20.02.1983 - Kendini Beğenme, Hz.Ömer, Hz.Adem

20.02.1983 - Kendini Beğenme, Hz.Ömer, Hz.Adem
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lev lem tekûnû tüznibûne le haşîtü aleyküm mâ hüve ekberu min zâlike el-ucubu el-ucubu.
Ebu Saîd el-Hudrî radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş olan bir hadis-i şerif. Bu hadis-i şerif, kendini beğenmişlik denilen huyun ne kadar kötü olduğunu bize ifade eden bir hadis-i şeriftir. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz;
Lev lem tekûnû tüznibûne. "Eğer siz günah işlememiş kimseler olsaydınız, günah işlemezler zümresi olsaydınız." Le haşîtü aleyküm. "Ben size korkardım; sizin namınıza, sizden ötürü korkardım." Mâ hüve ekberu min zâlike. "Bundan daha büyük bir derde, belaya müptela olmanızdan korkardım."
Nedir bu günahtan daha büyük bela?
El-Ucubu el-ucubu. İki defa tekrarlamış Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem.
"Kendini beğenmişlik, kendini beğenmişlik."
Ucub ne demek? Acibe kökünden geliyor; "insanın kendi kendisini beğenmesi, hayran olması"...
Düşünün bir insanı aynanın karşısına geçiyor; "bir elinde tarak, bir elinde ayna, umurunda mı dünya" dedikleri gibi, aynanın karşısında kendisine hayran.
"Vay be, ne güzel yaratılmışım; şu boya, şu posa bak, şu akla bak; var mı şu dünyada benim eşim, bir tane işte, bir ben varım." gibi. Bunu çok kimse söylemez, söylerse şaka diye söyler ama çok kimse bu kanaattedir, kendisini beğenir.
Hele hele birisi hakir görmeye kalksın. Kavgaların çoğu bizi birisi hakir gördüğü zaman çıkar.
Ne deriz?
"Efendim hakaret etti bana."
Hakaret etmek ne demek? Hor, hakir görmüş. Hor görmüş aşağıdakini ondan.
Hiç kimse kendisinin aşağı görülmesini istemez. Hiç kimse kendisinin değersiz bir kimse sayılmasını istemez. Hatta Mehmet Akif, biliyorsunuz İstiklâl Marşımızın şairi, bir şiiri var, çok enteresan, diyor ki;
Tek hakikat var, evet, bellediğim dünyadan,
Elli, altmış sene gezdimse de şaşkın şaşkın;
Hepimiz kendimizin bağrı yanık âşıkıyız.
Sade ilanı çekilmez bu acayip aşkın.
Elli altmış yıl dolaştım da demek istiyor, bir tek hakikati tespit ettim şu insanlar arasında: Herkes kendisine âşık. Kendisini beğeniyor herkes. "Herkes kendisini beğeniyor" diyor. Bıkmış demek ki. İnsanlara bakmış, herkes; "ben, ben, ben..." diyor, herkes kendisini övmek, beğendirmek iddiasında, onun için bıkmış da öyle söylüyor.
Bu kötü bir şeydir. İslâmî bakımdan, İslâm'da da insanın kendisini beğenmesi çok kötü bir huydur.
Allah-u Teâlâ hazretleri bize günah işlettiriyor. Günah işliyoruz Müslümanlar olarak, sonra da başımız önümüze eğiliyor, perişan oluyoruz.
"Tuh! Yine âsî oldum Allah'a. Yine hata ettim. Neydi o şey, niçin yaptım?" filan diye pişmanlık duyuyoruz.
Neden o? İşte ucuba düşmeyelim diye. Yoksa çekilmez insan olur.
Eskiden bir alim zât ile oğlu ve birkaç arkadaşı bir camide itikâfa girmişler.
İtikâf ne demek?
Allah rızası için oturup ibadet etmek, camide kalmak, eve gitmemek. Yiyip içip, orada yatıp, az yatıp, az şey yapıp çokça ibadet etmek, dışarıda başka işle meşgul olmamak itikâf.
Mescitte Ramazan'ın son on gününde Peygamber Efendimiz itikâf ederdi. Başka zamanlarda da yapılabilir. Hatta bir insan caminin kapısından içeri girerken; Neveytü sünnete'l-itikâf. "İtikâf sünnetine niyet ettim." diye girerse iyi olur.
Gece olmuş, baba kalkmış, evlat kalkmış, abdest almışlar, ibadet edecekler. Çocuk daha toy, saf, gelmiş babasına, demiş ki:
"Baba, şu kardeşlerimiz de ne olurdu şu mübarek vakitte kalksalardı, şu seher vaktinde, gece vaktinde, abdest alsalardı, böyle horul horul uyuyacaklarına kalkıp da ibadet etselerdi, şu kıymetli vakitleri boş geçirmeselerdi." diye öteki yatanlara işaret etmiş, böyle bir söz söyleyince baba demiş ki:
"Sus evladım, ah keşke sen de uyusaydın da bu sözü söylemeseydin. Sen şimdi uyandın, onlar uyuyorlar diye onları çekiştiriyorsun bana, ama onlar uyuyorlar, onlara günah yazılmıyor, sen kalktın sana günah yazılıyor bu sözünden. Keşke sen de uyusaydın da bu sözü söylemeseydin."
İşte insanoğlu böyle, ince bak İslâmiyet, görüyorsunuz bizim ilk başka düşündüğümüz gibi hemen, ilk anda düşündüğümüz gibi değil, başka incelikleri var işlerin. Daha ikinci, üçüncü planda, perdenin arkasında başka ölçüler var.
Demek ki kendini beğenmek Allah indinde makbul bir huy olmadığından Allah böyle günah yaptırtıyor da insanın ucubunu kırıyor; kendini beğenmesini kırıyor.
Sen nesin?
"İki para etmez bir bîçare zerre-i naçizim, elim kara, yüzüm kara, iyi amellerden elim boş, ömrüm gafletle geçti. Her dem hatadır kârımız. Başka bir şeyimiz, işimiz yok. Her dem hata ediyoruz; sağa baktın günah, sola baktın günah. Halim nice olacak bilmem."
Aferin bak, biraz haddini biliyorsun, tamam, yerinde duruyorsun.
"E canım Allah beni cennete sokmayacak da başkasını mı sokacak?"
Sus, terbiyesiz!
Sen Allah-u Teâlâ hazretlerinin sana verdiği nimetlerin kaçta kaçını ödedin?
Bir göz nimetinin bedelini, parasını almaya kalksa nasıl, ne yaparsın?
Gözünü alıverse Allah, iki gözünü kaç para verirsin tekrar gördürmek için?
Milyonlar verirsin. İsviçre'ye gidersin, olmadı Amerika'ya gidersin; yalvarırsın, yakarırsın, göz bankasından göz beklersin.
Böbreklerin bir çalışmasa, taş olsa, ne yapacaksın?
Bir hayır sahibi vasiyet etse de;
"Ölürken böbreklerimi alın da bir hastaya takın." diye söylese de ben de biraz daha yaşasam, ben de biraz daha yaşasam diye çırpınırsın. Bir böbreğin, bir gözün hakkını ödeyemezsin. Ne yapmışsın sen?
Allah sıhhat vermiş de birazcık namaz kılmışsın, tesbih çekmişsin, ateş olsan cirmin kadar yer yakarsın, ne yaptın yani?
Onun için kendini beğenmek iyi değildir, çok yanlış bir iştir, haksızlıktır. Allah böyle bir mantık hatası, sakameti içine giren kulu sevmez. Sevmediği için, işte günah edip de boynunu bükmek daha iyidir.
Bak, Ataullah İskenderânî diye büyük Şâzilî ariflerinden bir zât-ı muhterem var, o diyor ki;
Ma'sıyyetün ev reset züllen ve inkisaren hayrun min ibâdetin ev reset izzen ve istikbâran.
"Bir günah ki insanda zillet ve gönül kırıklığı meydana getiriyor, haddini bilme duygusu meydana getiriyor, daha hayırlıdır; insanda burun büyüklüğü, izzet, izzet-i nefis ve kibir hâsıl eden ibadetlerden."
Bundan ne ders çıkar?
İki taraflı ders var burada: Ey arada sırada ibadet edenler, ibadetlerinize mağrur olmayın; bilmiyoruz ki kabul oldu mu, olmadı mı? Bakalım güzel, usulünce yapabildiniz mi yapamadınız mı?
Ey günah edenler, günahtan da çok me'yus olmayın; Allah-u Teâlâ hazretleri rahmet sahibidir, affedicidir, bağışlayıcıdır. Kibre düşmekten günahkâr olmak daha eftaldir. Haddinizi biliyorsunuz ya, haddinizi bilin, gözyaşı dökün, boynunuzu bükün, o sultanın kapısında beklemeye devam edin.
Lev lem eb'as fîküm le bu'ise Omer. Eyyeda'llâhu azze ve celle Omere bi melekeyni yüveffikânihî ve yüseddidânihî. Fe izâ ahtae sarafâhu hattâ yekûne savâben.
Bu hadis-i şerif Ebu Bekr-i Sıddık ve Ebu Hüreyre radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilmiştir. Peygamber Efendimiz Hz. Ömer'i methediyor bu hadisinde.
Hz. Ömer yiğit bir kimseydi, boylu posluydu, güçlü kuvvetliydi, pazuluydu, iri yarı bir kimseydi. Karşısına çıkıp da ona meydan okuyacak kimse yoktu. Bahadırdı, emsalsiz bir yiğitti.
Peygamber Efendimiz temenni ederdi ki; "Şu Ömerlerden bir tanesi Müslüman olsa" diye. Allah bu Ömer İbn Hattab'ın Müslüman olmasını nasip etti. Peygamber Efendimiz' i öldürmek üzere yola çıktı da o akşam Müslümanlık nasip oldu ona.
Hz. Ömer hakkında Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
Lev lem eb'as. "Eğer ben peygamber gönderilmeseydim, farz edelim ki peygamber ben olmasaydım, gönderilmeseydim, bulunmasaydım aranızda." Le bu'ise Omer. "Ömer gönderilirdi." Eyyeda'llâhu azze ve celle Omere. "Hz. Ömer'i Allah-u Teâlâ hazretleri." Bi melekeyni. "İki melekle teyit eder; yani takviye eder, kuvvetlendirir, yardımcı iki melek nasip etmiştir ona." Ve yuseddidânihî. "Onlar, o melekler onu doğrulturlar." Fe izâ ahtae. "Hatalı bir iş yaptığı zaman yönünü doğruya çevirttirirler." Sarafâhu hattâ yekûne savâben. "İşi doğru oluncaya kadar döndürürler."
Hz. Ömer hakkında Peygamber Efendimiz' in sözü bu.
"Ben peygamber ba's olunmasaydım Hz. Ömer ba's olunurdu." diye iltifat eylemiş. Sevdiğini belirtmiş ona.
"Hz. Ömer acaba nasıl bir kimseydi?" derseniz, neticeye bakın ki Peygamber Efendimiz' in kabrinde komşusudur.
Kim var Peygamber Efendimiz' in o mübarek Kubbe-i Hadrâ'sının altında yatan, onunla beraber?
İki zât-ı muhterem var: Birisi Ebu Bekr-i Sıddık radıyallahu anh, birisi Ömerü'l-Fâruk radıyallahu anh. İkisi de kızlarını Peygamber Efendimiz'e vermiş oldukları için kayınpeder durumunda. Her ne kadar ahbap, arkadaş, sahabesiyse de evlilik nokta-i nazarında da kayınpederi durumundalar her ikisi de.
Neden söylüyorum bu sözleri?
Bu mübareklere dil uzatanlar var. Allah doğruyu göstersin, ne diyelim…
İnsan doğruyu göremezse, Allah göstermezse insanın hali nice olur?
İşte herkesin bir aklı var, herkesi bir tarafa doğru çekiyor. Hz. Ömer'i beğenmeyenler vardır, aleyhinde konuşanlar vardır. Hz. Ebu Bekr-i Sıddık’ı beğenmeyenler vardır, aleyhinde konuşanlar vardır.
Hz. Ömer'in menakıbı üzerinde ne kadar konuşsak, çok söz uzar.
Yalnız adaletiyle meşhur olduğunu biliyorsunuz. Öyle bir halifelik etmiş ki dillere destan olmuş. "Hz. Ömer'in adaleti gibi" deniliyor şimdi. Öyle adaletli. Ne kendi ailesine yüz vermiş ne kendi çoluk çocuğuna yüz vermiş, ne bir başka kimseye yüz vermiş…
Öyle dürüst, öyle atik, öyle çabuk karar veren bir kimse ki birisini çağırmış, demiş ki:
"Seni falanca yere vali yapacağım, kimseye söyleme." O şahıs da gitmiş eve;
"Hanım hazırlan."
"Ne oluyor?"
"Hz. Ömer bizi bir yere vali tayin etti, eşyayı topla."
Normal gibi değil mi?
Ama Hz. Ömer ne dedi?
"Kimseye söyleme." dedi. Hanım da ötekisine söylemiş, ötekisi de berikisine söylemiş, biraz sonra haber yayılmış. Yayılınca Hz. Ömer demiş ki:
"Seni göndermekten vazgeçtim. Ben sana ne demiştim; kimseye söyleme."
Böyle de çabuk, atik, kararı hemen veren bir kimse.
Gece uyumazmış, dolaşırmış.
Hz. Ömer ile koca karı hikâyesini çok beğendiği için Mehmet Akif nazmetmiştir; Safahat’ta vardır. Daha çok menkabeleri var, geceleyin bekçilik ettiğine dair.
O işlerin arkasındaki esrarın bir nişanesi olduğu için söyleyeyim:
Hz. Ömer bir gün gece gezerken bir ses duyuyor;
"Kızım sütün içine biraz su kat." diye. Eskiden böyle asmolen katlar filan yoktu ki asmolenli katlar, ses hemen dışarıya çıkmasın. İşte bir hurma dallarını dikmişlerdir, aralarına örmüşlerdir çit gibi, üstüne biraz çamur sıvamışlardır, olmuştur; öbür tarafı ev, bu tarafı sokak, basit.
Kızına sesleniyor geceleyin kadın:
"Kızım, sütün içine biraz su kat."
"Anne, halife Hz. Ömer 'Sütlerin içine su katmayın' dememiş miydi, yasaklamamış mıydı?"
Bak o zamanın çocuğundaki ferasete bak:
"Halife Ömer öyle ilan etmemiş miydi?"
"Etti ama şimdi Ömer nereden bilecek onu?" diyor annesi. Annesi büyük ama gafil; kız küçük ama âkil, akıllı. Birisi gafil, birisi âkil. Halbuki Allah Hz. Ömer'e de dışarıda dinlettiriyor, onu da oraya nasip etmiş.
Bak, hiç tesadüf var mı şu kâinatta?
Bak Hz. Ömer'i nasıl oraya kadar yürüttürmüş, kendisi hakkındaki konuşmaları dinlettiriyor.
Kız cevabı yapıştırıyor:
"Anne, Hz. Ömer duymaz, görmez ama Allah duyup görmüyor mu? Hadi Hz. Ömer'i aldattın, duymadı; Allah?"
İmana bak. Evlattaki imana bak.
Neden böyle?
Eğer bir adaletli emir, adaletli başkan, Müslümanların başına geçmiş bir adaletli zât-ı muhterem bir beddua etsin, önünde hiç perde yoktur, şıp diye o şahsa gelir felaket.
İnne'l-emîre'l-âdil. "Adaletli hükümdarın duası makbuldür." Duasına perde yoktur.
Hz. Ömer ne yapıyor?
O evin kapısını belliyor. Şu ev. Ertesi gün gidiyor;
"Burada bir kız varmış, bu kızı evladıma istiyorum." diyor. O kızı alıyor evladına. Onun soyundan da Emevîlerin arasından, Emevî sülalesinden II. Ömer çıkıyor. Bak ibretlere. Sonra nesil bereketi nereden oluyor, ona bakın. Evlatlarım neden hayırsız oldu deme, kusuru kendinde ara. Öyle helal süt emmiş bir kızın sonra bak Emevî…
Emevî sülalesi nasıl bir sülaleydi?
Taban tabana zıt Hulefâ-i Râşidîn ile. Dünyaya daldılar, zevk-ü sefaya daldılar, saraylar yaptırdılar, şarap içtiler; şarap hakkında şiirler okundu etraflarında, çalgı çalındı. Asr-ı Saadet’in getirdiği güzel havayı bozdular. İhtişamlı saltanatı getirdiler. İslâm arasında, emîrü'l-mü'minînlik varken; uygun olanı başkan seçmek varken, sülale usulünü getirdiler. Bir bozuk, günahkâr, hataları çok sülale ama onun içinden II. Ömer çıktı.
Neden?
İşte Hz. Ömer'in o seçtiği kızın torunuydu o II. Ömer. Bak ne kadar ibretli işler. Nasıl helal sütün faydası oluyor aşağılara, torunlara. İşte böyle bir kimseydi Hz. Ömer.
Allah-u Teâlâ hazretleri şefaatine nail etsin.
Bir mezhep de çıktı sonra, hoca ille Hz. Ali'den gayrı öteki halifelerin hepsine sövecek minberde. Öyle usuller çıkaranlar da oldu.
Allah Ümmet-i Muhammed'in içine tefrika vermesin. Bu tefrikalardan bizleri korusun, kurtarsın.
Lev vüzine dümû'u Âdeme bi dümû'i veledihî le raceha dümû'uhû alâ dümû'i cemî'i veledihî.
Bu hadis-i şerif de Hz. Âdem aleyhisselâm ile ilgili.
Lev vüzine dümû'u Âdeme. "Âdem aleyhisselâm'ın gözyaşları tartılaydı, teraziye konulabilseydi de Hz. Âdem'in gözyaşları tartılaydı." diyor Peygamber Efendimiz; "Bütün âdemoğullarının, bütün evlatlarının gözyaşlarından daha baskın çıkardı."
Neden?
Hz. Âdem aleyhisselâm çok ağladı o cennetten çıkarılınca. O hatasından dolayı yeryüzüne itilip atılınca, çok ağladı. Bir hata etmişti, cennette söz dinlemedi, yasak olan bir işi işledi, ondan dolayı Allah-u Teâlâ hazretleri onu yeryüzüne indirdi. O zaman çok ağladı. Ağladığı için Allah-u Teâlâ hazretleri hatasını bildiği için Âdem aleyhisselâm'ı affetti.
Bir kitapta diyor ki:
"Bir günah ki nefse uymaktan dolayı yapılıyor, affedilmesi umulur. Bir günah ki kibirden doğuyor, kibir, kendini beğenmişlikten, o affedilmez."
Misalini de şöyle veriyor;
"Âdem aleyhisselâm da söz dinlemedi, İblis aleyhillâne de söz dinlemedi."
Âdem aleyhisselâm'a ne dedi Allah-u Teâlâ hazretleri, Havva validemizle beraber?
La takrabâ hâzihi'ş-şecerete fe tekûnâ mine'z-zâlimîn.
"Şu ağaca yaklaşmayın, bunun meyvesinden yemeyin, sonra zalimlerden, günahkârlardan olursunuz ha!" diye yasakladı. Onlar yediler.
Nasıl yediler?
O da bir ibretli iş ki şeytan gelmiş, vesvese vermiş onlara;
"Ben sizi bir ağaca götüreyim, onun meyvesini yediğiniz zaman, elden gitmeyecek bir nimete kavuşacaksınız, cennette ebedî kalacaksınız." demiş.
Bak, nasıl kandırıyor. Şeytana dikkat edin. Cenneti sevdiğini biliyor Hz. Âdem'in, o sevgi tarafından nasıl kandırıyor. Onlar da "cennette ebedî kalacağız" diye tamah ettiler ama söz dinlemediler. O tamah, o hırstan dolayı, "ebediyen o mülkte kalacağız" dedikleri için, hırs edip tamah ettiklerinden cennetten aksine çıkarıldılar.
Demek ki tamah iyi bir huy değil, hırs iyi bir huy değil. Demek ki söz dinlememek iyi bir huy değil diye çok dersler çıkar.
Neticede ağladı. İsyan etmişti, söz dinlememiş oldu. Ağladı, tevbe etti ve Allah-u Teâlâ hazretleri onu affetti. Üstelik peygamber eyledi Hz. Âdem aleyhisselâm'ı.
İblis?
İblis de söz dinlemedi. Allah-u Teâlâ hazretleri Hz. Âdem'i yaratınca dedi ki:
"Secde edin!" Meleklerin hepsine emreyledi, Hz. Âdem'e secde ettiler.
İllâ İblîs.
"İblis aleyhillâne şeytan secde etmedi."
"Niye secde etmedin?" diye soruldu. Dedi ki;
Ene hayrun minhü halaktenî min nârin ve halaktehû min tînin.
Bak mantığa;
"Ben ondan daha hayırlıyım; sen beni ateşten yarattın, onu topraktan yarattın."
Yahu neden yaratıldığını bir tarafa bırak, kim yarattı seni?
Allah. O söylüyor "secde et" diye, ötesi var mı?
"Hayır, sen beni ateşten yarattın, o topraktan yaratıldı; ben ondan üstünüm." dedi, secde etmedi. Kibirden; kendini beğenmişlikten, kendini üstün görmekten tard olundu huzûr-ı İlâhî'den diye böyle anlatılır.
Bunların arkasında, bunlar Kur'ân-ı Kerîm'deki ayetlerin kelimelerinin bize verdiği imkânlarla söylediğimiz şeyler. Çok esrarlı işler bunlar. Basit hadiseler değil, kim bilir nice nice izahları olan hadiseler… Neyse, bunlar nereden açıldı?
Bunların hepsi Hz. Âdem'in ağlaması meselesinden açıldı, o cennetten çıkınca çok ağladı, çok üzüldü, çok gözyaşı döktü. Onun üzerine Allah-u Teâlâ hazretleri onu affetti. Neler söylemiş de affolmuş, bakalım. O da önemli. Allah-u Teâlâ hazretleri buyurmuş ki, bakalım şu sözler size bir şey hatırlatacak mı;
Lemmâ kesüre bükâühû.
Metnin izah kısmından okuyorum, bakalım sabahleyin bizim camimize gelenlere bir şey hatırlatacak mı bu kelimeler?
Lemmâ kesüre bükâühû. Hz. Âdem'in ağlayıp gözyaşı dökmesi, böyle seller götürmesi ortalığı, çok ağlaması çoğalınca;
Evhallâhu teâ'lâ ileyhi. "Allah ona vahyetti." Ve emerahu en yekûle. "Şöyle demesini emretti."
Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke ve bi hamdik amiltü sûen ve zalemtü nefsî fa'ğfirlî inneke ente hayru'l-gâfirîn.
Hatırladınız mı? Bu bizim sabahleyin okuduğumuz dua mecmuasında olan bir dua. Sonra yine bunu dedi, arkasından yine emir buyurdu Allah-u Teâlâ hazretleri:
Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke ve bi hamdik amiltü sûen ve zalemtü nefsî fe'rhamnî inneke ente erhamu'r-râhimîn.
Bunu da dedi. Sonra:
Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke ve bi hamdik amiltü sûen ve zalemtü nefsî fe tüb aleyye inneke ente't-tevvâbu'r-rahîm.
Dedi, dedi, bu güzel kelimeleri söyleye söyleye Allah-u Teâlâ hazretlerinin affına mazhar oldu.
Mânalarını söyleyiverelim. Şöyle yalvarmış atamız Hz. Âdem aleyhisselam o suçunun affı için. Lâ ilâhe illâ ente. "Yâ Rabbi, senden başka ilah yok, sen varsın, sensin bizim Rabbimiz." Sübhâneke. "Seni her türlü noksandan tenzih ederiz, sen her türlü kemâlat ile muttasıfsın; her şeyin hoştur, güzeldir, tamdır." Ve bi-hamdik. "Seni överiz, sana hamd-ü senâ ederiz." Amiltü sûen. "Kusur işledim, kabahat işledim." Ve zalemtü nefsî. "Nefsime zulmettim. Günah işlemek suretiyle nefsime zulmettim çünkü ben günah işleyince sen azaplandıracaksın, ben o zaman nefsime zulmetmiş oluyorum. Nefsime zulmettim." Fa'ğfirlî. "Beni mağfiret eyle." İnneke ente hayru'l-gâfirîn. "Sen bağışlayanların en güzelisin, en hayırlısısın, affet beni." diye bu sözlerle dua etti.
Niye söylüyoruz?
Ey günahkârlar siz de duanın âdâbını öğrenin diye.
Sonra ikincide ne dedi;
Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke. "Yâ Rabbi, senden başka ilah yok, seni tesbih, tenzih ederiz, sana hamd-ü sena ederiz. Ben kabahat işledim, nefsime zulmettim." Fe'rhamnî. "Bana merhamet et, bana rahmet eyle." İnneke ente erhamu'r-râhimîn. "Çünkü sen merhametlilerin en merhametlisisin. Sen beni azap etsen azaplandırırsın, hak ettim ama merhamet et yâ Rabbi, sen merhamet edicilerin en merhametlisisin."
Üçüncü cümlesi ne; Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke. "Senden başka yâ Rabbi, ilah yok, seni tesbih, tenzih ederim; her türlü noksandan mukaddes ve münezzehsin. Sana hamd-ü senâ ederim." Amiltü sûen. "Ben kabahat işledim, itiraf ediyorum, nefsime zulmettim." Fe tüb aleyye. "Benim sana tevbemi kabul eyle, sen de bana teveccüh eyle." İnneke ente't-tevvâbu'r-rahîm. "Sen, günahkârlar sana yalvardığı zaman onların tevbesini kabul edicisin, rahmet sahibisin, merhamet sahibisin." diye bu mânayı ifade ediyor bu sözler.
İşte bu gibi sözlerle Âdem atamız hatasını ikrar etti, itiraf etti suçunu, boyun büktü, yalvardı; Allah-u Teâlâ hazretleri affeyledi.
Bir hadis-i şerif daha okuyarak sözümüzü tamamlıyoruz.
Lev vüzine midâdu'l-ulemâi ve demü'ş-şühedâi le raceha midâdu'l-ulemâi alâ demi'ş-şühedâi.
"Eğer alimlerin mürekkepleri ile şehitlerin kanları tartılsalar, alimlerin mürekkepleri şehitlerin kanlarını bastırır, daha ağır gelir terazide."
Bu ne demektir?
Alimin mürekkebi şehidin kanından daha kıymetli demektir. Birisi canını veriyor, kanını akıtıyor, canını veriyor… Can, can insanın en kıymetli varlığı. O elden gidiyor ama ötekisi de ilim. İlim de bir candır.
Cahilin, sen, canı mı var sanıyorsun?
İlim bir başka çeşit candır. Ölü gönüller ilimle dirilir.
Satranç ilmi mi, bilmem şu ilim mi, bu ilim mi?
Burada bahsedilen ilim, Allah-u Teâlâ hazretlerine kulu götüren ilimdir; kulu Allah'a kavuşturan, Allah'ın marifetullahına, muhabbetullahına vasıl eden ilimdir. İlm-i hakikattir, ilm-i ledündür, ilm-i dindir, ilm-i irfandır, irfan ilmidir. İşte o ilim çok kıymetlidir.
Neden?
Şehit o ilim sayesinde şehitliğin kıymetini bilir de ondan şehadet şerbetini içer. Zengin o ilim sayesinde cömertliğin kıymetini bilir de hayr-ü hasenat yapar. Hükümdar o ilim sayesinde adaletin kadr-ü kıymetini bilir de adaletle hükmeder. Tüccar o ilim sayesinde dürüstlüğün kadr-ü kıymetini, helal lokmanın kadr-ü kıymetini bilir de dürüst ticaret yapar, merhamet eder müşterisine, merhametle şey yapar da ondan. Nizam-ı âlem ilim iledir.
İlim olmazsa hiçbir şey olmaz. İnsanlar o zaman dünyaya taparlar.
"Sizin taptığınız benim ayağımın altında." demiş, dövmeye kalkmışlar Muhyiddîn İbn Arabî'yi. Sonra birisi akıl etmiş, kazmış, bir altın ve para çıkmış.
Çoğu paraya tapıyor ya, paranın kıymeti olmadığını, daha başka şeylerin, kıymetli şeylerin, kıymetsiz şeylerin ölçüsü nedir?
İlimdir.
Onun için Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi o güzel, o hakikî ilme, o marifetullaha erdirsin. Cehaletten cümlemizi halas eylesin. Zulümâttan nuruna kavuştursun.
Fâtiha-i Şerîfe mea'l-besmele.
20.02.1983 -
Sıhhat, Afiyet
19.06.1983 -
Ana Babaya İtaat
