27.05.1984 - Gayri Müslimlerle Anlaşma, Medine Ahalisine Eza, Komşuluk

27.05.1984 - Gayri Müslimlerle Anlaşma, Medine Ahalisine Eza, Komşuluk
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men âzâ zımmiyyen fe-ene hasmuhû ve men küntü hasmuhû hasamtuhû yevme'l-kıyâmeti.
Sadaka Resûlullah fî ma kâl ev kema kâl.
Mukaddimede metnini okumuş olduğumuz hadis-i şerif zimmîler hakkında. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuşlar ki:
"Kim bir zimmîyi ezâlandırırsa ben onun hasmı olurum. Ben kimin hasmı olursam onu kıyamet gününde mahvederim."
Yenerim, ondan hakkımı adam akıllı alırım, benim ile hasımlığa kimsenin tahammülü olmaz, mânasına gelmektedir. Zimmî, kendisiyle anlaşma yapılmış gayrimüslim demek. Vergi vermeyi, Müslümanların yüksek hakimiyetini kabul etmiş ama aklı İslâm'ın hak din olduğuna ermemiş. Hıristiyan veyahut Yahudi, kendi dinini bırakamıyor, "Peki, sizin idarenizi kabul ettim." diyor. Bu memlekette bizim garantimiz altında oluyor. O zaman o kimseyi ezalandırmaya kimsenin hakkı yok.
İslâm ciddiyet dinidir; hukuka, haklara riayet dinidir. İslâm'da haklar, kuvvetle vesaire ile değişmez. Hz. Ebu Bekr-i Sıddık Efendimiz halife olduğu zaman buyurdu ki:
"En iyiniz olmadığım halde başınıza halife seçilmiş bulunuyorum. Tevazu gösteriyor. İçinizde nice iyi insanlar vardır. Ben âcizane, fakirane başınıza başkan seçilmiş bulunuyorum. Sizin en zayıfınız haklıysa hakkı alınıncaya kadar benim yanıma en kuvvetlidir, ben onun yanında yer alırım. Cümle cihan halkı karşıma dikilse, haklı zayıf da olsa hakkını alıncaya kadar ben onun yanında olurum. Sizin en kuvvetliniz de haksız ise benim nazarımda hiç kıymeti yoktur, onunla uğraşırım."
Bizim anlayışımız böyledir. Biz, "Bu adam güçlü mü kuvvetli mi, itibarlı mı itibarsız mı, mevki makam sahibi mi değil mi…" diye düşünmeyiz; bir Allah'tan korkar, ahdimize sadakat ve vefa gösteririz. Verdiğimiz söz senettir ayrıca altına imza atmaya, yazılı belge vermeye hacet bile yoktur.
On altıncı asırda Osmanlı diyarına elçi olarak gelmiş olan bir Hollandalı seyyah var. Diyor ki; "Bir Müslüman, senet almaya lüzum yok, söyledi mi sözü senettir. Evine misafir olsan evi pırıl pırıl, tertemizdir. Az konuşur ama öz konuşur, sakin durur ama kızdırmaya gelmez." diyor.
Ecdadımızı böyle tanıtmış. Çünkü biz Müslümanız, gösteriş meraklısı değiliz; hayata da öyle pek bağlılığımız yok. Allah nasip ettiği müddetçe yaşayacağız ondan sonra dostlarımızın olduğu diyara, bizden önceki büyüklerimizin göçtüğü yere gideceğiz. Gidişimiz, düğün gecesi gibi. Ne olacak; şu fâni dünyadan, meşakkatten terhis olup ahiretin sefasına gideceğiz.
ed-Dünyâ sicnu'l-mü'mini ve cennetü'l-kâfir. "Ahiret mü'minin asıl yurdudur."
Dünya muvakkat bir yerdir, bize zindan gibidir. Onun için biz burada ahde riayet ederiz.
Müslüman olsaydı iyi olurdu, akıllılık etmiş olurdu. Zavallı, Müslüman olmamış ama, "Ben size vergi vereyim, yerli yerimde oturayım." diye anlaşma yapılmış. O, bizim aramızda oturdukça İslâm'ın güzelliğini görüp Müslüman olacaktır, çoğu kimseler böyle Müslüman olmuşlardır.
Peygamber Efendimiz, Medine-i Müneverre' ye geldiği zaman bile orası lebaleb Arap dolu değildi ki... Bir sürü Yahudi kabilesi vardı, onların bir kısmı Müslüman oldular. Necran yani Yemen yani Hicaz'ın güney tarafı Hristiyan doluydu. Saltanatla, kervanlarla gelip de Peygamber Efendimiz' le görüşme yaptılar da Âl-i İmrân sûresinin ayetleri o görüşmeler üzerine nazil oldu. Ekseriyeti Müslüman oldu. Demek ki bizi dıştan gören bilmez; yakınımıza gelsin o zaman anlar, sever, Müslüman olur diye biz çevremizdeki insanlara öyle bir hak tanımışız.
Bir kimse kendisini bize teslim etti mi biz ona gadretmeyiz. Bir anlaşma oldu mu, ağzımızdan bir söz çıkmışsa, tamam. Peygamber Efendimiz; "Anlaşma yapmış, vergi vermiş, aramızda kalmaya razı olmuş bir gayrimüslimi, Hristiyan veya başka dinden diye kim ezalandırırsa onun hasmı ben olurum. Ben bir kimsenin hasmı oldum mu da ahirette onu perişan ederim, yenerim, hakkımı alırım." diye tehdit eylemiş. Hakkımıza riayet edeceğiz.
Biz, zayıf gördük mü ezmeyiz. Ama dünyanın her yerinde ne kadar Müslüman kardeşimiz, dindaşımız varsa onların acısı da yüreğimizdedir. Bulgaristan'da, Yugoslavya'da, Yunanistan'da, Kıbrıs'ta, Adalar'da, Kırım'da, Kafkasya'da... Karşımdaki kardeşlerim, çevremdekiler hep onların torunları... Bakıyorsun kimisi Kafkasya'dan, kimisi Saraybosna'dan, kimisi bilmem nereden gelmiş.
Ne oldu?
Bir bayram gecesinde bir saldırmışlar, şu kadarını kesmişler; haberimiz bile yok. Ermeni cıyak cıyak bağırıyor; "Bunlar soykırım yaptı. Şöyle yaptı, böyle yaptı. Ben bunların elçisini öldüreceğim." Fransa da onu serbest bırakıyor.
Biz bize yapılan zulümleri bilmeliyiz. Bilmeliyiz ki, "Sen ne diyorsun, işin aslı budur!" diyebilelim.
Kuveyt'te Türkçe konuşan birisini gördüm, Türk sandım. "Haydi, benim arabamın yağını değiştiriver." dedim. Pos bıyıklı, kısa boylu, yanık benizli birisi...
"Neredensin?" dedim.
"Ben Ermeni'yim, Süryani'yiz, Asuri'yiz." dedi.
"Ne olurmuş." dedim.
"Siz bizim babalarımızı kestiniz." dedi.
Allah Allah! Sübhanallah! Ben de saf saf sordum:
"Peki, babalarınız ne zamandan beri bizim memleketteydi?"
"Yedi-sekiz asır... Çok eski zamandan beri."
"O kadar asır yaşamışlar mı aramızda?"
"Yaşamışlar."
"Niye yedi asır kesmemişiz biz onları?"
Elimizde güç kuvvet vardı. Padişahımız buradan yürüdüğü zaman Viyana'ya kadar gidiyordu. Bizim ordumuza uzaktan bir baktın mı mızrakları deniz gibi gözüküyordu. Orman gibiydi, önünde kimse duramıyordu.
Niye biz yapmadık o zaman böyle bir şey?
İşte bu hadisler bizi terbiye etti. Biz mazluma, himayemizdeki kimseye saldırmayız.
Yedi asır sen bizim yanımızda durdun, bir şey yaptık mı?
Yapmadık! Ne malına ne kilisene, ne canına, ne ticaretine dokunduk. Askere bile almadık; hudutlarda bu memleketin emniyetini sağlayalım diye biz öldük, saldıran orduların karşısında biz durduk. Sen burada ticaret yaptın. Ben ona;
"Yedi asır durdunuz da sonra niye kesmeye başladılar?" dedim. "Madem dedelerin yedi asırdır oradalardı, şayet kesmişlerse niye yedi asır sonra kesmişler?"
Sustu kaldı. Ben sana söyleyeyim dedim:
"Bizim kuvvetli olduğumuz zamanda oturdunuz burada. Fakat her yerden düşman bize saldırınca size de bir heves geldi. Yunanistan İzmir'e, İtalya Antalya'ya, Fransız Adana'ya, Maraş'a asker çıkardı. Derken siz heveslendiniz; 'Ooo Yağma Hasan'ın böreği gidiyor, ben de şu börekten bir şey kopartayım.' dediniz. Allah yedi asır ekmeğini yediğiniz insana karşı yaptığınız bu nankörlüğe razı gelmedi de ondan başınıza gelmiştir. Ben buradan kalkıp gideceğim, bir daha birbirimizi görmeyeceğiz. Senin beni tanıdığın yok, benim seni tanıdığım yok. Ama işin aslı budur. Eğer biz zalim olsaydık, yedi asırda sizin kökünüzü kuruturduk; bir taneniz kalmazdı. Bugün bizim elçimize kurşun atacak dünya üzerinde bir fert kalmazdı."
Bunu neden söylüyorum?
Biz bize yapılan zulümleri unutmayacağız. Hafızasız bir millet deli insan gibidir. Hafızası yok; babasını, anasını bilmiyor, kardeşlerini tanımıyor, dün ne yediğinden, nerede büyüdüğünden haberi yok, kendisine iyilik yapanları tanımıyor...
Olur mu böyle adam?
Olur ama tımarhaneye yakışır. Zavallı hiçbir şey hatırlamıyor. Bir milletin de hafızası olacak. Kim kendisine kötülük yapmış, iyilik yapmış bilecek. İyilik yapana minnettarlık duyacağız.
Libyalı kardeşlerimiz İstiklal harbinde gelmişler, bizim Anadolu'muzda çarpışmışlar. Şimdi bazıları kızıyor, bağırıyor, çağırıyor ama senin İstiklal harbinde, kara gününde onlar gelmiş, Ege'de cephede vs. çarpışmışlar.
Haberin var mı?
Yok! Niye yok? Bak, adam canını vermiş. İşte sana samimi arkadaş. Şimdi sen ona neden bir hediye götürmüyor, niye bir teşekkür etmiyor, niye bir hoş tavır takınmıyorsun?
Libya Türk Dostluk cemiyeti var;
"Aaa, Araplarla dostluk cemiyeti olur mu?"
Suriye veyahut Suudi Arabistan-Türkiye dostluk cemiyeti var;
"Dostluk olur mu?"
Dosttu, İstiklal harbinde yardım etti. Şimdi yan gözle bakmak reva mı?
Dostu düşmanı tanıyacağız. Bu da İslâm'ın şiarından birisidir; unutmayın iyiliği de kötülüğü de bileceğiz. Çünkü yine kötülük yapar. Onun için tarih okuyun, Osmanlı Tarihi'ni okuyun. Ne güzel İsmail Hami Danişment, Osmanlı Tarihi Kronolojisi diye güzel bir kitap yazmış, sene sene anlatmış. Okuyun bakalım neler olmuş. Hangi kalede bizim mücahitler ne sıkıntılar çekmişler, görün. Düşman kaleyi almış, içindeki bütün kadınları ve çocukları kesmiş. Hudutlarda neler çekmişiz... Geriye adım adım nasıl çekilmişiz...
O derdi bilirsek burada birbirimizi yemeyiz. Şimdi birbirimizi yiyoruz, harıl harıl birbirimizi yemekle meşgulüz, şu partiden bu partiden, şu zihniyette bu zihniyette...
Tarih şuurundan mahrum olduğundan... Tarih şuuru kopmuş, cereyan kesilmiş, dostu düşmanı ayırt edemiyor. Kendisine iyilik yapmak isteyen doktora yumruk savuruyor, kesmek isteyen kasaba güleç yüz gösteriyor, boyun uzatıyor.
Aklımızı başımıza devşirelim.
Men âzâ ehle'l-Medîneti âzâhullâhu teâlâ ve aleyhi la'netullâhi ve'l-melâiketi ve'n-nâsi ecma'în ve lâ yukbelü minhu sarfün ve lâ adlün.
Abdullah b. Amri'bnü'l-Âs radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilmiş bir hadis-i hasen. Medine hakkında çok hadis-i şerif vardır, bu hadis de Medine hakkında. Medine, Arapça' da şehir demek. Medînetü'r-Resûl yani Hz. Peygamber'in şehri demek. Medine, bu sözün kısalmış hali.
El-Medînetü'l-Münevvere... Münevvere, pırıl pırıl nurlandırılmış şehir demek. Allah ona o şerefi vermiş, nurlandırmış. Eski adı Yesrib'miş, o adı değiştirilmiş. İslâm geldi mi adı bile değiştirir, her şeyi güzelleştirir. Peygamber Efendimiz' in mescidinin, kabrinin bulunduğu, hayatının geçtiği yer... Peygamber Efendimiz' in vefasını düşünün ki Mekke-i Mükerreme fethedildikten sonra bir daha Mekke'ye dönmedi. İnceliğe bakın ki doğduğu şehir, asıl mühim yer, Müslümanların kıblegâhı, Kâbe-i Müşerrefe'nin olduğu yer Mekke ama Resûlullah Efendimiz Medîne-i Müneverre' den gelmedi.
Neden?
Vefalı da ondan. Mekke-i Mükerreme'nin müşrikleri kendisini Mekke'den dışarı çıkardıktan sonra kim bağrına bastı?
Medine ahalisi.
"Yâ Resûlallah! Buyur başımızın üstündesin, başımızın tacısın. Gel, biz seni koruruz, canımızı sana feda ederiz." dediler.
Canlarıyla, mallarıyla ona feda olmaya razı olarak onu davet ettiler. Davetli olarak gitti. Mekke fetholununca bazı kimseler sandı ki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke'ye tekrar yerleşecek. Doğduğu ve sevdiği şehir ya... Çıkıp da yüksek tarafından Kâbe'ye baktığı zaman dedi ki:
"Ey Mekke! Sen ne güzel şehirsin. Seni müşrikler benden ayırmasalar, beni buradan çıkarmasalardı ben çıkacak değildim."
Mekke fetholunca ashâb-ı kiramın yüreği küt küt atmaya başladı. "Resûlullah buraya mı yerleşecek, acaba ne olacak?" diye.
Peygamber Efendimiz Medine'ye yerleşti. Mübarek bir şehir, hiç şek şüphe yok. Deccalın giremeyeceği şehir…
Men âzâ ehle'l-Medîneti. "Kim Medine ahalisini ezâlandırırsa, üzerse, eziyet verirse…" Âzâhullâhu teâlâ. "Allah da onları ezâlandırır." Ve aleyhi la'netullâhi ve'l-melâiketi ve'n-nâsi ecma'în. "Allah'ın, meleklerin ve insanların laneti o ezacı herifin üzerinedir."
Medine ahalisine dokunmaya gelmez. Medine'nin saf, tertemiz bir ahalisi vardır. Orada oturanlar methede ede bitiremiyorlar; asalet ayrıdır. Sonradan sağdan soldan yerleşmiş olanlar var; onların da çoğu da iyi insanlardır, Resûlullah aşkından geliyor, yerleşiyorlar.
Bir keresinde Suud hükümeti Medine'ye bir vali tayin etmiş. Bakmış, bir sürü Afrikalı zenci var, fakir fukara kimseler... Demiş ki:
"Bunların hepsini buradan defedeyim, Medine'de hiç ayak takımı kalmasın. Hep zengin, yüksek tabaka olsun."
Geceleyin rüyasında Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'i görmüş;
"Onlar benim misafirlerim. Onlara dokunma, karışmam!" demiş.
Ertesi gün, ilan ettiği halde kararı kaldırmış. Öyle anlattılar.
Peygamber Efendimiz' in nazarında zenginlik, fakirlik mühim değil. Bizim nazarımızda da öyle. Muhabbet önemli!
Muhabbet duymaz, tenkit eder, aleyhinde çalışır, çelme takmaya uğraşır, ayaklı, menfi propaganda makinesi gibi dolaşır... Vah vah, görürsün...
Ve lâ yukbelü minhu sarfün ve lâ adlün.
Hem Allah'ın, meleklerin ve insanların laneti o ezâ edene gider.
"Hem de Allah onun sarfını, adlini kabul etmez."
Sarfün ve lâ adlün ne demek?
Harpte birisi esir oldu mu, "Şu kadar para ver, adam kurtulsun." diye fidye verirsin veyahut, "Al şu senin esirini, ver benim esirimi." dersin. Harpte esir oldu ya. Ya onun tam dengini verirsin o esiri kurtarırsın veyahut yerine muadil olacak başka şey verirsin. Anlaşılır, sonra sen alacağını alır, kurtaracağını kurtarırsın.
İşte "sarf", fidye olarak verilen şey, "adl", bedel, tam karşılığı demek. Yani, "Hiçbir surette, şu veya bu şekilde kabul olmaz." mânasında...
Allah onun farzını, nafilesini, ibadetini, taatini kabul etmez mânasında. Onun için Medine ahalisine hürmet etmek lazım.
Neden?
Resûlullah'ın şehri. Resûlullah'ın misafirleri, cârullah -mücâvir deniliyor- gelip de civarına yerleşmiş kimse mânasına...
Edebiyatçılarımızdan Arif Nihat Asya vardı -Allah rahmet eylesin- şiirinde yazmış, diyor ki:
"Ben de bir Konyalıdan şikâyet edecektim ama hatırın var Pirim."
Kendisi Mevlevî idi, Mevlânâ'nın hatırına Konyalıdan bile şikâyet etmiyor.
Hocalardan bir tanesi, ben aciz kardeşiniz gibi kürsüde, rahlede oturur, talebeye ders verirmiş. Arada bir ayağa kalkar sonra tekrar otururmuş. Talebe de hoca kalkınca kalkarmış.
"Efendim! Ne oluyor, anlayamıyoruz. Ders verip dururken ikide bir oturduğunuz rahlede ayağa kalkıyorsunuz." demişler.
“Kapı açık, dışarıdan arada bir hocamın torunu geçiyor.” demiş.
Hocaya hürmet işte! Kazananlar edepten kazanıyorlar. O adam ziyan mı etti iki üç defa ayağa kalktı diye. Hayır! O güzel duygulardan, Allah ne sevaplar vermiştir. İnsanlar niyetlere göre mükâfatını alacak, karşılığını görecekler; öyle olacak.
Men âzâ cârehû fe-kad âzânî ve men âzânî fe-kad âzâllâh ve men hârebe cârehû fe-kad hârebenî ve men hârebenî fe-kad hâreballâhu.
Enes b. Mâlik radıyallahu anh tarafından rivayet edilmiş bu hadis-i şerifte komşuluk haklarıyla ilgili Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Kim komşusunu ezâlandırırsa, beni ezâlandırmış olur, kim beni ezâlandırmışsa Allah'ı ezâlandırmış olur."
Buradan komşuya hürmet etmek gerektiği anlaşılıyor. Komşuya hürmet etmeyince insan, Resûlullah'a eziyet etmiş gibi olacak; Resûlullah'a eziyet edince de Allah'a eziyet etmiş gibi olacak. Hâşâ sümme hâşâ… Allah'ı ezâlandırmaya kimsenin gücü yetmez, kimsenin haddi ve hakkı değil ama aslında mahvolacak, tepesine gazap ve kahır yumruğu inecek, pestili çıkacak, yamyassı olacak demek. Dobra dobra Türkçesi bu, başka mânaya gelmez. Allah korusun!
Hocamız rahmetullahi aleyh şerhte yazmış;
Ve hakku'l-câri erbaûne dârâ. "Komşuluk hakkı, çevreden 40 evdir."
Hemen bitişik komşun komşu, ondan sonrakiler değil tarzında değil, 40 ev bu hukuka dahil. 40 ev; bir köy, bir mahalle demektir. Mahalleden kimseyi ezâlandırmayacak. Eğer insanlar, adı Müslüman ama aklı bir karış havada olmayıp da hakiki Müslüman olsa demek ki kimse kimseyi ezâlandırmayacak, ortalık gül gülistan olacak.
Ezâlandırmak nasıl olur?
Saat on iki-bir olmuş, açarsın radyoyu, tıngır tangır şarkı türkü... Adamcağız yorgun argın gelmiş, yatacak, teheccüde kalkmayı planlıyor... Uyuyabilirsen uyu. Al sana bir ezâlandırma şekli. Veyahut evde bulaşıkları, çamaşırları yıkamış; leğeni camdan savurup atıyor.
"Aşağıdan geçen var mı, yok mu?"
İsterse geçmesin. Pis suları oradan atıp gidiyor, o da ezâlandırma... Veyahut komşusuna bağırıyor, çağırıyor, üzecek laflar söylüyor. Veyahut komşusunun çocuğuna şöyle yapıyor, böyle yapıyor; olmaz! Komşuluk hakkı mühim haklardan biridir.
Neden işimiz rast gitmiyor, şimdi anlıyor musunuz?
"Ben de dervişim, tesbih çekiyorum, camiye gidiyorum, oruç da tutuyorum." filan diyoruz ama bilmediğimiz yerlerden kaçaklar var. Depomuzun bir yerinde delik var, su durmuyor. Bak, komşusunu ezâlandıran Peygamberimiz' i ezâlandırmış oluyor. Eh, Allah affetsin; komşusunu ezâlandırmayan varsa ayağa kalksın da görelim. Hepimiz ya suret-i haktan ya suret-i batıldan komşumuzla takışmışızdır. Müslüman olsa, "Bırak onun sakalını. Onun haccı da eksik olsun, sakalı da..." Müslümana da böyle söyleriz, gevşeyene de "O da zaten camiye gelmiyor..." deriz. Hepsine bir kulp takarız, bir bahane buluruz ama netice itibariyle komşuluk münasebetleri iyi değildir. Halbuki dinimiz komşuluk münasebetlerinin iyi olmasını emrediyor. Dinimiz öyle emrediyor, biz böyleyiz. Öyle olursa ne olur? İşte daha ne olacak, Peygamber Efendimiz' i ezâlandırmış gibi oluruz.
"Hocam 40 yıldır dervişim, daha bir kere Resûlullah'ı rüyamda görmedim."
Ezâlandırdığın Zât-ı muhterem! Sen ezâlandırıp dururken sana görünür mü?
Bir arkadaş diyor ki:
"Hocam! Babamlar, kardeşlerim umreye gideceklerdi. Ben de 'uğurlar olsun'a gittim. Aramızda biraz ihtilaflı durumlar vardı. Kardeşim bana, 'Allah'a ısmarladık.' demedi, beni evlerine almadılar."
Nasıl mahzun dönmüş...
Çok mahzun dönmüş ama; "Gece Resûlullah'ı rüyamda gördüm." diyor.
Değer!.. Sen onu görmüşsen daha ne istiyorsun? Mübarek olsun, afiyet olsun. Ne güzel. Allah-u Teâlâ hazretleri, hadis-i kutside buyuruyor:
"Ben gönlü kırıklarla beraberim."
Göbeğini gerip burnunu havaya kaldırıp gezenlerle değil. Kalbi, gönlü kırık; mahzun, edepli, mazlumlarla... Aman zalim olmamaya çalışalım.
Hadisin devamı:
Ve men hârebe cârehû fe-kad hârebenî. "Kim komşusuyla harp ederse, benimle harp etmiş olur." Ve men hârebenî fe-kad hâreballâh. "Kim benimle harp etmişse Allah'la harp etmiş demektir."
Bir de komşularla kavga dövüş oluyor, malum. Çocuk çocukla bir geçimsizlik yapıyor, kadın bu tarafa geliyor, saç saça baş başa…
Harp deyince illa borularla saf saf gelip de at bağlayıp da davulla hücum emrini vererek mi olacak?
İşte harp!
Bakıyorsun, iki komşunun birisinin elinde ötekinin saçı kalmış, öteki de onun yüzünü tırmalamış.
Kimle harp ediyor?
Resûlullah'la ve Allah'la harp ediyor. Çekilivereceksin, uymayacaksın, sabredeceksin. Komşumuza itibar edeceğiz.
Bizim cemiyetimizin temeli buydu. Eskiden herkes komşusunu bilirdi. Bahçesinde erik, kiraz vs. oldu mu komşuya tabak tabak giderdi. Kandillerde bir kokulu aş veya helvalar pişti mi komşuya dağıtılırdı. Herkes birbirini bilirdi.
İstersen git yukarıdaki caddeden sor;
"Hasan Efendi burada mı oturur?" diye;
"Yukarı caddede... Gel götüreyim." denirdi.
Şimdi apartmanın içindeki şahısların bile birbirinden haberi yok. Ankara'da yanlışlıkla bir kat çıkmışız. Düğmeye bastık;
"Erdem Bey burada mı oturuyor?" diye sorduk.
"Bilmiyorum." dedi.
Aradık taradık, bir kat aşağıdaymış...
Milyarca lira denize dökülse; darphaneden çıkmış bilezikleri, altınları, külçeleri Karadeniz'in ortasına, dalgıçların dalamayacağı yere dökseler... İnsan nasıl üzülür! İşte İslâm'dan uzaklaştığımız için böyle şeyler kaybediyoruz, kimsenin haberi yok. Herkes hâlâ Müslümanlıkla uğraşıyor.
Ahali muhabbetli olur, birbirine helva ikram eder. Boynuna tel sarıp da gırtlağını sıkmaz, helva ikram eder.
Hangisi iyiyse onu tercih et.
İstediğin kadar çırpın, istediğin kadar yol ara; İslâm'dan başka çare yok, Müslümanlık kurtarır. Sen de aciz bir beşersin, gideceksin, kimse kalmayacak burada. Ben de gideceğim. Şu kara toprağın altına girmeyecek bir babayiğit yok. Hepimiz kara toprağın altına gireceğiz. Beş sene mi, üç ay mı, bir gün mü, bir saniye mi, yüz yıl mı kaldı bilmiyoruz ama hepimiz gireceğiz. Hangi yolu tutturursan tuttur, kimsenin konuşmaya cesareti olmayacağı bir günde, ödlerin patladığı günde hepimiz Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzuruna çıkacağız.
Allah-u Teâlâ hazretleri bize bu dünyada yaptıklarımızdan hesap soracak. Hele hele insan bir milletin başında mesul olursa, bir dairede genel müdür olursa, bakan olursa, devlet reisi olursa, mesuliyeti o derecede büyük olur.
"Hocam benim hiç idari vazifem yok, esnafım, gidip geliyorum."
Sen de ailenin hükümet reisisin. O kapı var ya, sen de o kapıdan içeri girdin mi senin devletin orası, oranın başkanısın, ondan mesulsün. Onun da hesabını soracaklar. Onun için ne kadar çırpınırsak çırpınalım…
Şimdi, millete İslâm dünya lezzetlerinin önüne gerilmiş bir sur, bir perde, bir duvar gibi geliyor.
"Bu İslâm da beni dünyada zevk almaktan, kâm almaktan, murat sürmekten engelliyor. Ne biçim din, tesettürü emrediyor, 'kadına bakamazsın' diyor, içki yok, zevk-sefa yok!.."
Yok ama onda hayat var. Ne yapalım, ilaçlar acıdır. Onları öyle yaptın mı cemiyet sıhhatli oluyor. Sonra İslâm bunların hepsini mahrum kılmıyor. Komşunun kızına bakma ama nikâhlandığın zaman, işte hanımın evinde... Ona bir şey demiyor. Haram yeme, içki içme ama şerbetler, meyve suları, meşrubatın çeşitleri, tatlılar, ayranlar ortada... Buyur işte, bu kadar şey varken illa niye onu istiyorsun?
Müşrik veya zâni bir kimse, müşrike veya zâniye bir kimseyle evlenir; bu bir kaidedir.
El-Habîsâtu li'l-habîsîne ve'l-habîsûne li'l-habîsât ve't-tayyibâtu li't-tayyibîne ve't-tayyibûne li't-tayyibât.
"İyi iyiyle kötü kötüyle..."
Allah'ın kanunu bu! Onun için sen Allah-u Teâlâ'nın yolunda yürürsen, bu yolun öyle zevkleri, sefaları var ki... Millet yok sanıyor. Burada çok sıkıntıya uğrayacak sanıyor. İslâm ona kara bulutlu, karanlık bir ülke olarak görünüyor. Onun için İslâm'dan bucak bucak kaçıyor. Gittiği yer ejderhanın ağzı; İslâm'dan korkuyor, ağzı açılmış ejderhaya gidiyor, ejderha onu yuttu yutacak. Ağzını kapatsa gümbürtüye gidecek... Bilmem anlatabiliyor muyum?
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
15.07.1984 -
Mescitlerin Önemi, Nefis
03.02.1985 -
Dünya Sevgisi, Güzel
