Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn.Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men reânî fi’l-menâmi fe-keennemâ reânî fi’l yekazatî. Fe-men reânî fe-kad reânî hakkan fe-inne’ş-şeytâne lâ yestetîu en yetemessele bî.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl./
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i rüyada görmek…
“Gül yüzünü rüyamızda görelim yâ Resûlallah.”
Ne güzel ilahi değil mi? O rüyada görmek mevzuu ile ilgili, Peygamber Efendimiz’in kendi ifadeleri. Efendimiz buyuruyor ki;
Men reânî fi’l-menâmi. “Kim ki beni uykuda görür.” Fe-keennema reânî fi’l yekazatî. “Sanki beni uyanıkken görmüş gibi olur.”
Canlıyken uyanıkken görmüş gibi olur. Rüyası fark etmez yani, o da o kadar kıymetli.
Femen reânî fekad reânî. “Kim beni rüyada görmüşse, bilsin ki başkası değil, beni görmüştür.” Garantili, tereddüte lüzum yok. Fekad reânî hakkan. “Hakikaten beni görmüştür.” Fe-inne’ş-şeytâne lâ yestetîu en yetemessele bî. “Çünkü şeytan benim yerime görünmeye güç yetiremez.”
Resûlullah’ın şekline girip de insanları kandırsın, mel’unun takati mi var, mümkün değil, onu yapamaz. Kim Resûlullah’ı görürse rüyada, o Resûlullah’tır.
Öbür hadisleri de okuyalım izahını topluca sonra çıkartırız.
Men reânî fi’l-menâmi fekad reânî. “Kim beni rüyada görmüşse, beni görmüştür. Feinne’ş-şeytâne lâ yetemesselu bî. “Çünkü şeytan benim suretime giremez.”
Buradaki hadis biraz daha kısa, râvisi farklı, devam ediyor, bu hadîs-i şerîfin bir ilavesi var;
Ve men reâ ebâ bekrin sıddîka fi’l-menâmi fakad reâhu feinne’ş-şeytâne lâ yetemesselu bi-hî. “Kim Ebû Bekr-i Sıddık’ı da rüyada görmüşse, o da Ebû Bekir’i görmüştür. Çünkü şeytan onun suretine de giremez.”
Bu hadîs-i şerîf Huzeyfe hazretlerinden rivayet edilmiş. Geçen hadîs-i şerîf İbni Ömer radıyallahu anhüm ecmaîn ve Ebû Cuhayfe’den rivayet edilmiş. Sıradaki hadîs-i şerîf:
Men reânî fi’l-menâmi fe-innehû lâ yedhulu’n-nâr. “Kim beni rüyada görmüşse işte o kimse cehenneme girmeyecek.”
Resûlullah’ı görmek büyük bir iltifat oluyor. Bu, Enes b. Mâlik radıyallahu anh’ten.
Men reânî fil-menam fakad reânî. “Kim rüyada beni görürse, bilsin ki beni görmüştür. Fe-innî ürâ. “Çünkü ben görünürüm.” Fî külli suretin. “Her suretle görünürüm.”
Bir insan Resûlullah’ı görmüşse tamam, o Resûlullah’tır. Ama şöyle bir durum da olabiliyor, ben Şemâil-i Şerîfesini okumuştum. Resûlullah Efendimiz’in sakalında biraz beyazlık vardı ama 20’den az -13, 14 beyazlık vardı, beyaz kıl- vardı. Siyah sakallıydı.
“Ben rüyada ak pak, nuranî bir kimse olarak gördüm.” Mesela insan böyle diyebilir. Veyahut birisi rüyada mescitte Peygamber Efendimiz’i bir köşede vefat etmiş görmüş. Rivayet edilen şekilden başka bir şekilde görülmüşse şeytan Peygamber Efendimiz’in suretine giremez, tamam. Gördüğü Resûlullah ama o görünüşünde bir sebep var. Te’vil gerekiyor, rüyanın te’vili lazım geliyor. Diyorlar ki:
“Mescidin kenarında Resûlullah’ı vefat etmiş mi gördün?”
“Ha o mescidin orasını haram para ile yapmışlar, orada Resûlullah sanki vefat etmiş gibi oluyor. o tarafından hoşnut değil, ona işaret.”
Böyle [durumlar] te’vile salahiyetli, bilgili bir kimsenin izah etmesi gereken bir şey olur. Peygamber Efendimiz’i birisi görmüş, siması yok. Evet Resûlullah, tamam ama yüz hatları yok:
“Sen sünnette kusur ediyorsun da onun için teferruatını göremedin.”
Böyle şeyleri var. Demek ki rüyanın esrarı ile ilgili bazı sırlar var. Ama Resûlullah’ı gören, Resûlullah’ı görmüştür. Tereddüte lüzum yok. Şeytan onun yerine girip de [kandıramaz]. Resûlullah’ı görmek için ne yapmak lazım? Resûlullah’ı hoşnut etmek lazım. Uzun sözün kısası bu. Resûlullah senden hoşnut değilse gören de cennetlik olacak cehennem haram olacak, görünür mü? Görünmez. Onun hoşnutluğunu kazanmak için dolaşacaksın, çareler arayacaksın.
“Hocam Rasulullah’ı görmek için ne yapayım?”
“Geceleyin aç yat” demiş. Akşam yemeğini yemeden yatmış. Ertesi gün gelmiş hocanın yanına.
“Aç yattım hocam ama hep tavuklar gördüm, kızartmalar gördüm, köfteler gördüm.” demiş. Demiş ki:
“Bak insanın yemeğe iştahâsı, şevki olunca rüyada nasıl onları görüyor? Senin de Resûlullah’a şevkin o yemeğe iştahın kadar olsa o zaman görürsün.”
Köfte kadar kıymeti yok mu? Kızarmış tavuk kadar kıymeti yok mu? Alışmamış, gönüller sevmeye alışacak. Birisi gelmiş:
“Hocam beni kabul et.” Sormuş:
“Evladım sen yemeklerden hangisini seversin?”
“Fark etmez efendim.”
“Evladım hani insan bir yemeği biraz daha çok sever.”
Oradan yoklamış, buradan yoklamış; hiçbir şey fark etmiyor.
“Git, git. Sen bir şeyi sevmeyi öğren gel” demiş.
Onu sevdiğinden daha çok bunu sevmek lazım diye ben sana oradan anlatayım. Sevmeyi de öğrenmek lazım. Sevmeyi bilmiyor insanlar. Sevmeyi bilmiyor, sevdiğine muameleyi de bilmiyor. Öyle oyuncak değil ki! İnce bir iş, edep, sevgi, muhabbet, erkan… Bilmiyor. Dere tepe dümdüz. Hocasına bir ön safı ikram edecek kadar fedakârlık yapamayan, onun vasıtasıyla cenneti istiyor. Vermeyene verirler mi? Küçük bir şey bak, küçücük bir şey. Sen ona küçücük bir fedakârlık yapamıyorsun. Cenneti kazanacağım bilmem ne… Daha çok sevap kazanacağım... O fedakârlığı yapamıyorsun. Olur mu? Vermeyi, cömertliği, sevmeyi, fedakârlığı öğren; sen de fedakârlık gör. Deneniyorsun, hep imtihan oluyor. Peki nasıl olacak bu iş? Bu işin başlangıcı salât-ü selâmı çokça etmektir. Çokça salât-ü selâm edersin. Çünkü her salât-ü selâm Resûlullah’a bir melek tarafından anında naklolunur. Allah-u Teâlâ hazretleri Resûlullah’a ruhunu iade eder:
“E’s-salâtu ve’s-selâmu aleyke yâ resûlallah.”
Resûlullah cevap verir: “Ve aleyke’s-selâm.”
Onun için Resûlullah kendisine salât-ü selâm edildikçe; hayy, diri bir başka mânevî canlılıkla diri. Evet vefat etti ama kabri Medine-i Münevvere’de ama salât-ü selâm edildikçe diri. Sonra Resûlullah’a salât-ü selâm edildikçe melek gelir:
“Yâ Resûlallah, İstanbul’dan Hasan oğlu Ali, filanca yerli, Kütahyalı sana salât-ü selâm etti.” Peygamber Efendimiz:
“Ben de onu yanımdaki bir sahîfe-i beyzâya kaydederim.” buyuruyor. Nurdan bir sayfaya kaydederim. Bilişme oluyor, tanışma oluyor. Resûlullah Efendimiz biz hizmetkârını tanıyor salât-ü selâm edince; “Bak çokça salât-ü selâm göndermeye başladı.” Alaka kuvvetleniyor. Böyle görünür.
Bazen de başka sebeplerle görünür. Sevdiği bir kulu darıltırsın, o zaman görünür. Birisi Abdulkâdir-i Geylânî hazretlerinin mescidine şeyh olmuş. Bağdat’ta, Abdulkâdir-i Geylânî hazretlerinin tarikatından, o tekkeye… Cemaati var, ihvanı var, dervişleri var. Halife onu yemeğe çağırmış: “Efendim, bu akşam bizim saraya buyurun, yemeği iftarı beraber edelim.”
“Olur.”
Akşam namazını kılmışlar. Cemaate dönmüş demiş ki:
Yâ cemaat! Bizi halife çağırdı. Davete icabet sünnettir. Kalkın gidelim, iftarı orada edelim. Beraberce hepiniz davetlisiniz. Benim davetlimsiniz.” Köşeden esrarengiz bir adam demiş:
“Ben gelmiyorum, sen biraz bana “asîde tatlısı” getir demiş, nereye gidersen git!..”
Allah Allah, ne biçim adam, davet ediliyor gelmiyor, bir de emir buyuruyor.
“Asîde”, hurmayla, unla yapılan bir tatlıymış. Tabi o zaman şeker fabrikası yok. Tatlılar neden yapılacak? Tatlı bir meyve katıştırılarak balla, pekmezle, hurmayla, üzümle filan yapılır o zaman. Asîde öyle bir tatlıymış. Asîde tatlısı istiyor.
“Asîde tatlısı getir bana, sen nereye gidersen git!”
Edep, edep yâ Hu! Edep nerede kaldı. Kurulmuş kenara:
“Bana onu getir. Nereye gidersen git” diyor. Herhalde aklından biraz zoru var diye düşünmüş. İhvân ile beraber kalkmışlar gitmişler. Halifenin sarayında güzel ziyafet olmuş. Yemişler, içmişler, gelmişler. Herhalde yatsıyı da orada kıldılar. Efendi namaz kılmış, abdestli yatmış. Rüyada bir mübarek kalabalık. Kim bu mübarekler?
“124 bin peygamber.” demişler. “Şu mübarek kim?”
“O Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem...”
Aklı gitmiş, koşmuş Resûlullah’ın eteğine sarılacak, nurâni şey. Resûlullah Efendimiz şöyle yüzünü döndürmüş, biraz kırgın…
“Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Resûlü! Ne ettim, kabahatim ne?” demiş.
“Benim sevdiklerimden birisi sana geldi, asîde tatlısı istedi, vermedin.” demiş.
“Aaah!..” Bir feryat etmiş. Üzüntüsünden kahrolacak, uykudan uyanmış, bakmış daha yeni yatmış. “Aman!..” demiş, hemen yataktan fırlamış, kapıyı açmış. Evi camiye yakın. Camiye koşmuş. Bakmış ki ay aydınlığında, camiden de o şahıs çıkmış, öbür uca doğru gidiyor:
“Hey! Efendi dur, asîde tatlısı vereceğim, gitme bekle…” Arkasından bağırarak böyle, ihtiyar haliyle yetişmeye çalışıyor. Resûlullah’tan şey yaptı ya rüyada, koşup yetişmeye çalışıyor. O oradan uzaktan, köşeden söylüyor:
“Yaaa! Demek ki sana fukaranın birisi gelecek, bir şey isteyecek, 124 bin peygamberi şahit getirmeyince vermeyeceksin ha?..”
Öbür tarafa dolanıvermiş. Koşmuş ama arkasından yakalayabilirsen yakala...
“Bir kere elime bir akdoğan, şahin geçti, onu da kaçırdım.” diyor. Öyle bazen işte. Müslüman nasıl olacak? Bizim büyüklerimiz bunları bildiği için, demişler ki:
“Her geceni kadir bil, her geceni Kadir gecesi bil, ihyâ et. Her gördüğünü Hızır bil, hürmet et.”
Belli olmaz ki, Allah’ın kulları, evet boynu büküktür, fukara giyimlidir ama gönlü Allahladır, Resûlullahladır, mâmurdur, âriftir, kâmildir. Allah seviyordur. İnsan kimi sevdiğini bilmez ki.
Hani eski hikayelerde de geçer ya, Musa aleyhisselam ile Mevlâ [arasında] ahid, anlaşma olmuş:
“Yâ Musa sana geleceğim.”
Musa aleyhisselâm ziyafet hazırlamış, kazanlar kaynamış. Allah-u Teâlâ hazretleri teşrif edecek, nasıl teşrif edecek, ne olacak diye bekliyor. Şu vakitte gelinecek diye yemekler hazır bekliyorlar. Fukaranın birisi kazanların başına gelmiş:
“Karnım çok acıktı. Bana şundan verin.” diye.
“Çekil! Şimdi mühim işimiz var.” demişler. İtelemişler, kakalamışlar. Beklemişler beklemişler, gelen yok giden yok. Musa aleyhisselam “Yâ Rabbi! vaad eyledin, vadinde hulf yoktur, teşrifini bekledik, bekledik, bilemedik.” demiş münacaatında… Demiş ki:
“Yâ Musa! Hani bir itelediğiniz, kakaladığınız fukaracık vardı ya, ben onun gönlünde tam o vakitte gelmiştim ama itelediniz, kakaladınız.” demiş.
Bilemezsin kimin gönlünde kim var. Onun için hürmet edeceksin. Sevgi göstereceksin. Kalp yıkmayacaksın. Edebe dikkat edeceksin. Uyanık olacaksın. Yunus Emre’nin tabiriyle “Gönül, Çalab’ın tahtı…” diyor. Allah-u Teâlâ hazretlerinin nazargâh-ı ilâhîsi, gönül yıkmaya gelmez. Evet, insanın işte böyle aşkı, şevki olursa görür. Sünnetine uyarsa görür. Ümmetine hizmet ederse, bir güzel makbul iş yaparsa görür. Sen benim sevdiğim filanca kimseye izzet eyledin, görür.
Birisi yerde bir yazılı Kur’an parçası görmüş, öpmüş. Çamurlanmış, silmiş, temizlemiş, başına koymuş, izzet, ikram etmiş. Rüyasında demişler ki kendisine:
“Sen Allah’ın kelâmına izzet eyledin, sen de izzet buldun.”
Demek ki bu böyle, bedavadan olmuyor. İnsanın içinin değişmesi lazım. Resûlullah’ın muhabbetiyle saygısıyla gönlü dolması lazım. Dili Resûlullah’ın salât-ü selâmıyla meşgul olması lazım. İşi de Resûlullah’ın yolunda yürümek olması lazım. Bir yol tutturmuş:
“Efendi sen bu gidişle hacca varamazsın.”
“Niye?”
“Yolunu Moskova’ya dönmüşsün. Kâbe o tarafta değil. Dön bu tarafa gel, şu tarafa gideceksin. Ters yol tutturmuş, olmaz.”
Yoluna girersen… Karıncaya sormuşlar:
“Nereye gidiyorsun?”
“Hacca gidiyorum” demiş. Karınca konuşur mu? Konuşan, duyan duyar. Süleyman aleyhisselam kuşların, karıncaların konuşmasını duymuş. Allah duyurursa duyurur. Ama temsil de olabilir, karınca küçük ya, ufacık kara karınca, küçücük bir karınca.
“Nereye gidiyorsun?”
“Hacca gidiyorum.” Demişler:
“Bu adımcıklarla hac yolu biter mi?” Hacca gidecek karınca…
“Ziyanı yok ben yolunda olayım da isterse öleyim.” demiş. “Yolunda olayım da…” Yolunda ölse haccetmiş olur. İsterse Kâbe’ye varmasın. Yoluna çıkıp da köşe başında ölse haccetmiş gibi olur. Allah’ın lütfu çok, hüküm öyle. Resûlullah’ın yolunda olmak lazım.
“Hocam şimdi o Pakistanlılar, o Afganlılar da ümmeti mi?”
“Ümmeti, ne sandın ya?..”
“Onları da mı acıyacağım, seveceğim?” Tabi seveceksin. Bak başı sıkıntıda, Afrika’daki aç kardeşler var. Onlar da ümmetinden. İçinde o sevgi de dolacak, gözünü açacaksın. Afrika’yı dinleyeceksin, Asya’yı dinleyeceksin. Herkese kulak vereceksin, çalışacaksın. Böyle yan gelip yatmakla insan yağ bağlar, yağların üstü de yemyeşil küflenir, bir işe yaramaz.
Allah bizi uyanık, içi dışı nurlu müslüman eylesin. Resûlullah’ın cemaliyle de yüzümüzü gözümüzü şenlendirsin. İki cihanda yanından ayırmasın. Havz-ı Kevseri’nin başında beraber olmayı nasip etsin. Bir hadîs-i şerîf çok dokunmuştu bana, diyor ki Peygamber Efendimiz:
“Âhirette ümmetimden bazılarını havzımın başında beklerim. Karşıdan görürüm gelecek diye heveslenirim, melekler yolda çevirirler. ‘Ya o benim ümmetimdi’ derim. ‘Yâ Resûlallah, senden sonra onlar neler ettiler biliyor musun?..’ derler.”
Demek ki onun zamanında, onun tanıdığı kimselerden bile, havza gelecekken yolu döndürülecekler var. Onun için bu dünyaya aldanmamak lazım, çok dikkatli olmak lazım. Bu yolun sonunda çok kâr var, çok büyük mükâfatlar var, çok güzel nimetler var, çok güzel bir diyar var. Her tarafı nur, her tarafı çiçekler, nehirler, hoşluklar, güzellikler, nimetler, lezzetler… İnsan orayı kaçırır mı? Oraya fedakârlık yapması lazım, çalışması lazım. Allah bizi gayretli, has halis müslüman eylesin. Yeri gelince can verilecek, yeri gelince mal verilecek. Ne candan geçiyor, ne maldan geçiyor, ne rahatından geçiyor. Olmaz ki! Olmaz!.. Çalışacaksın da senin âşık mısın, sâdık mısın, kâzib misin, yalancı mısın anlayacaklar. Çalışmandan anlayacaklar. “Koşturuyor, koşturuyor zavallıcık, bu koşturmasıyla bir şey yapacağı yok ama gayret etti, hadi verelim…” diyecekler. Biz ne yapacağız, ne yapabiliriz? Ateş olsak cirmimiz kadar yer yakarız. Ne olur? Bir şey olmaz ama gayret edeceğiz, yolunca olacağız. Gayret edince Mevlâ, azımızı çoğumuza sayar, hayırlar ihsan eder. Bu hadîs-i şerîfler bize ders olarak yeter. Resûlullah’ı görürse insan, cehennem değmeyecek. Resûlullah öyle kimse. Öyle mübarek zât. Onu görene cehennem yok. Onu görmek için de yolunca yürümek, ümmeti için çalışmak, sevgi dolu olmak, Resûlullah’ın sünnetine uymak lazım. Salât-ü selâmı çokça etmek lazım.
Men radiye minellâhi bi’l-yesîri mine’r-rızkı radıyallahu minhu bi’l-kâlîli mine’l-ameli. Bir rivayette de arkasından şu kelimeler gelmiş:
Ve’n-tizaru’l-ferece minellâhi ibadetin. Mânası:
“Kim Allah’tan rızkının az da olmasına, biraz kıt kanaatte geçinmesine razı olursa, Allah da onun az bir ibadetle bile ibadet etmesine razı olur.” İlavesinde de:
“Ben çok sıkıntıdayım hocam bugün, içim daralıyor, derdim çok. Karadeniz’de gemilerim battı. Sürülerim dağıldı. Şöyle oldu böyle oldu…” İnşaallah iyi günler gelecek, bu geçecek. Onu bekliyorsun. Bu da geçer yâ Hu… Bu da geçer, geçecek. Güzel günler gelecek. O fereci beklemek, o ferahı beklemek ibadettir. Şu anda sıkıntıda olabilirsin ama kimin hali aynı hal üzere kaldı? Bu dünya imtihan dünyasıdır. Allah bazen yoklukla imtihan eder, bazen çoklukla, bazen bolluk verir. Şaşırırsın, sapıtırsın. Sapıtacak olduktan sonra daha fena. Fakircik olsaydı işine gidecekti gelecekti. Mazbut bir hayatı olacaktı. Evli adam bile biraz zengin oldu mu, parası oldu mu, gözü sağa sola kaymaya başlar. Onun için her şeyin hayırlısını istemek lazım. Allah paranın da hayırlısını versin. Fuzûlî’nin güzel bir duası vardır. Ters dua gibi, biraz acayip geliyor ama diyor ki:
Ben bilmezem bana gereken,
Sen hakîmsin men eyle, verme.
Her ne gerekmez bana bana.
“Yâ Rabbi! Ben bana neyin gerektiğini bilmem ama Sen Hakimsin. Her şeyi yerli yerinde yaparsın. Her şeye vakıfsın. Her işin iç yüzünü biliyorsun Yâ Rabbi! Bana ne gerekmiyorsa onu bana verme, istesem de verme. Yalvara yakara, ağlaya sızlaya istesem de onu bana verme yâ Rabbi!”
Neden?
“Yaramayacağını biliyorsan verme. Ben istesem de verme” diyor. Güzel, yanlış değil, dua yerinde. Hayırlısını istemek lazım.
“Yâ Rabbi! Vereceksen hayırlısını ver. Hayırlı evlat ver…” Bir evlat vermiş ki baş belası, katil, zorba, babasını sopayla döver. Ver parayı, çıkar. Anasının beşibiryerdesini alır, bileziğini götürür, meyhanede içer, kumarda kaybeder. Yine gelir. “Ver şu evin, arsanın tapusunu satacağım…” bilmem ne. “Evladım git, bir arsamız kaldı.” Çat küt pat… Olmaz olsaydı daha iyiydi. Başında ne diye bunu istedin,. “Ah bir evlatçığımız olsaydı” diyar diyar dolaştın, istedin. İsterken hayırlısını isteyeceğiz: “Yâ Rabbi! Evladın hayırlısını ver. Yâ Rabbi! Paranın hayırlısını ver. Yâ Rabbi! Mevkinin hayırlısını ver.”
Allah’ın rızasını kaybettikten sonra cehenneme kadar yolu var. Hiç kıymeti yok. Paranın pulun kıymeti yok. Çünkü hepsi geçecek. İnsanın ortalama ömrü yetmiş sene. Zaten yarısı geçmiş oluyor. Yarısı uykuda gidiyor. Birazcık bir sefa sürecek. Ondan sonra ebedî cehennem azabı. Resûlullah diyor ki:
“Sakın cehenneme düşmemeye bakın. Gayret edin, cehenneme düşmemeye çalışın.” Çünkü insan cehenneme bir düştü mü ahkâben kalacak. Ahkâben ne demek? Hesabı yapıyoruz. Bilmem kaç milyon sene kalacak. En aşağısı iki buçuk, üç milyon sene kalacak. Çeker misin iki buçuk, üç milyon sene azabı? Cehennem akreplerinin sokmalarını, kızdırılmış şişleri, azapları, irinleri, zakkumları... “Cehennemin zakkumundan bir damla dünyanın denizlerine damlasa bütün dünya denizlerinin sularını bozardı.” Cehennemdeki insanların yiyeceği olacak, ne damlaması, cehennemde zakkum yedirecekler onlara. “Ölür kurtulur.” Yok… “Cehennemde ölmek yok.” Ne olacak? Tekrar tekrar:
Kullemâ nadicet culûduhum beddelnâhum culûden gayrahâ li-yezûkul azâb. “Derileri çatır çatır yanıp, vıcır vıcır böyle yağları fışkırdığı zaman Allah tekrar değiştirecek, tazeleyecek derilerini, azabı tekrar çeksinler diye yine yakacak.” Neden?
“Âsi oldular hocam. Bunlar şu kainatın sahibine, şu nimetleri veren Mevlâsına, o nimetlerin karşılığında ibadet etmesi gerekirken edepsizlik ettiler hocam. Reva bunlara! Allah her şeyi yerli yerinde yapıyor.”
Vemâ ene bi-zallâmin li’l-abîd. “Ben kullarıma zalim değilim.” Kim yaptı bu zulmü niye cehenneme gidiyor insan? Velâkinne’n-nâse enfusehum yazlimûn. “Bu insanlar kendileri kendilerine ediyor.” O adamı öldürdü, bu adamı kesti, içkiyi içti, afyonu sattı, afyonu içti, insanları dolandırdı, kadınları dul bıraktı, birçok kimsenin ocağını söndürdü, hırsızlık etti, arsızlık etti, edepsizlik etti. Kimse başa çıkamaz. “Kabadayı, hocam yanına yanaşılmaz, hükümet başa çıkamaz, bu mafya çetesinin reisi.” Allahu Teâlâ hazretleri ona gösterir. O zaman insan anlıyor ki, cehennem de lazım yâ Hu… Cehennem de lazım. Adaletinin iktizası, hikmetinin iktizası cehennem de lazım.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.