03.11.1985 - Niyetin Halis Olması

03.11.1985 - Niyetin Halis Olması
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men nâme an hizbihî ve kad kâne yürîdu en yekûme bihî fe-inne nevmehû sadakatün tesaddeka'llâhu bihâ aleyhi ve lehû ecru hizbihî.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Buyuruyor ki;
Men nâme an hizbihî ve kad kâne yürîdu en yekûme bihî. "Eğer bir kimse günlük zikir ve ibadet vazifesini yapmak istediği halde, yapmaya niyeti varken uyuyakalırsa..."
"Onun uykusu Allah tarafından ona tasadduk edilmiş bir sadakadır ve ona yapamadığı o hizbi yapmış gibi sevap verilir."
Görüyor musunuz, dinimiz ne kadar güzel!
Bu hadîs-i şerîfi Hz. Ömer radıyallahu anh rivayet etmiş. Allah şefaatine erdirsin.
Bu hadîs-i şerîfin esas ruhu, ana noktası, can damarı; Müslümanın kalbinin, niyetinin esas olduğunu anlatmak. Bu ona bir delil.
Biz Müslümanlar kalbi temiz insanlar olmak zorundayız. Niyeti halis insan olmak zorundayız. Bizim için kurtuluş bunda. Fâsit bir niyetle, dışı boyayıp içi kirli olmakla olmaz; bir noktaya, bir neticeye varılamaz. Çünkü Allah-u Teâlâ hazretleri bizim içimizi de dışımızı da biliyor. Kalbimizde sakladığımız niyetimizi de biliyor. Mutlaka temiz pak olmak zorunda. Niyetimizin hâlis olması asıl şart, esaslı şart...
Eğer niyetimiz has hâlis olursa bizim dinimizin bize bahşettiği birçok lütuflar arasında şu lütuf da var ki; bir insan bir iyiliği yapmaya niyet etse de bir mâni çıksa onu yapamasa, Allah-u Teâlâ hazretleri o niyetinden dolayı -mâni, elinde değil; yapmak istiyordu, bir mâni çıktı, yapamadı, elinde olmayan bir sebeple- ona o sevabı verir. Hadîs-i şerîfte böyle bildiriliyor.
Buna mukabil, rahmetinin genişliği ne? Sevindirmek, müjdelemek için daha da söyleyeceğim, daha genişliğini de söyleyeceğim... Bir insan bir kötülük yapmaya niyet etse;
"Gideyim falanca adamı köşe başında kıstırayım, canına okuyayım. İşte sopayı da hazırladım, yedi santim çapında; kafasına bir indirdi mi kafatası çatlar..." Akşamleyin kötü niyet kurdu, sonradan dedi ki:
"Ya cezasını Allah versin. Ben böyle yaparsam doğru olmaz. Dinimiz böyle bir şeyi uygun görmemiş. Bu kötülüğü yapmaktan vazgeçtim."
Veyahut arkadaşlarla sözleştiler;
"Pazar günü felekten bir gün çalalım..."
Felekten gün çalmıyor, insan aslında kendisini mahvediyor. Ama sonradan dedi ki:
"Ya bana yakışır mı?.. Benim rahmetli dedem şöyle insandı. Rahmetli nenem tesbihli bir insandı. Benim babam bu hâlime razı gelmez. Ahbâbım ayıplar. Bu kötü işten vazgeçeyim."
Yapmaya niyetlenip de yapmadığı, vazgeçtiği kötülükten dolayı da Allah ona ecir verir. Elhamdülillah!
Sonra?
"Daha büyük bir lütfu" dedim... Allahu Teâlâ hazretleri fazl-u kereminden;
Yübeddilu'llâhu seyyiâtihim hasenât. "Kötülükleri de iyiliğe çevirecek."
Affetti; o bir lütuf. Allah-u Teâlâ hazretleri bir de o kötülükleri iyiliğe çevirerek öyle de sevap verecek. Onun için, Rabbimizin yoluna sımsıkı sarılalım. Dinimize sımsıkı sarılalım. Çünkü çok güzel bir dinimiz var. Bu dinden mahrum insanlar çok büyük mahrumiyettedir.
Dünyadaki insanları okuyorsunuz... Dünya şimdi küçüldü; Amerika'da 'çat' dese burada duyuyoruz. "Güney Amerika'da şöyle olmuş, Orta Amerika'da şöyle olmuş, Hindistan'da şu olmuş, Japonya'da bu olmuş..." Her tarafı duyuyoruz.
Muhterem kardeşlerim! İnsanlar sağlam, hakiki, saf imanın hasretinden ölüyorlar. Hasretinden dudakları çatır çatır çatlıyor.
Kimisi o yola sapıyor, kimisi bu yola sapıyor... Kimisi sihirbazın peşine gidiyor, kimisi bilmem neyin peşine gidiyor... Ama hep bâtıllarla, boşlarla uğraşıyor.
Dinimizin kıymetini bilin. İslâm niçin gelmiştir?
Aziz kardeşlerim! Fakihler İslâm'ın beş ana hedefini tespit etmiş; beş tane esaslı hedefi, gayesi var.
Bir; dini korumak. Din, Allah indinde İslâm'dır. Hz. Âdem'e de gönderdiği o din, aradaki peygamberlerin tebliği de o, Peygamber Efendimiz' in tebliği de hak din İslâm. Tabii şeriatlar farklı ama esas iman bir.
İslâm, bu imanı herhangi bir şekilde saptıran; insanı ota, ata, ite, puta taptıran, yıldıza, güneşe, aya secde ettirten bütün akidelerin hepsinin yıkılması için gelmiştir. Kula kul olmak yok. Maddeye kul olmak yok. Bâtıllara kul olmak yok. Hakk'a kul olmak var. Esaslı şeylerden birisi bu.
Ondan sonra; insanın hayatını korumayı hedef almıştır. İslâm'ın bütün emirlerinin incelenmesinden çıkan, özünün özünün özü, sihirli, kıymetli, can alacak hülâsası budur: Dini korumayı hedef almıştır, ona çalışır. İnsanlar sağlam şeye bağlansınlar, inansınlar diye bütün gayretiyle o tarafa bastırır.
Hayata önem verir. İnsan; "Ben kendim istersem yaşarım, istersem ölürüm." diyemez. İnsanın hayatının korunmasına önem verir. Hayatı sen almadın ki sen kendin intihar edeceksin. İslâm'da intihar yoktur, yasaklanmıştır. Sabredersin... Eza cefa gelse, hastalık gelse bile sabredersin.
Sonra, nesli korumayı esas almıştır. "Nesiller pak olsun, kuşaklar sağlam olsun, temiz olsun. Anası belli olsun, babası belli olsun, terbiyesi sağlam." olsun diye, nesli ele almıştır. Nesli korumak görevine yönelik bir sürü tavsiyeleri var.
Sonra, aklı korumayı esas almıştır. Şu dinin büyüklüğüne bak! İslâm, aklın en büyük destekçisidir. Aklı korumayı esas almıştır. Aklın karşısında ne varsa, aklı izâle eden, insanın aklını başından alan, çalan, akılsız yapan ne varsa hepsinin karşısında...
"Efendim Kur'ân-ı Kerîm'de şarap geçmiş de afyon geçmemiş..."
Baştan aklı alıyor mu? Alıyor. Tamam, bitti. O da haramdır. Çünkü insanın pırıl pırıl net akıllı olması lazım.
Aklı da esas almıştır.
Malı da korumayı esas almıştır. Müslüman; "Mal benim değil mi? İki arabayı karşı karşıya geçiririm, tokuştururum!" diyemez. İsraf yapamaz. Mala telef veremez. Lâ darara ve lâ dırâr. Kendisi birisine kızdı diye gidip atını öldüremez, harmanını yakamaz. "O öyle yaptıysa ben de onun harmanını yakarım. Ben de onun atını öldürürüm, koyunlarını [öldürürüm]..." Yapamaz! Mala zarar da yok.
Görüyorsunuz, İslâm'ın ne kadar mâkul esasları vardır ne kadar insanların maslahatını düşünmüştür, ne kadar hayrına esaslar koymuştur... Bu din, Allah'ın bize eşi emsâli bulunmaz bir büyük ikrâmıdır. Emsalsiz bir ikramdır, başka ikrâma da benzemez.
Kardeşlerim! Bu dine sımsıkı sarılın.
Her iyi şeyin çok düşmanı vardır. Kuyumcuları soyarlar. Kıymetli şeyin peşinde dolaşan düşman çok olur. Bu dininizi iyi koruyun!
"Efendim ben koruyorum." Aman dikkat et; yanlış fikirlere, yanlış inançlara, yanlış kanaatlere, yanlış düşüncelere sahip olma! İslâm'ı iyi anla!
Bazı kardeşlerimizin İslâm'ı iyi anlamadığını görüyorum, duyuyorum; üzülüyorum.
Bu benim konuşmam belki evlenmiş kardeşime gider. Çünkü banta alınıyor. Beni affetsin. Hakkı söylemek zorundayız.
Evlenmiş; hanımının yanında yatmıyor, öbür dairede yatıyor. Olmaz ki!
Ve inne li-zevcike aleyke hakkan. "Karının da senin üzerinde hakkı var."
Eve misafir geliyormuş; kendisi öbür dairede, misafir bu dairede. Olmaz!
"Ben sofu insanım." Ya sofu insanın hanımına muhabbet etmesine mâni yok. İslâm böyle bir şey dememiş. Aile münasebetleri sapasağlam olacak. Gayet hoş olacak. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in hayatı, âilevî düzeni ortada. Bağırma, çağırma, dövme yok.
İslâm'ı iyi anlamıyorlar.
"Çocuğumu iyi yetiştireceğim..." diye, mühendis bir başka kardeşimiz... Avrupa'yı görmüş mübarek... Çok sevdiğim bir kardeş. Neticede benim konuşmamı belki o da banttan, şuradan buradan duyacak... O da affetsin. Avrupa'yı görmüş, Amerika'yı görmüş, mühendislikten sonra ihtisası yapmış... Çocuğu iyi yetişsin diye öyle dövüyormuş ki... Kafasını duvara vuruyormuş! Olmaz ki!..
"Efendim o benim çocuğum!"
Çocuğun ama; Yevme yefirru'l-mer'ü min ahîhi ve ümmihî ve ebîhi ve sâhibetihî ve benîhi li-külli'mri'in minhüm yevme izin şe'nün yuğnîhi.
İnsan yarın çocuğundan da kaçacak. Rûz-ı mahşerde "Çocuk da benden hak ister; aman gözünden uzak kaçayım!" diye kaçmaya çalışacak. Çocuk yarın; "Babam beni haksız dövdü." diye yakasına yapışır.
Oğluna da zulmetmeyeceksin!
"Canım, evin içindeyim, sana ne?" Olmaz! Ne "Sana ne!" var, ne "Bana ne!" var; Allah'ın emri neyse hepimiz o emirlerin karşısında saygılı olacağız, el pençe divan duracağız.
Müslüman, çocuğuna asil insan muamelesi yapacak.
"Evlâdım, lütfen şuraya oturmaz mısın? Hadi evlâdım, şunu şöyle yapıver..."
Sen ona ne kadar asaletle muamele edersen aziz kardeşim, o kadar asil insan olur. Sen onu döversen terbiye mi ediyorsun? Hayır. Ruhunun bir parçasını yıkıyorsun. Çocuk yıkılıyor. Dayak yemeye alıştırıyor. Dayak yemeye, horlanmaya alıştırıyorsun. O cemiyette sonra nasıl başarı kazanacak?
Evlatlarımızı iyi terbiye edeceğiz. Milletimizi iyi terbiye edeceğiz. Çocuklar, insanlar hürriyetine, haysiyetine düşkün, akıllı, mantıklı, sapasağlam, pırıl pırıl insanlar olacak.
"Höyt! Öyle yapma! Höyt! Böyle yapma! Sus! Otur! Konuşma!.."
Gelişemez. Normal, bırak, söylesin. Hz. Ömer'e cemaatin içinden dediler ki:
"Ya Ömer! Sen eğer doğru yolda olmasan seni kılıçlarımızla doğrulturduk!"
Söz hürriyeti var. Fikirleri söyleyecek.
Şunu demek istiyorum: Evlatlarımızı iyi yetiştireceğiz. Ailemiz sağlam olacak. Kendi işimiz temiz olacak.
Kendi kızımın evine gittim. Yani kendi evim... Tabii 20-25 senelik yuva... Eşyaları biriktirmişiz... Eşyanın çokluğundan ziyade temizlik mühim... Evinin merdivenlerinden çıkarken duvarlar tertemiz badanalı mı değil mi?
"Hocam değil, ne yapayım, apartmanda başkaları da var..."
Olmadı! İslâm temizliği emretmiştir. Merdivenlerin aşağısından yukarıya kadar tertemiz olması lazım.
Kadınlar badanayı eskiden bir pazar günü yapardı. Kadınların temizlik beyanında yaptığı bir şeydi. Kireci tenekenin içinde karıştırırlar, fırçayla duvara sürerler. Kerpiç bir ev; dışarıdan bakarsın, pırıl pırıl, ne güzel... Toprak bir ev; içi kireç badanalı, gayet güzel. Yüznumara; kerpiçten yapılmış, duvarı eğri büğrü, sıvası tam muntazam değil; ama tertemiz, bembeyaz...
Duyduğum zaman ecdâdımızla çok iftihar ettim. Birisi anlattı:
"Bizim küçüklüğümüzde çocuğa beyazdan başka koyu renkli elbise giydirmek ayıp sayılırdı." dedi.
Şaşırdım. Niye ayıp sayılsın? Şimdi cemaate bakıyorum; kimisi kahverengi giymiş, kimisi lacivert giymiş...
"Koyu renkli giydirmek ayıp sayılırdı."
Neden?
"Bu temizlikten kaçıyor da kiri belli olmayacak koyu renkler seçiyor, derlerdi." diyor.
O kadar temiz ki beyazı giydirmekten çekinmiyor. Eğer beyazdan gayrı giydirirse; "Bu temizlikte pek o kadar azmi sağlam değil de kir kaldıracak şeyi giydiriyor." diye ayıplanırmış.
Biz böyle bir neslin [torunlarıyız]. Bizim ninelerimiz -Allah rahmet eylesin- namazda ayrı şalvar giyerlermiş. Öteki şalvarı da temiz zaten ama öyle temiz pak insanlar... Çamaşırın şartlanması diye bir şey vardı. Temizliğe dikkat ederlerdi.
Dinimiz güzeldir, sahip olalım. Hülâsa-i kelâm budur. Sahip olalım.
Burada da niyet iyi olunca insanın neler kazandığının alâmeti...
Her akşam filanca kardeşim şu kadar âyet okuyup, bu kadar tesbih çekip, şu kadar ibadet edip öyle yatmaya niyetli... O onun o gün akşamki hizbi.
Hizb, "vird" demek; o günkü yapması gereken dualar, tesbihler vesaire...
Bunu yapacaktı; ama yatsıdan sonra eve geldi, otururken koltuğun üstünde uyuyakaldı. Yanına yatıvermiş, yattığının da farkında değil... Bir de baktı ki -farz edelim- sabah ezanları okunuyor. Kardeşim çalışıyor, gündüz yorulmuş, tesbihi yapacaktı, niyeti de vardı; "Yatsıdan eve gideyim de tesbih çekeyim..." diyordu. Ama koltuğun üstünde sabahlayıvermiş. Yapamadı.
Ne olacak? Allah ona o yapamadığı ama niyet etmiş olduğu şeyin sevabını verecek. Allah'ın ona bir ikrâmıdır.
Bu neyi hatırlattı size? Bir insan Ramazan'da oruca niyet etti. Oruç tutuyor. Ama bir yere gitti, farkında değil; buzdolabını açtı, sütü içti, yemeği yedi... Elma yedi, meyve yedi... Sonra aklına geldi; "Ya bugün Ramazan'ın biriydi, ben oruçluydum. Hay Allah! Tüh! Unutmuşum!.."
Orucu bozuldu mu? Hayır. Unutarak yemiş olan bir insanın orucu bozulmadı.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"O yemek ona Allah'ın ikrâmıdır." Hem orucu devam ediyor hem de yemek yemiş oluyor. Allah ikram ediyor.
Bu uyku da öyle... Bakın dinimiz ne kadar güzel! Allah bize dinimizi bütün kalbimizle yaşamak nasip eylesin. Dinimizi sevdirsin. Dinimize ihtimam göstermeyi cümlemize nasip eylesin.
Men nâme alâ iccârin leyse aleyhi mâ yedfeu kademeyhi fe-harre fe-kad beriet minhü'z-zimmetü ve men rakibe'l-bahre ize'rtecce fe-kad beriet minhü'z-zimmetü.
Bu hadîs-i şerîf bir başka hâdiseyi anlatıyor. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:
"Bir adam ki evinin damında uyuyor..."
Her evi bizim evler gibi düşünmeyin. Bizim burası yağmurlu bir bölge; biz burada evin üstüne eskiden beri kiremit yapmışız, yani meyilli çatı yapmışız, yağmur akar gider. Ama gidin Doğu Anadolu'ya, Güneydoğu Anadolu'ya; oralarda evlerin üstü düzdür. Mardin, Diyarbakır veyahut bizim Ege'nin köyleri filan; hava sıcak oldu mu dam üstünde, evin üstünde yatarlar.
İccâr, "evin üstü, dam üstü" demek.
"Bir kimse orada uyursa; ama kendisinin ayaklarının döndüğü zaman karşısına engel olacak, mâni olacak bir şey olmazsa ve düşerse ona zimmet yok."
Yani "Allah-u Teâlâ hazretlerinin indinde mesuldür. Onun için herhangi bir af, müsamaha bahis konusu değildir. Allah'ın zimmetinde değildir, hıfz-u himâyesinde olmaz. Çünkü tedbire riayet etmedi." demek.
Bunun gibi, bir insan, hava fırtınalı, dalgalı; tuttu gemiye bindi... Kayık küçük, bu havada çıkılmaz, fırtına koptu... O zaman onun da üzerinde zimmet yok. Yani "Allah onu himaye etmez ve o başına gelen şeyde sorumluluk omzuna biner; hiç kaçacak bir nokta bulamaz, mesul olur." demek.
Bu hadîs-i şerîfin ana fikri şudur ki; Müslüman tedbiri alacak. Mâlum, tevekkül konusunda dediler ki:
"Yâ Resûlallah, ne yapalım? Devemizi salıverelim, 'Allah nasıl olsa korur.' mu diyelim?"
Kayyid ve tevekkel. "Deveni bağla, ondan sonra tevekkül et." dedi.
Tedbirini al, takdiri Mevlâ'ya bırak.
Bir grup insan bir kenarda oturmuşlar. Hz. Ömer radıyallahu anh yanlarından geçerken bakmış; oturuyorlar, bir iş yapmıyorlar. Hz. Ömer bu; bütün ümmetten kendisini mesul hissediyor. Dicle'nin kenarında bir kurt bir kuzuyu kapsa kendisini mesul hissediyor, "Korumam lazımdı!" diye düşünen bir insan. Bakmış bir kalabalık, boş yere oturuyorlar.
"Siz ne kimsesiniz? Ne arıyorsunuz? Grup olarak ne yapıyorsunuz burada?"
"Niye çalışmıyorsunuz? İşiniz gücünüz yok mu?" demek istemiş. Demişler ki:
"Biz tevekkül erbâbıyız, ehli tevekkülüz. Allah bizim rızkımızı verir. Ne olacak çalışıp... Allah herkese yarattığı zaman rızkını yazmamış mı? er-Rızku ala'llâh değil mi? Allah herkese rızkını verir."
Bir muhakeme tarzı, bir düşünce... Çünkü hakikaten Allah kulun rızkını tekeffül etmiştir.
Ve fi's-semâi rızkuküm ve mâ tûadûn.
Allah-u Teâlâ hazretleri Rezzâk'tır, kulların rızıklarının hepsine eriştirir. Yarattıktan sonra halsiz mecalsiz komaz.
Hz. Ömer bir sinirlenmiş...
Hz. Ömer kim? Peygamber Efendimiz' in en yakın sahabîsi, en yakınlarından birisi... Hücre-i saadette kabirde bile aynı [yerde] yatmak nasip olmuş. Oradan anla... Ben öyle anlatıyorum. Hz. Ömer'e kızanlar var da... Ya kızılacak bir insan olsa nasip olur mu Resûlullah'ın yanında yatmak? Milyonlarca insanın ziyaret ettiği, dua ettiği bir mübarek mahalde Resûlullah ile kabir komşuluğu bir hayırsız insana nasip olur mu? Anlasana biraz, hiç mi idrakin yok? Hiç mi fehmin yok?
Çatıyorlar.
Muhterem kardeşlerim! Tabii her insanın yaptığı iş bir yandan bakarsan iyi görünür, bir yandan bakarsan kötü görünür. İnsanlar anlayamaz. İşin iç yüzünü Allah bilir.
Ama bir de insanın umumî bir [özelliği] vardır. Mesela Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e ne demişler?
Muhammed el-Emîn. "Emniyetli Muhammed."
Ömer el-Faruk. "Hakkı bâtıldan tefrik etmekte sapasağlam muhakemesi olan Hz. Ömer." Âdil; hakkı bâtılı, eğriyi doğruyu 'şıp' diye ayırt edebilen kimse.
Ebû Bekir es-Sıddîk. "Tasdikte hiç tereddüt etmeyen, imanı, bağlılığı sapasağlam olan..."
Efdalü'n-nâsi fi't-tasdîk Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahu anh.
Hiç tereddüt etti mi? Dediler ki:
"Yâ Ebû Bekir, senin bu bağlandığın şahıs bir de 'Miraca çıktım.' diyor. Sanki bir gecede kalkmış da Kudüs'e gitmiş."
Ona itiraz yolunu söylüyorlar da o da dedi ki:
"O dediyse öyledir." Yalan söylemez, biliyor çünkü...
"O dedi mi? Siz mi uyduruyorsunuz, o mu dedi?"
"Yok, biz uydurmuyoruz, vallahi dedi..."
"Tamam, o dediyse öyledir."
İtimat, bağlılık...
Hakikaten de Hz. Peygamber el-Emîn; yalan söylemez, yanlış söylemez, eksik söylemez. Yanında bir kusur işlerse susmaz. Takrirî sünneti var. Efendimiz' in yanında bir şey yapıldığı zaman ses çıkartmamışsa diyorlar ki; "Sükût etti. Yoksa müdahale ederdi. Etmediğine göre bunda bir mahzur yok." Sünnet-i takrîriyye. Ses çıkartmamış, demek ki olabilecek bir şey.
Onun din anlayışı iyi" demek istiyorum. Dini güzel, tam kavramıştır. Ruhunu iyi anlamıştır. Tevekkül nedir, Allah'a dayanmak nedir, onları iyi bilecek bir insan. Dedi ki:
"Siz mütevekkiller değil, müteekkillersiniz, yiyicilersiniz; çalışmıyorsunuz, başkasının sırtından geçiniyorsunuz!"
Mütevekkil o kimsedir ki; tarlayı sürer, tohumu eker, üzerine düşen her türlü hizmeti ifâ ettikten sonra Allah'ın rahmeti yağmurundan ümit tutar, Allah'a tevekkül eder; "Ben üzerime düşen kulluk vazifemi yaptım. Elbette Mevlâ beni aç açık bırakmaz. Elbette buğdayım mahsul verir. Elbette bunun bir karşılığını görürüm." diye...
Tevekkül öyle, yani vazifeyi yaptıktan sonra... Tevekkül, deveyi bağladıktan sonra... Sen kul olarak üzerine düşeni yapacaksın, ondan sonra [tevekkül edeceksin.]
Adam damın üstünde uyumuş. Korkuluk yok. İnsan uykuda bacağını bu tarafa atar, bu tarafa atar... 'Pat' damdan düştü... Tedbir almadığı için mesul.
Fırtınalı havada sandala bindi. O zamanın sandallarını da düşünün, şimdikinin yanında o zamanın hâlini de düşünün. Alabora oldu, boğuldu; mesul.
Bu hadîs-i şerîf bize vazifelerimizi hatırlatıyor. Vazifeleri yapmadığımız zaman mazeretimizin kabul edilmeyeceğini bildiriyor.
Muhterem kardeşlerim! O halde, hanımımıza karşı vazifelerinizi bilin. Çoluk çocuğunuza karşı vazifelerinizi bilin. Rabbinize karşı kulluk vazifelerinizi bilin. Çevrenize, cemiyetinize, bağlı bulunduğunuz ümmetinize milletinize karşı vazifelerinizi bilin. Sonra mesul olursunuz. Sonra Allah'ın himâyesi kalmaz.
Bu bana bir şeyi daha hatırlattı, muhterem kardeşlerim!
Peygamber Efendimiz emr-i mâruf nehy-i münker vazifemiz, farîzamız hakkında buyurdu ki:
"Ya emr-i mâruf nehy-i münker yaparsınız, ya da Allah başınıza öyle belalar musallat eder ki içinizdeki salih kimseler, has kullar bile el açar dua eder de Allah o belayı kaldırmaz."
Emr-i mâruf nehy-i münker vazifesi nedir? İyi olan şeyi teşvik etmek, yapmaya yaptırmaya çalışmak, öğretmeye yaymaya çalışmak; kötü olan şeyi yaptırmamaya, engellemeye gayret etmek.
Gücün yetiyorsa bulunduğun yerde içki içirtme. Gücün yetiyorsa bulunduğun yerde edepsizlik, ahlâksızlık yaptırtma. Gücün yetiyorsa kirliliği pisliği önle, aldatmayı dolandırmayı önle, zulmü gadri önle. Gücün yetiyorsa buna çalış.
Emr-i mâruf nehy-i münker yapmadı; o zaman mahvolur!
Salih kimseler dua ediyor... "Duası çok makbul mübarek bir insan, ak sakallı, pîr-i fâni; bir hastaya dua etti, 'şıp' diye hastalığı geçti; çocuğu olmayan bir kimseye dua etti, hemen ertesi sene çocuğu oldu. Duası çok makbul." Onun bile o hususta duasını Allah kabul etmez.
Ben bir hadîs-i şerîf okudum, tüylerim diken diken oldu! Peygamber Efendimiz' den rivayet olunmuş ki:
"Âhir zamanda, ümmet fesada uğradığı zaman -yani bozulduğu zaman, Allah'ın yolunda gitmeyip de yanlış bir yol tutturdukları zaman- salih kimseler dua ederler..."
"Yâ Rabbi! Şu Ümmet-i Muhammed'e rahmeyle. İşlerini kolaylaştır. Düşmanlardan kurtar. Şöyle eyle, böyle eyle..." diye dua eder.
Hoşuma gitti:
Kâbe-i Müşerrefe'nin etrafında tavaf ederken herkes; "Aman yâ Rabbi! Beni cehennemden koru! Aman yâ Rabbi! Bana cenneti nasip et!" diye dua ediyor. Bir mübarek, iki gözü iki çeşme;
"Yâ Rabbi! Ümmet-i Muhammed'e rahmeyle. Yâ Rabbi! Ümmet-i Muhammed'in mazlumlarını koru. Aman yâ Rabbi! Ümmet-i Muhammed'i lütfunla ıslah eyle. Aman yâ Rabbi! Müslümanların gönüllerini birbirine cem' eyle. Kardeşlik şuuruna nâil eyle..."
Baktım, hiç kendisinden bahsetmiyor; hep ümmete dua ediyor.
Hadîs-i şerîfte diyor ki:
"O zaman da o salih kula Allah-u Teâlâ hazretleri buyururmuş ki:
'Sen kendine dua et, onlara dua etme. Ben onlara kızgınım!'"
Allah'ın kızgınlığına uğramak ne kötü şey!
Ey sevgili kulum! Ben seni seviyorum ama onlar için benden bir şey isteme, ben onlara kızgınım. Ben onlara yapacağımı biliyorum!"
Bu hadîs-i şerîften insanın tüyleri diken diken olur!
Allah'ın gazap ettiği bir kul olmak, kızdığı bir kul olmak ne kadar kötü! İstersen dünyaları al... Boğaziçi'nde köşkün olsun, bankalarda yığın yığın hazinelerin olsun; ne kıymeti var? Allah sevmedikten sonra ne kıymeti var kardeşim?
Allah'ın rızasını ara. Allah'ın rızasını gözet. Allah'ın yolunda yürümeye gayret et. Allah'ın gazap etmediği, sevdiği bir insan olmaya gayret et. Tedbirini al. Takdir Huda’nındır; ne dilerse öyle yapar. Ne gelirse sabredersin. Ama sen tedbirini al. "Ben elimden geleni yaptım." dersin. Tedbirini almazsan mesul olursun.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
29.04.1984 -
Müslümanın Kıymeti, Söylediklerini
16.12.1984 -
Yaralanmanın Diyeti Affetmek,
