03.03.1985 - Zulüm, Cemaat, Ezan, Müezzinin Sesi, İbadeti Yaymak

03.03.1985 - Zulüm, Cemaat, Ezan, Müezzinin Sesi, İbadeti Yaymak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn.Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki;
Men semia'n-nidâe fe lem ye'tihî fe lâ salâte lehû illâ min üzrin.
İbn Abbas radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.
Men semia'n-nidâe fe lem ye'tîhi. "Her kim ki çağrıyı, nidâyı duyar" fe lem ye'tîhi "duyduğu hâlde gelmezse" fe lâ salâte lehû "onun hiçbir namazı yoktur." illâ min özr "ancak özür sebebiyle gelmemesi hariç!"
Buradan anladığımıza göre çağırmak ne oluyor?
Ezan! Farz olan namaza müezzin ezanla çağırıyor. Minareden, yüksek bir yerden, kapının dışından veyahut da caminin içinden sesleniyor; o şahıs da gelmiyor. Müezzin Hayye ale's-salah, "Haydi namaza!" Hayye ale'l-felah. "Kurtuluşa gel!" diyor; o şahıs ezanı duyduğu hâlde gelmiyor.
O nedir? Fe-lâ salâte lehû. "Namazı yok!"
Evinde kılıyor olduğu yerde kılıyor, camiye gelmiyor; "Onun namazı yok!" Peygamber Efendimiz öyle buyurmuş.
İllâ min üzrin. "Mazereti müstesna!"
Ayağı tutmuyor, hasta; gelemeyecek, gelse duramayacak. Yolda bir tehlike var veyahut buraya geldiğinde küçük çocuk evde yalnız kalacak gibi bir mazeret olursa mazeret müstesna!
"Onun hiçbir namazı yoktur!" ne demek? Namazdan kâmil bir sevap alamaz! Boynundan öğle namazı, ikindi, yatsı namazı borcu düşer ama kâmil bir sevaba nail olamaz, mânasına olabilir veyahut evinde kıldığı namazı kabul olmaz [mânasına olabilir]!
Mevlâ bazı ibadetleri kabul ediyor, bazılarını kabul etmiyor. Hadis-i şeriflerde geçiyor;
Mesela birisi namaz kılmış, tesbih çekmiş, ibadetler, Kur'anlar vs.… Melekler onları dergâh-ı izzete götürüyorlar. Birinci semada melek durduruyor; "Dur!"
Semanın kapıları var.
Nasıl? Miraca çıkarken Cebrail'le beraber Peygamber Efendimiz'i durdurmuşlar. Cebrail'e soruyor:
"Sen kimsin?" "Ben Cebrail'im."
"Yanındaki kim?" "Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem."
"Peki, o zaman geçin!"
Demek ki bizim bilmediğimiz bir şeyler var!
Kapıda melekler durduruyor; sevaplar bekliyor, duruyor.
"Bu sevapları nereye götürüyorsunuz?" "Filanca namaz kıldı, oruç tuttu, tesbih çekti, zikir etti…"
"Bu ibadetleri götür, o herifin yüzüne çal, yüzüne çal! Çünkü Allah gösterişle yapılan ibadeti kabul etmez! Öyle ibadetleri ben buradan geçirmemekle emrolundum!" der.
Her semanın meleğinin kendine göre bir vazifesi var; süzgeç gibi! [İbadetlerin] hepsi çıkmıyor, dergâh-ı izzete kadar ulaşmıyor, kabul olmuyor. Dilediğini kabul eder, dilediğini kabul etmez.
İnnemâ yetekabbelullâhu mine'l-müttakîn. "Allah takvâ ehli insanlardan kabul eder!"
Başka özürlü şeylerden kabul etmeyebilir, kabul olmaz mânasına da gelir. O hâlde insan ezanı duyunca camiye gelecek, bu oyuncak değil. Cami ciddi bir yerdir; Allah'ın evi, Beytullah, bu yerler Allah-u Teâlâ'ya ibadet edilen yerdir. Bu ezan oyuncak değil. Ezan okunurken sus bakalım; edebini takın, hizaya gir, intizama gel! Sonra o ne söylerse ona kulak verecek, can kulağıyla dinleyecek ve iştirak edecek!
İki gözü âmâ Abdullah b. Ümmi Mektûm geldi. Resûlullah'a dedi ki:
"Yâ Resûlallah iki gözüm görmüyor, yerim uzakta; gecesi var gündüzü var, yatsı namazı var sabah namazı var, bazen beni kolumdan tutup getirecek insan bulunmuyor… Mescide gelmesem olur mu?"
"Peygamber Efendimiz:
"Pekâlâ, madem getirecek kimse yok, madem iki gözün de görmüyor; olabilir!" diye müsaade etti. O da ayrıldı birkaç adım gittikten sonra, Peygamber Efendimiz arkasından dedi ki:
"Ezanı duyuyor musun?" Yeri uzak ya.
"Duyuyorum yâ Resûlallah."
"O zaman geleceksin!" dedi.
Ezanı duyup da gelmemek olmaz, oyuncak değil. Yücelerin yücesi Allah-u Teâlâ hazretlerinin daveti.
Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfte buyurmuş ki:
"Herkes cennete girecek, reddedenler müstesna!" Demişler ki;
"Yâ Resûlallah, insan cenneti reddeder mi?"
"Bana tâbi olan, benim çağrıma icabet eden, benim yoluma gelen kabul etmiştir. Gelmeyen reddetmiş demektir!"
Hayye ale's-selah diyor. Bu hadîs-i şerîfteki mânaya göre; "Haydi namaza gel, haydi felaha gel!" diyor, gelmiyor. Onun için istemiyor gibi oluyor.
Hadis-i şeriflerde geçer ki; cami komşusu [olanın, camiye yakın] bir yerde oturan bir insanın ancak camide namazı kabul olur, öteki türlü kabul olmaz. Ya fazileti gider, boynundan bir borcu düşmüş olur ama bir işe yaramaz veyahut da Allah hiç kabul etmez. "Benim davetime icabet etmedi, kabul etmiyorum!" deyiverir.
Onun için ezanlar mühim, bunlara kulak verelim, hazırlıklı olalım. Çağrıldığımız zaman gelelim; abdestli olalım, hazırlıklı olalım. Bazen de insan abdest alıncaya kadar vakit geçiveriyor. Abdest alacak, hazırlık olmak daha iyi.
Gidenler bilirler, Suudi Arabistan'da hoşuma giden bir [uygulama] var: Ezan okunduğunda insan uyuyor bile olsa -onlar gündüz, öğle, öğleden sonra filan sıcakta uyurlar, uykuya yatarlar- ezanla uyandı mı kalkıyor, abdest alıyor, yürüyor camiye geliyor, oturuyor, ondan sonra namaz kılınıyor. Vakit koymuşlar, demişler ki; "Öğlen namazının farzı ezan okunduktan 25 dakika sonra kılınacak, ikindi namazı 20 dakika sonra kılınacak, akşam namazı 5 dakika sonra kılınacak, yatsı namazı 15 dakika sonra kılınacak…"
Şartları var, caminin duvarına cetvel hâlinde yazmış. Ezanı duyduktan sonra bile akşam namazına rahat yetişiyorsun. Bizim bu memleketlerde ezan okunuyor, içeride bir sünnet kılacak kadar vakit var yok, insan yürüyüp gelinceye, onu kılıncaya kadar farz bile bitmiş oluyor. Biraz beklemek insanların yetişmesi bakımından iyi oluyor. Ama bizim tarafımızdan yapılacak şey de hazırlık olmak! Abdestimizin olması, ezan okunmadan mümkünse camiye gelinmesi; onun fazileti çok fazla, daha ezan okunmadan camiye gelmeye çalışmak lazım.
Men semia'l-müezzine fe kâle misle mâ yekûlü fe lehû mislü ecrihî.
Bu da Taberânî'de rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Her kim ki müezzini duyarsa" fe kâle misle mâ yekûlü "onun her dediğini tekrar ederse" Allahu ekber Allahu Ekber diyor, o da Allahu Ekber Allahu Ekber diyor; Lâ ilâhe illallah diyor, o da Lâ ilâhe illallah diyor; Eşhedü en lâ ilâhe illallah, Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah diyor, tekrar ediyor… fe lehû mislü ecrihî "o müezzinin ecri kadar o da ecir alır!" Tekrar ettiği için.
Müezzinin ecri ne? Müezzinin sesinin ulaştığı yerde ne kadar taş, ağaç, canlı, böcek, yaprak, çiçek varsa hepsi ona şehadet edecek, dua edecek. Müezzinler kıyamet gününde çok şerefli olacak, boylu poslu olacak öteki insanlardan fark edecek.
Neden? İnsanları Allah'ın yoluna, Allah'ın ibadetine çağırdı. Hayra vesile ve vasıta oldu diye onun şerefi çok olacak. Ezanı yukarıda müezzin okuyor, sen de tekrar ediverdin mi o kadar ecri sen de alacaksın! Onun için ezana kulak vereceksin, konuşmayı, başka işi keseceksin, tekrar edeceksin ki o sevabı alabilesin!
Hayye ale's-selâh hayye ale'l-felâh taraflarına gelince ne olur? Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh denilir.
Hayye ale's-selâh ne demek? "Namaza gel!" demek. Hay'ale mastar olarak, hayy'aletün, hayye ale's-selah derler.
Lâ havle ve lâ kuvvete illa billâh demeye Arapça'da havkale derler. Onun gibi buna da hay'ale deniliyor.
O zaman ne diyecek? Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.
İnsanın gücü kuvveti yok ki!.. İbadete güç yetirmek de Allah'tan, günahtan sıyrılmak da Allah'tan! Adam kalkamaz, hele hele içinde bir kusur, kabahat varsa o ibadete gelemez, o sevabı kazanamaz. Allah getirtmez. Böyle hisseder, kalkıp ibadete gitsem sanki ökse otuna oturda da sanki kuş ökseli dalın üstüne kondu da pır pır uçamıyor, yapıştı gibi yerinden kalkamaz. Her şey Allah'tan!
Hayye ale's-selâh, "Namaza gel!" diyor. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh, "Güç kuvvet yok ki! Ancak Allah verirse olur!"
Allah hayırlara muvaffak etsin, şerlerden elimizi çeksin, demek oluyor.
Hayye ale'l-felâh'ta da öyle denilecek, ötekiler aynen tekrar edilecek. Bundan sonra ezana saygı duyalım, saygımızı güzel yapalım inşallah.
Men semmea semmeallahu bihî ve men râyâ râyallâhu bihî ve men şâkka şakkallâhu aleyhi yevme'l-kıyâme.
Buhârî'de dâhi, Müslim'de dâhi olan bir hadîs-i şerîftir. İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilmiş. Bu hadîs-i şerîfin manası şu;
Men semmea semmeallahu bihî. "Her kim ki, süm'a yaparsa Allah da ona süm'a yapar!"
Süm'a ne demek? Yaptığı işi, kendisini şöhretlendirecek gibi ortaya ortaya atıyor, yaptığı ibadetleri söylüyor, hayırları, hasenâtı belli ediyor.
İnsanlar duysun, benim namım yürüsün insanlar bilsin gibilerden ortaya atmasına süm'a derler. İnsan; namım yürüsün, yaptığım hayırlar hasenatlâr kulaklarda duyulsun da oradan bazı menfaatler gelir elbette diye [hareket ederse] o zaman Allah da onun şöhretini mahşer halkına duyurur, ondan sonra ecri vermez, öyle cezalandırır! Çünkü süm'a yaptı.
Ve men râyâ râyallâhu bihî. "Kim riyakârlık yaparsa, yaptığı işi gösteriş için yaparsa, 'Görsünler de aferin desinler, ben de ondan dünyevi bazı faydalar sağlayayım…' diye insanların görmesini isterse Allah da ona riyâ yapar!"
Riya ile muamele eder. Cenneti gösterir, "Cennete giriyorum!" dedirtir, cehenneme döndürür! Diyecekmiş ki;
Bu hadis değil başka hadisten bunu anlıyoruz:
"Yâ Rabbi! Evet, kabahatim var cehenneme gireceğim ama cenneti bana göstermeseydin. Hasretim içimden daha arttı. Onu gördükten sonra cehenneme gitmek daha beter azap oldu, daha fena oldu, keşke onu görmeseydim de hiç olmazsa görmeden yansaydım!.."
"Sen de dünyada amellerini başkalarına gösterdin ama güzel amel etmedin; aslında riyakârlık, gösteriş yaptın. Bu da sana gösteriş!.."
Sanki sevabı varmış, sevap kazanılıyormuş gibi gösteriliyor, Allah vermiyor. İnsan âhirette yaptığı kabahatin cinsine göre ceza buluyor.
Ve men şâkka. "Her kim Ümmet-i Muhammed'e meşakkat verirse, zorluk çıkartırsa, başını daraltırsa, sıkıntı yüklerse" şakkallâhu aleyhi yevme'l-kıyâme. "Kıyamet gününde Allah ona meşakkat yükler!"
Bu hadîs-i şerîfte;
el-Cezâu min cinsi'l-amel, kaidesi görülüyor.
"Karşılık, yapılan amele göredir!"
Riyakârlıksa nimetleri görür, eremeden mahrum kalır; gösteriş ise, şöhretlenmekse, lafını, namını yürütmek ise Allah kıyamet ehline namını başka türlü duyurtur, ondan sonra yine cezalandırır.
Ali oğlu Veli; adı duyuldu ama ondan sonra mahşer halkına rezil rüsva oldu!
Bu hadisten ne anlıyoruz? Dilimizin döndüğü kadar anlatmaya çalıştık. İnsan yaptığı şeyi Allah rızası için yapacak. Gösteriş için yapmayacak, şöhretlenmek için, namı yürüsün diye yapmayacak. Başkasına meşakkat vermeyecek, müslümanların başını daraltmayacak, canını sıkmayacak, onlara eza cefa etmeyecek... Yaparsa âhirette yaptığının mukabelesinde aynı tarzda ceza görür, bu anlaşılıyor.
Abdullah b. Amr b. Âs rivayet etmiş. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Men semeannâse bi-amelihî semmeallâhu bihî sâmia halkihî ve hakkarahû ve sağğarahû.
"Kim yaptığı ameli insanlar duysun diye yaparsa, kendisinin reklamını yaparsa, propaganda yaparsa Allah da onu mahlûkatın kulaklarında şöhretlendirir!" Ve hakkarahû ve sağğarahû. "Sonra onu hakaretlere uğratıp küçültür de küçültür, mahşer halkının huzurunda hakarete uğratır, tahkir ve tasgir eder, alçaltır!"
Onun için riya ve süm'a denilen şey; reklam yapmak ve gösteriş yapmak, kendisinin âhiret amelini başkaları görsün diye, alkışlasın, beğensinler; ben dünya menfaati celbedeyim diye bir şey yapmak çok büyük kusurlardan birisi. Kalbe ait, insanın gönlüne ait hastalıklardan bir korkunç hastalıktır, kötü hastalıktır. İnsan bunu yaptığı zaman riyakârlıkla yaptığı ameli Allah kabul etmez. İnsan hâlisen li-vechillâh amel etmeyi öğrenecek! Sırf Allah sevsin diye, Allah'ın rızasını kazanmak için hareket etmeye kendimizi alıştıracağız. Varsın halk bilmesin! Eskilerin tekerlemeleri vardır, güzel sözler söylemişler:
İyilik yap, denize at…
Sen iyiliği yap da isterse hiç kimse bilmesin, dalgalar arasında sular içinde kaybolsun, dibe gitsin.
İyilik yap, denize at; balık bilmezse de Hâlık bilir!
Varsın mahlûkat bilmesin, Allah bilmiyor mu?!
Gösterişe lüzum yok!
Gösterişe riya derler. Kendisini reklam yapmaya, kendisini provoke etmeye, şöhretlenmeye, böbürlenmeye de süm'a derler.
Süm'a: Semia'dan geliyor; kendi meziyetlerini güya kulaklara işittirmek.
Riya: reâ; görmekten, başkalarına göstermekten geliyor, Türkçe'de gösteriş diyoruz.
et-Tergib ve't-Terhib adlı hadis kitabından bir hadis aklıma geldi:
Bir kimse bir iyilik yapsa diyelim ki bir misal olarak geceleyin kalktı gönlüne bir yumuşaklık geldi, o gece ne olduysa artık abdestli yattı. "Hadi gece kalkayım, Mevlama tesbih çekeyim, ibadet edeyim." dedi. Kalktı, tesbih çekti, gözü yaşardı, ağladı, Kur'an okudu, tatlı bir gece geçirdi. Hoş, tadı damağında…
Şeytan onun sevap kazandığını kıskanıyor ya onun yanına gelir, damarından girer. Bir insan böyle bir iyilik yaptı, Allah buna en aşağı on misli sevap verir veya yedi yüz misli verir veya bigayri hisâb verir! Allah'ın işine akıl ermez, hesaba gelmez tarzda çok da sevap verebilir. Kalbinin paklığına göre çok sevap verebilir.
Eğer bu yaptığını başka yerde söylerse… Mesela insan bazen kendisinin gösteriş yaptığının, riyakârlık yaptığının farkında olmaz, yaptığı iyi şeyleri söylediğinin farkına varmayabilir. Çünkü içinden bir his ona "Söyle, söyle…" diyor. Mesela akşam tesbihinin, zikrin, teheccüt namazının tadını duydu ya, içinden bir ses söyle şimdi [der.] Bazıları öyle diyor:
"Allah riya etmesin, gösteriş olmasın; dün gece kalktım da buz gibi suyla abdest aldım da bir saat Allah ne verdiyse ibadet ettik… Tam o sırada telefon çaldı…"
Öbür tarafı bırakıp da şu telefonu doğrudan söylesene! Hayır, maksat oradaki o yaptığı ibadeti de söylüyor, gitti. Bir insan yaptığı güzel ibadeti, hayrı söylerse Allah onun yedi yüz mislisini, on mislisini silermiş; bir sevap kalırmış! Katları gitti, eyvah. Mükâfatı kat kat alacaktı ama bir mükâfatı kaldı.
Onunla da tatmin olmadı, gitti başka bir yerde daha söyledi:
"Ya dün gece Allah bana bir hafiflik verdi, kalktım bir ibadet ettim bir ibadet ettim, gözyaşlarımdan secde mahalli ıslandı, Allah kalbime [rikkat] verdi, Allah cümleye kalp inceliği versin…" filan.
Seni riyakâr seni! Allah o sevabı da silermiş, riyakârlıktan dolayı günah yazarmış. Bunun için insanın iyiliğini de çok söylememesi lazım, dilini tutması lazım.
Ebû Süleyman ed-Dârânî rahmetullahi aleyh galiba bir talebesinin, bir müridinin evine gitmiş. Şeyh efendi bizim eve geldi, diye müridi tabii bayram yapıyor. Başköşeye oturtmuş. Şeyh efendiye yemek çıkartacak, sofra koymuş, içeriye seslenmiş: "Hatun, sofraya getirdiğin en güzel tabakları koy, ikinci hacdan getirdiğimiz tabaklar var ya güzel, işte o tabaklara koy…" deyince, hoca efendi kaşlarını çatmış:
"Mürai, senin yaptığın iki hac da bâtıl oldu, yeniden hac et!"
İki hacda bâtıl oldu, demiş. "İkinci hacdan getirdiğimiz tabaklara koy…" dediğin zaman oradan anlaşılıyor ki iki kere hacca gitmiş.
"Seni yalancı, seni mürâî, gösterişçi!" demiş, azarlamış. "Bütün iki haccın da bâtıl oldu; var yeniden hac eyle!" demiş.
Eski insanların hâli başka türlü! Bir mübarek de -galiba Süfyan-ı Sevrî hazretleri rahmetullahi aleyh- evinden dışarıya çıkarken sırtına cübbeyi geçirmiş, çıkmış gidiyor. Selam vermişler:
"Hocamız, efendimiz, cübbeyi ters giymişsiniz, elbiseyi üzerinize ters giymişsiniz!" demişler.
Bakmış, dikişinden filan anlaşılıyor, ters giymiş.
"Çıkart "demişler.
"Yok, ben Allah rızası için giydiğim şeyi insanlar için çıkarmam! Varsın ters olsun! Ben bunu niye giydim? Allah rızası için giydim!"
İnsan niye giyiniyor? Bak her şeyde neyi düşünüyor? Neden giyiniyorsunuz?
"Üşümüyorum filan diye!"
Hayır, Allah "Örtün!" demiş, ondan! Çünkü başka türlü giyinirdim. Giyinmenin şekli şemaili, sebebi var; biz Allah emrettiği için giyiniyoruz. Allah bize örtünmeyi emretmiş; erkeğe de kadına da, kapatmamız gereken yerler var. Evet, erkeğin kapatacağı yerler daha az, kadının daha çok!
Niye yemek yiyorsun? Efendim vücuduma karşı borçluyum, vücudum da benden hesap sorar: "Yâ Rabbi! Bu bana hakkım olan gıdayı vermedi!" der. "Ben bu vücuda bakmasam, ihmalimden dolayı verem olsam bu vücut benden davacı olur. Ben ondan yiyorum…"
Niye çalışıyorsun? "Helalinden para kazanayım, evdeki çoluk çocuğa helal lokma yedireyim. Hayır yapayım, ben de bir sofra açayım. Gelsinler; ihvânımız, kardeşlerimiz benim de soframda yemek yesin, sevap kazanayım. Elimden geldiğince şuna buna da yardım edeyim…" Böyle olacak.
İnsan her yaptığı şeyi bu niyetle yapacak.
O adamcağız da öyle demiş. Mezhep kurdu da mezhebi sonradan devam etmedi, taraftarları bu zamana kadar yaşamadı. Süfyân-ı Sevrî; "Allah rızası için giydiğim libâsı insanların rızası, hatırı için değiştirmem!" demiş. Varsın öyle dursun; insanlardan korktuğu yok, Allah'tan korkuyor, Allah'ı düşünüyor.
Hoşuma giden şeylerden birisi:
Bâyezîd-i Bistâmî evliâullahın büyüklerinden, çok meşhur mübarek bir zât. Otuz defa yaya hac yapmış. Nefsi kendisine demiş ki;
"Epeyce hac ettin, Allah indinde mevkiin makamın yüksektir. Bu kadar haccın ne kadar sevabı vardır…"
Şöyle bakmış, nefsi içinden ibadetlerini beğeniyor ve onlardan dolayı böbürlenmek hissi geliyor. Oradaki çörekçinin yanına gitmiş, demiş ki;
"Otuz defa yaya hac ettim, param yok; bu otuz haccın sevabını vereyim, bana bir çörek verir misin?" demiş.
Adamın gözleri açılmış: "Tabii, al çöreği!"
Çöreği almış ve hac sevabını vermiş.
Sevaplar alınır verilir mi? Evet, alınır verilir, şakaya gelmez!
Biz küçükken -Allah rahmet eylesin- hemşerilerimizden birisi geldi:
"Şu kıldığın namazın, tuttuğun orucun sevabını bana verir misin?" dedi. Yutkundum, düşündüm, taşındım filan. Sonra rahmetli anam dedi ki:
"İyi ki 'Verdim.' demedin. 'Verdim.' deseydin giderdi!" O gittikten sonra öyle dedi. Öyle aldım-verdim, şakaya gelmez!
Bâyezîd-i Bistâmî; "Otuz haccın sevabını verdim!" demiş, ondan sonra çöreği almış. Bir çörek aldı. Götürmüş, oradaki köpeğin önüne de "Al bunu ye!" diye çöreği koymuş. Köpek onu bir lokmada yuttu. Nefsine dönmüş:
"Ey nefis! Seni mel’un seni! Şimdi ne ile övüneceksin, şimdi tutunacak dalın kaldı mı? Allah'ın rahmetinden gayri dayanacak bir şeyin kaldı mı?.." demiş, böbürlenmesini kırmış.
O adamların işlerine akıl ermez, anlayamayız. Ne kadar ince düşünüyorlar; o nefsin o böbürlenmesine çareyi öyle bulmuş. Yoksa insan böbürlenip duracak! Öyle insanlar var ki günah küpü, içi dolu, günah küpü!
"Allah beni cennetine sokmayacak da başkasını mı sokacak?!.." diyor. Sokmazsa yakasına mı yapışacaksın? Ne biçim laf! Dünya kadar kabahati de var!
"Sen benim kalbime bak!" [diyor]. Ne sanıyorsun sen kendini?!
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi riyakârlıktan, iç hastalıklardan; dâhilî hastalıklarından, dışarıdan görünmez gönül hastalıklarından korusun. Allah bu çeşit hastalıklardan korusun çünkü bunlar haricî hastalıklardan daha beterdir! Kolunda bir çıban çıkar, tedavi ettirirsin; kolun kırılır, sardırırsın… İçindeki o hastalık güzel bir tabîbin eline geçmezse ömrünün sonuna kadar gider ahiretini de mahveder. Onun için amelü'l-kalb, kalp ameli, gönül işleri gönle ait meseleler zâhir işlerinden daha önemlidir. Fıkh-ı bâtın, fıkh-ı zahirden daha önce gelir. Dış şekli itibariyle insan namazı dosdoğru kılar ama niyeti fasit olunca, riya olunca sevap alamaz, günaha girer. Onun için bunların da öğretilmesi lazım. Bunları öğreten ilim de ilm-i bâtındır, ilm-i tasavvuftur. Onun için o şart, onu öğrenmek herkese farzdır.
Men sevvede's-mehû mea imâmin câirin huşira meahû yevme'l-kıyâmeti.
Hatib el-Bağdadi ve Darekutnî'den rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf, Mücahid mürsel olarak [rivayet etmiş].
Men sevvede's-mehû mea imâmin câirin huşira meahû yevme'l-kıyâmeti. "Her kim ki ismini zalim bir hükümdarla kaydettirir, onun yanında olursa, ismi onun yanı başında olursa kıyamet gününde onunla beraber haşr olur!"
Bu ne demek? İnsanların her yaptığı şey yazılıyor!
Nasıl yazılıyor? Kurşun kalemle mi mürekkepli kalemle mi? Çıkan mürekkeple mi çıkmayan mürekkeple mi? Beyaz kâğıda mı sarı kâğıda mı?..
Ona aklımız ermez. Ama melekler;
İnnâ künnâ nestensihu mâ küntüm ta'melûn. "Biz sizin her işlediğinizi kopya yapıp yazmaktayız!" deniliyor.
Olur mu? Olur.
Olabilir mi? Niye olmasın!
"Hocam şimdi şuraya bir video kamerası koysalar, yarım saat sonra ben senin vaazını dinletirim. Oradan alırım, kaseti koyarım, [falanca kimseye] dinletirim…"
İnsanlar sesiyle, görüntüsüyle böyle tespit ediyor da Allah celle celâlüh ve amme nevâluh. Her şeye kâdir olan âciz mi?! Hep, her şeyimiz yazılıyor. Bir insan gitti, bir zalim adama yardakçı oldu, destekçi oldu, onun safına katıldı, onunla beraber çalışıyor ama adam zalim!
Zalim gelmiş, mesela Kâbe'ye savaş açmış, öyle insanlar var. Kâbe-i Müşerrefe'ye ordu çekmiş, muhasara etmiş, Kâbe'ye mancınıkla taş atmış. Öyle insanlar var ki Medine'ye gelmişler sahâbe-i kirâmı kahren, zulmen öldürmüşler. Tek başına öldüremezdi, bir adamın iki tane eli var, bir şey yapamazdı. Etrafında toplanan adamlara dayanarak yaptı. Orduyla geldi, pürsilah mızraklı adamlar geldiler, zavallı cami cemaati bir şeyler yapamadı. İstediğini astı, istediğini dövdü, istediğine sövdü, istediğinin malını aldı, boynunu vurdu… Bir şeyler yaptı.
Neye dayanarak yapıyor? Etrafındaki aveneye, tayfaya dayanıyor. Etrafındaki yardakçılara, şakşakçılara, destekçilere dayanıyor. Her kim ki ismini bir zalim hükümdarın isminin yanına kayıt ettirirse, mânevî bakımdan onunla beraber olursa melekler, 'Bu adam filanca zalimin avenesi.' diye yazarlarsa ismi o grupta olursa o zaman zalimlerle beraber olur, ayrılmaz olur, cehenneme beraber giderler.
Onun için insanın kimi tutup kimi desteklediğini çok iyi düşünmesi lazım. Hatta insanın oğlu, kızı, torunu bir kabahat yaptığı zaman kabahatine gülmesi bile doğru olmaz:
"Küçük çocuktur canım, aldırma! Bak küçücük, dört yaşında çocuk ne kadar güzel sigara içiyor… Kah kah kah kih kih kih…"
Sen gülmeyi görürsün! Ondan sonra on dört yaşına gelir, yirmi dört yaşına gelir; o sigaranın içine afyon da koyar, öyle içer. Sen küçük yaşta onu kah kah diye gülerek teşvik edersin:
"Vay bacaksız mâşaallah!" [dersin], yanağını şapur şupur öpersin, oradan sigarayı, içkiyi matah sanır.
"Gel bakalım, otur yanıma iç…"
Alıştırırsın, ondan sonra ayıkla pirincin taşını! Peygamber Efendimiz:
"Zalim, münafık, fâsık, günahı aşikâr bir kimseye, 'Ey efendim!' denince arş titrer!" diyor. Taviz yok, hakkı dobra dobra söyleyeceksin! Zalimse zulmünü engellemek ona yardımdır. Asıyor, kesiyor, vuruyor, kırıyor… Onun yapmasına yardımcı oldun mu ortak olursun, cehenneme beraber gidersin; onu engellemeye çalışacaksın.
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde; "Müslüman kardeşin zalim de olsa yardım et, mazlum da olsa yardım et!" buyurmadı mı?
"Yâ Resûlullah, mazlum kardeşe yardım etmeyi anladık, yatırılmış pataklıyorlar, kesiyorlar, vuruyorlar, kırıyorlar, mazluma yardım edeceğiz. Zalime yardım [nasıl olacak?]" Dedi ki:
"Zalimi zulmünden alıkoyarsın, yaptırtmazsın, elini kolunu tutarsın, mâni olursun; o da ona yardımdır!"
Neden, o nasıl yardım? O zulmü yapmadığı zaman günaha girmez, yaptığı zaman âhireti mahvolur. Yaptırtmamak ona yardım. Onun için müslümansa müslüman, seviyorsan sev o zaman muhabbetin devam etsin. Zulüm yaptırma, zalimliğine mâni ol, engelle; o ona yardımdır. Yoksa gidip safında yer alırsan o zaman onunla beraber cehenneme yuvarlanırsın. Allah korusun.
Kim desteklerse, kim ismini o grupta yazarsa o da onunla beraber olacak. Zalime destek olmak yok!
Men şerike fî demin harâmin bi-şatri kelimetin câe yevme'l-kıyâmeti mektûbün beyne ayneyhi âyisün mi'r-rahmetillâh.
İbn Abbas radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:
Mevzu, zulüm edene yardım etmek.
Men şerike fî demin harâmin. "Haram bir kanda kim ortak olursa…"
Haram bir kanda ortak olmak ne demek?
Haksız bir yere adam öldürülüyor. Kanını akıtmak haram ya; "Kim onun akıtmasına ortak olursa…" [demek].
Nasıl? Bi-şatri kelimetin. "Yarım kelimeyle!"
Eliyle yardım etmemiş, destekçi olmamış; diliyle, yarım kelimeyle bile haram olarak dökülmüş kana kim ortak olmuşsa, haram olarak kanın dökülmesine, haksız yere bir mü'minin kanının dökülmesine ortak olursa -velev diliyle destekleme babından bile olsa - ne olur?
Câe yevme'l-kıyâmeti "Kıyamet gününde o yarım kelimeyle iştirak etmiş olan, biraz bulaşmış olan şahıs" mektûbün beyne ayneyhi "iki gözünün arasına şu yazı yazılmış olarak gelir" âyisün mi'r-rahmetillâh. "Bu adam Allah'ın rahmetinden ümidi kesmiş, Allah'ın rahmetine ermesi mümkün olmayan kişi!"
İki kaşı arasına [öyle] yazılmış, damgalanmış olarak gelir.
Müslümana zulmetmek yok! Dünyanın her yerinde müslüman kanı akıtılıyor. Bütün İslâm düşmanları birleşmişler. Hepsi birleşmiş! Bütün müslümanlar da darmadağın, içlerinden birinin ne birbirinden haberi var ne gönlünden üzüntüsü var ne yardım etmeye niyeti var! Hiçbir şey yapamazsa ne de elini açıp; "Yâ Rabbi! Oradaki mazlum kardeşlerimizi kurtar!" diye dua ediyor. Hatırına gelmiyor ki!
Zaten akşam oldu mu bilmem kaçta televizyon açılır, insan onun başına geçer. 3-4-5 saat geçiyor! Sanki muazzam çark, kocaman bir değirmen: İnsanlar dane, zamanlar dane; o daneleri çatır çutur öğütüyor, un yapıyor!
Gündüz? Gündüz adamın işi başından aşkın. Ticaret, aldım-verdim bilmem ne… O da öyle gidiyor.
Gece? Zaten televizyondaki program geç bitmişti, uykusu geldi, zaten yemeği yiyince bir mahmurluk çökmüştü…" Küt, yatıyor. Sabah ezan okunuyor! Hiç! Kalkabilir mi? Mümkün değil! Sonra ancak 07.30'da, 08.00'de kalkıyor; "Aman daireye geç kaldım, işyerine geç kaldım…" Paldır küldür yüzünü yıkamadan, abdest almadan işe gidiyor. Kendisine faydası yok ki başkasına olsun!
Allah cümlemizi ıslah etsin.
İyi bir müslüman kim var, bir seçim yapacak olsak hepimizin bir yeri sakattır.
İçki içenin hâli sarhoşluğundan belli oluyor, öteki günahları yapanlar belli olmuyor! Bir de onlar belli olsa sarhoşluk gibi, ortada o ayık dolaşan insan yok! Herkesin bir günahı var; kimisi faiz günahında, kimisi gıybet günahında, kimisi tefrika günahında, kimisi tembellik günahında, kimisi şurada kimisi burada… Böyle bir perişanlık var.
Başımıza gelenler bizim kusurumuz. Müslümanlar ne zaman iyi müslüman olmuşsa şuurlu, akıllı, idrakli, ciddi, temiz, pâk, çalışkan, insaflı, vicdanlı kale gibi oluyor. Hiç kimse yanına sokulamıyor, başarı oluyor, Allah ikram ediyor! Müslümanlar ne zaman müslümanlıktan ayrılmış, kopmuş, uzaklaşmış zevke sefaya dalmışsa, nefse şeytana uymuşsa Allah oradan ceza veriyor! Düşmanın başarısı değil, bizim gafletimizden! Sen yine iyi müslüman ol, yine sen Allah'ın iyi kulu ol! Ahlâklı, temiz, dürüst, fedakâr, kardeşleri için can verecek kimselere Allah hayırlar ihsan eder.
Biz çareyi bilemiyoruz:
"Yahu bu Amerika ile nasıl başa çıkarız? Adamın füzeleri var, uzay cihazları var, roketleri var… Bunla başa çıkılmaz! Rusya'yla nasıl başa çıkarız? Türkiye'yi istilaya hazır bekleyen koca koca orduları var, koca koca tümenleri var…"
Biz bunların hepsiyle başa çıkarız!
Nasıl başa çıkarız? Sırrı bende! Biz bunların hepsiyle başa çıkarız. Allah'ın halis kulu ol, iyi müslüman ol; başa çıkarsın!
Bir kere dua etsen Allah isterse kahretmez mi; oradan kıyas et! Ondan sonra Allah sana rüyada gösterir, uyanıklıkta gösterir, onların bulduğundan daha âlâsını bulursun, onların yaptığından daha güzelini yaparsın! Neyin eksik? Aklın mı kıt? Gücün mü eksik? Memleketin mi dar? Madenin mi yok?.. Her şeyin var, bir eksik olan Müslümanlığımız! İslâm yok, gönlümüz harap!
Allah gönül mâmurluğu versin. Has, hâlis, hakiki müslüman olmayı cümlemize nasip eylesin.
Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele
16.12.1984 -
Yaralanmanın Diyeti Affetmek,
16.12.1984 -
İşrak Namazı, Oturma
