18.04.1982 - Kuran Okunma Çeşitleri, Kıraat

18.04.1982 - Kuran Okunma Çeşitleri, Kıraat
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kâle lî Cibrîlü: İnne ümmeteke yakraûne'l-Kur'âne alâ-seb'ati ahrufin fe-men karae minhüm alâ-harfin fe'l-yekra' kemâ alime ve lâ yerci'u anhü.
Sadaka Resûlullâh fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Bu hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Cebrail aleyhisselam'ın kendisine söylediği bir sözü bize naklediyor. Mevzu; Kur'ân-ı Kerîm'in okunması şekli ile alakalı. Huzeyfetü'l-Yemân radıyallahu anh'in bize naklettiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki:
Kâle lî Cibrîl. "Cebrail aleyhisselam bana dedi ki."
Biz "Cebrail" deriz; bazı kereler "Cebrail" diye geçer. Bazı defalar da "Cibril" diye geçer. Arapça' da hepsi aynı mânaya gelir. Cebrail veya Cibril büyük meleklerin, mukarreb meleklerin başta gelenlerinden, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' e vahiy getiren Rûhu'l-kuds diye de adlandırılan büyük melek. Cebrail aleyhisselam Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine demiş ki:
İnne ümmeteke yakraûne'l-Kur'âne alâ-seb'ati ahrufin. "Ey Muhammed! sallallahu aleyhi ve sellem senin ümmetin Kur'ân-ı Kerîm'i yedi şive üzerine okuyorlar." Fe-men karae minhüm alâ-harfin. "Hangi şive üzerine okuyorlarsa." Fe'l-yekra' kemâ alime ve lâ yerci'u anhü. "Kendisine öğretildiği tarz ile şive ile okumaya devam etsin ve ondan geri dönmesin."
Bu yedi harf, yedi şive meselesi Kur'ân-ı Kerîm'in tefsirlerinde ve Kur'an'a dair ulûmu anlatan büyük eserlerde uzunca bir bahis mevzuu edilmiştir.
Hocamız rahmetullahi aleyh diyor ki:
"Bu hususta 80 söz söylendi, 'Yedi harften murat nedir?' diye 40 izah tarzı var, deniliyor."
Fakat bizim seçtiğimiz, bir tek olarak söylediğimiz şekil, şive. Nasıl Türkiye'nin çeşit çeşit şiveleri vardır. Karadenizlinin konuştuğuyla, Diyarbakırlının konuştuğu, Karslının konuştuğuyla, Manisalının konuştuğu arasında bir fark vardır da "Sen Karadenizli misin?" deriz ya da "Sen Diyarbakırlı mısın, Bitlisli misin?" diye sorarız. Bunu nasıl anlarsak Kur'ân-ı Kerîm'in indiği sırada da Arap kabileleri arasında yedi tane meşhur şive varmış. Bu yedi şive "uzun zamandır okumayalım" yedi büyük kabileye aitmiş.
Kur'an-ı Kerîm rivayetlere göre ilk önce tek bir şive üzere imiş. Ama mektep, medrese, radyo, gazete yok; kültür birliği, dil birliği bakımından konuşmalar bizim bu yirminci yüzyıl insanının anladığı tarzda değil. İnsanlar birbirlerinin sözlerini kolay anlayamıyorlar. Telaffuzları biraz değişik.
Mesela birisi "bis sefer" diyor, birisi "bin sefer" diyor. Buna benzer çeşitli farklar varmış. Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; ümmetinden o çeşitli kabilelere mensup insanlar, Kur'ân-ı Kerîm'i okumakta ve telaffuzda zorluk çekince; "Yâ Rabbi! Buradan şu şiveyle olsa" diye dilemiş. Cebrail aleyhisselam gelmiş gitmiş, gelmiş gitmiş -sonradan anlatıyor- iki defa, üç defa gittikten sonra dördüncüde şöyle demiş:
İnna'llâhe ye'muruke en-telâ ahrauke seb'ati ahruf. "Allah-u Teâlâ yedi şiveyle okumanıza müsaade ediyor."
Her seferinde artırmış. Bir şiveyken iki şive, iki şiveyken üç şive, üç şiveyken dört şive sonra demiş ki:
"Yedi tane okumasına müsaade eyledi."
Bu bir kolaylık, Allah-u Teâlâ hazretlerinin verdiği bir lütuf. "Kimi zayıf, okumakta zorluk çeken, dili dönmeyen ümmetlerin okumaya başladıysa o usulle devam etsin, karışık yapmasın. Bir o şiveden bir o şiveden karıştırmasın. Tutturduğu şiveyle başından sonuna muntazam, metotlu olarak gitsin." diye tavsiye buyurmuş.
Hakikaten de geçtiğimiz aylar içinde Libya'da Kur'ân-ı Kerîm müsabakası varmış, oraya çağırdılar;
"Gider misiniz?" dediler.
"Kur'ân-ı Kerîm'in ziyafeti, gitmez miyiz?" dedik, iyi ki gitmişiz. Dünyanın her yerinden Müslümanlar gelmiş. Kur'ân-ı Kerîm'i her biri başka çeşit, başka türlü okuyor. Afrikalılar var, başka türlü okuyor. Faslılar var, Moritanya'dan Endonezya'dan, Tayland'dan, Pakistan'dan, İran'dan gelmiş olanlar var. Hepsi başka bir şiveyle okuyor. Kur'ân-ı Kerîm'in okunuşunda böyle şive farkları cıvıl cıvıl, çiçeklerin renklerinin, kokularının farklı olduğu gibi hepsi güzel. O tarzda tutturmuş ama imtihan heyeti dikkat ediyor. Eğer nafi' kıraatinden gidecekse hep öyle gidecek. Öteki türlü döndürdü mü yanlış yaptı diye puanını kırıyor. Verş kıraatinden ise "Ona göre gidecek." diye dikkat ediyorlar.
Ulemamız, büyüklerimiz hakikaten okuyuşlarıyla herhalde bu hadis-i şeriflere çok dikkat etmişler. O kadar ilmi, bu dinî bilgilerin titizlikle muhafaza etmişler, bize nakletmişler ki her şey üzerinde o kadar emek sarf etmişler ki Allah cümlesinden razı olsun, şefaatlerine bizi nail eylesin. Dine, Kur'ân-ı Kerîm'e çok hizmet etmişler. Ciddi ciddi oturuyorlar. Sekiz yaşında, on yaşında, on üç yaşında hafız olmuş, geçiyor mikrofonun başına, bülbül gibi okuyor. Tadına dayanmak mümkün değil, tahammül etmek mümkün değil! Tatlı tatlı okuyorlar.
Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'in o tadını bize de tattırsın. Allah-u Teâlâ hazretlerinin bize kitabı ve hitabı Kur'ân-ı Kerîm. Allah-u Teâlâ hazretleri sana vahiy mi edecek? Peygamberine vahyetmiş, işte bizim için hitabı:
Yâ eyyühe'llezîne âmenû demiyor mu?
"Ey iman edenler!" dediği yerde sen lebbeyk diyeceksin, 'Buyur yâ Rabbi! Sana iman ettim, buyur ya Rabbi!'" diyeceksin.
Birçok yerinde hitap ediyor; başından sonuna kadar sana hitap. Onun için Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemize Kur'ân-ı Kerîm'i, kıraatini, mânasını, ahkâmını sevmek, ahlâkını seve seve tatbik ederek yaşamak nasip etsin.
Âişe-i Sıddîka validemize, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in ahlâkını sormuşlar.
"Resûlullah Efendimiz' in ahlâkı nasıldı, huyu neydi?"
Ailesine soruyor, aileden soruyor "Nasıldı?" Demiş ki:
"Sen Kur'ân-ı Kerîm'i okumaz mısın?" Okur tabi.
Kâne hulukuhü'l-Kur'ân. "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in huyu, ahlâkı Kur'ân-ı Kerîm'di."
Kur'ân-ı Kerîm, mushafın içinde; yürüyen Kur'ân-ı Kerîm, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem. Yürüyeni, canlısı...
Kur'ân-ı Kerîm'in muhatapçısı insan, Allah'ın sevdiği bir kul olarak nasıl yaşayacak?" deyince, insanlar Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' e baksınlar.
Hanımına nasıl muamele etmiş; dövmüş mü bağırmış mı, yoksa hizmet mi etmiş, iltifat mı etmiş? Çocuklara nasıl muamele etmiş? "Çekilin kenara!" mı demiş, yoksa hepsinin gönlünü mü okşamış, yollarda hediye mi vermiş? Ashâb-ı kirâmına nasıl hediye vermiş? Nasıl dertliye, hastaya gitmiş. Hayatını nasıl geçirmiş? Nasıl onlara karşı müşfik davranmış? Nasıl malını onlara saçmış?
Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri her hâliyle Resûlullah'ın hayatında, hâline intikal etmiş.
Lafın kıymeti yok ki!
"Ben Kur'ân-ı Kerîm'i ezbere biliyorum."
Peki, mübarek, namaz kılmazsan Allah'ın yolunda gitmezsen yasaklarını yasak bilmezsen emirlerini "baş üstüne" deyip baş tacı etmezsen senin Kur'ân-ı Kerîm'i başından sonuna bilmenin ne faydası var? Kur'ân-ı Kerîm; "Okunsun, ittibâ edilsin." diye indirilmiş. Allah bize bu mânayı iyice sevdirsin de kitabını sevdirsin.
Buradan hangi dersler çıkıyor? Çok dersler çıkıyor.
"Kur'ân-ı Kerîm'i itinayla okumak" dersi çıkıyor, "intizam" dersi çıkıyor. İnsanın her şeyinde, her işinde intizamlı olması dersi çıkıyor. Sonra Allah-u Teâlâ hazretlerinin şefkati, kullarına merhameti, müsamahası çıkıyor.
"Dili öyle dönmüyor."
"Hadi bakalım kendi şivenle şöyle oku, böyle oku." diye yediye kadar müsaade etmiş. Onlar da o tarzda okumuşlar.
Kâle lî cibrîl. -Öbür hadis-i şerife geçtik.- "Cebrail aleyhisselam bana dedi ki." diyor Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem. İkrâ' Ömere's-selâm. "Hz. Ömer'e selam söyle." Ve a'limhü inne rıdâhü hükmün ve gadabühû izzün.
İbn Abbas radıyallahu anh'ten nakledilen bu hadis-i şerif, Hz. Ömer radıyallahu anh hakkında.
Hz. Ömer nasıl bir kimseydi?
Hz. Ömer bir kere boylu boslu, iri yarı bir kimseydi. Pehlivan bir kimseydi, herkes karşısında duramazdı. Sonra asabi mizaçlı bir kimseydi. Bir haksızlık gördü mü tahammül edemezdi. Birisi karşısına çıkıp da "Senin kaşının üstünde gözün var." gibi diyemezdi. Cesaret etme meselesi; Hz. Ömer'e öyle çıkışmak mümkün değil.
Hatta bir keresinde Resûlullah Efendimiz' in yanına gelince -Efendimiz' in hanımlarından bir tanesi kendi kızı, kayınpeder olma gibi bir şerefe ermiş.- bütün hanımlar bir tarafa dağılmış. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz gülmüş ve şöyle buyurmuş:
"Ömer'i sokağın bir ucundan görünce şeytan diğer taraftan kaçar." Hz. Ömer'in öyle bir hâli var.
Hz. Ömer radıyallahu anha çok da gözü yaşlı bir kimseymiş, boyu büyük ama kalbi katı bir insan değil. Rivayete göre gözyaşı yüzünde iz yapmış. Zayıf, naif bir insan ağlar da "ağlar zayıf, naif" denir. Oruç tuttun mesela, nihayetinde bir hassasiyet geliyor; bir hadis-i şerif geliyor, Kur'ân-ı Kerîm'den bir ayet duydu mu gözlerinden yaşlar boşanıyor; ama pehlivan insanın ağlaması biraz zordur. Umumiyetle mesela; "Ömründe hiç ağlamamış." derler, pehlivandır.
Hz. Ömer öyle değil hem pehlivan hem gözü yaşlı.
Rivayete göre kendisine; "Allah'tan kork ya Ömer!" desin, uyarsın, nasihat etsin, diye birisini maaşla tayin etmiş; "Sen bana her zaman Allah'ın emrini hatırlatacaksın." demiş. Bir zaman sonra "Senin vazifen bitti." demiş. "Niye ey Ömer! Bir kusur mu işledim, nasihatini güzel yapamadım mı?" diye sormuş. "Yok." demiş "Sakalımda ak belirdi, artık o vaiz olarak yeter."
İnsanın sakalına bir tane ak düştü mü bu ne alameti?
"Yaşın geçiyor, dikkat et, ömür sona doğru yaklaşıyor, bak yarıyı geçtin, gençlik elden gitti, geçti." mânasına. Sakalın içine beyazlık düşünce nasihatçiye yol vermiş. "Bana bu nasihat yeter." demiş.
Rivayete göre mührünün üzerine;
Kefâ bi'l-mer'i vâizen yâ Ömer! "Ey Ömer! Ölüm vaiz olarak yeter, başka vaiz arama! Başka nasihatçinin yanına gitme, ölüm sana vaiz olarak yeter!" [Yazmış.]
Etrafında ölen yok mu? Konudan, komşudan, akrabadan, hemşerilerden. Var. Vaiz olarak bu yeter. "Sen de öleceksin." demek o, sıra sana da gelecek.
Çok yaşasan ne kadar yaşayacaksın? Ahirin ne, sonun ne? Ölüm olacak. "Ona göre tedbir al." demek. Onu mührüne yazmış. Bir vesikanın altına mührü bastığı zaman "Ömer" adı var; ama üstünde de "Yâ Ömer! Ölüm sana vaiz olarak yeter." diyor. Öyle bir kimse.
Daha vefatı zamanında [insanlar] toplaşmışlar, vefat edecek belli, yaralandı, yarası ağırlaştı, ölecek. Demişler ki:
"Yâ Ömer! Ne mutlu sana. Senden öncekiler senden hoşnuttu. Peygamber Efendimiz, Ebu Bekir-i Sıddık ondan önceydi, ondan evvel vefat ettiler. Onlar senden hoşnut ve razıydı. Şimdi sen aramızdan ayrılıyorsun, biz de senden hoşnut ve razıyız. Gidenler razı, kalanlar razı, ne mutlu sana!" demişler.
Rivayete gör acı acı gülmüş mübarek, demiş ki:
"Sizin sözlerinize gafiller aldanır. Allah'a yemin ederim ki Şark ile Garb'ın arasındaki mülk, para, pul vesaire hepsi benim olsa kıyamet gününün korkusundan hepsini infak ederdim." Kıyamet günü dehşetli bir gün.
Rivayet edilir ki mesuliyet duygusundan çok defa kendi kendine; "Ömer, keşke anan seni doğurmasaydı." dermiş. Kolay kolay cennetlik olunmuyor. Göğsünü gere gere dolaş, burnunu havaya kaldır, dolaş. Onu kır, bunu çekiştir, ötekisini üz, bilmediğin insanın aleyhinde konuş, kötüle, ondan sonra o zulmü yap, bu haksızlığı yap. Bunun hesabını nasıl vereceksin?
Bak, bu insanlar nasıl büyük oluyorlar, nasıl titriyorlar, ölüm döşeğinde bile, "Eğer elimde bir şey olsa onu vereceğim." demiş. İşte Hz. Ömer radıyallahu anh böyle biz zât. Seven seviyor, sevmeyen sevmiyor. Nasip, kısmet meselesi… Ne yapalım? Resûlullah Efendimiz' i de sevenler vardı, sevmeyen vardı; Allah ikaz eylesin, irşat eylesin. İnsan bir Allah dostuna düşmanlık beslerse iyi olmaz.
Çünkü bir hadis-i kutside; "Bana muharebe açmıştır." diyor.
Sen Allah'ın sevdiği bir insana kızarsan ne olur?
Sanki Allah'a harp ilan etmiş gibi olur. Allah'ın sevdiği insana böyle şey yapmaya gelmez. Bak, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in hayatından ibret al ki o, Seyyidü'l-evvelîn ve'l-âhirîn iken -Abdullah İbn Ümmi Mektûm, iki gözü âmâ zât geldi. Kabileden birkaç kişi de geldi. O iki de bir;
"Yâ Resûlullah! Şöyledir, böyledir." diye konuşmak isteyince Resûlullah Efendimiz onun lafa karışmamasını istedi. Ötekilere bir şey anlatacak; onları Müslümanlığa çekmek isteyecek. Yüzünü biraz ondan çevirince, öteki insanlara dönünce Abese suresi nazil oldu.
Abese, "Yüzünü döndürdü, buruşturdu." diye başlayan o sure nazil oldu. Abdullah İbn Mektûm, Allah'ın sevdiği bir kimseymiş; ondan yüzünü çevirmemesi lazımmış. Resûlullah Efendimiz' i ikaz olarak bu sure indi. Resûlullah Efendimiz' in kendi hayatından bir numune söyleyelim:
Şeyyebetnî hûdün. "Hûd suresi benim saçımı ağarttı." buyurmuş.
"İhtiyarlattı." beni diyormuş.
Ne var Hûd suresinde? Hûd suresinin içinde bir ayet-i kerime var:
Fe'stekim kemâ ümirtü. "Nasıl emrolunduysan öylece dosdoğru ol!" emri var.
Hadi bakalım! Dosdoğru olmak, çok büyük bir söz. Nasıl dosdoğru olacak insan, ne kadar dosdoğru olacak?
Bir saat mi, iki saat mi, bir gün mü, beş ay mı? "Ömür boyu dosdoğru ol!" demek.
Fe'stekim kemâ ümirte. "Nasıl emrolunduysan işte öyle dosdoğru ol."
"Öyle dosdoğru olmak için gayret sarf ede ede, dikkat ede ede saçım sakalım ağardı." diye Resûlullah Efendimiz bildirmiş. O Allah'ın en sevdiği kulu böyle yapmış, yaşamış. İki gün aç gezmiş, bir gün yemek yemiş. Karnına taş bağlamış, o sıkıntıları çekmiş de biz neye garanti duyarak, neye güvenerek böyle yapıyoruz? Bu kadar günahı pervasızca işliyoruz; gafletten söylediklerimize, yaptığımız işe dikkat etmiyoruz. Çünkü akil olan dikkat ediyor.
İşte bu Hz. Ömer'e Cebrail aleyhisselam selam gönderiyor. Hz. Ömer'le bizzat konuşması... O, vahye muhatap değil; onun için "Hz. Ömer'e selam söyle ve ona bildir ki onun rızası, hoşnutluğu hikmettir, marifettir ve hükümdür, yerli yerindedir, onun hoşnut olduğu şey doğrudur."
Ve gadabühû izzün. "Onun kızdığı şey de İslâm için izzettir, şereftir, olmaması uygundur."
Hz. Ömer radıyallahu anh hakkında başka hadis-i şerifler de var. Yalnız bir şey hoşuma gitti:
Hz. Ömer radıyallahu anh, Ebu Bekir Sıddık hakkında buyurmuş ki;
Yâ hayra'n-nâs ba'de resûlillah! "Ey Resûlullah'tan sonra insanların en hayırlısı!"
Kime söylüyor? Kim söylüyor? Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir Sıddık’a söylüyor.
Yâ hayra'n-nas ba'de resûlillah. "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den sonra insanların en hayırlısı olan şahıs! Ey Ebu Bekir!" diye seslenmiş.
Bakalım Hz. Ebu Bekir-i Sıddık ne yapacak?
Kendisine "insanların en hayırlısı" denildi. O mübarek de demiş ki;
Emâ inneke in külte zâke fe-lekad semi'tü Resûlallahi sallallahu aleyhi ve sellem yekûlü: Mâ talaati'ş-şemsü alâ reculin hayrin min Umere.
"Sen bunu nasıl söylersin? Sen ne söyledin? Bu sözü nasıl söyledin? Nasıl 'insanların en hayırlısı' dersin? Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den işitmedin mi? 'Güneş Ömer'den daha hayırlı bir kimsenin üstüne doğmamıştır.' Dememiş miydi?"
O da ona iltifat etmiş. Böyledir işte. İnsan büyük olunca kendisini küçük görür. Tevazu etti mi Allah onu yükseltir. Büyük oldu mu küçük görür. Küçükler küçüklüğünü hisseder; ondan sonra aşağılık duygusundan böbürlenmeye kalkarlar.
Büyük olsa böbürlenmeye ihtiyacı var mı? Güzel yüzün süslemeye ihtiyacı var mı? Yüz güzel olunca allık, pudra, rastık, sürmeye ne lüzum var? Allah güzel yaratmış. Ötekisi; "Boyayacağım da kırmızı yapacağım da güzelleşeceğim." diye uğraşsın.
Onun için o ona tevazu gösteriyor, o ona tevazu gösteriyor. Öyle yaşamışlar. Allah-u Teâlâ hazretleri şefaatlerine nail eylesin. Bu güzel huylardan bize de versin.
Ne zarar ederiz? Ne olur insanları iyi bilsek? Farz edelim ki Allah'ın iyi olmayan bir kulunu iyi biliverdik. Ne olur?
İyi muamele edelim. Hüsn-i zan emredilmemiş mi bize?
"Yâ Rabbi! Bilemedim. Ben zaten bilgisi az bir kulum, cahilliğim çok. Kur'ân-ı Kerîm'de Sen buyurmadın mı yâ Rabbi?"
İnnâ aradne'l-emânete ale's-semâvâti ve'l-ardı ve'l-cibâli fe-eyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehe'l-insânü innehû kâne zalûmen cehûlen.
"Yâ Rabbi! Kur'ân-ı Kerîm'de insanoğlu için 'çok zalim, çok cahil' demedin mi? Çok cahilim, çok zalimim, çok kusurluyum. Ne yapalım, onun kötü olduğunu bilemedim, iyi sandım." desen kötü insanı iyi bilsen ne olur?
Ben zaten âciz bir kulundum, iyi sandım. İyi sandığı için iyi muamele eder ama iyi bir kulu kötü sanırsa ne olur?
Allah'ın iyi bir kulunu kötü sanıp da ona kötü muamele ederse o zaman vebal altında kalır, hesabını verecek. Eğer Allah'ın sevgili kuluysa o zaman yakasına yapışırlar.
"Sen benim o veli kuluma ne diye bu sözleri söyledin? Ne diye aleyhinde böyle dedikodu ettin? Ne yaptın?" diye sormaz mı Allah-u Teâlâ hazretleri? Sorar.
O zaman İslâm ahlâkına göre hüsn-i zan edecek, düşünecek, iyiliğini isteyecek. Bir insana iyi muamele yaparsan o insan senin yanında iyi davranır.
Lisede bizim bir kadın öğretmenimiz vardı, İngilizce dersine gelirdi; o anlatmıştı. Bir gün yaşını geçmiş, lise çağını aşmış -kaç sene sınıfta kaldıysa- iri yarı olmuş çocukların olduğu bir yere genç bir öğretmen olarak tayin olmuş. Derse girmiş. "Otorite tutturayım." diye birkaç kez sert muamele edince, kabadayı talebeler kalkmışlar; "Biz seni asarız, keseriz." gibi sözlerle tehdit etmeye başlamışlar. Şöyle anlatıyor:
"İkindiden sonra mektepten çıktım. Dar sokaklardan yürüyeceğim. Baktım o kaşları çatık, belalı talebeler orada bekleşiyorlar. Korku içerisindeyim ya dövecekler ya bir zararları olacak, âciz kimseyim. O zaman, birinin adını söyleyerek; 'Gel şu çantamı taşımama yardım et; çalılardan, taşlardan, yürüyemiyorum.' dedim. Yardım isteyince yumuşadı, çantamı tuttu, ben de ön tarafına gittim, 'teşekkür ederim' dedim."
Kötü niyetli kimseye iyi muamele edince iyilik tarafını teşvik etmiş oluyor. Kötülüğü söylemekte bir fayda yok ki.
Kötünün kötülüğünü söylediğin zaman ne oldu?
"Nasıl olsa benim ne mal olduğumu anladı." der, kötülüğe devam eder. Onun için hüsn-i zan dinimizin emri.
Cümle âlem iyi ben kötüyüm diyeceğiz. Hüsn-i zan besleyeceğiz.
[Mehmed Zahid] Hocamız rahmetullahi aleyh kendi babasından naklen söylerdi:
"Herkes buğday ben saman" diyecekmiş; "Herkes yahşi, ben yaman. Herkes buğday, ben saman."
O Azerbaycan'dan gelmiştir. Dedemiz, Hocamızın babası orada, oranın şivesiyle söylermiş:
Herkes yahşi, ben yaman. "Herkes güzel, ben kötüyüm."
Herkes buğday, ben saman. "Herkesin işe yarar bir hâli var, ben çer çöp." diyebilirse insan, tevazu gösterirse Allah sever.
Allah güzellerin, büyüklerin güzel huylarından bize versin; güzel huylu olalım. Şu dünyada insan isterse kavgayla geçirir isterse sevgiyle geçirir; ikisi de var. Sevgiyle mi geçirmek iyi, dostluk mu iyi, kavgayla mı geçirmek iyi?
Kavgayla geçirmek isterse içi sirke dolu gibi; kırgınlıklar, kötü duygular içini kemirir. Çiçeğe sevgiyle bakarsa gözü yaşarır. "Aman yâ Rabbi! Ne güzel yaratmışsın ne güzel kokusu var, şunun yaprağının güzelliğine bak."
Ne bileyim dağa, denize, ovaya bakar sevinir. Allah'ın kullarından her birinin bir hoş tarafını bulur, isterse sever.
Her şeyin bir iyi tarafı yok mudur? Vardır.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashabıyla bir yerden bir yere gidiyormuş. Yolun kenarında bir köpek ölüsü, uzun bir zaman kalmış, kurumuş.
Kokmaz mı?
Kokar. Takır takır kuruyuverir. Herkes burnunu tutmuş; "Öf ne kadar çirkin bir koku!" demiş, başını çevirmiş. Resûlullah Efendimiz de aralarında; "Çirkin kokuyor, kokusu çirkin. Ama dişleri ne kadar muntazamdı, beyazdı." demiş. "Bak köpek leşinde bile bir güzel taraf görün. Ey ashabım! Köpeğin ağzındaki dişler bize lazım değil ama isterseniz iyi tarafını da kötü tarafını da görürsünüz. Bak bir köpeğin leşinde bile dişleri muntazam, bembeyaz dizilmiş dişleri var. Ne güzel!" demek istiyor.
İnsan öyle bakarsa memnun olur. Bir bardak yarısına kadar su dolu; birisi bakar, "Bu bardağın yarısı niye boş?" diye düşünür. Ötekisi de "İyi, bardak boş değilmiş, yarısına kadar su doluymuş." diye düşünür; aynı şey.
Eski devirlerde padişahlardan birisi rüya görmüş, rüyasında çok telaşlanmış. Uyanınca tabirini merak etmiş. "Bana bir rüya tabircisi bulun, çok meraklandım. Bu rüya nedir?" demiş.
Gitmişler, birini getirmişler. Padişah rüyasını anlatmış, "Yor bakalım bu rüyayı, tabir et." demiş. Adam; "Eyvah! Çok felaketlerle karşılaşacaksınız; hanımızın, çocuğunuzun, akrabalarınızın hepsinin öldüğünü göreceksiniz." demiş.
Padişah kızmış, kovmuş;
"Bu uğursuz adamı yanımdan çıkarın. Doğru düzgün, aklı uslu bir adam getirin." demiş. Aramışlar, taramışlar; güngörmüş, aksakallı, tecrübeli güzel rüya tabir eden, bir arif zât, bir hoca efendi bulup getirmişler. Padişah rüyasını ona da anlatmış. Dinlemiş, gülümsemiş;
"Padişahım, müjdeler olsun!" demiş.
"Hayrola ne oldu?" diye sormuş. "Siz" demiş "Hanımızdan, çocuğunuzdan, akrabanızdan daha çok yaşayacaksınız." Ötekisiyle aynı şeyi söylüyor ama söyleyiş tarzı farklı olduğu için padişah onu mükâfatlandırmış.
Onun için insan hayata da böyle bakabilir.
Biz hayatımıza bakışımızı değiştirebilir miyiz?
Değiştiremeyiz. İnsanları değiştirmemiz de kolay değil. Hani çık kürsüye;
"Ey insanlar! O insan iyidir, kötüdür." de. İnsanlar iyi olsun, kötü olsun; olmuyor! Hatta bazen insan biliyor da kendisi bile yapamıyor. Öyle kolay değil. Hoş göreceksin. Yunus Emre boşuna mı demiş:
Yaratılanı hoş gör Yaradan'dan ötürü.
Allah yaratmış, Allah'ın kulu, "İnşaallah düzelir." dersin, sevgiyle yaklaşırsan düzelir. Kızgınlıkla yaparsan daha da artar. Her şeyin bir usulü var, emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münkerin, iyiliği emredip kötülüğü yasaklamanın usulü var. Böyle hareket edersek içimiz sevgiyle dolu olursak rahat ederiz, etrafımız da rahat eder, sonunda bir şey kaybetmeyiz.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
13.03.1983 -
Kıyamet Alametleri, Faiz
