvederse, ebedî hayatta ebedî cehenneme düşecek işlere sarılırsa bu dünyada, o insanda aklın zerresi yok, o adam akıllı değil! Çok zavallı, çok aptal bir insan!
Neden?
İki paralık dünya hayatında birazcık zevk-ü sefa süreceğim diye koca ahiretini mahvediyor. Ahiret âlemini, ebedî, sonsuz;
Mâ dâmeti's-semâvâtü ve'l-arz. Devam edecek olan Allah-u Teâlâ hazretlerinin ebedî hayatını hiç göz önüne almıyor.
Öyle yapmayalım!
Eğer önünüze gidip dururken yol çatalı çıkarsa, ikiye ayrılırsa yol; bir tarafta dünya menfaati var bir tarafta ahiret menfaati var. Bu dünya menfaati tarafına gidersen ahiret zarara uğrayacak. Bu tarafa gidersen ahiretini kurtaracaksın. Ahiret tarafına gidin, dünya tarafına gitmeyin.
Neden?
Allah celle celâluhu kendisi için fedakârlık yapıldığı zaman, O'nun rızası kazanılsın diye biraz mihnete, meşakkate doğru insan meylettiği zaman sever. Sevdiği zaman da o sevdiği kulu hoşnut etmesini bilir.
Mihnete sataşmadan Allah'ın makbul kulu olunmaz. Biraz uykudan, gıdadan, paradan, rahattan vazgeçecek, biraz sıkıntı... Has, halis insan olup olmadığı anlaşılacak insanın. Başka çaresi yok!
Öyle keyifler, zevkler, sefalar, eğlenceler, düşüncesizce har vurup harman savurarak vur patlasın çal oynasın tarzında bir hayatla ahiretten bir şey elde edilmez. Bu dünya hayatı sizi aldatmasın. Bu dünya hayatının birtakım süsleri, ziynetleri vardır.
Fâni dünya hoştur amma akıbet mevt olmasa.
Sonunda ölüm olmasa neyse ne ama arkasından ölüm var, ölümden sonra da hesap var. Bu dünyada yaptığı her şey hesaba dâhil edilecek.
Onun için ne güzel dua, bunu da yazın:
Bismillâhi âla nefsî ve malî ve dinî.
"Benim nefsime, canıma, malıma ve dinime bismillah." diye başlayarak güne giriyorum.
Sonra; Allâhümme raddinî bi kazâike.
"Yâ Rabbi! beni senin hükmüne razı eyle. Sana itirazcı bir kul olmayayım, dik başlı bir kul olmayayım. Yâ Rabbi! Niye bana az verdin, niye başımı ağrıtıyorsun, niye benim koluma bu ağrıyı verdin?"
Çün ve çirâ. "Neden nasıl; itiraz yani, itiraz kapısı."
Böyle olmayayım da;
Raddinî bi kazâike. "Hükmüne razı et beni yâ Rabbi! Hükmüne itiraz etmemek edebini nasip et bana. Edepli bir kul olayım, senin hükmüne razı olayım. Ne ikram etmişsen 'pekâlâ, eh bugünlük bu kadar nasibimmiş. Çok sevdiğim bir şey var, elden kaçtı, istiyordum ama kaçtı, böyleymiş takdir, vardır bir bildiği Mevla’mın, razı olayım pekâlâ'."
Ve bârik lî fîmâ kuddire.
"Bana takdir olunmuş olan şeyi benim için mübarek eyle."
Bugün ne kadar rızık vereceksin?
Yüz, iki yüz, beş yüz lira, bir somun ekmek, üç tane zeytin neyse…
"İşte bana bu takdir eylemiş olduğun şeyi mübarek eyle."
Bu mübareklik, bereket çok önemli şeydir. Bazen az bir şey, bereketli bir şey insana milyonlardan güzel fayda sağlar. Küçücük bir dükkânı vardır, bir hoş sanatı vardır. Elinin emeği ile helal yer. Allah Allah! Bakarsın dokuz tane çocuğunu evlendirmiş, her birine ev almış.
Ya bu küçücük dükkândan mı çıktı bunlar? Nasıl oldu bunlar?
Allah bereket verdi mi nasıl olduğu belli olmaz. Ötekisine de bakarsın koca fabrikası vardır, senden benden fakirdir, elini açsa para vereceğin gelir. Hayrını görmüyor.
Neden? Faizle iş yapıyor. Şöyle yapıyor, böyle yapıyor, vesaire derken olmuyor işte.
Onun için;
"Bana takdir edilmiş şeyi benim için mübarek eyle, bereketli eyle, bereketini ver." demeliyiz.
Bizim bazı sözlerimiz var, mânası derin ama halk bilmiyor mânasını. Para veriyorsun müşteri olarak;
"Allah bereket versin." diyor malın sahibi. Sen de;
"Hayrını gör." diyorsun. Bunların hepsinde derin mânalar var. Bereketi Türkçe' ye tercüme edemezsin, İngilizce' ye tercüme edemezsin, başka dile tercüme edemezsin.
Neden?
İslam’ca da ondan. Onu kullanacaksın başka çaresi yok. O bereket mefhumunu, o mânayı başka bir dilde bulmak mümkün değil!
Allah bir kâseye bereket verirse üç yüz kişi içer yine bitmez. Peygamber Efendimiz' in seferlerinde böyle mucizeleri var. Geliyorlar;
"Yâ Resûlallah su yok, ordu kırılıyor, hayvanlarımız susuz, abdest alacak suyumuz yok, ne olacak?" diyorlar. Diyor ki:
"Getirin bir kâse." Elini uzatıyor;
"Üstüne su dökün." diyor, parmaklarından su döküyorlar. O kâseden, aşağıdan bütün ordu ihtiyacını alıyor, su bitmiyor.
Hocamız rahmetullahi aleyh, bu camiin yarısı kadar salona bir sürü misafiri gelmiş.
"Al bakalım Yahya şu şekeri dağıt." demiş, gelenlere ikram olsun diye.
"Elime aldığım zaman kabın küçüklüğüne baktım, kalabalığa baktım, bu kadar kişiye yetmez ama dur bakalım. Hepsine verdim, herkes aldı, en sonunda ikram edeceğim birkaç kişi kaldı, kabın içine baktım, hâlâ içinde var, 'niye bitmedi nasıl oldu' diye bir kaba baktım bir insanlara baktım nasıl yetti diye. Hocamla göz göze geldik, bana kaşlarını çattı." diye anlatıyor. Bereket böyle bir şeydir.
Bunun böyle matematikle izahı yoktur. Matematik ilmine sığmıyor. Ben matematik okudum, mühendislik okullarında da hocalık yaptım ama bu başka bir hesap. Fiziğe de sığmaz, kimyaya da sığmaz. Allah-u Teâlâ hazretleri bereket verdi mi hiçbir şeye sığmaz.
Ankara'da birisine sordum:
"Ne kadar maaş alıyorsun?" dedim. Rakamlar tam hatırımda değil ama dokuz bin lira maaş alıyormuş.
"Ev kirası ne kadar?"
"Beş bin lira."
"Kaç nüfussunuz?"
"Dokuz nüfus."
Allah Allah! Ev kirası veriyor, dokuz bin lira alıyor, dokuz kişi.
"Geçiminiz nasıl?"
"İyi. Bir de komşularımızdan dul, yetim var, onlardan da bir iki tanesine bakıyorum." diyor.
Millet yüz bin lira alıyor geçinemiyor! Kendisi geçinemediği için hanımına da;
"Hadi Hanım yürü bakalım sen de çalış bir dairede."
Sabahleyin birisi bir daireye gidiyor, ötekisi öteki daireye gidiyor. Sabahtan akşama kadar çalışıyorlar eve iki yerden, üç yerden maaş geliyor; yine yetmiyor, ay sonunda yine borçlu. Hadi bankadan faizli para al, borcunu hallet.
Bereket böyle bir şey, bunu başka türlü anlatamayacağım.
Peygamber Efendimiz ne buyuruyor? Bismillahi âla nefsî ve malî ve dinî.
"Canıma, malıma ve dinime bismillah." diye başlıyor.
Allahumme raddınî bikadâike. "Yâ Rabbi! beni senin kazana, hükmüne razı kıl, razı ettir."
Ve bârik lî fîmâ kuddire. "Bana takdir eylediğin, benim için takdir olunmuş şeyi bana bereketli kıl, mübarek kıl."
Hattâ lâ uhibbe ta'cîle mâ ehharte ve lâ te'hîre mâ accelte.
"Ve bana öyle bir edep ver ki yâ Rabbi! Senin bana biraz sonra vereceğin, tehir ettiğin şeyin çabuk olmasını istemeyeyim ve evvelce verdiğin şeyin de 'aman bu sonra olsun' diye tehirini istemeyeyim, nasıl istemişsen öylesine razı olayım. Bana bunu nasip et."
Buradan bir hikâyeye geçerek anlatacağım;
"Ben senin tehir ettiğinin acele olmasını istemeyeyim, acele verdiğinin de tehir edilmesini istemeyeyim. Ne dediysen ona razı olayım."
Efendimiz böyle dua ettiğine göre böyle düşünmek iyidir diye anlıyoruz değil mi hâdis-i şeriften?
Demek ki Mevlâ bir şeyi nasip etmişse o iyi, tehir etmişse tehir etmesi iyi. Önce gelmişse önce gelmesi iyi.
"Efendim ben askere gideyim mi gitmeyeyim mi, askerliğimi tecil edeyim mi?"
Tecil kelimesi geçtiği için oradan aklıma geldi. Kişi düşünüp dururken hop bir celp kâğıdı geliyor;
"Şubeye gel askere gideceksin." deniliyor.
"Hay Allah ya ben doktora da yapacaktım, şöyle olacaktı, böyle olacaktı işte celp kâğıdı geldi."
Allah önce yapmanı istemiş askerliğini, bir an evvel olmasını istemiş. Tamam, onu sev, ona razı ol. Öyle takdir oldu çünkü. Düşünüp dururken celp kâğıdı geliverdiyse razı ol. Veyahut;
"Askere gideyim, ondan sonra şöyle yapayım, böyle yapayım." derken bakıyorsun üç sene sonraya atmışlar. Yığılma olmuş, üç sene sonra gideceksin.
"Hay Allah ya, şu anda askerliği bitirseydim de ondan sonra işe girerdim, rahat ederdim."
Tehirinde de bir hayır vardır. Her işi böyle, bu tarzda düşünmek gerekir. Bazı insanlar aceleden zarara uğrarlar. Bazı insanlar takdire razı olmadığından zarar görürler. Onun için bu edebi öğrenmesi gerekiyor her Müslümanın.
Bir hikâye anlatacağım demiştim. Hz. Ali Efendimiz' in hikâyesidir.
Hayvan üzerinde, binekle Küfe Mescidi' ne kadar gelmişler. Yanında da bir iki adamı var. Küfe Mescidi' ne girecekler. Bakmış, hayvanı bağlayacak bir yer yok, orada da birisi duruyor;
"Al şu hayvana bak, biz namaz kılacağız içeride." demiş, mescide girmişler. Namazı kıldıktan sonra kesesini çıkartmış, avucuna beş dirhem para almış kesesinden, elinde tutuyor. Dışarı çıkınca atını tutan adama bahşiş verecek beş lira. Dışarı çıkmış, bakmış ki adam yok, at da yok.
"Biraz araştırın." demişler, bakmışlar ileride at duruyor, atı çalamamış, şartlar müsait değil demek ki. Atı çalamamış ama atın gemini çalmış. Ağzından gemini, dizginlerini çıkartmış, çalmış götürmüş.
Gemsiz, dizginsiz hayvan sürülmez.
"Git çarşıdan bir gem al." diyor adamına. Adam çarşıya gidiyor, çarşıdan gelirken bakıyor ki elinde kendilerinin eşyaları. Hayvanın başından çıkartılmış gem, dizgin takımı. Diyor ki:
"Buldun mu, nasıl oldu?"
"Yok, bulmadım. Dükkândan ararken bu var dediler, baktım 'a bu bizimki' dedim. 'Biraz önce birisi getirdi bunu beş dirheme bana sattı' dedi dükkâncı. Ben de beş dirhem verdim ondan aldım. Bizim olduğunu anlayınca kâr almadı."
Bunu duyunca Hz. Ali Efendimiz, etrafına böyle kalabalık toplanmış meraklı, diyor ki:
"Ey ahali! Bakın bu adam aceleciliği yüzünden kendisinin helal olan beş dirhem nasibini haramdan kazandı. Ben camiden çıkarken zaten elime beş dirhem ayırmıştım, onu verecektim. Acele etti, camiden ben çıkıncaya kadar beklemedi, şeytan dürttü içinden, hırsızlığa teşvik etti, nefsi de oradan gelecek parayı tatlı gördü, dizgini çaldı gitti, beş dirhem aldı. Atın başında dursaydı yine beş dirhem alacaktı."
Bu çok ibretli bir hikâyedir. Her işi bununla kıyas edin, kazancınızda harama sapmayın, Allah helalinden aynısını verecek, ne takdir edilmişse o verilecek. Aceleye lüzum yok. Bir daha okuyayım duayı da yazamamış olanlar yazsın.
Bismillâhi alâ nefsî ve mâlî ve dînî. Allâhümme raddinî bi kazâike ve bârik lî fîmâ kuddire lî hattâ lâ uhibbe ta'cîle mâ ehharte ve lâ te'hîre mâ accelte.
Acelenin iyi olmadığını biliyorsunuz.
El-Aceletü mine'ş-şeytân et-teennî mine'r-Rahmân.
Acele etmek bir şeyde, içi içine sığmıyor, "haydi yapalım" vesaire, bu şeytandan. "İşi acele yapmak şeytandandır; düşüne taşına yapmak Rahman'dandır, Rahmanî'dir." İşleri aceleye, gargaraya, gürültüye getirmeyin. Peygamber Efendimiz böyle buyurmuş.
Altı yerde Peygamber Efendimiz' in acele edilmesinin tavsiyesi var.
Bir: Ta'âmu'd-dayf.
"Evine misafir geldiği zaman yemeği çabuk koy."
"Yedin mi, yemedin mi?" diye de sormaya lüzum yok. Evde ne varsa sofrayı hazırla, iki tane yumurta kır. Yoksa tuzla ekmeği çıkar;
"Buyur kardeşim bu var evde de…"
Yoldan gelmiş bir kimseye takdim et. Bir bu: Ta'âmu'd-dayf. "Misafirin yemeğini çabuk hazırlayacak."
İki: Ve techîzü'l-meyyit.
"Ölüyü, vazifeleri yapıp kefenlemek."
"Genç kızın evlenmesinde acele etmek."
Yirmi, yirmi beş, otuz oluyor; yüksek tahsil, ihtisas yapacak, uzuyor da uzuyor iş. Öyle değil! Bizim dinimizde çarçabuk olması gerekiyor.
Hatta Bahâeddîn Nakşibend Efendimiz hanımına tavsiye eylemiş, demiş ki:
"Bizim kız buluğa erdiği zaman beni haberdar et." Bir gün hanımı gelip;
"Efendi hazretleri kızım bugün büyüdü." diye söyleyince hemen sevdiği talebelerinden bir tanesini çağırmış, demiş ki:
"Sana kızımı nikâhlamak istiyorum, ne dersin?"
"Estağfirullah efendim zât-ı âliniz, ne derseniz öyle olsun."
Onunla evlendirmiş. Düğün için gönderirken de birkaç gün geçmiş aradan diye;
"Biraz geciktirdim kusura bakma." demiş. Böyle uzuyor. Erkek otuz beş yaşında evleniyor, kız yirmi beş yaşında evleniyor.
O arada ne oluyor?
O arada çeşitli fesatlar oluyor. Hepimiz bu cemiyetin içindeyiz, birbirimize meseleyi anlatmaya lüzum yok. İnsan yuvasını kurdu mu yuvasına bağlı olur, ciddi gelir gider işine. Ama daha otuz beş yaşına gelmiş, kırk yaşına, kırk beş yaşına gelmiş hâlâ evlenmemiş.
Nasıl geçirdi zamanını bu vakte kadar?
Günahla! Nasıl vakit geçirecek, günahla vakit geçirdi! Çünkü insanın bir yaratılışı var, o yaratılışa aykırı bir yaşayış tarzı oluyor. Demek ki evlendirmeyi de çabuk yapacak.
Dört: Ve kadâu'd-duyûn.
"Borçları çabuk ödeyecek."
Cebinde para var, "olsun": Falanca kimseye de borcun var; "olsun". Parayı ödemiyor. Vadesinde ödemiyor. Vadesinden sonra da geçiriyor çünkü biliyor ki her geçen gün, her geçen ay paranın hakikî değeri düşüyor, ödemek kolaylaşıyor. Öyle kurnazlar var ki parayı götürüyor bir başka yere veriyor, onun faiziyle iş görüyor. Onun faiziyle kazanç sağlıyor güya ama din elden gidiyor!
Biraz para geliyor gibi oluyor, din elden gidiyor! Ondan sonra da o paranın hayrını hiç görmeyecek. İki kere iki dört eder gibi söyleyeyim, o paranın da hayrını hiç görmeyecek! Hem dünyada görmeyecek hem ahirette. Onunla yetişmiş çocuğu kendisine asi olacak. Onunla kurduğu işi yangın, zelzele, şunu bunu çeşit çeşit Allah'ın cezaları var, bir cezaya uğrayacak.
Onun için böyle yollara sapmamak gerekiyor.
Falanca insana yalvarıp yakarıp borç aldın mı zamanında? Aldın, niye eline fırsat geçince vermiyorsun o adama?
O adam bilmez mi parayı işletmesini. O borç aldığın kimse o parayı kullanmasını senden iyi bilir. Sen o parayı eline para geçince götür ver, borç veren insanları da borç vermekten yaka silktirmeyin.
"Bir borç verdik, Allah! Alıncaya kadar yarı canımız gitti." diyor millet.
Dinimizin terbiyesi ne?
Dinimizin terbiyesi borçların derhal ödenmesi. Çünkü borçlu insanın namazının bile derecesi, sevabı az olur. Borçlu insanın katıkla, zevk, sefa ile gezmesi doğru olmaz. Şıp diye ödeyecek borcunu. Borcu var; ev alıyor, daire alıyor, başka işlere para var. Yanına gitsen tecrübe etmek için;
"Şöyle bir kârlı iş var, bir mal var, bir kamyon mal, emin ol hakikî fiyatının yarı fiyatına, ah elimde bir milyon lira para olsa şu anda hemen beş yüz bin lira kâr var."
Bak o borcunu ödemeyen adam beş yüz bin lirayı nasıl buluyor, bir milyon lirayı hemen nasıl buluyor?
Kâr var deyince bu kadar üzerine düşüyorsun da borcuna niye bu kadar koşmuyorsun? İslâmî ahlâk yok da ondan!
Ticaret yapan arkadaşlarımız bilirler, ben de biraz muhitimden, abim tüccar olduğu için biliyorum. Hiç böyle bu kaide; borcunu çarçabuk ödeme, vaktinden evvel götürüp de borcunu ödeyen neredeyse böyle müzeye kaldırılacak gibi, yok gibi bir şey. Vaktinden evvel yok gibi, vaktinde veren de çok az. İlle biraz daha, biraz daha geciktirecek de ondan sonra kendisi epeyce istifade edecek ondan sonra verecek. Doğru değil! İslâm böyle değil!
İslâmî edebi kaybede ede ondan sonra;
"Niye biz iktisadî bakımdan kalkınamadık, niye memleketimiz ileri gitmedi, niye işler yürümüyor?" soruları soruluyor.
Neden?
İslâm'la uğraşıyorsun ondan. İslâm gitti mi senin farkında olmadığın nice zararlar oluyor, ölçemezsin ki sen onu! Ticarî hayat bozulmuş, hileli iflaslar. Adamlar borçlarını vermiyor. Herkes feryâd-ü figan ediyor, evler yıkılıyor, haneler yıkılıyor. Namuslu insanların boyunları bükülüyor. Edepsiz insanlar yükseliyor. Olur mu?
Cemiyet edepsizlerin hâkim olduğu bir acayip cemiyet haline geliyor. Neden?
İşte bu taşı oradan oynattığın zaman, o temelle oynadığın zaman duvar paldır küldür çatlar, yıkılır. Onun için İslâm'a sarıldığı zaman tam sarılması gerekiyor bir cemiyetin. Böyle yarısından, kıyısından köşesinden olmuyor.
Başka neyde acele etmek gerekiyor?
Beş: Ve't-tevbetü mine'z-zenbi. "Günaha çabuk tevbe et!"
Şeytana uydun, bir hata işledin. Hemen tevbe et. Hemen, derhal tevbe et, bir daha da yapmamaya azmet. Pişmanlık duy, gözyaşı dök, kendi nefsine ceza ver;
"Sen misin böyle yapan, bundan sonra ben de şu kadar namaz kılacağım, şöyle oruç tutacağım, şu hayrı yapacağım, ben sana fırsat vermem." diye nefisle bir mücadeleye alış. Demek ki günaha tevbede de acele gerekli.
Tevbe etmezsin, tevbe etmezsin… Ne olur?
Adama diyorsun ki:
"Zengin misin?"
"Zenginim."
"Hacca gittin mi?"
"Gitmedim."
"Ne zaman gideceksin?"
"Emekli olayım da öyle." Altmış beş yaşına gelecekmiş, emekli olacakmış, ondan sonra gidecek.
O zamana kadar yaşayacağına garantin var mı? Altmış beş yaşına kadar yaşayacak mısın, mukavele mi yaptın? Bu zihniyet doğru bir zihniyet değil!
O zaman tevbe edeceğim.
İçki içiyor;
"İçki kötü değil mi?" diyorsun;
"Kötü."
"Tevbe etsene."
"Hacca gideceğim ondan sonra tevbe edeceğim."
"Hacca git." diyorsun, bak ne acayip zihniyetler var;
"Şimdi gitmem." diyor.
"Neden?"
"Hacca gidip zemzem içtikten sonra sigara içmek iyi değilmiş."
Sigarayı bırak ya! Haccı bırakıyor sigaranın hatırı için, haccı bırakıyor ama sigarayı bırakmıyor. Sigaradan dolayı haccı bırakıyor da hacdan dolayı sigarayı bırakmıyor. Hey Müslüman!
"Hacca git." diyorsun;
"Olmaz, içki içiyorum, sigara içiyorum, bilmem ne yapıyorum, gidersem hacı olduğum için içmemem gerekiyor." diyor.
Günahtan gayet memnun, hiç bırakmaya niyeti yok ki!
Öbür zaman da hacca gidip de tevbe ettiği zaman kabul olacak mı? Tevbeyi kim kabul ediyor? Allah-u Teâlâ hazretleri.
"İstemem böyle tevbeyi, o zaman yapsaydın olurdu." derse ne yapacak? Hadi bakalım başka bir kapı arasın, başka bir kapı var mı müracat edecek?
Allah-u Teâlâ hazretleri insanları imtihan eder. İmtihanı nasıl eder?
Zihnine fikirler gönderir. Çeşitli fikirler gönderir.
"O fikirleri olmadı, bu İslâm'a uygun bir fikir değil, ben bu fikre uymayayım, atayım bu fikri zihnimden." diye o fikri yendiği zaman derece alır. Ona takıldığı zaman mahvolur. O fasit fikre takılmayacak.
Onun için kardeşlerim hemen bir hata ettiyseniz tevbe edin. Estağfirullah el-Azîm ve etûbu ileyh deyin. Pişmanlık duyun, gözyaşı dökün, hayır hasenat yapın. Bir günahın arkasından bir iyilik yapıp sildirtin onun izini.
Sonra? Oldu mu hepsi?
Ta'amu'd-dayf, techîzü'l-meyyit, tezvicü'l-bikr, kadâu'd-duyûn, et-tevbe mine'z-zenb.
Bir de "namaz" olacak herhalde, burada yazılmamış; namazı da erken vaktinde kılmak gerekiyor. Birkaç defa bendenizin de başıma geldi. Oradan dersimi aldım, o aldığım dersi size söyleyeyim. Ezan okunuyor;
"Ya şu işi bitireyim de ondan sonra namaz kılayım." deyince o namazın tadı olmuyor artık. Hatta bazen öyle oluyor ki namaz kaçma durumuna kadar geliyor, kaçmaya yaklaşıyor. Onun için ilk evvel vaktinde hemen vazifeni yap, öyle tembellenip geriye bırakma.
Demek ki bazı yerlerde acele varmış, öbür işlerde acele yokmuş; teenni ile düşüne taşına hareket etmek gerekiyormuş.
Allah bizi düşünceli, has, halis, iyi Müslüman etsin. Nerede acele edeceğini bilen, nerede teenni ile hareket edeceğini bilen şuurlu Müslüman eylesin.
Diğer hadis-i şerif;
Müt'atü'n-nisâi harâmun ve lâ a'lemu ahaden a'dâ ale'llâhi mimmen'istehalle hurumâtillâhi ve katele gayre kâtilihî. İnne Mekkete hiye haremu'llâhi azze ve celle.
Bu hadis-i şerif mut'a nikâhı ile ilgili bir hadis-i şeriftir. Mut'a nikâhı değişik bir nikâh çeşidi. "Bir kimseyle belirli, kısa bir müddet için anlaşıp nikâhlanmaya" derler mut'a nikâhı diye;
"Gel seninle üç ay nikâhlı duralım." demek, belli bir müddet için nikâhlı olmak demektir.
Bu nikâh hakkında Peygamber Efendimiz buyurmuş ki bu hadis-i şerifinde;
Müt'atü'n-nisâi harâmun.
"Kadınlara mut'a nikâhı yapmak haramdır."
Ve lâ a'lemu ahaden a'dâ ale'llâhi mimmen'istehalle hurumâtillâhi.
"Allah'ın haram kıldığı şeyleri helal sayan bir kimseden Allah'a daha büyük bir düşman bilmiyorum." diyor Peygamber Efendimiz.
"Allah'ın haram kıldığı şeyi helal sayan, helal gören kimseden Allah'a daha büyük düşmanlık yapan başka kimse bilmiyorum."
İfadeye bakın, bu ifadeyi hiç hatırınızdan çıkartmayın!
Ve lâ a'lemu ahaden. "Hiçbir kimse bilmiyorum." A'dâ ale'llâhi. "Allah'a en düşman, herkesten daha fazla." Mimmen'istehalle hurumâtillâhi. "Allah'ın haram kıldığı şeyleri helal görenden Allah'a daha düşman başka kimse bilmiyorum." diyor Peygamber Efendimiz.
Allah'a düşmanlık iki mânaya anlaşılabilir:
Bir; Allah ona düşman. Allah o kimseye hasım oluyor. Neden?
"Ben o şeyi haram kıldım, sen o şeyi helal gördün. Aldırmıyorsun. İçiyorsun, yiyorsun, yapıyorsun. O haramı irtikâp ediyorsun, o feci işi yapıyorsun." Allah düşman olur.
İkinci mâna; Allah'a o şahıs düşman. İstediği kadar;
"Ben Allah-u Teâlâ hazretlerini seviyorum." desin. Sevseydin itaat ederdin!
Lev kâne hubbüke sâdıkan le eta'tehû. "Eğer sevgin hak, gerçek sevgi olsaydı Allah'a itaat ederdin." Kimi aldatıyorsun sen?
Sen Allah'ın haramını yapmak suretiyle Allah'a düşmanlık ilan etmiş oluyorsun ve Allah'a en büyük düşman durumuna düşüyorsun.
Demek ki Allah'ı sevmek nasıl anlaşılacak? Kişinin Allah'a itaatinden anlaşılacak.
Kişinin Allah'a düşmanlık etmeye hakkı yoktur ama düşmanlık ettiği nereden anlaşılacak?
Allah'ın haramlarını irtikâp etmesinden. O halde haramı helali öğrenin, harama ayak basmayın ki Allah'ın düşmanı olmayasınız. Aduvva'llâh. "Allah'ın düşmanı olmak" ne kadar kötü bir şeydir!
İbrahim Peygamber Halîlullah lakabını almış, Allah'ın samimi dostu mânasına. Peygamber Efendimiz Habîbullah sıfatını almış, Allah'ın sevgilisi mânasına. Sen de gideceksin aduvvü'llâh "Allah'ın düşmanı" sıfatını alacaksın!
"Almak istemem hocam, ister miyim hiç?" İstemezsen haramları işleme.
"Allah'ın haramını işleyenden daha Allah'a düşman kimse bilmiyorum, Allah'ın haramını helal bilenden, helal görenden."
Onun için açın din kitaplarını, ben size şimdi burada on, on beş dakika içinde bütün haramları öğretemem ancak yol gösteririm, çare söylerim. Ben otuz sene, kırk sene bu mesleğe, bu kitaplara eğildim, öğrendim ama hepsini anlatamam.
Açın kitapları, Allah'ın haramlarını öğrenin, Allah'ın haramlarını yapmayın! Yaparsanız Allah'ın düşmanı sıfatını alırsınız, Allah size düşman olur, siz de Allah'ın düşmanı durumuna düşersiniz, mahvolursunuz. Hayatınızı ona göre tanzim edin.
Hiç haramsız yaşanmaz mı? Mümkün değil mi haramsız yaşamak?
Allah-u Teâlâ hazretleri o kadar çok helaller yaratmış ki: Ben şaşıyorum bu kadar helal varken insan gidip nasıl harama saplanıyor, diye.
Kaç tane haram var?
İçkiyi haram kılmış. İçki yerine içilecek dünya kadar helal şey var. Portakal suyu, havuç suyu, elma suyu, meyve suyu, ayran vesaire bir sürü helal şey var. Niye o kadar hepsini çiğneyip geçiyorsun illa o harama giriyorsun?
"Biranın mahzuru yokmuş." Kim söyledi biranın mahzuru olmadığını?
"Biranın içinde alkol var mı?"
"Var."
"İçtiği zaman sarhoş oluyor mu?"
"Oluyor." İki tane şişe içtin mi, arabayı götürüp çarpıyor.
Yasak! Yasak, haram!
"İşte, Mısır uleması öyle demiş de bilmem ne uleması böyle demiş de mahzuru yokmuş da öyle diyorlar, böyle diyorlar."
Bizim sizi doğru yola getirmek için çalıştığımız gibi şeytan da sizi cehenneme çekmek için çalışıyor. Onun da birtakım delilleri olacak, laflar söyleyecek, aldatmak için o da laf söyleyecek.
Geçen gün hadis-i şerif geçti diyor ki:
"Bir insan bir sadakayı çıkartıp verir ama yetmiş tane şeytanın iki dudağının arasından kurtararak verir." Ne demek?
"Yetmiş tane şeytan 'yapma bu hayrı, bu iyiliği yapma' diye insana vesvese verir, nihayet onlardan paçayı kurtarırsa o hayrı öyle yapar insan." diyor.
Şeytan çalışır. Onun için hemen böyle gevşemeyin.
"Canım ziyanı yokmuş, hadi getir kadehi, getir şişeyi."
Gevşetecek şeyler söyler şeytan. Hoş gösterir, ziynetlendirir, üstünü allar pullar ama içi zehir! Onun için sözün aslını, esasını, dini bilen, Allah'tan korkan, büyük alimlerin eserlerinden, büyük, hakikî alimlerden öğrenin.
Adamın hiçbir sıfatı yok, din adamı değil.
Arapça bilir misin? Bilmez.
Kitap yazmış;
"Dinin Özü, Esası." diye.
"Ya Arapça biliyor musun?"
"Bilmem."
"Kur'ân-ı Kerîm bilir misin?"
"Bilmem."
"Fıkıh bilir misin?"
"Bilmem."
"Tefsir bilir misin?"
"Bilmem."
Nasıl yazarsın sen dinin özünü? Anlayabilir misin dinin özünü? İnce bir iş bu.
Onun için Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Sizden biriniz dini kimden öğrendiğine, aldığına dikkat etsin."
Hadis-i şerifte;
Mimmen'istehalle hurumâtillâhi.
"Allah'ın en büyük düşmanı, bir haramları helal sayan kimsedir."
Bir de;
Ve katele gayre kâtilihî.
"Öldürenden gayrıyı öldürendir."
İslâm'da insanın canı çok muhteremdir. İslâm'ın emirlerinin beşte biri, bir bölüğü canı korumak içindir.
"Ve Mekke Allah'ın muhterem arazisidir, kutsal mıntıkasıdır." diye bildiriyor.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
13.05.1984 -
Güzel Huylar
13.05.1984 -
Allah Yolunda Ağaran
