03.11.1985 - Uyku, Adak Adamak, İslam

03.11.1985 - Uyku, Adak Adamak, İslam
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men nâme ve hüve câlisun fe-lâ vudû'a aleyhi fe-izâ vada'a cenbehû fe-aleyhi'l-vudû'u.
Abdullah b. Amr İbnü'l-Âs radıyallahu anhümâ -babası da kendisi de sahabi- rivayet eylemiş. Dört Abdullah'tan, mübarek, alim Abdullah'tan birisi bu, abâdile-i erbaa'dan.
Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Bir insan oturduğu yerde içi geçer de uyursa..."
Uyur mu? Uyuruz. İnsan yorgun olur, erken kalkmış olur, geç yatmış olur; uyur.
"Allah Allah... Uyuyuvermişim. Nasıl olduğunu da hiç anlayamadım."
Almanya'da bir arkadaşım var. Akşam eve geldi, gülüyor ama tebessümü acı... Yani çok korkmuş, şafak atmış. "Bugün otobanda giderken..." Orada 150-160 süratle, hızlı gidiliyor. Yol müsait. "Öyle giderken uyumuşum, rüya da gördüm." diyor. Direksiyonun başında uyumuş, rüya da görmüş, bir uyanmış... Yine bir şey olmamış. Rüyayı çok kısa bir zamanda görmüş demek ki... İnsan uyur. Direksiyonda uyumak istemez ama orada bile uyumuş.
Bir de [Cuma hutbesi] oldu mu... Zaten şeytanın işidir. İmam efendi cuma günü minbere çıkar; başlar horultular... Yandaki dirsek yapar; "Şşt! Uyuma!" diye... Çünkü rahatı gördü mü uyumaya başlıyor.
İlim meclisinde uyumak şeytanîdir. Bunu bilin ki o rahmânî bir uyku değil.
Meraklı bir şey olsa... "Hiç para vermeden 100'er bin lira para kazanacaksınız. Şimdi size usulü söylüyorum." desem herkesin gözü dört açılır.
Sen dininin ahkâmını merak edersen uyumazsın.
Tabii hocalara da biraz [görev] düşüyor. Herkesin bildiği bir tarzda basmakalıp bir şeyi anlatınca, "Ey mübarek cemaat-i müslimîn! Şu şöyle oldu..." deyince; "Haa, hoca şundan bahsedecek, şunları söyleyecek." Bildi, tamam, o zaman uyku basıyor.
Ama olsun; et-tekrâru ahsen velev kâne yüz seksen. Yine dinle. Sevabı var, feyzi var, bereketi var. Uyumaması lazım.
İnsan uyuyuverdi... Oturduğu durumda uyudu. Cuma günü safta otururken uyudu.
Ne olacak? Çıkıp dışarıda tekrar abdest mi alsın?
Hayır. Peygamber Efendimiz;
"Otururken uyuyan kimsenin abdest alması gerekmez." diyor.
Neden? Tabii bazı şeylerin hikmetini anlarız, bazılarını anlayamayız, anlamak için uğraşırız. Otururken insan uyusa bile abdesti bozulmaz, yani bozulmayacak durumda olur.
"Bir yere yaslandı mı..." diyor Efendimiz, bu hadîs-i şerîfinde... Yanını yere koydu mu... "Durun bakalım biraz bana yer verin..." Elini yastık yaptı, uzandı. Uyudu mu abdesti gider.
Bizim mezhebimizde fukahâmızın [görüşü] de işte bu hadîs-i şerîfte anlatılmış, bu tarzda.
Gelelim bundan sonraki hadîs-i şerîfe:
Men nâme alâ tesbîhin ev tekbîrin ev tehlîlin ev tahmîdin buise aleyhâ yevme'l-kıyâmeti. Ve men nâme alâ ğafletin buise aleyhâ yevme'l-kıyâmeti. Fe-avvidû enfüsekümü'z-zikre inde'n-nevmi.
Bu hadîs-i şerîf de Deylemî'de zikredilmiş. Râvisi el-Hakem b. Umeyr. Efendimiz buyurmuş ki:
"Her kim ki tesbih etmiş olarak, tekbir çekmiş olarak, lâ ilâhe illallah demiş olarak, elhamdülillah demiş bir vaziyette uyumuşsa kıyamet gününde bu uyuduğu güzel tesbihler, tekbirler, lâ ilâhe illallahlar, elhamdülillahlar ile kalkar, ba's olur. Her kim ki gaflet ile uyumuşsa kıyamet gününde gafletle kalkar."
Onun için, kendinize uyumaya doğru varırken zikir alışkanlığı edinin, âdet hâline getirin. Uyurken tesbih çeke çeke uyuyakalın.
Tesbih ne demek? Tesbih, kısacası sübhanallah demektir. Tabii sübhanallah'ın arkasında sübhâne'llezî kezâ kezâ... çeşitli sıfatlar, sıla cümleleri gelebilir. Sübhanallah, "Yâ Rabbi! Sen her türlü noksandan münezzehsin. Her türlü kemalâta sahipsin. Her şeye gücün yeter. Her şeyin güzeldir. Her şeyin tamdır." demektir.
Tekbir ne demek? Allah-u Ekber demek. Ne demek?
"Allah-u Teâlâ hazretleri hiçbir şeyle mukayese edilmeyecek kadar büyüktür." Hiçbir şeyle mukayesesi mümkün değil. Büyüklüğünü anlamanın imkânı yoktur. Bu akıl o kadar büyüklüğü kavrayamaz. Ama âyet-i kerîmede buyuruluyor ki;
Ve mâ kaderu'llâhe hakka kadrihî. "İnsanlar Allah-u Teâlâ hazretlerinin kadrini anlayamadı, takdir edemediler." Ve'l-ardu cemîan kabdatuhû yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde bütün yeryüzü O'nun için bir tutamdır." Ve's-semâvâtu matviyyâtun bi-yemînihî. "Yedi kat sema, yıldızlar âlemi Allah-u Teâlâ hazretlerinin kudreti elinde dürülmüş haldedir."
"Semalar avucu içindedir." diyelim. Ama tabii Allah-u Teâlâ hazretlerinin yemîni ne demek, muradını Allah-u Teâlâ hazretleri bilir.
Fakat şu bizim büyük büyük varlıklar olarak gördüğümüz yerler gökler Mevla’mızın avucu içindedir. Öyle azamet, öyle kibriya sahibidir.
Tekbir o.
Tehlil ne demek? Kısaca, lâ ilâhe illallah demek. O ne demektir?
"Allah'tan gayrı ilah yok." demek.
"Allah'tan gayrı ilah yok." ne demek?
"Tapınılacak başka varlık yok. Kulluk edilecek başka varlık yok. O tektir. Sadece O'na tapılır."
"Putlara tapsak da onlar ona şefaatçi olsa..."
Eski müşrik Araplar öyle demişler. Öyle şey yok. Allah'a hiçbir şeyi şerik koşmak yok. Mevlâ’mız şeriksiz, nazîrsiz, ortaksız, misalsiz, misilsiz... Ancak O'na ibadet ederiz. Ancak O'na kulluk ederiz. Ancak O'ndan yardım dileriz. Her şey zaten O'ndan gelir.
Ne kahrı dest-i âdâdan, ne lütfu âşinâdan bil.
Umûrun Hakk'a tefvîz et, Cenâb-ı Kibriyâ'dan bil.
Sana kahır geldi, bir yerden bir tokat yedin; ticarî hayatta tokat yedin, içtimâî hayatta tokat yedin...
"Falanca yaptı..." O yaptı ama o sebep; müsebbib Allah-u Teâlâ hazretleridir, onu sana göndermiş.
Bir lütfa erdin, filanca sana getirdi. Ama asıl lütuf Allah'tandır. Ona da teşekkür et ama bil ki Allah nasip etmeseydi o getiremezdi, yarı yolda kalırdı, mümkün değil. Nasip eden Allah.
Ben Nasreddin Hoca'nın bazı fıkralarını vaazda anlatıyorum. Hoşuma gidiyor. Güzel fikirleri ihtivâ ediyor. Ana fikri güzel.
Güya Timur -halbuki Timur'la muâsır mı değil mi, belli değil- yoldan geçeni çeviriyormuş;
"Gelin bakalım karşıma..." Soruyormuş:
"Ben zalim miyim, mazlum muyum?"
Orduyla geldin, burayı istilâ ettin, şehirleri yaktın yıktın, mallara el koydun.
"Zalimsin!"
"Vay edepsiz!" Pat küt pat küt dövdürtüyormuş. Kendisine "zalimsin" diyenleri dövdürtüyormuş.
Onun dayak yediğini gören bir başkası bu sefer ne diyecek?
"Yok yok, zalim değilsin, mazlumsun."
"Yahu edepsiz! Bu kadar şey yapıyorum, kim bana ne yapmış ki? Seni yalancı dalkavuk seni!.." Onu da dövüyormuş.
"Zalim" diyeni de dövüyor, bir bahane buluyor, "mazlum" diyeni de dövüyormuş. Demişler ki:
"Hocam bu adamdan bıktık yahu... Gel de şuna bir şeyler söyle. Tatlı sözlüsün, güleç yüzlüsün, hikmetli konuşursun. Bizi bu adamdan kurtar."
"Olur." demiş. Onun o adam çevirdiği yerden yürümüş.
"Gel Hoca buraya!" Onu da almış.
"Söyle bakalım; ben zalim miyim, mazlum muyum?" Demiş ki:
"Sen bizlere Allah'ın adalet kılıcısın. Zalim biziz ki Mevlâ seni gönderdi bize!"
Çok hoşuma gidiyor... "Zalim biziz ki Mevlâ seni gönderdi bize..." Yani tokat Timur'dan ama müsebbib Allah-u Teâlâ hazretleri. Bunlar cezayı hak ettiler de onunla cezalandırıyor.
Bu sözler nereden açıldı?
Lâ ilâhe illallah. Güç kuvvet Allah'ta...
Sen kulluğunu iyi yap, bak nasıl olacak iş. Sen cezayı hak ediyorsun, ondan sonra "Ali yaptı, Veli yaptı, Ahmet yaptı, Mehmet yaptı..." Kabahat sende; kabahati işledin, ondan.
Lâ ilâhe illallah bu. Lâ ilâhe illallah'ın çok mânaları var. İnsan işin derinliğine daldı mı, lâ ilâhe illallah üzerinde aylarla yıllarla konuşur. Çok derin mânası var.
Ve'l-tahmîd. Tahmid de elhamdülillah demek.
Elhamdülillah ne demek? "Allah'a hamd olsun." demek.
"Allah'a hamd olsun." ne demek?
"Yâ Rabbi! Her türlü övgü, medih sanadır." demek.
"Neticede sen veriyorsun, onun için sanadır." demek. "Her türlü kemalât ile muttasıfsın, onun için sanadır." demek.
Güzel şey övülmez mi? "Aferin, çok güzel yapılmış!" denmez mi?
Allah-u Teâlâ hazretleri de her türlü kemâlâtın sahibi olduğu için elhamdülillah. "Hamd, Allah'adır."
İşte insan bu güzel sözlerle, bunları söyleye söyleye, bu fikirleri düşüne düşüne uyuyup kalırsa ne olacak?
Bu îtiyat edinmiş olan bir insan rûz-ı mahşerde, kıyamet koptuktan sonra kabrinden kalkarken de sübhanallahlar, elhamdülillahlar, Allah-u Ekberler, lâ ilâhe illallahlarla kalkar.
El-Hamdü lillâhi'llezî ezhebe anne'l-hazen inne Rabbenâ le-ğafûrun şekûr. "Bizden bu üzüntüleri bertaraf eden Mevla’mıza hamd-ü senâlar olsun. Rabbimiz çok mağfiret sahibi, çok nimetler bahşedip de bize lütfetmiş Rabbimizdir..." diye, mü'min kul şükrede ede, hamd ede ede kalkacak; buna kendisini alıştırırsa...
Gafletle uyudu ne abdesti var ne namazı kıldı... Televizyonu seyretti etti, akşam da zaten midesini mumbar dolması gibi doldurdu; yedi yedi yedi... Zaten ayakta durması mümkün değil. Gözleri süzülürken, televizyonu seyrederken uyudu kaldı. Ondan sonra da teheccüd vakti geçti, sabah namazı vakti geçti... Saat çaldı saat 8'de... "Aman! Daireye geç kalıyorum!" Gözleri çapaklı ayıp olur; hemen yüzünü yıkadı, pantolonu giydi...
Hani sabah namazı? Hani yatsı namazı? Hani gece ibadeti? Allah ıslah etsin.
"Öyle gafletle yatan da yarın gafletle kalkacak." demek bu.
Veyahut; bu uyku bir küçük ölümdür, kardeşlerim. İnsan yatar ya uyanır ya uyanmaz. Böyle yatarsa iyi kalkar. Gafletle yatarsa gafletle kalkar.
Onun için, "Uyurken zikri kendinize âdet, îtiyat hâline getirin." diye Efendimiz böyle tavsiye etmiş. Benden söylemek.
Bu hadîs-i şerîf de zikr-ü tesbihâtın dinimizde mevcut olduğunun delillerindendir. Büyüklerimizin yolunun sağlam, doğru olduğunun işaretlerindendir.
İzin verirseniz bir hadîs-i şerîf daha okuyalım.
Men nezere en yutîa'llâhe fe'l-yuti'hu ve men nezere en ya'siya'llâhe fe-lâ ya'sîhi.
Bu, Hz. Âişe radıyallahu anhâ anamızdan rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîftir.
Allah şefaatine nâil etsin. Hz. Âişe, çok hünerli bir validemiz. Doktor gibi tıp bilirmiş. Çok güzel ferâiz bilirmiş; matematik bilgisi ister, yani insanın zihninin gelişmiş olması lazım. Pek çok kimse gelir; "Ya validemiz, işte şöyle oldu böyle oldu... Şu miras taksimi nasıl olacak?" diye, ince hesapları ondan sorarlarmış.
Râvi yemin ederek söylüyor ki; "Çok meşhur büyük sahabenin Hz. Âişe’ye mesele sormaya geldiğini bilirim." diyor. Kendisi de demiş ki:
"Ey halacığım, ey teyzeciğim! Resûlullah'ın zevcisisin, Müslümanların anasısın, senin dinî bilgine hiç şaşmıyorum. Şu tıbbı nereden öğrendin? Şu doktorluğu nereden öğrendin?" diye sormuş.
Çok güzel ilaçlar bilirmiş. O zamanın [bilgisine] göre çok güzel tedavi [yöntemleri] bilirmiş.
Allah şefaatine erdirsin. Evlatlarımızı Hz. Âişe validemizin yolunda eylesin. Hanımlarımızı Hz. Âişe validemizin yolunda eylesin. Yani uyanık, bilgili, gördüğünü kapan, öğrenen... Müslüman öyledir, âciz değil...
Şimdi ben üzülüyorum. Sizinle dertleşiyorum... Hacda bakıyorum Müslüman kadınlarına; şişman, adım atamıyor, nefes alamıyor, yanaklarından ter boşanıyor... Ya çakı gibi olması lazım! Erkeği de kadını da uyanık, zeki, anlayışlı, basiretli, dikkatli, intibak etmiş olacak. İyi bir anne, bir evin direğidir; kocasını da çeker çevirir, çoluk çocuğunu da çeker çevirir. Politika yapar, piyazlar, ne yaparsa yapar; çocuğuna Kur'an öğretir, dinini öğretir, Müslümanlığın inceliklerini öğretir. Anne çok kıymetli. Evlat, babadan ziyade anne terbiyesi alır.
Onun için, Allah-u Teâlâ hazretleri evlatlarımızı, karılarımızı, kızlarımızı Hz. Âişe yolunda eylesin.
Onun rivayet ettiği hadis. Nezir mevzuunda. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Her kim Allah'a itaat etmek mevzuunda nezretmişse, adak adamışsa nezrine vefa göstersin, riâyet etsin. Her kim ki Allah'a isyan vâdisinde, günah yolunda nezirde bulunmuşsa Allah'a isyan etmesin, o nezrini tutmasın."
Bunu birazcık açıklayıvereyim. Çünkü oluyor, canlı bir mesele.
Nezir ne demek? Nezir, "bir insanın kendi kendisine gerekli olmayan, mecburiyet olmayan şeyi bir şarta bağlı olarak mecbur etmesi" demek.
"Eğer imtihanı geçersem bir kurban keseceğim." İmtihan geçilince kurban kesmek dinimizin bir mecburiyeti değil. Ama gönlünden koptu...
"Eğer bir erkek çocuğum olursa bir kurban keseceğim. Beş tane kız oldu, altıncısı erkek olursa iki kurban keseceğim."
Bir tane kesmek, iki tane kesmek... Veyahut;
"Cümle cihan halkını davet edeceğim, şu kadar bir ziyafet çekeceğim." Böyle bir nezir...
"Eğer şu işten kurtulursam, şu ticarî borcumu ödersem şöyle yapacağım, böyle yapacağım... Filancaya gideceğim, filanca hayır kurumuna, filanca vakfa bu kadar para vereceğim..." dedi.
Tamam, bunlar güzel şeyler. Kimisi de diyor ki;
"Eğer şu işim olursa on şişe rakı içeceğim." Tevbe estağfirullah!
"Ya etme, içme..."
"Nezrettim, adak adadım." diyor mesela...
Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Bir insan iyi sevaplı bir şey adamışsa ona vefa göstersin, yapsın." Çünkü İslâm'da söz önemlidir.
Bizi cennete götüren şey nedir? Çok şeyler var da şu dil insanı cennete götürür.
Cehenneme götüren şey nedir? Birçok sebepler vardır da şu dil çok insanı cehenneme götürür. İnsanların cehenneme gitmesine sebep olur. Bu ağzımızın içindeki şu küçücük et parçası insanı mahveder veya ihyâ eder...
Söz ola kese savaşı,
Söz ola bitire başı.
Söz ola ağulu aşı,
Yağ ile bal ede bir söz.
Öyle söz olur ki kavgayı keser, savaşı bitirir, sulh olurlar. Tatlı güzel konuşur, ikna eder.
Söz ola bitire başı. Bitirmek; iyi etmek. Baş; yara. "Öyle söz olur ki yarayı iyi eder." Maddî mânevî yarayı tedavi eder, merhem olur.
Söz ola kese savaşı,
Söz ola bitire başı
Bazıları da diyor ki; Söz ola kestire başı.
O da doğru. Ama Yunus'un söylediği; Söz ola bitire başıdır. İşin doğrusu o. Oradaki başın "yara" mânasına geldiğini bilmediği için, "Ya 'başı bitirmek' ne demek?" diye mânasını, o devrin Türkçesini anlayamadığı için, bu sefer başı kestirmekten tutturmuşlar. O da doğru... Bir yanlış söz söyler, bir yanlış iş yapar, kelle gider... Maddeten veya mânen gider.
Söz ola ağulu aşı,
Yağ ile bal ede bir söz.
Zehirli bir aş, acı, kıymetsiz, tadı tuzu olmayan bir şey bal kaymak olur. " İki gönül bir olursa samanlık seyran olur." dediği gibi... Muhabbet olunca acı aş da tatlı olur. Söz çok kıymetli.
Onun için, İslâm söze önem vermiştir.
"Ben şaka yaptım, karımı boşamak niyetinde değildim." Öyle şey yok. Bu şakaya gelmez. Dil önemli...
"Şaka yapmıştı, söyleyiverdim." Öyle şey yok. Sözüne uyacak.
Nezir konusunda Kur'ân-ı Kerîm'de de bir âyet-i kerîme hatırlayıverdim. Hz. Meryem validemizin anası Meryem validemize hamile, daha doğum olmamış, buyuruyor ki;
Rabbi innî nezertü leke mâ fî batnî muharraren fe-tekabbel minnî. "Yâ Rabbi! Şu benim karnımdaki yavrumu sana muharrer olarak adadım. Benden kabul eyle."
Muharrer ne demek? O devrin dinî örfüne âdetine göre evlâdını; "Bu evlâdımı ibadethaneye vakfedeceğim; ibadet ehli, din adamı olsun." diye, Allah yoluna adarlardı.
"Karnımdaki yavrumu ibadete adadım." diyor. Din adamı olacak, ibadet ehli olacak. Yani kendisi evlâdını başka işlerde kullanmayacak, din yoluna verecek.
Felemmâ vada'athâ kâlet rabbi innî vada'tuhâ ünsâ.
"Doğum olunca dedi ki; 'Yâ Rabbi! Kız doğdu!'" O erkek olacak sanıyordu. Muharrer olarak ibadethaneye nezredilen, adak edilen erkek çocuklar olurdu.
"Yâ Rabbi! Bu kız oldu..."
Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;
Vallâhu a'lemu bimâ vada'at. "Allah onun ne doğurduğunu biliyor." Söz kesinleşti, o da adak olacak.
Neticede Meryem validemizi -mâlum- ibadethaneye verdiler, vakfettiler; ibadet ehli, günlerini ibadetle geçiren, cennet hatunlarının başta gelenlerden bir kimse oldu. Meryem validemiz...
Hristiyanlar Müslümanlığı bilmezler. Bilseler bizim Meryem validemizi ne kadar sevdiğimizi... Çocuklarımıza Meryem adını koyduğumuzu... Hz. İsa Efendimiz' i aleyhisselam bir peygamber olarak tanıdığımızı bilseler insafa gelip Müslüman olurlar. Ama bilmiyorlar!
Kabahatin bir kısmı da bizde; bildirmek için sağlam çalışma yapmamışız! Adamlar ta bizim memlekete, Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya geliyorlar da biz oralara İslâm'ı anlatmak için organizasyonumuzu sağlam kuramamışız. Biz sağlam kuramayınca onlar bâtıl yolda olduğu için dini de yanlış yolda kullandıklarından dünya üzerinde insanlığa çok zararlı oluyor.
Biz İslâm'ı tebliğ edeceğiz.
Bizim kardeşlerimizden bir grup -Söz sözü açıyor ama güzel şeyler bunlar, dikkat edin, vazifenizi bilin! - Amerika'ya gitmiş. Washington camiinde konferans vermeye kalkmışlar. Hoparlörü de dışarıya vermişler. Dışarıdan duyuluyor. "Hristiyanlık, Müslümanlık, Hz. İsa, Hz. Muhammed aleyhimesselam..." böyle sözler... Dışarıdan geçen bir Amerikalı dinlemiş, ilgisini çekmiş, durmuş. Hoparlörden konuşmayı biraz dinlemiş. Bakmış canlı, enteresan bir mevzu; kendisinin ilgisini çekmiş, içeri girmiş. Bakmış yer müsait, oturmuş. Sonuna kadar dinlemiş. Adamlar anlatıyorlar:
"Hak din İslâm'dır. Hz. İsa da bir peygamberdi. Allah'ın oğlu olmaz. Bir kuldu, peygamberdi. Annesi de sıddîka idi, bir sâliha hatun idi, ehli namus, Meryem el-Betûl, pak bir kimseydi. O devir geçti. Allah ondan sonra bir peygamber daha gönderdi. Nasıl İbrahim peygamberse, nasıl Musa peygamberse, nasıl Harun peygamberse, nasıl Yahya peygamberse -aleyhimüsselam- Hz. İsa da bir peygamber. Niye ötekilere de kullanılan o sıfatı berikisine kullanınca ona 'Allah'ın oğlu' diyorsunuz? Böyle şey olmaz!" diye, İncil'den onlara misaller vererek, âyetleri okuyarak güzelce ikna etmişler.
Amerikalı demiş ki:
"İkna oldum. Tamam, Müslüman olmayı kabul ettim. Ne yapmam lazım?" Demişler ki:
"Öyle merasime lüzum yok. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûlühû dersin, işte İslâm'a girdin..."
Çünkü bu bir kabul meselesidir. Allah'ın varlığını birliğini kabul ediyorsun. Hz. Muhammed'in O'nun Resûlü olduğunu kabul ediyorsun. İslâm'a girdin...
"Sonra ne yapmam lazım?" Demişler:
"Belki yıkanmadığın için yıkanman gereken bir durum vardır, yıkanman lazım. Gusül abdesti al."
"Peki, siz benim kalbimi iman ile temizlediniz, bütün bâtıl itikatlardan pak eylediniz; ben de gideyim evde dışımı pak edeyim."
Abdest almış, yanlarına gelmiş, gruplarına katılmış. Derslerine devam etmiş. Güzel Müslüman olmuş. Hatta Ortadoğu'ya gelmiş, Kuveyt'i gezmişler, Mısır'ı gezmişler. Hac mevsiminde haccetmişler. Oradan da Pakistan'a gitmişler. Pakistan'da binlerce insanın toplandığı büyük bir toplantıda söz almış. Demiş ki:
"Ey Müslümanlar! Allah sizlerden razı olsun. Ta Amerika'ya geldiniz, bizi yanlış bir inançtan kurtardınız. Hak yola girmemize vesile oldunuz. Ben mühendisim. Dünya ilimlerine sahibim. Siz din yolunda çalıştınız, yetişmiş bir mühendis kazandınız. Üniversite parası vermenize lüzum yok. İşte bir Müslüman mühendis kazandınız. Buna devam edin, bu kârlı bir iş..."
Çünkü yetişmiş insanı kazanıyor. Küçükten çocuğu yetiştirmeye çalıştırırsın; ilkokulda tamam, ortaokulda tamam, lisede kaçar, kayar, düşer, yanlış yollara gidebilir.
"Siz yetişmiş bir insan kazandınız. Size müteşekkirim. Bu yola devam..."
"Ama iki elim yine kıyamet günü yakanızda olacak!" demiş.
Şaşırmışlar; "Allah Allah, ne biçim adam hem teşekkür ediyor hem de bizi tehdit ediyor."
"İki elim yakanızda olacak!"
"Niye?" demişler. Demiş ki:
"Tabii ya! Niye on sene önce gelmediniz Amerika’ya? O zaman benim anam sağdı, ona da söylerdim, o beni severdi, o da Müslüman olurdu. Şimdi yanlış bir inançla âhirete göçtü. Anam babam Müslüman olmadı. Halbuki ben onları seviyordum. Bâtıl bir inançla göçtüler. Siz geç geldiğiniz için Amerika'ya bunun hesabını size rûz-ı mahşerde soracağım!"
Dünya bizi bekliyor, dünya Müslümanlara muhtaç!
Güney Afrika'daki ırkçılık hadiselerini görmüyor musunuz? Zencinin renginden dolayı horlandığını görmüyor musunuz? Afrika'da dönen dolapları, Orta Amerika'da gerillaların yaptığını görmüyor musunuz?
Dünya kaynıyor!
Dünya insanlığa muhtaç. İnsafa muhtaç. Merhamete muhtaç. İmana muhtaç. İnanca muhtaç. Nasihate muhtaç.
Biz de yan gelmiş yatıyoruz. Olmaz! Allah bunu bizden sorar!
Oranın zavallıları da sıkıştığı zaman soracak. "Niye gelmediler yâ Rabbi!" diye onlar bizden hesap sorarlar. Biz de vazifemizi yapmadığımız zaman, tedbirimizi almadığımız takdirde -almamış isek- biz de o sorgunun suâlin muhatabı oluruz!
Evlâdımız bizi sorgu sual eder. Çünkü bakıyorsun babası iyi, anası iyi; çocuk sapıtmış. Gördük... Geçtiğimiz devrelerde gördük. Anarşist mücadelede öldürüldü. Babası camiden çıkmayan insan... Öyleleri de oldu. İsmini hatırlayamayacağım ama Ankara'da beş vakit namaz kılan bir kimsenin çocuğu. Çocuğu babasının yolundan saptırılmış.
Onun için, çalışacağız! Bütün dünya bizi bekliyor! Bizim çalışmamızı... Yani bizim çalışmamıza bağlı. Biz çalışmazsak o adamların dünya hırsından gözleri dönmüş.
Neden Güney Afrika'da bu kıyametler kopuyor? Ah canım kardeşim; elmas madenleri var, uranyum madeni var, filanca var falanca var... O kör olasıca elmasın yüzünden oluyor bunlar! O insanların o ıstırap çekmesi o işte materyalistlikten, imansızlıktan oluyor. Nefret ediyor insan... "Elmas yüzük takmayın!" diyeceğim, yazacağım. Kendi çoluk çocuğumuzda da var ama yazacağım. Elmas yüzük takmayalım. Ondan oluyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri bize vazifesini müdrik, şuurlu olma nimetini ihsan eylesin. Rızası yolunda ömür geçirmeyi nasip eylesin. Rızasına aykırı yollardan kurtarsın. Adımlarımızı, oradan nasiplerimizi kessin. Haramlardan bizi korusun, kurtarsın. Sevdiği razı olduğu kullarının zümresine dünyada âhirette dâhil eylesin. İyi kullarından ayırmasın. Cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.
Fâtiha-i Şerîfe mea'l-Besmele.
30.09.1984 -
Allahın Rızası
17.11.1984 -
Güzel Söz, Sıla-i
