15.05.1983 - Alimler, İlmin ve Ulemanın Kadrinin Bilinmesi

15.05.1983 - Alimler, İlmin ve Ulemanın Kadrinin Bilinmesi
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Leyse min âlimin illâ ve kad ehazallâhu misâkahû yevme aheze misâka'n-nebiyyîn yedfau anhu mesaviye amelihî bi-mehâsini amelihî illâ ennehû lâ yûhâ ileyhi.
Bu hadis-i şerif de alimlerle ilgili müjdeli bir hadis-i şerif. Bu hadis-i şerifi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden müfessirlerin üstadı, piri Abdullah b. Mes'ûd radıyallâhu anh rivayet etmiş. Peygamber Efendimiz alimler hakkında buyurmuş ki:
Leyse min âlimin. "Hiçbir alim yoktur ki;" "İllâ ve kad ehazallâhu mîsâkahû. "Allah ondan ahd-u misak almamış olsun."
Allah her alimden ahd almıştır, söz almıştır. Ne zaman almıştır bu sözü?
Yevme aheze mîsâka'n-nebiyyîn. "Peygamberlerden söz aldığı günde alimlerden de söz almıştır." Yedfau anhu mesaviye amelihî bi-mehâsini amelihî. "Allah-u Teâlâ hazretleri alimin amellerinin güzelleriyle amellerinin kötülerini defeder."
"O alimin yaptığı güzel, salih ameller dolayısıyla kötülüklerini affeder." demek.
Amellerinin kötülerini defetmek demek ne demek?
Demek ki alim iyi kötü şeyler yapabilir, kusurlu olabilir. O âlimin iyi yaptığı şeylerden iyilerini, kötülerini defetmeye vesile sayar, kötülükleri üstünden atar. Yani iltifat eder, suçuna bakmaz, suçunu siler.
İllâ ennehû lâ yûhâ ileyhi.
Böyle iltifat eder.
"Şu kadar var ki kendisine vahyolmaz."
Yani Allah'ın sevdiği kuludur ama kendisine vahiy gelmez. Vahiy peygamberlere mahsus. Yoksa alim böyle iltifatlara nail olur.
Allah-u Teâlâ hazretleri peygamberlerden nasıl ahd aldı?
Kur'ân-ı Kerîm'de bir ayet-i kerime vardır, Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;
Ve iz ehazallâhu mîsâka'n-nebiyyîn. "Hani o demi, o çağı, o zamanı hatırla ki Allah-u Teâlâ hazretleri peygamberlerden ahd-u misak almıştı, peyman almıştı, söz almıştı." Lemâ ateytuküm min kitâbin... "Size bir kitap geldiği zaman, Allah tarafından bir peygamber geldiği zaman muhakkak ve muhakkak onu kabul edeceksiniz. O peygambere tâbi olacaksınız ve onu beyan edeceksiniz ve onu gizlemeyeceksiniz." diye Allah-u Teâlâ hazretleri her peygamberden ahd-u misak aldı.
Bu ahd-u misakın ucu nereye gidiyordu?
Peygamber Efendimiz' e. Yani Allah-u Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz' in geleceğini eski ümmetlere müjdeledi.
"Ona erişirseniz ona tâbi olun, kendi kitaplarınızda onun hakkındaki müjdeleri saklamayın, ketmetmeyin." diye buyurdu. %3C%2Fp %3E
Bu bir delildir. İslâm'ın hak din olması için deliller lazım değil miydi insanlara? Daha ne istiyorsun; Peygamber Efendimiz' in hak peygamber olduğuna, İslâm'ın hak din olduğuna Tevrat'ta delil var, İncil'de delil var, o zamandan müjde var. Allah-u Teâlâ hazretleri o zamandan "Adı Ahmed olan bir peygamber gelecek." diye bildirmiş. O zamandan o peygamberin ümmeti metholunmuş. O zamandan o peygamberin ümmeti "Yüzlerinde secdeden nur izleri vardır." diye övülmüş, methedilmiş.
"O geldiği zaman ona tâbi olun, ona itiraz etmeyin. Kendi kitaplarınızda onun hakkındaki delilleri insanlardan saklamayın." diye hepsinden ahd-u misak alınmıştır.
Hatta Peygamber Efendimiz kendisine bu ahd-u misak bildirildiği için Medine'ye gittiği zaman Yahudilerin ibadethanesine, havrasına gitti. Dedi ki:
"Ey Yahudi cemaati, sizinle sözüm var, size bir şey bildireceğim. Sizin Tevrat'ınızda şu ayet yok mu, bu ayet yok mu, şu ayet yok mu, şu ayet yok mu? Bunlarda benim geleceğim bildirilmiyor mu? Bu ayetlerin mânası benim geleceğimi bildirmiyor mu size?"
Hiç ses çıkartmadılar. Resûlullah Efendimiz üç defa söyledi. Ondan sonra çıktı. Giderken arkasından onlardan bir tanesi koştu geldi, adı Abdullah b. Selâm radıyallâhu anh, dedi ki:
"Yâ Resûlallah! Senin söylediklerinin hepsi doğru. Haksın, gerçeksin. Seni Allah-u Teâlâ Tevrat'ta bize bildirdi. Biz senin geleceğini zaten bekliyorduk, Tevrat'ta bildirdi ama bunlar kıskançlıklarından sana 'evet' demediler, sustular, yutkundular." dedi.
Abdullah b. Selâm radıyallâhu anh Müslüman oldu.
Hristiyanlar Necran'dan papazlarını, piskoposlarını topladılar, 70-80 kişilik bir kalabalık grup halinde şatafatlı cübbeler, elbiseler, başlıklarla o mütevazı Medine-i Münevvere köyüne geldiler. Köy gibi orası. Resûlullah'ın hurma dallarıyla örtülmüş, hurma sırıklarıyla tutturulmuş, altı halı değil kum olan mütevazı mescidine geldiler. Günlerce konuşuldu. Resûlullah Efendimiz Allah-u Teâlâ hazretlerinin birliğini onlara anlattı. Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olamayacağını anlattı. Allah'ın kulu olduğunu, peygamberi olduğunu anlattı. Delilleri söyledi, söyledi, söyledi; çeşit çeşit [bahanelerle] kabul etmediler, etmediler, etmediler. Dedi ki;
Teâlev ned'u ebnâenâ ve ebnâeküm ve nisâenâ ve nisâeküm ve enfüsenâ ve enfüseküm sümme nebtehil fe-nec'al la'netallâhi âle'l-kâzibîn. "Gelin, madem öyle çocuklarınızı getirin, hanımlarınızı getirin, kendilerinizi koyun ortaya, siz bir tarafa biz bir tarafa; el açalım Allah-u Teâlâ hazretlerine dua edelim!"
Torunlarını bir tarafa çağırdı.
"Ben şimdi dua edeceğim, açın elinizi." dedi.
Kendi evlatlarını, ailesini dizdi. Karşı tarafta haçlarıyla, şatafatlı elbiseleriyle piskoposlar, papazlar, Hristiyanlar birbirlerine;
"Bir peygamber bir insana beddua ederse ebediyen o insan iflah olmaz, o topluluk iflah olmaz, yer yüzünde Hristiyan kalmaz. Gelin biz bu lanetleşmeyi yapmayalım." dediler.
Sonra Resûlullah'a geldiler, dediler ki:
"Biz bu işte yokuz. Sen bize bir adam tayin et, biz sana vergi verelim."
İçlerinden bazısı Müslüman oldu. O piskoposun kardeşi Müslüman oldu. Birkaç kişi Müslüman oldu. Bazısı olmadı. Ne yapalım, nasip. Nasibi yokmuş. Vah yazık, zavallı!
Ahirette hesabını nasıl verecek? O nur yüzlü peygamberi gördü de insan iman etmedi, ne oldu yani? Şu dünyanın iki paralık saltanatına insan onu değişir mi?
Allah-u Teâlâ peygamberlerden böyle ahd-u misak almış. Doğru. O misak meyanında alimlerden de ahd-u misak almıştır ki; onlar da hakkı saklamayacak, onlar da hakkı söyleyecek.
Biz işte, bir kürsüye Allah nasip etmiş, hiç liyakatimiz yokken mikrofonun karşısında size konuşuyoruz; hakkı söylemek zorundayız. Kızsanız da dövseniz de sövseniz de söyleyeceğiz. Ne yapalım. Yani bizim ahbaplığımız sizinle değil ki. Bizim sözümüz var. Mecburuz; kusurunuzu görünce kusurunuzu söyleyeceğiz. Darılmayın bize. Siz de darılmayın dışarıdakiler de darılmasın.
Siz darılmazsınız da dışarıdakiler daha çok darılır.
"Vay gerici vay sakallı" derler.
Biz onların kötülüğünü istemiyoruz ki. Ne yapalım, biz bunları söyleyeceğiz. Yani bu can bu tende durdukça, bu ağzın içinde bu dil durdukça, fırsat buldukça biz bu hadisleri, bu ayetleri insanlara söyleyeceğiz.
Kusurları olabilir. Alimler kusursuz insanlar değillerdir. Kusurları olabilir ama Allah onların iyiliklerine bakar, kötülüklerini iyilikleri ile defeder, affeder. Hatta bir başka hadis-i şerifte geçiyor ki:
"Kıyamet gününde Allah-u Teâlâ hazretleri alimleri toplar, karşısına alır. Der ki; 'Ben size hikmetimi, ilmimi, irfanımı size azap edeyim diye vermedim, hadi bakalım buyurun cennette.'"
Onun için ne yapıp yapıp ya alim olmaya bakın ya alim yetiştirmeye bakın ya evlatlarınızı alim etmeye çalışın ya ilim yolunda olun. Bir çaresini bulun, bu ilmin bir tarafından yapışın.
Eskiden bir ihtiyar adam gelmiş caminin imamına demiş ki:
"Bana tecvit öğret, mahâric-i hurûfu öğret."
'Ha' harfi nasıl çıkacak, 'hı'dan farkı nedir, 'zel' nedir, 'zı'dan farkı nedir, 'za'dan farkı nedir. 'Ayn' nasıl olacak, 'gayn' nasıl olacak, peltek 'se' nasıl olacak. Bunları öğret gibilerden. Birisi takılmış, demiş:
"Amca sen ne yapacaksın, 80 yaşına gelmişsin, değneğini kaka kaka zor yürüyorsun, ayakta zor duruyorsun. Sen mehâric-i hurûfu öğrensen ne olacak öğrenmesen ne olacak. Senin işin geçmiş yani, bitmiş." gibilerden. O da arif bir kimseymiş, demiş ki:
"Evlat biliyorum, biliyorum ama" demiş, "benim gayem başka; ben istiyorum ki gelip giderken ilim yolundayken Allah canımı alsın, ruhumu o yoldayken teslim edeyim."
Allah içimize öyle ilim sevgisini versin. Kur'ân-ı Kerîm'in ilimlerini öğrenmeyi nasip etsin. Hadis-i şeriflerin ilimlerini öğrenmeyi nasip etsin.
İlim bir süstür, yetmez. Allah ilim ile amel etmeyi nasip etsin.
Bilip de yapmazsa olur mu insan?
"Yalan söylemek çok fenadır arkadaşlar, yalan söylemeyin."
Söylerse olur mu? Olmaz.
"Arkadaşlar sigara içmeyin, çok fena, akciğer kanseri yapar, nefes darlığı yapar, şunu yapar bunu yapar."
Çıt bir kibrit, ondan sonra sigara tüttürüyor, doktor. Olmaz ki.
"Hastanede sigara içmeyin" levhalar var.
Doktor. Kendi odasında kül tablası var, sigara içiyor. Olmaz.
Yani ilmiyle amil olacak. İlmiyle amil olmadıktan sonra ne anladım ben. Sen sarhoşa git, bak sana ne güzel içkinin aleyhinde vaaz-u nasihat eder.
"Ben hayatımı mahvetmişim arkadaş, sen sakın bu yola düşme. Bu içki fenadır, insanın yuvasını yıkar, hayatını perişan eder. Şu halime bak." diye söyler.
İçki içenlere gidin. Sigara içenlere bir sorun.
Biz bir gün gidiyorduk, delikanlının birisi böyle eşarbı boynuna bağlamış, güzel ütülemiş pantolonunu, elinde sigara içiyor. Saçlarını dalga dalga güzel taramış, o zamanın biryantiniyle saçlarını parlatmış. Biz de ortaokul talebesiyiz, yanından geçerken sigara içişine bakarak geçiyorduk.
"Gelin buraya!" dedi.
Biz de korktuk. Şehzadebaşı'nda, kabadayıların olduğu yer, Vefa semti. Kaçamadık da. Yanına yavaş yavaş elimizde çanta geldik.
"Durun" dedi.
Cebinden bembeyaz bir mendil çıkarttı. Demek ki temiz bir ailenin çocuğu ki varlıklı bir aile. Bembeyaz mendil. Bir sigaradan bir nefes çekti, bir 'huh' yaptı, avuç içi kadar yer taba renkli oldu, yani kahverengi oldu. Kumral renk oldu, beyaz gitti kahve renkli oldu.
"Bak, bir nefes böyle yapıyor bu beyaz mendili" dedi, "siz sakın içmeyin çok fena" dedi.
Madem biliyorsun, sen de içmesene. Ama yapamıyorlar işte.
Yani insan ilmiyle amil olacak. Bu hadisleri duyuyoruz, söylüyoruz. Bildiğini tatbik et. İlim güzel şey. İlim yoluna gir. Öğren. Her gün bir hadis öğrensen, bir senede 365 tane hadis eder. Her gün bir ayet öğrensen, bir senede 360-400 tane ayet eder. Üç beş senede hafız olursun.
Hiç böyle bu işi sıkı tutup da bu yolla hafız olan insan var mı içimizde? Yok.
İlmimizle amil değiliz. Yani işi sıkı tutmuyoruz. Ama şuurlu münevver bir doktor; Kadıköy tarafında oturuyormuş, iş yeri bu taraftaymış; gelirken giderken vapurda hafız olmuş. Vapurda hafız olmuş. Her gün üç tane beş tane ayeti yanına alıyormuş, yarım saat vapur, okuya okuya okuya geliyormuş gidiyormuş. Her gün yarım sayfadan demek ki nasıl yaptıysa, bir zaman sonra hafız olmuş. Bak, damlaya damlaya göl oluyor. İlim böyle işte.
İlmi öğrenin. Ondan sonra da hanımınıza öğretin, çocuğunuza öğretin, komşunuza öğretin.
Yumuşak yumuşak söyleyin. Alime sertlik, vurmak, kırmak yakışmaz. Yumuşak yumuşak söyleyin. Allah kime nasip vermişse o doğru yola gelir. Vermeyenin daha zamanı gelmemiş, ne yapsan olmaz. Onun da bir zamanı gelecek, o da çok güneşler görecek, üstünden çok günler geçecek de bir tarafı kızaracak, bir tarafı sararacak, ondan sonra aklı başına gelecek.
Olmuyor ne yapalım, zamanı gelince olacak.
Leyse minnâ men lem yerham sağîrenâ ve yüvakkir kebîrenâ ve ye'mur bi'l-ma'rûfi ve yenhe ani'l-münker.
İbn Abbas radıyallâhu anhumâ'dan. Hz. Abbas, Peygamber Efendimiz' in amcasıdır. Onun oğlu Abdullah, o da genç Müslümanlardandır. Pırıl pırıl zekâ ve müstesna bir yüz güzelliğine sahipmiş. Yani gören gözünden kıskanırmış. O kadar güzelmiş. Peygamber Efendimiz' in sülalesi yüz güzelliği ile tanınmış bir sülale. Birisi bu Abdullah b. Abbas'ı görmüş de;
"Ben bunun dedesini tanırım, dedesi de böyleydi." demiş. "Tam dedesine çekmiş" demiş, "o güzellikte" demiş.
Yani Abbas da öyle, onun babası Abdulmuttalib de öyle. Sülaleden yüzleri müstesna güzelmiş. Yani böyle erkek güzeli, kaşı, gözü, kirpiği, yüzü itibariyle çarpıcı bir güzelliği varmış. Resûlullah Efendimiz' in de öyle. Yani Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in de çehresi, siması bakanların eridiği bir güzel sima imiş. Allah-u Teâlâ hazretleri o güzel simayı görmeyi cümlemize nasip etsin.
Abbas'ın oğlu Abdullah, Allah ikisinden de razı olsun, bizi de onların şefaatine nail eylesin, nakletmiş. Ravi o. Söyleyen gene Peygamber Efendimiz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
Leyse minnâ. "Bizden değildir, bizden sayılmaz."
Allah Allah, kim acaba?
Men lem yerham sağîrenâ ve yüvakkir kebirenâ. "O kimse ki küçüğümüze merhamet etmez, acımaz; büyüğümüze hürmetkâr davranmaz, saymaz; o bizden değildir." Ve ye'mur bi'l-ma'rûfi ve yenhe ani'l-münker. Yine "bizden değildir", kim? "O kimse ki emr-i maruf yapmaz, nehy-i münker yapmaz."
Yapıyor musunuz emr-i maruf, nehy-i münker?
Şimdi söyleyeceğim ne olduğunu. Eğer yapmıyorsanız Peygamber Efendimiz "bizden değildir o kimse" diyor.
Sen istediğin kadar uğraş, o reddediyor, "ben kabul etmem, bizden değildir" deyince ne yapacaksın?
Mecburen bu çizgiye geleceksin. Mecburen onun istediği sıfata bürüneceksin. Resûlullah'ın istediği hâle bürüneceksin. Başka çaren yok.
Başka kapı var mı? Hangi kapıya gideceksin Resûlullah kabul etmezse?
Yok, bu çizgiye geleceksin.
Neymiş?
Küçüğe acımak. Malum, çok çeşitleri var. Siz de başkasına izah edebilirsiniz. Kendimizden küçüklere acıyacağız. Bu küçük, yaşça küçük olabilir. Daha büyüyecek, aklı başına gelecek. Yani öyle vurup kırıp, dövüp sövüp de hemen şey yapmayalım; acıyarak muamele edelim. Bu bir.
Mevki bakımından küçük olur. Yani yaşlı başlı olur da mevkisi küçük. Onun omzunda bir yıldız var, bende üç yıldız var. Onun şurasında şöyle bir işaret var, benimkinde böyle bir işaret var. Küçük ama yaşı, büyük olsun isterse. Askerlikte çok görüyoruz ya. Mesela bir yıldızlı teğmen oluyor, genç delikanlı oluyor, sırım gibi delikanlı, Harbiye'den yeni çıkmış, cevval, atletik vücutlu bir kimse. Öbür tarafta kolunda pırpırları olan bir başçavuş oluyor, çavuş sınıfından oluyor, saçı ağarmış oluyor, şakakları ağarmış, emekliliği yaklaşmış oluyor. Ama berikisi komutan, yıldızlı olan komutan. Böyle de olabilir. Yani mevki bakımından birisi yüksek, ötekisi küçük olur.
Yukarıdaki aşağıdakine merhamet edecek. Evet, mevki var. Askerlikte hele bir tokat vursa cevap bile veremezsin. İsterse daha kuvvetli olsun. Vurmaz da vurmaması lazım da vursa bile karşılık veremez. Ama işte "küçüğüne acımazsa bizden değildir" diyor. Vali olur, paşa olur, reis-i cumhur olur, halife-i rûy-i zemin olur insan, mevkii öyle yüksek olur; kendinden aşağıdakine merhamet edecek. Çünkü kendisi güçlü, imkânı var, emrinde ordular var. İmkânı geniş. O bakımdan küçüğüne merhamet edecek. Etmezse "bizden değildir" diyor.
İkincisi;
Ve yüvakkir kebirenâ.
Büyüğüne de hürmet edecek. Büyüğün İslâm'da uzun senesi geçmiş, ibadet etmiş, sevabı senden çok. "Allah'ın yanında daha makbul kul" diye düşüneceksin. "Çok yaşamış, çok ibadet etmiş." diyeceksin. "Gün görmüş" diyeceksin. "Tecrübesi var." diyeceksin. Veyahut "Çok meşakkat çekmiş, yazık, bir de ben çektirmeyeyim." diyeceksin. "Hayatta neler görmüş!?" diyeceksin.
Bizden önceki nesil neler çekti. İstiklal harbini gördü, mahrumiyetler gördü. Reva mı?
Ona hürmet edeceğiz. Her çeşidiyle. Hürmetin şekli, sevgi yani. Severek onu saymak, ona bağlanmak, hizmetin çaresini aramak. Ayakkabısını mı çevirirsin, paltosunu mu tutarsın, yerini mi ona ikram edersin verirsin, hizmetine mi koşarsın, elindeki yükü mü taşırsın. Yani hürmet edeceksin. İfaden, konuşma tarzın itibariyle hürmetsizlik etmeyeceksin.
Ne dersiniz bu prensibe? Bak dinimizin, imanımızın prensibi işte. Bu prensibi yaymak iyi değil mi? İslâm kötü mü?
Ve ye'mur bi'l-ma'rûfi ve yenhe ani'l-münker. "Emr-i maruf yapmayan, nehy-i münker yapmayan da bizden değildir."
Ne demek emr-i maruf, nehy-i münker?
İyi, güzel olan şeyi emredeceksin, tavsiye edeceksin.
"Arkadaş böyle yap."
Kötü olan bir şeyi de görünce menedeceksin.
"Arkadaş bunu yapma, bu fena."
Mesela iki kişi kavga yolda ediyor, ayıracaksın. Ne dövüyorsun bunu?
Veyahut birisi birisinin duvarına çıkmış eriğini kopartmak istiyor;
"İn aşağı bakayım! Utanmıyor musun sen başkasının bahçesinden erik çalmaya?" gibi yani.
Bu küçük misal de daha büyük de olabilir.
Kötülüğü menedeceksin, iyiliği emredeceksin. İyilik hâkim olsun cemiyette diye iyiliği teşvik edeceksin. Cemiyet iyileşsin, güzelleşsin diye iyiliği teşvik edeceksin, emredeceksin, yapmaya çalışacaksın, propaganda edeceksin, yaymaya çalışacaksın. Kötülüğü de bastırmaya, engellemeye, durdurmaya, yok etmeye çalışacaksın. Kötülüğü izale etmeye çalışacaksın. O karayı cemiyetin ak simasından silmeye çalışacaksın.
"Bilmem Hoca, ben öyle bir şey yapmadım." dersen; Resûlullah Efendimiz de leyse minnâ diyor, "bizden değildir öyle yapmayan" diyor.
Müslüman aktif olacak. Müslüman iyi cemiyet adamı olacak. Cemiyet ile ilgilenecek, cemiyetin derdiyle dertlenecek.
Şu sokak yıllar yılı tozlu topraklı olur, yıllar yılı çukurlu olur, gelen batar çıkar. Olmaz.
Müslümanın her şeyi güzel olur. Tertemiz olacak. Sokağa çöp atmayacak, sokağa çamurlu şey, pislik bırakmayacak, temizleyecek vs. Yani nereden tutturursan tuttur, şu cemiyetin güzelliğini isteyeceksin, güzelliği için çalışacaksın. Öyle yan gelip yatıp keyif çatarsan, televizyonun başında ömür geçirirsen olmaz.
Çalışacaksın, cemiyete faydalı olacaksın. İyiliği hâkim kılacaksın. Rüşveti önlemeye çalışacaksın. Hırsızlığı önlemeye çalışacaksın. Namussuzluğu önlemeye çalışacaksın. Haksızlığı, gadri önlemeye çalışacaksın. Parayla, malla, mülkle, bedenle, dille, teşvik yoluyla iyi insanlara destek olacaksın.
"İyi maşaallah, sen bunu yapıyorsun, ben de sana yardımcı olayım, al."
İyiliğin taraftarı olacaksın, kötülüğün hasmı olacaksın.
Sakın aldırma deme, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım, demiş bizim şairimiz merhum Mehmet Akif. Aldırmamak yok.
"Kıyamet neden kopar?" demişler bizim Osmanlı şeyhülislâmlarından Ebussuud Efendi'ye.
"Neme lazım." demiş.
Bu misaller hep Avrupa'dan bize naklediliyor.
İtalyan reis-i cumhuru böyle demiş, başbakanı böyle demiş. Ebussuud Efendi ondan önce yaşadı, ondan çalmışlar. Ebussuud Efendi'ye soruyorlar;
"Kıyamet neden kopar?"
"Nemelazımcılıktan kopar." diyor.
Bana ne, beni ilgilendirmez. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın. Benimle ilgili değil.
Bizim ağabeyimizin mahallesinde, ağabeyim sabah namazına kalkmış, bakmış ki aşağıda arabasının camıyla birisi uğraşıyor, kapısını açmaya çalışıyor. Hırsız. Otonun bir şeyini çalacak. Yukarıdan;
"Hey, ne yapıyorsun orada!" demiş.
Adam çekmiş kamasını;
"Neredesin?" demiş, "şöyle yukarıda konuşacağına gel de aşağıya aşağıda konuşalım!" demiş.
Hiç pervası yok. Mahallenin kabadayısı demek ki veyahut o semtin haracını yiyen bir kimse anlaşılan.
"Öyle yukarıdan yukarıdan ne konuşuyorsun, aşağı gel de öyle konuşalım!" demiş.
"Aman benim hırsızlığımı anladı!" diye korkusu yok yani.
Ağabeyim diyor ki:
"Komşulardan hepsi de bakıyormuş perdenin arkasından."
Tuh! Kaç tane adam var orada.
Kaç tane adam var, bir apartman dolusu insan. Neyse o aşağıya inmiş gene, "ne yapıyorsun ne ediyorsun" diye. Yaralanmış tabi, bıçaklanmış. Adam da gitmiş elini kolunu sallayarak.
Böyle mi olur Müslümanlık?
Bir edepsiz, hırsız, haksız; ötekiler hakkından gelemiyor. İşte "Emr-i maruf, nehy-i münker yapmayan bizden değildir." diyor.
Müslüman aktif olacak. Bu cemiyet bizim malımızdır. Bu cemiyet bir gemiye benzer. Bu geminin dibini birisi delerse hepimiz batarız. Bu cemiyetin iktisadı bozulursa, bu cemiyetin ahlâkı bozulursa, bu cemiyetin memurluğu bozulursa, bu cemiyetin memuru çalışmazsa, rüşvet alırsa, bu cemiyetin müesseseleri dejenere olursa, "Bana ne, beni ilgilendirmez. Benim ticaretim iyi. Bir de Boğaziçi'nde köşküm var." diyen insan kurtulur mu?
Herkes birden batar. Onun için ilgilenecek, en güzel yollarla, en güzel şekillerle gayret sarf edecek.
Ud'û ilâ sebîli rabbike bi'l-hikmeti vel-mev'ızeti'l-haseneti ve câdilhüm bi'lletî hiye ahsen.
Çeşitli ayetler var.
"Allah'ın yoluna güzel öğütle, en güzel tarzda çağır, davet et ve onlarla en uygun tarzda mücadele et, mücahede et." diyor.
Bir cemiyetin iyileri, hasları, halisleri, salihleri kötüler kadar aktif olmazsa ne olur o memleketin hali?
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlenizden, cümlemizden razı olsun.
Fatiha-i şerife mea'l-Besmele.
15.05.1983 -
Cuma Bayramdır, Ensar
13.03.1983 -
Kıyamet Alametleri, Faiz
