18.03.1984 - Sadaka Vermek, Sabır, Nazar

18.03.1984 - Sadaka Vermek, Sabır, Nazar
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Mâ yuhricü raculün şey'en mine's-sadakati hattâ yefükke anhâ lahyey seb'îne şeytânen.
Bu hadis-i şerif şöyle gülerek dinleyin, kulak verin.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in bu hadis-i şerifi Ahmed İbn Hanbel'de, Neseî'de, Müstedrek'te ve daha başka kaynaklarda zikredilmiş. Ebû Zer Gıfârî hazretlerinden bir hadis-i şerif. Diyor ki Peygamber Efendimiz;
Mâ yuhricü raculün şey'en mine’s-sadakati. "Bir adam sadaka cinsinden bir şeyi malından çıkartıp ayırır ama nasıl ayırır." Hattâ yefükke anhâ lahyey seb'îne şeytânen. "Yetmiş tane şeytanın çenesinden kurtulduktan sonra ancak ayırabilir, o sadakayı, hayrı, zekâtı."
Bunun mânasını açıklayalım.
Burada bir kelime var, lahyey kelimesi. Önce onu açıklayalım. Çünkü şerhte de yok izahı, Râmûzü'l-ehâdis'in kenarına yazılmış notlarda da başka türlü şeyler yazılmış, o açıklamayı Arapça bilen kardeşlerime yapmam gerekiyor. Lahyeyni "insanın ağzının iki tarafına" derler. "Üst dudağına, alt dudağına, bıyık biten, sakal biten yerine" derler.
Başka hadis-i şerifte de geçiyor:
"Siz bana iki şeyi garanti ederseniz ben de size cenneti garanti ederim." diyor Peygamber Efendimiz.
"Şu iki lahyeyninizin arasına, yani iki dudağınızın arasına hâkim olursanız, iki bacağınızın arasına hâkim olursanız ben de size cenneti garanti ederim." buyuruyor.
İki dudağının arasına hâkim olmaktan muradı ne Resûlullah Efendimiz' in?
"Dilini tut, edepsizlik etme, yalan söyleme, gıybet, dedikodu etme, laf götürüp getirme, insanları kırıcı söz söyleme, küfretme, bağırma çağırma." demek.
İki ayağının arasından murat nedir? O da;
"Namusunu muhafaza et, edebini takın. Ahlâken temiz Müslüman ol. Zinaya vesaire tarafına kayma." demek oluyor.
O hadisten de bildiğimiz kelime burada karşımıza çıkıyor. Lahyey muzâf, seb'îne muzâfun ileyh. Lahyey seb'îne şeytânen. "Yetmiş tane şeytanın iki dudağından kurtulmadıkça o sadakayı veremez."
Ne demek?
Demek ki yetmiş tane şeytan;
"Ya verme bu sadakayı, ayırma şu sadakayı, şu hayrı yapma, etme eyleme, fakir olursun, çoluk çocuğun aç kalır, açıkta kalır, cebinde bir şey kalmayacak, cüzdanın boşalıyor, ne yapıyorsun." diye bir sürü edepsizlik yapacaklar, bir sürü vesvese verecekler insana. İnsan zorlukla öyle ayıracak. Böyle buyuruyor.
Bir adam sadakadan bir şey çıkartmaz, yetmiş tane şeytanın iki dudağından sıyrılıp çıkartır ancak başka türlü çıkartmaz. Arkadaşlarım, demek istiyor ki Peygamber Efendimiz:
"Şeytan insana musallat olur, hayrı yaptırmamak ister. Bir hayrı yaptırmamak için kaç tane bahane sıralar önünüze."
Ben hatırlıyorum bundan senelerce önce arkadaşlar dediler ki:
"Kur'ân-ı Kerîm okuyalım, Kur'ân-ı Kerîm'in mânasını öğrenelim."
Aldık tefsiri, Kurtubî'yi koltuğumuzun altına. Her pazar okuyoruz ikindiden sonra. Hocamız burada sağ, dersi hocamız yapıyor. Ben de Kurtubî tefsirinden bir şeyler okuyorum orada.
Pazar günü oldu mu artık alıştım, bakalım şeytan ne bahaneler çıkartacak?
Öyle bahaneler sergiliyor ki çarşamba pazarında yoktur. Öyle bahaneler sıralıyor, sergiliyor; misafir gelecek, filanca olacak, şu olacak, bu olacak, midem ağrır, başım ağrır, hep bahane. Maksat o hayrı yapmayacak insan. Yaptırmamak için öyle çeşitli şekillerde mâniler çıkartıyor. Şeytan böyle yapar.
Şeytanın işi nedir? Mesleği ne?
Şeytanın işi, mesleği bizi kandırmak arkadaşlar. Allah-u Teâlâ hazretleri bunu bildiriyor bize diyor ki;
İnne'ş-şeytâne leküm aduvvün fe'ttehizûhü aduvven.
"Şeytan sizin düşmanınız, siz de onu düşman belleyin!"
O size dost değil ki işi gücü sizin ayağınızı kaydırmak, yoldan sapıtmaya çalışmaktır.
Neden?
Cehennemde arkadaş arıyor kendisine, atılacak ya kendisi cehenneme. Kibir yaptı, Hz. Âdem'e secde etmedi, Allah'a asi geldi. Cehenneme gidecek ya, arkadaş arıyor yanına, "gel de beraber gidelim" diye.
Onun için aklımızı başımıza toplayacağız. İçimizden gelen sesi şöyle bir kontrol edeceğiz, başımızı sallayacağız;
"Seni mel’un seni! Ben senin dediğini yapmam, ben bu hayrı yapacağım." diyeceğiz. Bu mücadeleye alışmamız gerekiyor. İçimizden gelen sesi kontrol etmemiz gerekiyor.
Böyle yaptım.
Niye yaptın? Aşka geldim, karşımdaki arkadaşın ensesine bir tokat patlattım.
Niye? İçimden geldi. Ya içinden şeytan söylemiş işte, anlayamadın mı? Şeytan öyle söyler.
Şeytanın bir kötü huyu da şudur, insana der ki:
"Kâfir ol, küfret, Allah'a asi gel, inanma!"
Ankara'da bir arkadaş geldi diyor ki:
"Hocam şeytan musallat oluyor."
"Ne yapıyor?" dedim.
"Kâfir olmamı istiyor. Çeşitli vesveseler veriyor." diyor. Dedim:
"Şu ayeti al, oku bir şey yapamaz."
İnnehû leyse lehû sultânün ale'llezîne âmenû ve alâ Rabbihim yetevekkelûne.
"Onun, iman edenlere, Allah'a tevekkül edenlere bir tesiri yok."
Sen imanını berkit, sağlamlaştır, Allah'a tevekkül et; "Tamam, ben Rabbime tevekkül eyledim, hasbuna'llâhi ve ni'me'l-vekîl'" de. Bak sokulabilir mi yanına. Kenarda dolaşır dolaşır, surun dibinde köpek gibi giremez.
Ama iman sahibi olacağız. İçimizden gelen duyguları kontrol edeceğiz. İçten insanın iki çeşit ses gelir. Daha çok çeşitleri vardır da yani kötülüğü emreden sesler iki çeşittir.
Bir: şeytandan gelir. Şeytan "kötü bir şey yap" der.
Bir de nefisten gelir, nefis de "şunu şöyle yap" der, isteyebilir.
"İçki istiyor canım bugün, çok canım istiyor. İşte gel, Boğaziçi'nde, Emirgan'da, Boğaz'a nâzır, kenara oturalım, canım işte bazıları da zaten içki değildir diyor, şu biradan bir kadeh."
İçinden "içme" filan diye ses geliyor. Yok, ama çok istiyor, çok tatlı.
"Zaten kimisi de haram değil." diyor bahaneler vesaire. İşte böyle bir şeyi "ille onu isterim" diyorsa inatçı çocuk gibi, o nefisten. Nefis aptal olurmuş, ille onu isterim, o nefisten gelirmiş.
Şeytan biraz baktı seni kandıramayacağını anladı mı;
"Tamam, bu, birayı içmeyecek, biradan günaha sokamayacağım. Peki, bira içme ama yine Emirgan'a git, o sandalyelere otur, gelen gidene bakarsın." diye vesvese verir.
Maksadı ne? Maksadı günaha sokmaktır.
"Bira içme canım istersen gazoz iç. İstersen çay iç. Ama gelen geçeni temaşa eylersin."
Oradan günaha sokacak. "Yok, ben öyle şey yapmam, bugün ikindi dersi var oraya giderim." dersin. Bu sefer başka oyuna geçer. Oyundan oyuna geçiyorsa, bu usta, bu şeytan dersiniz. Usta çünkü biliyor sizi alt etmek için bir oyunu tutturamazsa pehlivan gibi başka oyuna geçiyor. Elli iki kilo güreşçisi gibi oyundan oyuna geçer böyle. Ötekisi hantaldır, aynı şeyi söylermiş.
Allah şerlerinden korusun, nefse, şeytana uydurmasın. Edepli kul eylesin, yolunda daim eylesin.
Mâ yezâlü'l-belâü bi'l-mü'mini ve'l-mü'mineti fî nefsihî ve veledihî hattâ yelka'llâhu ve mâ aleyhi hatîetün.
Bu hadis-i şerif sahih bir hadis-i şerif. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Mâ yezâlü'l-belâü bi'l-mü'mini ve'l-mü'mineti. "Mü'min erkeğe, mü'min kadına bela daima gelir durur."
Bela, sıkıntı, üzüntü, musibet gelir durur. Ne zamana kadar, hangi konuda?
Fî nefsihî ve veledihî. "Kendisi hususunda gelir, çoluk çocuğu konusunda gelir." Çocuğu hastalanır, kendisi hastalanır, canı sıkılacak bir şeyler olur vesaire çeşitli belalar gelir. Sonra;
Hattâ yelka'llâhu ve mâ aleyhi hatîetün. "Üzerinde hiç günah kalmadan Allah'a kavuşuncaya kadar böyle gelir durur."
Ne demek istedi şimdi Efendimiz?
Demek istedi ki, mü'min imtihandan hâlî kalmaz. Daima başına imtihan olacak, sıkıntı olacak şeyler gelir. Ona sabredince derece alır, ona sabredince derece alır, takdire rıza gösterdikçe derece alır. Alır, alır, ölüm geldiği zaman, Allah'a kavuşacağı zaman üzerinde hiç hata kalmamış, günah kalmamış olarak günahsız gider.
Neden?
Her musibetten bir günahı affolunur, sabretti diye. Onun için Allah'tan bela istenmez, sıkıntı istenmez; afiyet istenir. Dünyada, ahirette Allah âfiyet versin diye isteyin. Öylesi istenir ama bir bela gelir de sabrederse insanın günahı affolur, takdire rıza gösterin, Allah-u Teâlâ hazretlerine asi gelmeyin, karşı gelmeyin, edepsizce sözler söylemeyin.
"Bu da mı gelecekti başıma. Ben her vakti camide kılıyorum, niye bu bela başıma geldi?"
Niye gelmesin, ecir olsun diye.
Eşeddü'l-belâya ale'l-enbiyâ.
"En büyük belalar peygamberlere gelmiş."
Sen Peygamber Efendimiz' in hayatı gibi bir hayatı yaşayabilir misin?
Dayanamazdın! Hasır üstünde yattı, karnına açlıktan taş bağladı, harplere girdi, melek gibi olduğu halde bir sürü düşman. Kimisi "şairsin" dedi, kimisi "kâhinsin" dedi, kimisi "akşam kendisine söylüyorlar sabah bu tarafa naklediyor" dedi. Çeşitli iftiralar… Peygamber olduğu halde çeşit çeşit iftiralar…
Yemek vermediler, iktisadî bakımdan baskı altına aldılar, ablukaya aldılar, hicrete mecbur ettiler. Hicret edeceği zaman şöyle çıktı, canına kastettiler. Mekke'ye baktı;
"Ey Mekke! Ben, senden, beni çıkarmasalar, çıkacak değilim, seni seviyorum ama ne yapayım…" dedi, çıktı. Çıkardılar çünkü. Hep bu sıkıntılara uğradı.
Hicret ederken de arkasından adam koştu. "Yakalasam, öldürsem de mükâfat alsam" diye. Peygamber Efendimiz hiç arkasına bakmadı. Korkak insan değil çünkü! Allah'ın peygamberi! Arkasından düşman tıkır tıkır at sürüyor, yakalayacak, vuracak öldürecek, Kureyşlilerden mükâfat alacak. Atının iki ön ayağı kuma batıverdi.
Allah kendi peygamberini sana telef ettirtir mi?
Uğraştı, didindi, indi, atını çıkardı. Yine koşturdu, yine battı.
Bu kadar sıkıntılar çekti. Mekke'den çıktı, bu sefer Medine'de çeşit çeşit sıkıntılara uğradı. Yahudilerden sıkıntı gördü. Kureyşliler asker toplayıp geldiler, canına kastettiler, öldürmek istediler.
Yani bu dünya hayatı böyledir. Bu dünya hayatında hayırlar şerlerle, sevinçler kederlerle harmanlıdır. Ne çıkacağı belli olmaz.
Allah hayreylesin. Cümlemizin başına hayırları getirsin, hayırlarla karşılaştırsın. İki cihanda aziz, bahtiyar eylesin.
O'nun her şeye gücü yeter. Dilerse dereceyi belaya uğratmadan da verir ama imtihan dünyası.
Bela ne demek arkadaşlar? "Belanın Arapça mânası "imtihan" demektir.
Belâen hasenen. Kur'ân-ı Kerîm'de de geçiyor. "İmtihan" mânasına geliyor.
Bizim başımıza bir sıkıntı geliyor, o nedir?
Dileseydi Allah getirmezdi. İmtihan için getiriyor. Bu imtihan işinde, evladında, kendisinde olur. Bunların hepsine sabretmesi gerekiyor, sabrı öğrenmemiz gerekiyor.
Gelelim öbür hadis-i şerife;
Mâ yekûnü indî min hayrin fe len eddehirehû anküm ve innehû men yesta'fif ye'uffeh'ullâh. Ve men yestağni yuğnihi'llâh. Ve men yetesabber yusebbirhu'llâh. Ve mâ u'tiye ahadün mine's-sabri atâen hayran ve evse'a mine's-sabri.
Peygamber Efendimiz' den geldiler, bazı şeyler istediler bazı kimseler, fakirler. Onun üzerine böyle buyurmuş, sallallahu aleyhi ve sellem. Râvisi yine çok, hadis kitaplarında geçiyor. Ebû Saîd el- Hudrî hazretleri ve Mâlik'ten de rivayet edilmiş.
Mâ yekûnü indî min hayrin fe len eddehirehû anküm.
Diyor ki; "Benim yanımda hayırdan bir şey mevcut olsa ben onu asla tutmayacağım, depo etmeyeceğim, mutlaka dağıtırım, yanımda olsa merak etmeyin sizi mahrum etmem."
Gelen sadakayı, hurmayı, parayı, pulu, gömleği, giyimi, kuşamı hemen dağıtırdı Peygamber Efendimiz, geceye bırakmazdı. Uykudan kalkıp dağıttığı olurdu. Hemen etrafına dağıtırdı. "Yanımda hayırdan ne varsa onu ben depo edecek değilim."
"Kim sabretmeye çalışırsa, kendisini sabra zorlarsa Allah onu sabırlı kul eder."
"Ve hiçbir kul sabırdan daha geniş ve daha hayırlı bir bahşişe nail olmamıştır."
Neden?
En büyük atâsı, ihsanı, ikramı nedir Allah'ın?
Kulun sabredebilme kabiliyetine sahip olmasıdır.
Neden? Çünkü;
İnna'llâhe me'a's-sâbirîn.
Allah; "Sabredenlerle beraberim." buyuruyor.
Beraber ne demek? Seviyor, yanında yer alıyor, onun safında yer alıyor demektir.
İnnemâ yüveffi's-sâbirûne ecrehüm bi gayri hisâbin.
"Muhakkak ki sabırlıların ecrini Allah bi-gayri hesap verecek."
"Hesaba kitaba gelmez kadar bol verecek" demek. Onun için sabırlı olmak iyidir. Kızma, sinirlenme, acele etme, atılma, sabırlı, iffetli ol. Bunda hayır var.
Bir hadis-i şerif daha okuyalım.
Mâ yemne'u ahadüküm izâ reâ min ehîhi mâ yu'cibuhû min nefsihî ev fî mâlihî en yüberrike aleyhi fe inne'l-ayne hakkun.
Sehl İbn Huneyf hazretlerinden rivayet edilmiş bir hadis-i şerif. Bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz soru soruyor;
Mâ yemne'u ahadüküm?
"Sizi ne menediyor, sizden birinize ne mâni oluyor, ne engelliyor?"
Mâ yemne'u ahadüküm izâ reâ min ehîhi mâ yu'cibuhû min nefsihî ev fî mâlihî.
"Arkadaşının nefsinde, kendisinde veyahut malında gördüğü, hoşuna giden bir şeyi gördüğü zaman 'ona mübarek olsun' demekten ne menediyor sizi? Böyle deyin, 'mübarek olsun' deyin."
Fe inne'l-ayne hakkun. "Çünkü göz değmesi, nazar haktır." diyor Peygamber Efendimiz. "Nazar haktır."
Peygamber Efendimiz soru sormuş ama bir şey öğrenmek için sormamış. "Böyle yapın" diye sormuş.
"O arkadaşınızın kendisinde veya malında hoşunuza giden bir şeyi gördüğünüz zaman mübarek olsun demekten sizi ne menediyor?"
Bu sorunun mânası ne?
"Menetmesin bir şey, o kardeşinize 'mübarek olsun' deyiverin ya. Allah vermiş, mübarek olsun, maşaallah."
"Yeni araba almış güle güle kullansın. Elbisesi de çok güzelmiş, Allah mübarek etsin, tertemiz giysin. Daha güzellerini nasip etsin Allah. Eh iyi bak filanca mevkiye çıkmış, filanca şey nasip olmuş iyi iyi, maşaallah. Allah hayırlı hizmetler yapmayı nasip etsin, mübarek olsun. Evlenmiş, evi mübarek olsun. Ev almış mübarek olsun."
Beğendiğiniz bir şey oldu mu mübarek olsun, maşaallah diyeceksiniz.
Çünkü maşaallahın mânası nedir? "Allah'ın dilemesi ile o ona geldi" demek. "Allah'ın takdiri bu" demektir.
Maşaallah ne demek?
"Allah ihsan etmiş, Allah nasip etmiş, Allah'ın takdiriyle oldu bu" demek. "Maşaallah, mübarek etsin, hayrını gör" diyeceksiniz.
“Mübarek olsun” un Türkçesi ne demek?
"Hayrını bereketini görsün o kimse" demek.
Böyle demesi gerekiyor. Böyle deyince ne âlâ... Demezse;
"Elbisesi ne kadar da güzel. Vay, aynı okuldan beraberce mezun olduk, adama bak genel müdür oldu, biz aşağılarda sürünüyoruz."
Böyle kıskanırsa, içi razı gelmezse o zaman nazar değer. Nazar haktır. "Onda var da ben de yok" gibi nazarla baktığı zaman, iştihalı nazarla baktığı zaman nazar değer.
Veren Allah'tır, ona verdiği gibi bir zaman gelir kendisine de verir. Hayırlısını versin. Zaten bir şeyin olmasını biz istiyoruz da bazen iyi mi olur, kötü mü olur ona dair meşhur Salebe hikâyesi var, biliyorsunuz.
Peygamber Efendimiz'e gelmiş;
"Yâ Resûlullah bana dua et, zengin olayım." demiş.
"Yâ Salebe! Sen git benden böyle bir şey isteme. Şükrünü eda edebileceğin az bir mal, şükründen âciz kalacağın çok maldan senin için daha hayırlıdır. İsteme zenginliği." diyor, bunun üzerine Salebe gidiyor. Bir kere daha gelmiş sonra;
"Yâ Resûlullah canıma tak dedi fakirlik. Bana dua et zengin olayım."
"Yâ Salebe! Şükrünü eda edebileceğin az bir mal şükründen âciz kalacağın, seni yanlış yola götürecek çok maldan daha hayırlıdır, git isteme."
Bir daha gelmiş;
"Yâ Resûlullah çok fakirim, dua et zengin olayım."
"Yâ Rabbi Salebe' ye istediğini ver." buyurmuş Peygamber Efendimiz. Kendi razı olmuyor.
Yeminle söylüyor bir başka hadis-i şerifinde, diyor ki;
Vallâhi le ene ahfehu. Diye söylüyor.
"Ben sizin bir şeye sahip olmanızdan, yokluğa düşmenizden daha çok korkuyorum." diyor.
Neden?
Kurulursun arabaya, köşke, unutursun kul olduğunu, Müslümanlığı. Sanki o para senin ananın ak sütü gibi sana gerekiyormuş, helalmiş, gerekliymiş gibi düşünürsün, zekâtı vermezsin, hayrı yapmazsın, kapına geleni kovarsın, herkese tepeden bakarsın; daha büyük günaha girersin.
Veyahut sen sabredersin, çoluk çocuğun baştan çıkar.
"Yâ Rabbi benim çocuğum zengin olsun, benim çocuğum zengin olsun, evladım ağa paşa olsun, arabaları olsun vesaire."
Oldu, al işte! Oldu bak, kadınlarla düşüp kalkıyor, eve gelmiyor. Evlendirdiğin halde gelinin ağlıyor, torununun gözü yaşlı. İşte zengin oldu ne oldu! Parayı çok görünce azdı. Zaten;
"Erkek kısmı parayı çok gördü mü hemen ikinci hanımı ister." derler.
Allah kontrollü Müslüman eylesin cümlemizi, şaşırtmasın, her şeyin hayırlısını istemek gerekiyor.
"Ver yâ Rabbi! Salebe ne istiyorsa ver." diye dua etmiş. Peygamber Efendimiz dua ettiği zaman, Allah'ın sevdiği kulu olduğu için dediği olur.
Hutbeye çıkmıştı bir keresinde. Bedevînin birisi kapıdan seslendi veyahut aşağıdan.
"Yâ Resûlullah hayvanlarımız susuzluktan kırıldı, otlar kalmadı, yağmur yağmadı. Dua et de yağmur yağsın." dedi. Peygamber Efendimiz "yağmur yağsın" diye dua edince şakır şakır yağmaya başladı. Yağdı, yağdı, yağdı...
Ne kadar yağmış?
Bir daha hutbeye çıktığında Peygamber Efendimiz'e diyor ki:
"Yâ Resûlullah dua et de dursun artık."
Böyle, Peygamber...
Allah-u Teâlâ hazretleri Salebe' ye Resulünün duası üzerine mal verdi. Salebe beş vakit namaza gelirdi, Peygamber Efendimiz' in mübarek mescidinde arkasında namaz kılardı, sohbetinden istifade ederdi. Bundan büyük nimet mi olur! Seyreltmeye başladı camiye gelmeyi. Sorardı Peygamber Efendimiz;
"Salebe nerede?" diye.
"İşte koyunları var, develeri var, onlara bakıyor yâ Resûlullah, gelemiyor." diye cevap verilince;
"Yazık oldu Salebe' ye." derdi. Sonra bir zaman geçti Cuma’dan Cuma’ya gelmeye başladı Salebe. Bir zaman geçti Cumaları da yok.
"Salebe nerede?"
"Develeri öyle çoğaldı, koyunları öyle çoğaldı ki Medine'nin otları kâfi gelmedi, yaylalara çıkmaya başladı yâ Resûlallah. Uzakta, Cuma’ya gelemiyor."
"Yazık oldu Salebe' ye."
O esnada zekât ayeti indi.
Huz min emvâlihim sadakaten tütahhirühüm ve tüzekkîhim ve salli aleyhim.
Bu ayet-i kerime indi.
"Onların mallarından zekât al, malları temizlensin. Fakirin hakkı kalıp da kirli olmasın, zekât al!" diye emir geldi Peygamber Efendimiz'e. Her yere haber gönderdi.
Resûlullah Efendimiz elinde para tutmazdı, dağıtırdı fukaraya. Yokluktan korkmayan insanın verişiyle verirdi. Verdi mi doyururdu karşı tarafı. Paraya ihtiyacından değil. Allah emrediyor;
Huz min emvâlihim sadakaten tütahhirühüm ve tüzekkîhim ve salli aleyhim.
"Onları temizleyen, mallarını tezkiye eden şu sadakayı, zekâtı al onların mallarından." diye emir verince Allah, ashabını vazifelendirdi.
"Sen şuraya sen şuraya, herkesten zekât mallarını toplayın." diye görevlendirdi. O vazifelilerden bir tanesi geldi Salebe' ye ve;
"Allah ayet indirdi, malından zekât vereceksin şu kadar miktar. Deveden şu miktar, koyundan bu miktar…" diye bilgi verdi. Salebe vermedi. Bir zaman gelip Resûlullah'tan dua isteyen Salebe, zekât memuruna, Resûlullah'ın elçisine zekât borcunu vermedi. Vazifeli geldi;
"Yâ Resûlullah! Ben gittim Salebe' ye söyledim, kabul etmedi, kızdı, bağırdı çağırdı." dedi.
Yahu Allah sana yoktan o kadar bereket verdi, malın arttı, mülkün arttı. Medine'de besleyemeyecek duruma geldin, sürülerin sahibi oldun. Ne olur versen?
Akıl işte. Allah insanı şaşırtmasın! Mal sevgisi insanın içine yerleşti mi iyi olmuyor. Ondan verin diyorum. Biraz vermeye alışalım. Küçük çocuğunuza da verin;
"Al bunu kardeşine ver, al bunu fakir fukaraya ver." diye birazcık çocuklarımızı da vermeye alıştıralım.
Peygamber Efendimiz küstü, Allah için darıldı. Çünkü zekât emredilmiş, Allah'ın farzını tutmuyor. Ondan sonra bir zaman geldi aklı başına geldi, zekât hayvanlarını gönderdi Salebe. Peygamber Efendimiz kabul etmedi;
"İstemiyoruz senin malını." dedi. O zaman da almadı Peygamber Efendimiz.
Peygamber Efendimiz vefat etti. Halim selim, gözü yaşlı, İbrahim aleyhisselâm gibi Ebu Bekir Sıddık halife oldu. Arap kabileleri geldiler dediler ki:
"Ey Ebû Bekir! Namaz kılalım, tamam, iyi güzel, namaz kılalım ama şu zekâtı vermeyelim."
Dedi ki Ebu Bekir:
"Siz ne diyorsunuz, Resûlullah zamanında ne veriyorsanız hepsini vereceksiniz hem namaz kılacaksınız hem zekât vereceksiniz! Vermeyenle savaşırım."
Allah'ın farzını çiğniyor adam, zekâtı vermiyor.
"Öyle şey olur mu? Savaşırım, öyle alırım!" dedi.
O Ebu Bekr-i Sıddık’a Salebe zekât paralarını, zekât mallarını gönderdi;
"Al zekâtları." dedi. Ebu Bekir ne diyor, tahmin edin, edemezsiniz bilmiyorsanız. Dedi ki:
"Resûlullah'ın almadığı şeyi ben nasıl alırım! İstemem almam, geri götürün!" dedi. Bakın nasıl ittibâ ediyorlar, dine bağlılık nasıl oluyor…
Biz kendi mantığımıza göre nasıl düşünürüz?
"Resûlullah'ın almadığını ben nasıl alırım!" dedi.
Biliyorsunuz Ebu Bekir Sıddık’a böyle başka şeyler de teklif edilmişti. Ordunun başında Üsame İbn Zeyd var, kölenin çocuğu, esmerce, asil insan filan değil. Dediler ki:
"Ey Ebû Bekir ordunun başına, bizim şöyle itibarlı, asillerden bir tanesini, yaşlı başlı bir kimseyi getir."
"Öyle şey olur mu, Resûlullah'ın tayin ettiği komutanı ben nasıl değiştiririm!" dedi. Değiştirmedi! Devesinin, bineğinin yularından tuttu, önünde seyis gibi yürüdü. "Resûlullah'ın tayin ettiği komutan" diye. Medine dışına kadar böyle onu uğurlamak için önünden çeke çeke götürdü.
Onlar öyle insanlar! Ondan yüksek mertebeleri almışlar.
Salebe hikâyesini anlattık, neden anlattık?
Allah her şeyin hayırlısın versin. Zenginlikse hayırlı zenginlik versin, fakirlikse sabır versin. Her şeyin hayırlısını ihsan etsin. Başkasının malında da gözümüz yok. Herkesin malı kendisine mübarek olsun. Arabası kendisine mübarek olsun. Deniz kenarındaki yalısı kendisine mübarek olsun. Filanca yerdeki dokuz katlı apartmanı mübarek olsun, hayrını görsün.
Allah akıl fikir versin, onunla hayır yapmayı nasip etsin. İslâm'a faydalı olmayı nasip etsin. İş işten geçtikten sonra, can boğaza geldiği zaman;
"Malımın şu kadarını şuna verin, bu kadarını buna verin."
Geçmiş ola!
"Nasıl olsa ben ölüyorum artık…"
Onu tevzi etmeye çalışıyor. Öyle şey olur mu?
Aklın başındayken hayrını hasenatını yap. Senin namın yürüsün, senin arkandan hayır gelsin.
Allah öyle Müslümanlar eylesin. Eski Müslümanlar gibi eylesin bizi. Şu zamane, ahir zaman Müslümanlarından eylemesin.
Fâtiha-i Şerîfe mea'l-besmele-i şerîfe.
30.12.1984 -
Borçlu, Münafık, Allahtan
30.09.1984 -
Gıybet, Mümin Kardeşe
