15.05.1983 - Cuma Bayramdır, Ensar

15.05.1983 - Cuma Bayramdır, Ensar
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Leyse min a'yâdi ümmetî iydün efdale min yevmi'l-cum'a. Ve rek'atâni fî yevmi'l-cum'ati efdalu min elfi rik'atin fî gayri yevmi'l-cum'a.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Metnini okumuş olduğum hadis-i şerif, cumanın faziletine dair. Bu hadis-i şerifi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden Enes b. Mâlik radıyallâhu anh rivayet eylemiş. Deylemî hadis kitabında kaydetmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;
Leyse min a'yâdi ümmetî iydün efdale min yevmi'l-cum'a. "Ümmetimin bayramlarından cuma gününden daha faziletli bir bayram yoktur."
Elhamdülillah.
Ve rek'atâni fî yevmi'l-cum'a efdalu min elfi rik'atin fî gayri yevmi'l-cum'a. "Cuma gününde kılınan iki rekât namaz, cuma gününün dışında kılınan bin rekât namazdan daha faziletlidir."
Allah-u Teâlâ hazretlerine hamd-ü senalar olsun. Cuma gününün kıymetini bilelim. Haftada bir geliyor; Ramazan Bayramı gibi, Kurban Bayramı gibi senede bir defa değil. Elhamdülillah haftada bir geliyor. Ne mutlu ne güzel! Madem Allah-u Teâlâ hazretleri bize böyle bir cuma nasip eylemiş, böyle bir mübarek gün nasip eylemiş; bunun kadr-ü kıymetini bilelim. Bu iki rekât namaz da yani sevap olsun diye nafileten kılınan namaz demek oluyor. Demek ki başka zamanlarda kılınan namazlardan daha da kıymetli oluyor.
Şimdi, belki cuma namazının bu kıymeti başka hadis-i şeriflerde de bildirilmiş. Arefe günü çok kıymetli. Hacıların hacca gittiği, o mübarek mahalde ibadet ettiği, el açıp dua ettiği o zaman çok kıymetli. Ama senede bir geliyor. Bu senede 52 defa geliyor. Yani tek olarak ötekisi bir bakıma üstün olsa bile, bir başka bakıma cumanın üstünlüğü zaten gözler önünde, aşikâr, hiç tereddüte mahal yok.
Bu üstünlük Allah-u Teâlâ hazretleri tarafından bugüne verilmiştir. Mişkât'ta rivayet edildiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir hadis-i şerifinde buyurmuş ki:
"En faziletli günlerinizden birisi cuma günüdür. Âdem aleyhisselâm bugün yaratılmıştır, ruhunu bugün teslim eylemiştir, ruhu bugün kabzolunmuştur. Bu cuma gününde sura üfürülecektir. Kıyamet cuma gününde böyle kopacaktır. Cuma gününde insanlar kabirlerinden kalkacaklardır."
Fe eksirû aleyye mine's-salâti fi yevm. "Madem durum böyledir, cuma gününde bana salât-ü selâmı çok eyleyin. " Fe-inne salâteküm ma'rûdatun aleyye. "Çünkü sizin salât-ü selâmlarınız bana arz olunur."
Bu hususta başka hadis-i şerifler de vardır. Melekler siz salât-ü selâm edince, biz salât-ü selâm eyleyince o salât-ü selâmı Resûlullah'a arz ediyorlar. İsmiyle, salât-ü selâm edenin cismiyle, memleketiyle arz ediyorlar. Hadis-i şerifin birisinde buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:
"Ben yanımdaki nurdan bir sayfaya onun ismini kaydederim."
Resûlullah'ın şefaatine ermek, muhabbetine ermek, iltifatına mazhar olmak öyle o yolla olur.
Şimdi cuma gününün bu fazileti böyle durup dururken, insan cumayı nasıl lâlettayin bir gün olarak görür? Nasıl olur da cumayı terk eder?
Bazı kardeşlerimiz var; iyi Müslümanlıklarından, yani sahip oldukları iman duygusunun tesiriyle "Cuma kılınmaz, cuma kılmayalım" gibi noktalara geliyorlar.
Yanlış bir muhakeme tarzı.
Allah-u Teâlâ hazretleri Müslümanların toplanmasını seviyor, bir araya gelmesini seviyor. İnsan evinde namaz kılarsa sevap kazanır şüphesiz, vazifesini yapmıştır. Allah-u Teâlâ hazretleri camide namaz kıldığı zaman 27 kat sevap veriyor. Cuma gününde iki rekât kıldığı zaman bin rekâta muadil oluyor. Yani sanki Mescid-i Nebevî' de kılmış gibi. Ne güzel bir şey! Cuma gününü üstün kılan sebeplerden birisi cuma gününün toplanma günü olmasıdır.
O toplantıyı nasıl ihmal ederiz? Müslümanlar bir araya geliyor. İki Müslüman bir araya gelse, birbirinin elini tutsa, "canım kardeşim" dese, yüzüne tebessüm etse günahları kuru ağacın yapraklarının döküldüğü gibi dökülüyor. Daha ne istiyorsun? Kolay temin edilebilir mi? Sen o insanları cuma kılmaktan menediyorsun! Nasıl sağlayacaksın?
Bir keresinde Hz. Ömer'in oğlu Abdullah, abâdile-i erbaa'dan, ashâb-ı kiramın bilgililerinden, fakihlerinden. Arkadaşlarından birisine demiş ki:
"Kalk pazara gidelim."
"Ey Ömer'in oğlu, ben senin huyunu bilirim, çarşıyı pazarı sevmezsin. Orada yalan yere yemin edilir, aldatmacalar olur. Neden çarşı pazara gitmeyi istiyorsun, söyle bakalım işin iç yüzünü." gibilerden anlamak için soruyor.
Diyor ki:
"Orada insan çoktur; selam veririz sevap kazanırız." diyor.
Bak kalabalığın bereketine. Şu topluluğun bereketi başka bir şeyle sağlanır mı?
El-Cemaatü rahmetün ve'l-fırkatü azâbün. "Toplanmak, bir araya gelmek rahmettir, ayrılık da azaptır."
Tek başına kalsan, balla börekle besleseler; gene ruhî bunalıma düşersin. Bir müddet [durursun], canın sıkılır, patlayacak hâle gelirsin. Çok sefalı bir köyde, bir dağın başında yayla evine oturtsalar; bir gün durursun, iki gün durursun, üç gün durursun, sonra insan istersin, sohbet istersin.
Bizim fakültede bir ordinaryüs profesör vardı. Çok meşhur, şöhret yapmış bir kimse. Türkiye çapında, belki dünya çapında da bilinen bir kimse. Bizim Fakülte'nin sekreteri takılmış;
"Hocam" demiş, "ihtiyarladın, İstanbul'dan kalkıp buraya her hafta derse geliyorsun. Trene biniyorsun, tıngır tıngır tıngır geliyorsun, otelde, diyar-ı gurbet, evin değil. Evinde otursana, rahatına baksana."
Çok dikkatimi çekti cevabı. Sekreter gülerek anlatıyor bana, diyor ki:
"Peki" demiş, "ben o zaman kiminle konuşacağım?"
İhtiyaç konuşmak. İnsanlar konuşa konuşa anlaşır.
Onun için cuma gününün böyle bir toplanma imkânı var, günahların dökülme imkânı var. Eh imam efendi çıkacak hutbe îrâd edecek, vaaz-u nasihat edecek. İnsanın bilgisi artar, görgüsü artar, Müslümanlardan bir şeyler öğrenir. Bayram. Haftada bir geliyor bayram, daha ne istiyorsun? Tertemiz giyin kuşan, yukarıdan aşağıya gusül abdesti al, güzel kokuları sür, dişini fırçala, tertemiz elbiselerini giy, beyazları, güzel elbiselerini, temiz pak camiye gel.
Allah-u Teâlâ hazretlerinin emri:
Yâ eyyühellezîne âmenû. "Ey iman edenler!"
İmanımız varsa bu hitaba hepimiz muhatabız. Ben de iman ediyorum, buyur yâ Rabbi.
İzâ nûdiye li's-salâti min yevmi'l-cum'ati. "Cuma günü vakit gelip de size namaz için nidâ olunursa."
Hayye ale's-salâh diye ezan okunup namaza çağrılırsa;
Fes'av ilâ zikrillâhi. "Allah-u Teâlâ hazretlerinin zikrine koşa koşa gidin."
Tembel tembel değil, ayaklarınız geri basa basa değil; seyirte seyirte gidin, koşa koşa gidin.
Ve zeru'l-bey'. "Ticareti, alışverişi bırakın."
Kapatın dükkânı, alışverişi bırakın. Burada daha büyük alışveriş var, daha çok sevap var.
Zâliküm hayrun leküm.
Daha büyük sevabın sözü bana ait değil, Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor:
Zâliküm hayrun leküm in küntüm ta'lemûn. "Eğer bilirseniz, akıl ederseniz böyle namaza koşmanız sizin için daha hayırlıdır."
Biz bilmeyiz yâ Rabbi, sen bilirsin. Madem sen "daha hayırlı" diyorsun; demek ki alışverişten, para kazanmaktan daha hayırlıymış. İnandık. Amennâ ve saddaknâ. Doğru.
Cuma günü geleceksin. Camiler Müslümanın, Allah'ın evi, Müslümanların kalesi. Şeytan dışarıda kaynar. Fısk-u fücur, fitne fesat dışarıda kaynar. Burası Allah'ın evi. Burası ibadethane. Burası Allah'ın rahmet nazarıyla baktığı yer. Bu yere gelirsin; huzur içinde, yeşil halıların içinde, o loşluğun içinde o lezzeti bir daha başka yerde bulamazsın. Dışarıdaki gürültünün patırtının içinde bulamazsın. Burası Müslümanın manevi kalesidir; buraya sığınıyor, emniyette oluyor.
"Efendim, hocamız! İşte şöyleyse de böyleyse de."
Bazen hutbelere kızıyorlar. Yukarıdan tepeden inme hutbe olunca "Diyanet şöyle yaptı, böyle yaptı" filan diye.
Canım, biraz da sabırlı ol. Tabi hocalar da biraz konuyu daha canlı, güzel hâle getirmeli, soğuk halden kurtarmaya çalışmalı.
Hâsılı, cuma günü güzel bir gündür. Haftada bir bayramınız, mübarek olsun. Günahlar affoluyor. Allah-u Teâlâ hazretleri her cuma günü, cehennemi hak etmiş binlerce insanı cehennemden azat ediyor. O rahmete kavuşmak için cumanın kadr-ü kıymetini biliniz. Topluluğun, toplanmanın kadr-ü kıymetini biliniz. İftirakta fayda yok; kardeşlikte fayda var. Kinde, hınçta, kızgınlıkta, hırsta fayda yok; sevgide fayda var. Sevgi insana vitamin gibi, et suyu gibi yarar.
Nasıl yarar?
Denemişler. Biz bunun lafını söylüyoruz ya. Büyük bir hastanede aynı günde doğan 20 tane çocuğu ayırmışlar. On tanesini şu tarafa ayırmışlar, on tanesini bu tarafa. Kiloları aynılarından seçmişler. Tipleri, çapları hepsi deneme. Hepsine suyu, gıdayı gramla veriyorlarmış. Yüzer gram mamadan, şu kadar sütten şöyle beslenecek. Hastanede böyle. Bir tanesine, bir gruptaki on tane bebeğe bakanlara demişler ki;
"Bu çocuklara bakacaksınız ama hiç konuşmak yok. Bakacaksınız; karnını doyurun, altını temizleyin, yatırın, bitsin. Laf atmak yok, söz söylemek yok."
Başlarındaki tecrübeyi yapan alimler öbür gruba da demişler ki:
"Siz bu çocuklarla oynaşın; yanaklarını sevin, öpün, hoplayın, şaka yapın."
Bir zaman geçmiş, artık kaç ay geçtiyse aradan, tartmışlar; sevilen çocuklar daha çabuk gelişmiş. Aynı gıdayı aldığı halde, sevilmeyip de bakılanlar ise cılız kalmış.
Sevgi görülmez bir şey; elle tutulmaz gözle görülmez ama insana yarar. Kızgınlık insanı kanser eder. Kızar, içinden sinirlenir; kanser olmasa bile -hep duymuşsunuzdur- mide hastalığı olur. Asabîlikten insanın midesine sancılar girer.
Neden miden sancıyor?
Asabî. Mide sancısıymış; belli bir sebebi yok, kızgınlıktan. Yani insan sevmeyi, dostluğu öğrense öyle olmayacak.
Müslüman Müslümana karşı dost olacak. Kızdığı zaman affedecek. Kızılacak bir şey yaptığı zaman da hoş görecek. Kızacaksan git bir sürü kâfir var, kâfirlere kız. Ona bir şey demiyoruz. Bir sürü düşman var. Düşmanlara kız kızabildiğin kadar. Bütün kızgınlık hünerini göster. Ona bile zaten esas itibariyle acıman lazım.
"Acaba şunu kızmadan yola getirebilir miyim?" diye düşünmen lazım. Yani insanî olan;
"O da bizim Âdem babamızdan kardeşimiz, o da çok yabancı değil, o da akraba, o da Âdem aleyhisselâm'dan kardeşimiz oluyor. Yazık; bu şimdi böyle küfürlüğünde, müşrikliğinde devam ederse cehenneme gidecek, yanacak. En iyisi ben bunu doğru yola çekmeye çalışayım." diye ona da acımak lazım. Doğru yola çekmek için çalışmak lazım.
Leyse min ehadin ve kad ehaze sevâbe amelihî illâ mâ kâne mine'l-ensar, fe-inne sevâbehüm ale'llâhi azze ve celle.
Bu ikinci hadis-i şerif, Peygamber Efendimiz' in Ensar hakkında buyurduğu bir sözdür. Hz. Aişe radıyallâhu anhâ validemiz rivayet eylemiş. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz:
Leyse min ehadin ve kad ehaze sevâbe amelihî. "Hiçbir kimse yoktur ki işlediği sevabın karşılığını almış olmasın."
Allah herkese işlediği amelin sevabını verecek.
"Kulum sen oruç mu tuttun, buyur. Namaz mı kıldın, al. Tesbih mi çektin, al. Hayır mı yaptın, al."
Bir şey verecek, sevap verecek. Karşılığı vardır.
İllâ mâ kâne mine'l-ensar. "Ama o insan Ensar'dan ise o müstesna bir muameleye tâbi tutulacak."
Nasıl bir müstesna muamele?
Fe-inne sevâbehüm ale'llâhi azze ve celle. "Çünkü onun sevabının verilmesi Allah-u Teâlâ hazretlerine aittir, O verecektir, O'nun üzerinedir."
Bu ne demek?
"Çok verecek" demek. Allah özellikle "Ben vereceğim" dedi mi, o çok verecek demek. Çünkü bir başka hadis-i şeriften de biliyoruz ki;
Es-Savmu lî ve ene eczî bihî. "Oruç tutmak benim içindir, onun mükâfatını ben vereceğim." buyuruyor.
"Çok vereceğim" demek. Şeref.
Düşünün, bir yerden mezun oluyorsunuz; reisicumhur verse diplomanızı ne yaparsınız?
Daha çok memnun olursunuz. Hatta birincilere yüksek vali verir, ikinciye valinin muavini verir, üçüncüye bilmem kim verir, geride kalanlara okulun müdürü verir, ondan sonra öğretmenleri verir. Yani dereceye göre. Veren şahsın yüksek olması bir ayrı iltifattır. Allah-u Teâlâ hazretleri "Ben vereceğim ecrini." diyor.
Kimmiş bakalım böyle bu iltifata nail olacak Ensar?
Bu Ensar, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin Medineli ashabıdır. Malum-u âlileri, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kadr-ü kıymetini Mekkeliler bilemedi. "Nasıl olur?" derseniz; oluyor, bu dünyanın işi biraz acayipçedir. İnsanın kadr-ü kıymetini bilmezler. Resûlullah gibi kendilerinin "Muhammed el-Emin, emniyetli Muhammed" diye lakap taktıkları, "güvenilir, itimada şayan kimse" diye lakap taktıkları kimseyi çok sıkıntılara düşürdüler, başına dar ettiler. Kâbe'de Namaz kıldırmadılar; önüne geçtiler, arkasına geçtiler, başına bir şeyler koydular, laf attılar, hakaret ettiler. Hepsini biliyorsunuz.
Hatta Müslümanlara o kadar sıkıntılar yaptılar ki; kimisi o güzelim şehri bırakmak zorunda kaldı. Demişler ki:
"Ebu Bekir böyle alenen namaz kılmasın, asarız keseriz."
Tehdit ettiler.
"Çıkmasın evinden dışarı!"
Güç kuvvet ellerinde ya şimdi, güç kuvvet ellerinde olduğu için "Çıkmasın!"
Ebu Bekr-i Sıddık de lokum gibi bir kimse; arif, bilgili, zarif, zeki, Arap’ın örfünü âdetini, tarihini mazisini, ilm-i ensâbını bilen bir zât-ı muhterem. Zengin, itibarlı, Kureyş'in itibar ettiği bir kimse, Mekke'nin ileri gelenlerinden bir kimse.
"Yok efendim çıkmasın evinden dışarı!"
Çıkmamış, avlusunda namaz kılmış. Tabi iman insanın içine geldi mi insanı başka türlü yapar; namaz kılarken gözyaşları dökermiş, ağlarmış. Kur'ân-ı Kerîm okurmuş. Mahalleli avluya toplaşırlarmış, ona bakarlarmış.
"Bu nasıl haldir?" diye merak ediyorlar tabi.
"Efendim böyle de yapmasın."
Ya "evinde dur" dediniz işte, evinde duruyor ya. Çeşitli sıkıntılar…
Bir kısmı "Bunlara gıda, yemek vermeyin. Bunlarla alışveriş yapmayın; mal vermeyin, mal almayın." dediler.
Ambargo dediğimiz şey var ya hani, bazen Amerika bazı yerlere yapıyor. İşte öyle ambargo!
Başlarına dar geldi. Kimisi Habeşistan'a gitmek istedi.
"Yok gitmeyin!"
Gitmek isteyenlere de bu sefer mâni oluyorlar. Hatta peşlerine düşüyorlar.
"Kim gidiyor?"
"Filanca kafile Mekke'den ayrılmış Habeşistan'a gitmek üzere."
Hadi atlara atlayıp peşini takip ediyorlar. Yani böyle bir edepsiz tavır.
Peygamber Efendimiz' e Medine'nin ahalisi yardımcı oldu.
"Bize gel." dediler.
Mekke-i Mükerreme'ye hac için gelmişlerdi, Akabe denilen yerde;
"Yâ Resûlallah! Biz sana inandık." dediler, "Bize gel, biz sana bağrımızı açıyoruz, misafir ederiz seni." dediler.
Resûlullah Efendimiz' e kucak açtılar. Resûlullah Efendimiz onu, o vefayı unutmadı. Yani vefası zahir. Medine-i Münevvere' nin, o insanların hislerini, sevgisini hiç kaybetmedi.
Hatta Mekke-i Mükerreme fetholdu.
Mekke-i Mükerreme fetholduğu zaman ne olacak?
Mekkeliler Peygamber Efendimiz' i çıkartmışlardı. Hani yatakta öldüreceklerdi, yerinde Hz. Ali Efendimiz vardı. Resûlullah Efendimiz onların arasından Allah göstermeden geçti gitti.
Şimdi Mekke'ye geldi. Mekke fetholdu. Eski düşmanların boynu hep öne eğildi, mahcup oldular. Onları cezalandırmadı da Resûlullah Efendimiz, af ile muamele etti. Büyük insan çünkü, hakikaten büyük insan!
Muzaffer vakt-i fırsatta adüvden intikam almaz.
Büyük insan. İnsanların ıstırap çekip de cezalandırılmasına ihtiyacı yok ki.
Söz sözü açıyor. Peygamberliğini tebliğe gittiği zaman Taif'te kendisini taşladılar. El açıp dua etti:
"Yâ Rabbi! Sen bunları affet! Bilmiyorlar. Benim peygamber olduğumu bilmiyorlar. Aman yâ Rabbi, sen bunları affet!" diye dua etti.
Onlar taşlıyorlar. Şu kalbe bak!..
Mekke-i Mükerreme fetholdu. Şimdi ne olacak? Onlar çıkartmışlardı, öldüreceklerdi neredeyse. Mekke fetholdu, ne olacak?
Normali: Madem Mekke fetholmuş, madem Kâbe de Mekke-i Mükerreme'de; insan orada oturur o zaman. Bitti, düşmanlık bitti. Ötekiler de mahcup oldular, hatalarını anladılar, çoğu imana geldi. Bitti. Eman verdi hepsine:
"Kim Kâbe'ye gelirse canı mahfuz." dedi.
"Kâbe küçük." dediler.
"Kim evinde durursa canı mahfuz." dedi. Herkesi dâhil etti. Ashabına sıkı sıkı tembihledi:
"Sakın ha ok atmayın, kılıç vurmayın." diye.
Öyle güzel bir fetih oldu.
Resûlullah Efendimiz gene Medine'ye gitti.
Vefa! Vefa denilen bir şey var, vefa. Vefa demek; yapılan eski, güzel bir davranışı unutmamak, ona mukabele etmek demek.
Vefa denilen bir şey vardır arkadaşlar. İnsan hocasına vefa gösterecek, sözüne vefa gösterecek, ahdine vefa gösterecek, dinine vefa gösterecek, arkadaşına vefa gösterecek.
Vefa diye bir şey vardır.
Bugün biraz azaldı. Talebenin hocasına vefası yok, hasım. Dervişin şeyhine vefası yok. İnsanın sözüne, ahdine vefası yok.
"Bana ne, o zaman öyle söyledim, şimdi başka türlü yaparım, iş değişti." diyorlar.
Resûlullah Efendimiz öyle değildi.
Ganimetleri Mekke'nin adamlarına dağıttı. Savaşlar, cihatlar oldu, aşağı tarafta Huneyn gazvesi vs. oldu. Ganimetler oldu. Resûlullah Efendimiz eşit dağıtmadı.
Çoğunu kime dağıtmıştır?
Hemen bizim şimdiki yirminci yüzyılın mantığına, felsefesine göre çoğunu kendisi almıştır, sevdiği kimselere vermiştir, Medinelilere vermiştir, madem onlara vefası var diye düşünürüz. Öyle değil mi?
Öyle yapmadı; yeni Müslüman olanlara verdi, Mekkelilere verdi. Kendisine en son zamana kadar muhalefet edip kılıç üşürmüş, karşı gelmiş olan, en sonunda artık Mekke fetholduğu zaman çarnaçar yeni Müslümanlara verdi.
Tabi onlar da ashab, onlar da Müslüman oldu, onlara bir söz söylemek istemiyorum ama Ensar gibi değil.
Çok şeyi sonradan Müslüman olanlara verdi. Ensara az verdi.
Tabi bu işi anlayan var anlamayan var. Resûlullah'ın gözünde dünya malının kıymeti yok ki. Eline binlerce lira verseler, ertesi güne çıkarttırmazdı. Gece uykudan kalkar dağıtırdı. Mal biriktirmezdi ki. Malın kıymeti yoktu ki yanında. Zenginliğin kıymeti yoktu ki. Zenginler zengini olan Allah-u Teâlâ hazretlerine tevekkül etmiş, ertesi gün için korkmuyor.
Ganimetten bir sürü gelmiş. Bedevînin birisi beğenmiş;
"Aman ne kadar güzel sürü."
"Çok mu beğendin?"
"Çok güzel yâ Resûlallah."
"Al, hepsini sana verdim." diyor.
Kavmine gittiği zaman diyor ki:
"Resûlullah fakirlikten korkmayan insanın verişiyle veriyor."
Bizim elimiz titrer. Yüz bin tane liramız vardır; bin lirayı çıkarır veririz çünkü geride doksan dokuz bin tane liramız var. O bana keyfime, zevkime, sefama yeter diye bin lirayı veririz. Hepsini çıkartıp veremeyiz yani. Zevk için veririz. Bir gece için beş yüz bin lira veren var. Bir nişan için birkaç milyon veren var. Şöyle böyle ama dinî şeyler için veremez.
Resûlullah malın çoğunu yenilere, hamlara verdi. İçlerinden bazısı bu taksimi anlayamadı. Bu başka çeşit bir taksim. Mırın kırın etmek isteyenler oldu. "Onlar akrabası da" diyenler bile çıktı. Bir güzel hutbe îrâd etti ki okurken insan gözleri yaşarmadan okuyamaz.
"Ey Medineliler! Kendimi size ayırdım." dedi ve onlarla gitti. Mekke'de kalmadı.
"Alın Mekke ahalisi, buyurun yurdunuzda oturun. Benim davam, benim derdim Allah'a kul olmanızdı. Lâ ilâhe illallah Muhammedü'r-rasûlullah dediniz ya, benim maksadım fetih de değil; buyurun memleketiniz, tarlalarınız, evleriniz, dükkânlarınız sizin olsun." dedi, bıraktı gitti. Medine'ye gitti. Ensar'a vefa gösterdi. Medine'de ikamet etti. Medine'de, Mescid-i Medine'de defnoldu. Medine'ye teşrif etti, Medine'yi tercih etti. Çeşitli hikmetleri var, çeşitli sebepleri var.
İşte o Ensar; zorluk zamanında, sıkıntı zamanında Resûlullah'a hizmeti arz etmiş olan, "Emrindeyiz yâ Resûlallah, buyur!" diyen, ona kucak açmış olan kimseler. Resûlullah ile ashâb-ı kiram Medine'ye gittiler. Medine'ye gidince nasıl gittiler? Arkalarından kamyonlar mı geldi eşyalarıyla? Kendi canlarını kurtararak gitmişlerdi oraya. Malları mülkleri, bir şeyleri yok. Kimisinin aileleri Mekke-i Mükerreme'deydi. Oraya gittiler.
Nasıl gittiler?
Fakir gittiler. Medine-i Münevvere' ye beş parasız gittiler. Medineli Müslümanlar dediler ki:
"Evlerimiz, tarlalarımız, her şeyimiz buyurun yarı yarıya."
Peygamber Efendimiz kardeş etti; Gelen muhacirler ile oradaki Ensar'ı birbirine ikişer ikişer kardeş etti. Onlar da "Kardeşim, buyur, malımın yarısı senin." dediler. Öyle kardeşlik gösterdiler. En geriye Hz. Ali Efendimiz kalmış, o kimseyle kardeş olmamış;
"Yâ Resûlallah, beni kimseyle kardeş etmedin." gibilerden boynunu bükmüş.
"Ben de seninle kardeşim." dedi.
İşte o Ensar'a Allah ecrini öyle verecek. Kendisi verecek. Bol verecek, memnun edecek tarzda verecek.
Allah şefaatlerine nail eylesin.
Burada bir incelik daha hatırıma geldi ki onu da söyleyeyim:
Ensar, Peygamber Efendimiz Medine-i Münevvere' ye gelmeden önce birbirleriyle ceng-ü cidal ediyordu. Elleri birbirlerinin gırtlaklarında idi. Evs diye bir kabile vardı, Hazrec diye bir kabile vardı. Aralarında yılların husumeti vardı. Kan davası, kavga, gürültü, husumet, kızgınlık vardı. İslâm geldi; o giderdi o kızgınlığı. İslâm geldi; hınç, kızgınlık, kin, intikam, kan davası bitti; kardeş oldular.
İslâm böyledir işte.
İslâm'ı anlamayanlar anlasın. Anlayanlar da anlamayanlara güzel bir tarzda anlatmak için elinden geleni yapsın. İslâm'ı çok kimse anlamıyor. İslâm böyle birbirlerinin elleri gırtlağında olan insanlara geldi de onları kardeş etti.
Küntüm a'dâen fe-ellefe beyne kulûbiküm demiyor mu Kur'ân-ı Kerîm'de?
"Siz birbirilerinizle düşmandınız, Allah kalplerinizi birbirileriniz ile anlaştırdı, uyuşturdu, dost etti." diye ayet-i kerimede buyuruyor.
Yani benim sözüm delilsiz değil. Allah-u Teâlâ hazretleri onların evvelce düşman olduğunu bildiriyor. Allah, onları dost ettiğini bildiriyor.
Kendi çocuğuna var mı bir söz dinletebilen? Var mı karısına söz dinletebilen?
Herkes kendi bildiğini yapıyor. Kimse kimseyi dinlemez. Allah dinlettirir. Allah kalplere bir yumuşaklık verir. İmanı yoksa istediği kadar aklı olsun; o aklı şeytanlıkta kullanır. Onu bütün emniyet tedbirlerini atlatıp bankayı soymakta kullanır. Bütün tedbirleri atlatıp karşısındaki adamdan kan davası intikamını almakta kullanır. Mâni olamazsın.
İman lazım. İmansız olmaz. Bu öyle bir ilaçtır ki onsuz mümkün değil. İman lazım. İslâm lazım.
Hem de nasıl olacak?
İnsanın polisi kendi içinde olacak, müfettişi kendi içinde olacak, hâkimi kendi içinde olacak. Teraziyi kendisi tutacak. İcabında kendi aleyhine hükmedecek; "Sen haksızlık ediyorsun, otur oturduğun yerde." diyecek. Bunu başkası insana dedirtmez. Bu nefis terbiyesi, bu iman, bu İslâm olmazsa olmaz. Meşhur hikayedir;
"Ben sana 'paşa olamazsın' demedim ki, 'adam olamazsın' dedim." demiş.
Olmaz. İman lazım.
"Efendim ben imansızlığımla iftihar ederim."
Ya yazık; etme, hiç olmazsa cehaletini etrafa söyleme! Bir zaman gelir aklın başına gelecek, biliyorum. Bir zaman gelecek sonra kendin söylediğin bu söze pişman olacaksın. Ben çok dinsizler bilirim; 65 yaşına, 70 yaşına gelince, işin iç yüzünü anlamaya başladığı zaman benden ileride namaz kılmaya başladılar. İman bu. İnsanın ihtiyacı. Ruhun ihtiyacı. Hayatın tabii parçası bu. İman olmadan hayat olmaz ki. Ebedî hayat var, bu işin arka tarafı var.
Ensar; Resûlullah'ın vefakâr dostları. Muhacirler de vefakâr dostlar. Onlar da terk-i diyar ettiler, terk-i emval ettiler. Bunlar da vefakâr; her şeyleriyle kucak açtılar, Müslümanları barındırdılar. Allah cümlesinin şefaatine nail eylesin. Onların hayatlarını bizlere numune eylesin. O hayatlara bakıp, o salih kimselerin, o veli kimselerin, o Allah'ın sevgili kullarının hayatlarına bakıp bizim de hayatımızdaki davranışlarımızı, hareketlerimizi onlara uydurmamızı bize nasip eylesin.
Kimi örnek alacağız? Kaytan bıyıklı filanca film artistini mi örnek alacağız?
Örnek işte onlar, Allah'ın sevgili kulları. Kur'ân-ı Kerîm'de methediyor, daha ne istiyorsun? Kur'ân-ı Kerîm'de methediyor, hadis-i şerifte methediyor. Allah'ın sevgili kulları. Bak bakalım neden sevgili kulu olmuşlar. Sen de onlara benzemeye çalış; o zaman sen de Allah'ın sevgili kulu olursun.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
16.01.1983 -
Allah İçin Sevmek,
15.05.1983 -
Alimler, İlmin ve
