Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Vesselâtu vesselâmu âlâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmid-dîn.
Emma ba'd.
Fe'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitabi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl;
Men talebe'l- ilme. "Her kim ki ilim taleb eder..." Yani ilim öğrenmeye kalkışır, ilim yoluna, öğrenme yoluna girer ama; Li-yübâhiye bi-hi'l ulemâe. "Öğrendikten sonra bilgili olacak ya, başka alimlere övünmek için öğrenir." "Hele ben şu mektebi bir bitireyim, bir diplomayı elime alıyım görürsünüz siz, bekleyedurun!" diye başka alimlerle mücadele etmek, onlara karşı övünmek tefavvuk sağlamak, mübâhât eylemek için öğreniyor. Yahut;
Yumâriye bi-hî's-sufehâe. "Akılsız, aklı kıt insanlarla karşı karşıya geçip de münakaşa yapmak -cedel, mücadele- için öğreniyor." Fi'l-mecâlisi. "Meclislerlerde..." Tamam, karşı karşıya geçtik mi ağzı kapalı kalmayım, söyleyecek sözüm olsun münakaşada. Ben de şey yapıyım diye münakaşa etmek, övünmek için öğrenirse." Lem yurih râihate'l-cenneti. "Cennetin kokusunu bile duymaz."
Mâlum cennetin kendisi var, bakışı bile insanın içini hoş eder, 500 yıllık uzaktan kokusunun duyulduğunu hadîs-i şerîfler bize bildiriyor. Beş yüz yıllık mesafeden cennetin kokusu, tadı, lezzeti burunlara, dimağlara tesir ederken böyle bir şahıs cennetin kokusunu bile duymaz yanına bile yanaşmaz, içine girmek değil yanına yanaşmaz.
Çünkü ilim alimlere karşı övünmek, akılsız beyinsiz insanlar arasında münakaşa yapmak, lak lak lak çekişmek için öğrenilmez. İlim Allah'ın rızasını kazanmak için öğrenilir. "Allah'ın yolunu öğreneyim de, O'nun bana nimetleri çoktur ben de O'na karınca kararınca elimden geldiğince güzel kulluk yapmaya çalışayım; acaba nasıl yaparsam hatalı olmaz nasıl yapmam doğru olur?" Cahillikle bu iş olmuyor, kaş yapayım derken insan göz çıkartıyor. Şu kitapları okuyum da güzel kulluk yapmanın şeklini öğreneyim. İnşallah edepli, ârif, kâmil, zarif bir kul olurum, ilim öğrenmek sayesinde cenâb-ı Mevlâ'nın rızasını öylece kazanırım." diye öğrenirse kıymeti var. Yoksa ünvan kazanayım, diploma alıyım, övüneyim, başkalarıyla münakaşalara gireyim, kendi kıymetimi herkese gözlerine soka soka ispat edeyim gibi kaba saba bir düşünce ile yola çıkan bir insan cennetin kokusunu bile duymaz.
Halbuki başka hadîs-i şerîflerde geçer; "İnsan ilim yoluna girdi mi cennetin yoluna girmiş demektir." Tamam, bu yol cennete gider. Küçükken aldı eline cüz kesesini veya çantasını veyahut kitabını mütevazı mütevazı yola koyuldu ilim öğrenecek, tamam. Cennetin yoluna girmiş, arkası cennet. Ama maksadı kötü olursa cennetin kokusunu bile duymaz. Allah ilim yolunda olanlara bu edebî nasip etsin.
Malesef şeytan var ya, insanın düşmanı, açık düşmanı; tereddüt edecek bir şey yok.
İnne'ş-şeytâne le-küm adüvvün mübinün. "Aşikar, gün gibi ortada olan aşikar bir düşman."
Bir de insanın içinde nefis var. A'dâ adüvvüke. "Senin en büyük düşmanın sana en çok zararı dokunan, en şiddetli düşman nefis…" İnsanın içi, nefsi, benliği enaniyeti...
İşte bunlar bu ilim öğrenmek yolunda insanı yerden yere çalar. İlkokula gidince çocuk hevesle gider, kağıt kalem elinde çanta filan. Ortaokula gitti mi biraz okudum diye, liseye geldi mi artık tamam anasını babasını beğenmemeye başlar;
"Benim babam esnaf, benim kadar okumamış; tabiat bilgisi, fizik, kimya görmemiş, bu asırdan biraz anlamaz." diye biraz onlara tepeden bakar.
Üniversiteye gelir, ben üniversite mezunuyum diye ailesinden de muhitinden de kopar. Burnu da susak kadar olur. Burnu böyle kabak kadar büyür yanına yanaşılmaz.
Ben, ilk defa üniversiteye geldiği zaman abdest alıp, cumaya giden insanları bilirim. Ne oldu kaldıysa beş vakit namazını kılan şahıs biliyorum çünkü bizim yakınımızda yatıp kalkardı. Ee, haydi bakalım gel de nefsi yen, şeytanı yen, boynunu bük, mütevazi insan ol da haksız olduğun zaman haksızlığı kabul et, karşı taraf haksız olduğu zaman da mülayim mülayim tatlı tatlı konuş... O İslâm'da var, o İslamî edep.
Allah bizi hakiki ilim âdabıyla edeplenenlerden eylesin.
Altındaki hadîs-i şerîfte aynı mevzuda demiştim.
Men talebe'l-'ilme li-yumâriye bi-hi's-sufehâe ev yukâsire bi-hi'l-'ulemâe ev yasrife bi-hî vucûha'n-nâsi ileyhi fe'l-yetebevve' mak'adehû mine'n-nâri.
Bu da Enes radıyallahu anh'ten. Mevzu aynı ifadeler biraz değişik.
Men talebe'l-ilme. "Her kim ki ilim peşine, öğrenmek yoluna girer ilim talebine düşerse..."
İlim öğrenecek, alim olacak benim oğlum ama neden?
Li-yumâriye bi-hi's-sufehâe. "Akılsız, beyinsiz takımıyla karşı karşıya geçip münakaşa etmek için." İlmi münakaşalarda kuvvetli olayım diye öğreniyor.
Ev yukâsire bi-hi'l-'ulemâe. "Alimlere ilminin ne kadar çok olduğunu göstermek, ilim çokluğunda yarışmak için." Ben senden daha bilgiliyim, daha üstünüm... Mukâsere; benim daha çok benim daha çok diye karşılıklı yarışmak demek. "Benim ilmim daha çok diye alimlerle yarışmak için, cahillerle münakaşalara girmek için."
Ev yasrife bi-hî vucûha'n-nâsi ileyhi. "İnsanların yüzlerini kendi tarafına çevirttirmek için." Alkış toplamak, şöhret kazanmak için insanlar kendisine teveccüh etsinler diye demektir bu. İlmi böyle öğrenirse;
Fe'l-yetebevve' mak'adehû mine'n-nâri. "Cehennemde oturacağı yere hazırlansın, yerini hazır bilsin, oradaki yerine hazırlansın."
Üçüncü hadîs-i şerîf.
Men talebe'l ilme kâne keffârate'l-limâ medâ.
Bu hadîs-i şerîfte Tirmizî'de Taberanî'de olan hadîs-i şerîf.
"Her kim ki ilmi öğrenir, bu ilim kendisinin geçmiş günahlarına keffaret olur."
Burada kötü niyetini söylemedi. Demek ki ilim öğrenmek çok kıymetli bir şey. İyi niyetle ilim öğrenmeye girişse, edepli, terbiyeli Allah'ın istediği tarzda bir alim olsa eski günahlarına keffaret olur.
Keffaret; yapılan bir günahın, kabahatin karşılığı olarak onu affettirici şey demek. Allah-u Teâlâ hazretleri İslâm dininde bize çok keffaretler ikram eylemiştir, kusurlu kuluz ya tepeden tırnağa eksiğimiz hatamızdır, onun için büyükler ârif kimseler şiirlerde yazmışlar ki;
Pür hatayım pür günahım rahm u şefkat et bana.
"Tepeden tırnağa hata doluyum tepeden tırnağa günah doluyum. Aman yâ Rabbi merhamet et! diye yazmış. Öyledir, günahımız çok.
Çare?
Bunun temizlenme çarelerini de Allah çok eylemiş. Mesela, insan güzel abdest aldı mı azalarını yıkadığı zaman damlayan sularla beraber günahlar gider. Abdest çok kıymetli bir şey. Yani maddi temzilik. İnsanın teri tozu gidiyor da damladıkça üstünden günahlar da gider. Gözüyle harama baktı, gözü temizlenir, ağzıyla gıybet dedikodu etti, çalkaladığı zaman temizlenir.
Namazlar aralarındaki günahlara keffarettir; ikindi namazını kıldık, öğlen ile ikindi arasındaki günahlara keffarettir. Ramazanlar bir evvelki ramazanla aradaki günahlara keffarettir. Haclar umreler bir önceki hac ile umre arasındaki günahlara keffarettir. Ve işte böyle keffaret de var; ilim de eski günahlara keffarettir.
"Cahilliğimde çok hatalar işlemiştim yâ Rabbi!"
"Eh şimdi ilim öğrendin ya, o ilmin şeferinden senin eski günahlarını bağışladım." diye Allah-u Teâlâ hazretleri demek ki ilmi kullarının eski günahlarına keffaret ediyor. Bu hadîs-i şerîften bu müjdeyi alıyoruz. Demek ki iyi niyetle ilim öğrenmeye canla başla girişmemiz lazım.
Dördüncü hadîs-i şerîf yine menfî durumuyla ilgili.
Men talebe'l-ilme li-ğayrillâhi ev erâde bi-hî ğayrallâhi fe'l-yetebevve' mak'adehû mine'n-nâri.
"Her kim ki Allah'tan gayrisi için öğrenirse veyahut Allah'tan gayrisini kastederek öğrenirse o cehennemdeki yerine hazırlansın."
Allah'tan gayri için öğrenmek ne demek?
Allah için öğrenmemek demek.
Neden çalışıyorsun, neden mektebe gidiyorsun, niye medreseye gidiyorsun, niye Kur'an okuyorsun niye hadis okuyorsun, niye camiye geldin dinliyorsun?
"Allah için."
"Tamam iyi."
Allah için değilse veyahut öğrendiği ilimden Allah'ı kasdetmiyorsa; Allah'ın rızasını kazanmayı düşünmüyorsa...
Maksat ne, niye öğrendin bu ilimleri?
Hocam para lazım, her şey parayla oluyor, para para para… Bunu öğreneceğim diplomayı alacağım çok para kazanacağım... Allah'tan gayri bir maksat için öğreniyor, Allah için öğrenmiyor. Yönü de Allah'a değil başka bir maksada yönelmiş; işte böyle bir kimse cehenneme girecek demektir.
Men talebe'l-ilme tekeffelallâhu le-hû bi-rızkihî.
Bu da kısa bir hadîs-i şerîf, ilmin müsbet tarafı.
"Her kim ki ilim öğrenirse ilim peşine düşürse ilim öğrenme yoluna talip olur girişirse, girerse." Tekeffelallâhu le-hû bi-rızkihî. "Allah onun rızkına tekeffül eder, rızkını garantiler."
Mektebe medreseye gidecek çalışmayacak; öteki aynı yaşta mahalledeki arkadaşı tezgahtar oldu, fabrikaya gitti işçi oldu para kazanıyor. Filanca yerde şöyle yapıyor, böyle yapıyor bu da ilim yolunu tuttu. Olsun, korkmasın, Allah onun rızkını garantiler. Allah o ilim yoluna girdi diye ona nasip eder.
Tabii her hadisi insan, dinleyen kardeşlerim kendi hayatına vurursa görür. Ben bunu kendi hayatımdan canlı şahidim. Şöyle çıkayım masanın üstüne, boydan postan tepeden tırnağa beni bu hadisin şahidi olarak görün.
Neden?
Ben lisedeyken Fen bölümündeydim, mühendis olacağım diye teknik üniversiteyi hevesliyordum. Hatta daha küçükken uçak mühendisi olmayı düşünürdüm, tayyare mühendisi olayım derdim. Ama çok üzülürdüm; başım dönerdi, salıncağa binsem, biraz sallansam başım dönerdi; şu bulvardan bir köşeden bir köşeye güneşin altında gezsem, yürüyerek gitsem başım dönerdi, direklerin gölgesine siner öyle giderdim. Bir gölgede biraz nefes alır ötekisine giderdim. Uçağa binemeyeceğim, nasıl uçak mühendisi olurum diye çok da üzülürdüm.
Neyse, Arap Fars filolojisine girdim. Baktım edebiyat fakültesinde Arap dilini öğreten, Fars dilini öğreten bir yer varmış oraya girdim. Liseden bütün hocalarım, arkadaşlarım bir aaa.. çektiler, herkes şaşırdı;
"Aaa! Sen teknik üniversiteye girmen lazımdı. Olur mu ya, edebiyat fakültesine de gidilir mi? Oradan ne para alacaksın?”
Hakikaten de parası pulu yok. Dört sene Arapça Farsça okuduk, edebiyat fakültesini bitirdik. Neyse orayı bitirdik, 375 lira mıydı neydi maaşla memur olduk. 165 lirası kiraydı ama Allah-u Teâlâ hazretlerine hamd u senâlar olsun, ne hallere getirdi. Şu anda hepsini nasip etti, Allah'a hamd ü senâlar olsun.
Ben bizzat kendim hayatımda bunu yaşamışım. Evet sıkıntısı olur; ilk başta medrese köşelerinde mumun ışığında sıkıntı çeker. Ben bilirim burada üçbaş medresesinde okuyan kardeşlerimi. Kendi çamaşırlarını leğenlerde kendileri yıkamışlardır, medreseyi kendileri süpürmüşlerdir. Bin bir mahrumiyet çekmişlerdir, soğukta titremişlerdir; utanmışlardır, hallerini kimseye söylememişlerdir, kötü hallerini göstermemişlerdir. Kimseye el avuç açmamışlardır. Allah onları da her birini bir yerde rızıklandırdı.
Buradan şu garanti çıkıyor ki:
“Ben ilim yoluna gidersem parasız pulsuz aç açık kalırım!”
Çok yanlış. Sen daha dinimizi tanıyamamışsın, sen daha Allah-u Telala hazretlerinin kavânîni ilahisini -ilahi kanunlarını- öğrenememişsin. Allah-u Teâlâ hazretleri kendi yolunda yürüyen kulu mahrum etmez. Şu kadarcık aklın olsa, düşünsene insan bir zengin ağaya hizmet etse, o ağa onu açık bırakmaz. Ağa ya! Büyük zengin...Kendi yanında çalışanı mahrum bırakmaz.
Eski kitaplarda [yazan bir hikaye.] Rahmetli anam derdi, maceranın evvelki tarafını bilmiyoruz da... Adamcağızın birisi işsizmiş, çoluk çocuğu açmış, birkaç çocuğu ve hanımı varmış. Evde yiyecek kalmamış, un buğday kalmamış aç kalmışlar. Çoluk çocuk sızlanmaya, ağlamaya başlamışlar... Bu da sabahleyin iş aramaya çıkıyormuş. Eski devirde de iş yok. Şimdi de öyle. İşsizlik çeşitli şekillerde olabiliyor, insan çalışmak istediği halde iş bulamayabiliyor. Sabahleyin çıkıyormuş iş yok...Oraya başvuruyor buraya müracaat ediyor yok...Akşam eve geliyormuş hanım daha kapıda karşılıyor;
"Efendi çoluk çocuk aç ne getirdin?"
Elinde hiçbir şey yok! Kendisi zaten perişan ama ne desin hanıma çocuklara? Çocuklar ağlaşıyor sızıldanıyorlar. Dayanamamış demiş ki;
"Bir yere çalışıyorum ama efendi daha paramı vermedi." demiş. Allah-u Teâlâ hazretlerine;
"Yâ Rabbi! Sen bana bir iş ver." diye dua ediyor.
Ertesi gün yine çıkmış, yine camiye girmiş dua etmiş, yalvarmış yakarmış;
"Yâ Rabbi! Çoluk çocuğum aç açık, bilmem ne filan." Yine iş aramış yine yok, yine akşam gelmiş;
Efendi, ne oldu ya! Çocuklar bir gün daha aç!
"Ağaya söylemeye utandım, çalışıyorum ama daha yok." filan diye.
Üçüncü gün yine camiye gitmiş yine yalvarmış ibadet ve taat filan… Yine iş aramış yine yok. Eve gelirken çıkınına taşlar almış, kapıdan içeriye girerken yine hanım artık nasıl bağıracak diye düşünerek [eve gelmiş.] Fakat içeri gelmiş bakmış ses seda yok; çocuklar ağlaşmıyorlar, içeriden de ekmek yemek kokuları geliyor filan. Demiş;
Ne oldu?
"Efendi sen çıktın, senin çalıştığın yerin kahyası geldi. Tabak içinde şu kadar şeyler, bu kadar nimetler getirdi." demiş.
Bir yere gitmedi ki bir yerde çalışmadı ki adam utancından yalan söyledi. Allah-u Teâlâ hazretleri göndermiş evin içi nimet dolu. Artık rahmetli anam nereden okumuşsa anlatırdı; çıkınını da açmış da taş olarak aldığı şeyler de altın olmuş. Bu mânevî de olsa sembolik de olsa Allah-u Teâlâ hazretleri şu kainatın sahibi, bizim hâlikımız, râzıkımız yolunda yürüyenleri mahrum bırakmaz; yolundan ters gidenleri bile bırakmıyor. Öyle ketüm ki ağzını açmış gözünü yummuş kâfirin bile rızkını kesmiyor. İstese keser, başına taş yağdırır. Onun bile rızkını kesmiyor.
Düşmanlara bile öyle veren Mevlâ, dostları bırakır mı?
Bırakmaz ama dişini sıkacaksın. Allah imtihan ediyor kulları! Birazcık mahrumiyet gibi olur ondan sonra çok büyük lutüf olur, insan çok büyük nimetlere erer. Allah kendisine tevekkül edenleri seviyor.
İnnallâhe yuhibbü'l mütevekkilîn.
Eski peygamberlerin Kur'ân-ı Kerîm'deki kıssalarını okudukça hep görüyoruz ki onlar ümmetlerine demişler ki;
"Allah'a tevekkül edin. Allah'a tevekkül edin."
Bizim peygamberimiz de öyle... Allah'a dayanın, Allah'a sığının, Allah'a iltica edin. Allah tevekkül edenleri sever, tevekkül edenleri yalnız bırakmaz, tevekkül eden kullarını sıkıntıdan kurtarır, ummadığı yerden rızıklandırır, yardımcısı olur. Âyetlerde var bunlar hep. İşte tevekkül etmeyi, Allah'a dayanmayı öğreneceğiz.
Allah'a dayan sa'ye sarıl hikmete râm ol
Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol!
Allah'a dayanacaksın, tevekkül edeceksin ondan sonra çalışacaksın, yan gelip yatmak yok! Tembellik yok! Hikmete râm ol.
Hikmet ne demek?
İlim. İlme sarılacağız.
Şimdi uzay savaşı oluyor. Amerika uzay savaşına, yıldızlar savaşına hazırlanıyor. Rusya ile karşılıklı geçmişler; havada birbirlerinin uzay uydularını parçalamak, onların bu taraf attıkları füzeleri havada karşılamak, ona mukabil füzeleri bu taraftan atıp birbirlerini tahrip etmek için sistemler düşünüyorlar. Irak buradan füzeyi ateşliyor, cephede düşman ile karşı karşıya gelmeden bilmem kaç yüz kilometre ötedeki İran şehrine bombayı düşürüyor. Şimdi işler değişti. "Delik demir icat oldu mertlik bozuldu." diyen o eski şair mezarından kalksın gelsin de görsün.
Eskiden kılıç kılıcaymış, merdâne, bileği kuvvetli olan er meydanına çıkarmış;
Mübâriz “Var mı benimle çarpışacak er? dermiş.
Öteki mübâriz de karşısına gelirmiş şakır şakır kılıç kalkan oynatırlarmış, kim kimi yenerse er böyle belli olurmuş. Bileğinden. O şairin zamında delik demir yani tüfek çıkmış; "Delik demir icat oldu mertlik bozuldu." diyor. Tabii düşman seni yanına yaklaştırmadan küt vuruyor. Hani nerede kaldı bilek gücü? İş değişti. Gelsinler görsünler şimdi, mertlik ne kadar bozuldu!
Bunu niye açtım?
Allah korusun, sağımız solumuz düşman biz de bu memleketin sahipleriyiz. Müslüman insanlarız, Müslümanın düşmanı çoktur, hatta Allah'tan gayri dostu yoktur. Allah'tan gayri dostu yoktur ama O yeter.
Allah bes, baki heves
Pes, gayriden ümidi kes
Öyle ama Allah'a iyi dayanırsan yardım eder. Dayanmazsan, şimdi içki içersen, zevkte sefada koşarsan yarın düşman geldiği zaman “aman yâ Rabbi!”
Aklın neredeydi? Allah'ın adını hiç anmazdın! Yine şairin; "Ayakkabısı vurmasa Allah'ın adını hiç anmazdı." dediği gibi. Sıkıştığı zaman Allah demek doğru değil. Şimdi diyecek, şimdi yoluna girecek.
Her şeyi yaparız! Benim acizane, naçizane öyle güvenim içimde öyle hevesim var ki kendim otursam kendim bile yaparım gibi geliyor bana.
Bizde eksiklik iman eksikliği, imanımız sağlam oldu mu her şeyi yaparız. Bizim başımıza gelen cezalar da imandaki zaafımızın tedavisi için Allah tarafından vurulmuş tokatlar. Alimin birisi “şefkat tokadı” diyor; terbiye etmek için yapılmış tokatlar...
Biz Allah yolunda olsaydık; yirmibin kişiyle, yüzbin kişiyi dağıtanlar, beş bin kişiyle Sırpları Çatalca'da Sırpsındığı denilen yerde perişan edenler, Mohaç'ta bilmem [başka yelerde] az kuvvetle az işle zafer kazananlar nasıl kazandılarsa biz yine muzaffer olurduk.
Yoldan döndüğümüz için bunlar ceza. Biz yine Allah'ın yoluna girsek Allah bize neler ikram eder neler ihsan eder. Otur bakalım bir çalış! Bırak şu zevk ü sefâyı eğlenceyi de gir şu laboratuvara... Bak ilmi öğrenmenin ne faydası var!
Çalış bakalım!
Yok! Herkes hep işin zevkinde sefasında...
Ben bu zamane Müslümanlarını Karagöz'e benzetiyorum. Karagöz, Karagöz perdesine çıkar nâra atar;
Yar bana bir eğlence!..
Hak yola, Allah yoluna bir çağırdığın zaman;
Şu cadde çamurlu, gelin el birliğiyle hepimiz bir kürek atsak şunun çamurunu düzeltiriz.
Bu çamur öyle durur. Taa dizlerimize kadar bizi boyar hatta yürüdüğümüz için paltomuzun omzuna kadar gelir. Biraz hızlı yürürsen çamur arkadan döner insanın ensesine şap yapışır ama onu düzeltmeyiz. Yok! Öyle kalsın.
Sokaklarımız eğri büğrüdür, pistir, çamurludur, işlerimiz derme çatmadır ama eğlence oldu mu adamın hayra verecek bir kuruşu yoktur. Bilmiyorum bir şişe içkinin fiyatı ne kadardır? İçkiden geçtim. Çünkü haram, içkiyi hiç anlatmıyoruz, Müslüman içkiyi içmez.
Sigaraya verilen para ne kadar?
Gel bakalım, yakaladım mı şimdi seni! Gel bakalım buraya!
Sigara kaç para veriyorsun? Ben bilmiyorum ama herhalde kaç lira. Hergün sigara içenler bir yere biriktirse, Allah aşkına söyleyin, her gün bir fabrika kurmaz mıyız?
Kurarız.
O zaman bizim Amerikan yardımına ne ihtiyacımız var? Bizim kendi sigaramızdan bile işimizi halletmemiz mümkün. Herkesin elinde bir sigara, birisini söndürüyor ötekisini yakıyor. Amerika'dan gelmiş naneliymiş, maydonozluymuş. Yüz bin kişi içse, hesap kitap ortada yani. Bizim kafamızın değişmesi lazım.
Kafa nereden değişir?
Kafa imandan, kalpten değişir. Kafa kalpten değişir dışardan değişmez; çevirirsen adamın boynu kopar, vidalı değil bu! Kafayı döndürmekle olmaz. Bu gönülden değişecek. O da iman.