Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Öbür hadisi şerife geçtik.
Men eznebe zenben fe-alime ennehû lehû rabben in şâe en yağfire lehû gafere lehû ve in şâe en yüazzibehû azzebehû kâne hakkan ala'llâhi en yağfire lehû.
Hadi gözünüz aydın!
Enes b. Mâlik radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş, Müstedrek'te rivayet olunmuş bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz sizi, bizi, gözü kara günahlı kulları teselli ediyor. Müjde!
Men eznebe zenben. "Kim bir günah işlediyse, bir günah irtikâp ettiyse..." Fe-alime. "Bildiyse ki..." Ennehû lehû rabben. "Onun bir Rabbi var." İn şâe en yağfire lehû gafere lehû. "Eğer onu mağfiret etmek isterse mağfiret eder." Ve in şâe en yuazzibehû azzebehû. "Eğer dilerse azaplandırabilir."
Böyle bir Rabbi olduğunu bilirse...
Kâne hakkan ala'llâhi. "Allah’ın üstüne hak olur." En yağfire lehû. "Bu şuura ermiş kulu afv-u mağfiret eylemek."
Günahsız mıyız, günahlı mıyız?
"Deryâ-i zenbi boyladık, ayağımız günah deryasının dibine değdi, battık da dibine değdi, günahlarımız çok, yüzümüz kara; artık ne namaz kılalım ne oruç tutalım ne ibadet yapalım. Çünkü battık!"
Yok! Dinde "battı balık yan gider" mantığı yok. Çünkü kulun günahı ne kadar çok olursa olsun Allah-u Teâlâ hazretlerinin rahmeti, mağfireti var; kulu affeder. Hele kul bilirse ki kendisinin bir Rabbi var, affetmek onun şânındandır, [rahmetine yaklaşır]. İsterse azaplandırır, isterse affeder. Bilmiyoruz, iki ihtimal var, Peygamber Efendimiz ikisini de söylüyor.
Dilerse azaplandırır. Dilerse azap eder.
"Rabbim ben kusur işledim. Dilersen azap edersin, dilersen bağışlarsın."
Peygamber Efendimiz;
"Kim bunu böyle bilirse onu afv-u mağfiret etmek Allah’ın üzerine hak olur." diyor.
Allah günahları bağışlar.
Ey nefislerine zulmeden, ey günah islemiş olan kullar!
Evet, yüzünüz kara ama Rabbiniz Gaffârü'z-zünûb "günahları bağışlayıcı", Settârü'l-uyûb "ayıpları örtücü".
Ey rahmeti çok padişah
Cürmüm ile geldim sana.
Ben eyledim hadsiz günah
Cürmüm ile geldim sana.
Hadden tecavüz eyledim
Deryâ-i zenbi boyladım.
Malum sana, ben neyledim
Cürmüm ile geldim sana.
Adın senin Gaffâr iken
Ayb örtücü Settâr iken
Kime varam sen var iken
Cürmüm ile geldim sana.
Ne güzel söylemiş Kuddûsî kaddesallahu sırrahû. Ne kadar güzel söylemiş. Kuddusi hazretleri Niğdeli, Borlu. Nakşi, Kadiri meşayihinden, evliyâullahtan. Zamanın kutuplarından bir zat-ı muhteremmiş. Böyle söylemiş. Allah şefaatlerine nail eylesin.
Nereye gideceğiz, başka hangi kapı var? Nereye gidebiliriz ki? Yâ Rabbi! Senin adin Gaffâr iken, senin adın günahları afv-u mağfiret edici, ayıp örtücü Settâr iken ben kime varayım? Başka kime gidilir? Türbeye mum mu yakılır, başkasına minnet mi edilir?..
Aç elini, koy başını secdeye, gözlerinden inci gibi yaşları dök.
Bu günahın karalığını ne temizler?
Ne Fay temizler ne Puro temizler; bu günahın karasını gözyaşı temizler. Gözünden kanlı yaşı akıtırsın;
"Yâ Rabbi! Senden çok utanıyorum. Sen bana sabahtan akşama, her zaman nimetler ihsan ettin. Bana şu şu nimetleri verdin, beni bu hâle getirdin. Beni Müslüman etmişsin; bir kere bu nimeti ödeyemem. Ümmet-i Muhammed etmişsin, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gibi Seyyidü'l-evvelîn ve'l-âhirin, gelmiş ve geçmişlerin Efendisi bir peygamberin ümmeti etmişsin. Eski peygamberler 'ona ümmet olalım' diye can atmışlar. Ona ümmet etmişsin, su nimetleri vermişsin. Cennet gibi bir memlekette yaşıyorum, elhamdülillah! Şu sırada harp yok, darp yok, hürriyet içindeyim. Dışarıda çeşit çeşit meyveler var, güneş pırıl, gök masmavi, deniz yemyeşil, dağlar ağaçlık; bulunur bir memleket değil. Utanıyorum yâ Rabbi! Bunca nimetlere karşı sana iyi kulluk edemedim. Affet, bağışla yâ Rabbi! İnşallah bana kuvvet ver, sana kötü kulluk yapmayayım, iyi kulluk yapayım, günah işlememeyim!" diye yalvarırsın, gözyaşı dökersin, Allah bağışlar.
Allah-u Teâlâ hazretleri kulunun doğru yola gelmesinden nasıl memnun olur, tarif edilmez. Peygamber Efendimiz hadis-i şerifte tarif etmiş buyuruyor ki:
Bir insan çölde giderken, çöl; üstü kızgın güneş, altı kızgın kum, devesine su tulumlarını almış, gıdasını almış, uzun bir yola çıkmış gidiyor. Bu yolda ihtiyacı olmuş, devesinden inmiş.
Devesinden indi; ağaç, taş yok ki bağlasın. Tam ihtiyacını görürken deve ürktü, kaçtı. Hadi bakalım ara bul deveyi... Bir sürü kum tepesi... Bir tepenin üstüne çıkarsa öbür tarafı çukur, bir tepeye çıkıyorsun, deve yok; ara tara, deve gitti. Çölün ortasında kaldı. Yol, ağaç yok, su tulumu da gıda da gitti, ne yapacaksın? Güneş tepede, yoruldu, yürüyemez hâle geldi, sendelemeye başladı. Kumlara yıkıldı mı güneş artık onu öldürür, orada ölüm var, gidersin.
Derken birden bineğini buluveriyor. Devesini, atını veya merkebini neyse... Kendiliğinden geliveriyor, yularına yapışıyor. Su da geldi, gıda da geldi, can geldi. "Yâ Rabbi! Sana çok şükür! Sen benim merhametli Rabbimsin; ben senin âciz naçiz kulunum." diyecek yerde diyor peygamber efendimiz, "Yâ Rabbi! Ben senin rabbinim, sen benim kulumsun." der diyor insan şaşırarak, sevincinden yani. Başka zaman dili dolaşıp da ters söz söylemez ama aklı gitti dili dolaştı, öyle söyleyeyim. İşte o kadar çok sevinir Allah diye öyle anlatmış. Bir insan doğru yola geldi mi, Allah o kadar çok sevinir.
Cehenneme atılmayı kendimiz kararlaştırıyoruz; biz kendimiz "İlla cehenneme gideceğiz." diye günahlara dalıyoruz. İnsanlar zorla cehenneme gidiyor, yoksa Allah Gaffârü'z-zünûb, Settârü'l-uyûb. Kendisinin affedici olduğunu bileni affetmek üzerine hak oluyor.
Su hadis-i şerifin güzelliğine bakın!
Onun için, ümitsizliğe düşmeyin. Mevla’ya güzel kulluk etmeye bakın. Öyle yapalım. Allah gayret versin.
Men eznebe ve hüve yedhakü dehale'n-nâre ve hüve yebkî.
İbn Abbas radıyallahu anh’ten rivayet edilen bir hadis-i şerif. Aynı mevzu ile ilgili. Hani insan günah işliyor. Günahlar tatlıdır; içki içmek, sinemaya gitmek, sefa, plaj, harama bakmak tatlıdır. İnsan kimisinin tadını bilir, kimisinin bilmez ama herkesin koştuğuna bakılırsa, yani arıların bala üşüştüğü gibi günaha üşüşüyor millet. Deniz kenarlarını biliyorsunuz; günah tatlıdır, insanlar güle güle, kasklarını tuta tuta günah işlerler, çok eğlenirler.
"Çok eğlendik bu akşam"
Çok eğlendin...
Men eznebe ve hüve yedhakü dehale'n-nâre ve hüve yebkî. "Kim gülerek günah işlerse ağlaya ağlaya cehenneme girer."
İbn Abbas radıyallahu anhümâ rivayet etmiş, Peygamber Efendimiz böyle buyurmuş.
Günahlar tatlıdır ama sonu acı gelir. Sevaplar sıkıntılıdır ama sonu hoş gelir. Cennetin yolu dağın yüksek yerinde patika yol gibidir, ayak yere basamaz, zordur. Cehennemin yolu vadide düz, kolayca gidilen bir yol gibidir. Basılmış, hiç zorluğu olmayan yol gibidir. Cehennemin yolu kolaydır, bırakırsan herkes dosdoğru cehenneme gider. Cennete gitmek için yamaçlara sarıp meşakkatleri yüklenmek, Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızası uğrunda bazı fedakârlıklara katlanmak lazım.
Men eznebefî'd-dünyâ
Öbür hadis-i şerif...
Hz. Ali Efendimiz rivayet etmiş. Hz. Ali Efendimiz' den oldu mu bir hadisin rivayeti, içime başka bir tat geliyor.
Neden?
Bizim memleketimizde bazı kardeşlerimiz var, Hz. Ali Efendimiz' e bağlı olduğu söyleniyor, "Alevî" deniyor.
Alevî ne demek?
Ali sözünden gelmektedir, "Hz. Ali'ye bağlılar" demek. Eğer bağlıysanız dinleyin bakalım. Hz. Ali Efendimiz bir hadis rivayet etti mi hoşuma gidiyor.
Ahmed b. Hanbel, İbn Cerîr rivayet etmiş. Bu hadis-i şerife de "sahih" diyor. Râvîsi, Efendimiz' den duyup da nakleden Hz. Ali Efendimiz.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:
Men eznebe zenben fe-ukîme aleyhi haddü zâlike'z-zenbi fe-hüve keffâretühû.
"Kim bir günah işlerse ve onun üzerine had ikame olunursa bu onun kefaretidir."
Manası şu:
Had demek, "cezâ-i şer'î" demektir.
Bir insan şu hatayı yaparsa bir namuslu insana iftira eder, iftirasından dolayı şu cezaya çarptırılır. İşte bu cezalara "had-i şer'î" derler, "şer'î ceza, şeriatın o suça verdiği ceza" demektir.
Kim böyle bir günah işler de dünyada onun üzerine bu şer'î ceza tatbik olunursa; dövülmekse dövülmek, recmedilmekse recmedilmek, kesilmekse kesilmek, idamsa idam... Bu verilen cezalar o günahların kefaretidir. Artık günah gider. O cezayı çekti mi günahı da silindi.
Şimdi Hz. Ali Efendimiz' den nakledilen hadis-i şerife geçelim:
Men eznebe fî'd-dünyâ zenben. "Kim dünyada bir günah islemişse." Fe-ûkibe bihî. "Dünyada onun cezası verilmişse."
Çünkü günahların cezası var; hırsızlık yapanın, iftira edenin, bilmem su günahları işleyenin cezası var.
"Dünyada cezalandırılmışsa..."
Fa'llâhu a'delü min en yüsenniye ukûbetehû alâ abdihî. "Allah kulu üzerine bir suçun cezasını ikinci bir defa vermekten daha âdildir, böyle adaletsizlik yapmaz."
Bir kere cezayı çekmişse ikinci defa o cezayı çektirmez. Ahirette o günahtan dolayı cezalandırılmaz. Bitti, günahından kurtulur cezayı çekince.
Ve men eznebe zenben fî'd-dünyâ. "Kim dünyada bir günah işlediyse." Fe-setera'llâhu aleyhi ve afâ anhu. "Allah o günahın üzerini örttüyse, kimse anlamadıysa..."
Bir kabahat işlemis ama polis farkına varmamış, müfettiş anlayamamış; dünyada gizli kalmış, örtülü kalmış. Allah böyle saklamış, affetmişse...
Fa'llâhu ekremü min en yeûde fî şey'in kad afâ anhu. "Allah dünyada affetmiş olduğu bir şeyi ahirette gelip de cezalandırmak için ortaya dökmekten daha kerimdir." Böyle yapmaz.
"Affetmiş, örtmüşse örter, dünyada cezası çekilmişse ahirette bir daha vermez." demek.
Bununla ilgili birçok rivayetler vardır:
Bir kadıncağız geldi;
"Yâ Resûlallah! Ben bir kabahat işledim, zina ettim." dedi.
Peygamber Efendimiz onu gönderdi. Ondan sonra söyle oldu böyle oldu, sonunda cezası tatbik edildi. Cezası tatbik edilirken birisi de onun aleyhinde konuştu, seni bilmem ne falan diye. Kabahatli bir insan cezası veriliyor ya. Coştu, heyecanlandı öyle konuştu. Peygamber Efendimiz onu yasakladı:
"O çektiği ceza ile affolundu; o günahtan dolayı ona dil uzatıp durma!" diye mâni oldu.
Onun için bu şer'î cezalar, ahirette azaba uğramamak için dünyada verilmiş cezadır. Ahirette bir daha azabı olmaz; o günah temizlenir, ötekisi kefaret olur.
Men ezzene seneten min niyyetin sâdikatin lâ yatlubu aleyhi ecren duiye yevme'l-kiyâmeti ve vukife alâ bâbi'l-cenneti fe-kîle lehû: İşfa' li-men şi'te.
Allah Allah!
Enes b. Mâlik'ten rivayet edilmiş bir hadis-i şerif.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem müezzinlere bir iltifat var burda, müezzinlikle ilgili bir iltifat.
Men ezzene seneten. "Kim bir sene boyunca ezan okursa." Min niyyetin sâdikatin. "Doğru, has, samimi, sadık bir niyet ile ezanı okursa."
Kalbinde başka kötü niyet yok, art niyet yok, kötü bir şey yok. Başka bir şey düşünmüyor. Böyle okursa...
Lâ yatlubu aleyhi ecren. "Bu okuduğu ezan için de ecir istemezse." Ücret, para istemezse Duiye yevme'l-kiyâmeti ve vukife alâ bâbi'l-cenneti. "Kıyamet gününde çağrılır, cennetin kapısında durdurulur." "Gel, şurada dur." diye cennetin kapısında durdurulur. Fe-kîle lehû. "Ona denir ki:" İşfa' li-men şi'te. "Dilediğine şefaat et! "Al su ehl-i cehennemden kaç kişi istiyorsan, kapıdasın dahil ediver içeriye."
Hani bazı yerde kapıya bekçi koyuyorlar da "Hüviyetini göster." diyor. Yani, tanıdık olsa mesela giriversin. Diyelim ki bir sarayın kapısı, bir müzenin kapısında tanıdık olur; "gel" derse bedavadan girmek mümkün olur. Öteki cennete girecek durumda değil ama kapıdaki şahıs; "gel hadi bana şefaat salahiyet verildi gir" derse, girer.
Bu hadis-i şerif ezanin, müezzinliğin kıymetini gösteriyor.
Bir iki hadisi şerif daha var peş peşe. Onları da okuyalım:
Men ezzene seb'a sinîne muhtesiben kütibet lehû berâetün mine'n-nâri.
Tirmizî'de mevcut bir hadis-i şerif, İbn Abbas radiyallahu anhümâdan rivayet edilmiş.
Men ezzene seb'a sinîne. "Kim yedi sene ezan okursa." Muhtesiben. "Sevabını Allah'tan bekleyerek."
Ona "Bu cehenneme sokmayın, bu cehenneme girmeyecek." diye eline vesika verilir. Cehenneme girmez yani. Yedi sene müezzinlik ederse.
Bir cami yapsak -Allah nasip etsin- imamlığı, müezzinliği bizde olsa; yedi sene değil, on sene değil, on yedi sene değil, hep okusak, ne güzel olur! Köyümüzde mi olur, kentimizde mi, mahallemizde mi olur...
İnsan duyduğu hadis-i şerifi de tatbik imkânını bulmalı. Ondan sonra cennetin kapısında dur, yakınlarına "Sen de gel, sende gel, sende gel..." hepsini sok cennete.
Men ezzene sintey aşrete seneten vecebet lehü'l-cennetü ve kütibe lehû bi-te'zînihî fî külli yevmin sittûne haseneten ve li-külli ikâmetin selâsûne haseneten.
Bu da bir başka hadis-i şerif. Abdullah b. Ömer radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş.
Men ezzene sintey aşrete seneten. "Kim on iki sene ezan okursa." Vecebet lehü'l-cennetü. "Cennet ona vacip olur." Ve kütibe lehû bi-te'zînihî fî külli yevmin sittûne haseneten. "O ezanından dolayı her gün ona altmış hasene yazılır, bir kamet getirmesinden dolayı da otuz hasene yazılır."
Burada da kayıt yok, "Kim on iki sene müezzinlik yaparsa..." dedi.
Ezan okumakla ilgili bir hadis-i şerif daha var. Bu da Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş:
Men ezzene hamse salavâtin îmânen va'htisâben gufire lehû mâ tekaddeme min zenbihî.
"Kim Allah'a inanarak, sevabını Allah'tan bekleyerek beş vakit namazın ezanını okursa geçmiş günahları bağışlanır."
Beş vakit, bu da kolay... Beş vakit insan bir camide Allah rızası için ezan okursa... Bu da Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten.
Şimdi kardeşlerim gördünüz, bu dört hadis-i şerif başka başka kişilerden rivayet edilmiş ama hükümleri de başka başka; yedi sene, on iki sene, beş vakit namaz seklinde farklı farklı hükümler. Fakat bakın hepsi ayni kapıya çıkıyor; ezan okumanın ne kadar sevaplı olduğu...
Neden?
Çünkü minareden insanlara hakkı tebliğ ediyorsun. Eşhedü en lâ ilâhe illallah. Allah-u Ekber. "Allah en büyüktür. Şehadet ederim ki O'ndan gayrı ilah yok. Şehadet ederim ki Hz. Muhammed O'nun elçisidir, peygamberidir." diyorsun.
"Haydi namaza" gelin diyorsun insanları hayra çağırıyorsun. Ne kadar kıymetli bir iş yapıyorsun.
İşte böyle Allah’ın varlığını, birliğini insanlara tebliğ ederse, insanları hayra hakka davet ederse bu mükâfatlara nail olur.
Onun için, her zaman akınız, fikriniz, işiniz, gücünüz; Allah-u Teâlâ hazretlerinin yoluna kullarını çağırmak olsun, Allah-u Teâlâ hazretlerinin büyüklüğünü, azametini, kudretini insanlara ilan etmek olsun, Allah-u Teâlâ hazretlerinin var ve bir olduğunu yakınlarınıza anlatmak olsun.
Bizim asıl vazifemiz, Müslüman olmaktır. Bizim asıl vazifemiz, dine yardım etmektir. Bizim asıl vazifemiz bakkallık değil, mühendislik değil, doktorluk değil, hocalık değil, hacılık değil; asıl işimiz İslam’ın hizmetçisi, hadimi olmaktır. Hepimizin vazifesi bu. Hiç farkı yok. Ben de bir hizmetçiyim, siz de bir hizmetçisiniz, dinimizin hizmetçisiyiz. Hepimiz el birliğiyle dinimize hizmet edersek yeryüzü üzerinde küfür kalmaz.
Bizi dünyada, ahirette kurtaracak olan imanımız. Allah-u Teâlâ hazretlerine olan imanımız, bizim şu pak dinimiz, bizi hem dünyada hem ahirette kurtarır. Biz saf, salih, hâlis, hakiki Müslüman olursak cümle cihan halkı bize muhtaç olur; Allah bizi onlara muhtaç etmez.
Şu Suudi Arabistan’ın hâlini görmüyor musun?
Petrol çıkıyor, Amerika önünde diz çöküyor. Dağlarında da uranyum varmış. Dağlara tünel kazmak için deliyorlar, içinden altın madeni çıkıyor.
Allah yolunda kul olmak lazım. IMF'den para almaya lüzum yok; hazine İslam’da, milletin haberi yok!
Amerikalı Dale Carnegie kitabında yazıyor:
Hindistan'da bir adamcağız varmış, fakir. Bir tarlası varmış ama her tarafı koca koca, iri iri taşlar; bir şey ekse çok mahsul vermiyormuş. Dağarcığını almış; "Bu tarladan bir şey çekmiyor." diyerek terk-i diyar etmiş. Başka yerlerde yoksulluk içinde ölmüş.
"Yoksulluk içinde ölen çok insan var; bunları ne diye anlatıyorsunuz?" diyeceksiniz.
Arkasını dinleyin.
Meğer onun taşlı tarlasında elmas varmış, sonradan elmas çekmiş. Dünyanın meşhur elmaslarının özel isimleri bile vardır. Çok büyük bir elmas, 286 kırat koca iri elmas, "kûh-i nûr" diye bir elmas var; müzelerde adı anılan, ansiklopedilerde adı geçen elmas o tarladan çekmiş. İşte o tarlada. Sahibi yoksul ölen tarlada. Diyarı gurbetlerde aç açık ölen o adamın o taşlı tarlasından çıkmış elmas.
İşte bizim İslam’ımız da böyle. Biz de diyar-i gurbette İslam’dan gayri yabancı diyarlarda, İslam’dan gayri ideolojilerde şifa arıyoruz. Tarlamız elmas dolu, başkası çıkaracak.
İbret alin. Bu misal hatırınızda sağlam kalsın.
İslam’dan kopacağız, kopabiliriz. Allah’ın kullara ihtiyacı yok. Cümle cihan halkı kâfir olsa Allah’ın azametinden zerre eksilmez. Bu millet dinden kopabilir arkadaşlar. Sen de ben de dinden imandan kopsak Allah’ın azametine bir noksanlık gelmez. Muhtaç olan biziz! Biz bu dine hava kadar, su kadar muhtacız! Biz bu dine sahip olduk mu şahsen huzurlu, mutlu olacağız; cemiyet olarak düzenli, çalışkan, temiz, pak olacağız. Allah belki kazdığımız zaman boş çıkan kuyudan petrol fışkırtacak, belki yol açmak için yardığımız dağdan elmas çıkacak Müslüman olursak.
İslam’ı bıraktın mı bereket gider. Bereket gitti mi hiçbir hayır olmaz. "Elmas çıksın" diye Müslümanlık yapılmaz; "Kahır da gelse lütuf da gelse ben Allah’ın kuluyum, Müslüman olarak yasayacağım, Müslüman olarak öleceğim." diyeceğiz ama Allah kulunu taltif eder yolunda gittiği zaman. Allah’ın yolundan ayrılmayalım. Allah’ın yolunun dışında ne madde vardır ne mana vardır. Ne maddi refah vardır ne manevi refah vardır. Aklınızdan çıkmasın. İyi Müslüman olmaya bakın. En büyük hazine, en büyük ganimet İslam’dır; bunun kıymetini bilin.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.