27.02.1983 - Adaletli Amir, İlim Sahibi Amire Uymak, Tevbe, Allahın Azabı

27.02.1983 - Adaletli Amir, İlim Sahibi Amire Uymak, Tevbe, Allahın Azabı
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne'l-emîre'l-âdile ve'l-âlime'l-âmile lâ te'külü'l-ardu luhûmehumâ.
"Adaletli emir ile, yani hükümdar, idareci, başkan, âmir ile, ilmi ile amil olan alim kimsenin etlerini toprak yiyemez."
Gömüldüğü zaman toprak onun etini çürütmez, kokuşturmaz, o öyle dipdiri çürümeden kalır vücudu. Hani bazılarının kabirleri açılıyor da olduğu gibi duruyor filan, kefeni bile çürümemiş deniliyor ya, salah ifadesi bu.
Ne diyor hadis-i şerifte?
Bir: İnne'l-emîre'l-âdile. "Adaletli hükümdar, adaletli başkan, adaletli âmir." İki: "İlmi ile amil olan bilgin."
Halka talkın verip de kendisi salkımı yutmuyor, söylediğini kendisi de tutuyor. İlmiyle amil, bilgisine göre yaşıyor; vakur, dürüst, tok sözlü, sevimli, yumuşak huylu, merhametli, gaddar değil filan.
"Tamam, ilmiyle alim belli. Acaba bu adaletle hükmeden kimsenin etini de toprak yemezmiş, doğru mu, yanlış mı, ne yapalım?" demişler. O zaman Nûş-i Revân'ın kabri duruyor. Şimdi bilmiyorum duruyor mu, nerededir? Kabri duruyormuş, "açalım kabrini" demişler, nasıl olsa gayrimüslim ya, İslâm'dan önce yaşamış bir kimse, yoksa kabir açmak doğru değil İslâm'da. Açmışlar meraktan, hadis-i şerif "adaletli hükümdarın etini toprak yemez" diyor, bakalım bu adam adaletli mi değil mi, diye açmışlar, bakmışlar, olduğu gibi duruyor Nûş-i Revân'ın naaşı, cesedi olduğu gibi duruyor kabrin içinde.
Neyse, baş tarafa dönüyoruz. Demek ki dua edeceğiz;
"Yâ Rabbi, sen bunları ıslah eyle. Yâ Rabbi, sen bunlara hakkı göster. Yâ Rabbi, sen bunları doğru yola ilet, doğruya uydur, adaletle hareket etsinler."
Hem dünyada insanların sevgisini kazanırlar hem ahirette sevap kazanırlar. Çünkü bir âmir hayra sebep oldu mu hayrı yapanların herkesin yaptığı hayırlar kadar ecir onun defterine yazılır.
Bir kaide koyuyor ortaya;
"Şu şöyle olacak."
Herkes öyle yapıyor. Hayırlı, sevap bir şey; onu yaptıkları müddetçe insanlar, o adamcağız onu emretti diye defterine boyuna sevap yazılır. Kendisinin işlemediği sevaplar bile yazılıyor, başkasının yaptığı. Onun için, dua edeceğiz, bir.
Ve şükrü li salâhiyetihim. Eğer doğru yolda iseler idareciler, o zaman da;
"Yâ Rabbi, çok şükür. Elhamdülillah. Bak filanca memleketin başında bir herif var, Allah… Bir ceza, zehir zemberek bir şey, asıyor, kesiyor, hapislere atıyor, kadınlar mazlum, çocuklar bilmem perişan... Elhamdülillah, başımıza Allah bir iyi insan vermiş…" filan diye iyi ise, salah sahibi ise, şükredeceksin. Kötü ise ıslahına dua edeceksin.
Terbiye buymuş. Bu kitap bundan seksen sene önce yazılmış bir kitap; böyle imiş Müslümanlığın terbiyesi.
Ve rüşdihim. Hem sâlih kimseler olmasına dua edeceğiz, hem de doğruca gitmelerine şükredeceğiz. Sonra?
Ve sabru li cevrihim ve ta'addîhim. "Hücumlarına, cevr-ü cefâlarına da sabredecek."
Ne kadar içtimaî terbiye var İslâm'da bak! Ne kadar sağlam bünye… Ne kadar güzel...
İsyan, darp, vurma, kırma, kan dökme, can yakma filan tarzında olmuyor da dua edeceksin, iyi haldeyse şükredeceksin, kusurlarına da sabredeceksin, cevr-ü cefalarına da sabr-u tahammül edeceksin diye Hocamız yazmış, ben de Arapça metni okuyarak size söyledim.
Hz. Âişe validemizden yine rivayet olunmuş ki;
Lâ teşgalû kulûbeküm bi sebbi'l-mülûki. "Kalplerinizi, gönüllerinizi hükümdarlara sövmekle meşgul etmeyin." Ve lâkin takarrabû ila'llâhi te'âlâ. "Aksine Allah'a yaklaşın." Bi'd-du'âi lehüm. "Onlara dua etmek suretiyle Allah'a yakın olun." Bak, onlara dua edildi mi yakın oluyor insan.
Yu'attıfi'llâhu kulûbeküm aleyküm. Yani; fe'stekîmî yüstekîmû. "Allah onların kalplerini size karşı muhabbetle doldurur, öyle hareket ederseniz." diyor. F'estekîmû. "Siz doğru yolda olun." Ye'stekîmû. "Onlar da doğru yolda olurlar." Kemâ tekûnû yüvellâ aleyküm. "Siz nasıl iseniz, öyle kimseler sizi idare eder, layık olduğunuz idare ile idare olunursunuz."
Kema tedînü tüdân.
"Nasıl davrandıysan sana öyle muamele yapılır."
El-Cezâu min cinsi'l-amel.
"İnsanın karşılaştığı karşılık, yaptığının yaptığına muvafıktır. Sen ne yaptıysan sen onu görüyorsun. Allah her şeyi adaletle yapıyor." diye bir edep öğreten hadis-i şerif geldi.
Şimdi, hatırıma bir hikâye geldi. Nizâmü'l-Mülk'ü herkes tanır, meşhur bir Abbasî veziri. Rakamlar hatırımda değil, bütçeden korkunç paralar ayırmış, ilme, medreselere tahsis etmiş. Medrese, medrese, medrese, medrese... Müderrislere, hocalara, ilim adamlarına para yardımı yapmış. Böyle çok para yardımı yapınca… Herkesin dostu var, düşmanı var. Bir kısım düşmanlar da gitmişler, hükümdara demişler ki -hükümdar o zaman Melik Şah-:
"Efendim, senin vezirin hazineyi çarçur ediyor, devletin hazinesini, askerî masraflara tahsis edecekken medreseye tahsis ediyor, bir sürü mektep medrese yapmakla meşgul..."
"Vay, öyle mi? Çağırın."
Çağırmış.
Melik Şah delikanlı, yiğit, genç bir hükümdar. Nizâmü'l-Mülk yaşlı, saçına, sakalına ak düşmüş bir vezir. Gelmiş, hışımlı çağırıldığı için korka korka geliyor, belli olmaz ki ne gibi bir muamele ile karşılaşacağı.
"Lala, sen benim hazinemi, ben sana emanet ettim, çarçur edermişsin, boş yerlere harcarmışsın, orduya çok sarf etmezmişsin." demiş. Nizâmü'l-Mülk ağlamış, diyor ki:
"Hükümdarım, ben senin bir kölenim, esir pazarına götürsen, satsan, üç dört altın ederim, çünkü tarlada çalışamam ki gücüm kuvvetim azalmış, ne işe yarar bu diye, üç dört altın bir şey ederim. Seni satsak, e sen de biraz güçlü kuvvetli şeysin, bilmem şu kadar edersin. Şimdi, senin askerlerin var, ekseriyetle çalgı çalarlar, eğlence ile meşgullerdir, içki içerler. Bunlar seni korumak istedikleri zaman işte iki arşın boyundadır kılıçları, o mesafeden korurlar. Ok attıkları zaman kırk elli arşın öteye gider, o kadar mesafeye kadar düşmanı sokturmazlar. Menzilleri o kadar silahlarının. Onlar o kadar koruyabilirler, bunlar sana bir şey getiremezler. Yani seni tam koruyamazlar. Ben sana öyle bir ordu hazırlıyorum ki ey hükümdar; senin bu askerlerin yatıp uyuduğu zaman, o ordu kalkar, devri o alır, nöbeti o alır. Seccadenin başına geçer, Kur'an okur, namaz kılar, secde eder, ağlar, yalvarır, yakarır. Senin mülkün onların duası ile korunur. Yoksa sen düşmana karşı ancak işte kırk-elli arşına kadar koruyabilirsin. O dualarla korunursun…" diyor. Böyle bir güzel izah yapıyor. Ondan sonra hükümdar hak vermiş.
Ama düşünün bu kaç asır önce olan bir şey, ilmin irfanın, hayırlı kimselerin duasının ehemmiyetini nasıl kavramış bir vezir ve hükümdarı nasıl irşat ediyor. Demek istiyor ki;
"Ey hükümdar, bu önemli, bu adamlar ahlâklı insanlar, ilim, irfan öğrenecekler, senin orduna da senin halkına da ahlâk öğretecekler. Ahlâkı bütün yekpare bir millet olacak senin emrin altındaki millet, yekpare bir millet olacak, kim yenebilir onu? Onlar koruyacak seni."
Hakikaten de öyle olmuştur. Büyük Selçuklu İmparatorluğu diyoruz, nereden nereye... Anadolu'dan Horasan'a, Hindistan'a kadar; Hint okyanusundan Karadeniz'e, Hazar Denizi'ne kadar. Mıntıka geniş, her taraf emirleri altına girmiş. Her tarafta medrese yapmışlar, ilim irfan gelişmiş, kuvvetlenmiş, kuvvetli bir şey olmuş. Büyük bir devlettir Selçuklular.
İşte onlar parçalanmış da miras yüzünden İran Selçukluları, bilmem ne Selçukluları... Bizim Anadolu Selçukluları da mirastan kendilerine düşen yerde hükmetmişler. Ondan sonra iktidar değişmiş, Osmanlı olmuşlar, sonra iktidar değişmiş, bizim dedelerimiz, biz olmuşuz.
Ama nasıl olmuş?
İlimle, irfanla ve ahlâkla. Bak ahlâkın önemini ne güzel anlatıyor.
"Ben sana daha kuvvetli bir ordu hazırlıyorum hükümdar, onlar seccadelerinde dua edince sen daha iyi korunursun." diyor.
Ben düşünürüm her zaman Osmanlı nasıl başarı kazanmış, nasıl yenmiş dört bin kişi, altmış bin kişilik orduyu? Nasıl gitmişler tâ Münih'in yanına kadar at oynatmışlar, tâ Almanya'nın içlerinde ordugâhları var bugün, nasıl gitmişler oralara kadar? Nereden geliyor bu yürek, bu bahadırlık? Nereden geliyor bu güç kuvvet?
Nüfusu çok değilmiş ki… Bilmem yakın zamanlarda Osmanlıların nüfus sayımı yapılmış, on altı milyonmuş nüfus. Biz şimdi kırk küsur milyonuz. Çok da değil.
Nereden?
İlim, irfan ve ahlâktan, dinden... Öyle güzel ahlâkı var ki Avrupalı meftun, hayran;
"O gelsin daha iyi. Ötekisi geleceğine bu gelsin." diyor. Macarlar az mı çalışmışlar; Osmanlılar gelsin de Avusturyalılar gelmesinler diye.
Açın tarih kitaplarını okuyun. Osmanlılara meyletmiş adamlar. Önce harp etmişler, sonra keşke Osmanlılar gelse, din hürriyeti var, karışmıyorlar; ahlâk, namus var, şey var diye Osmanlıları istemişler ama Avusturyalılar bastırmış, yenmiş, biz geri çekilmek zorunda kalmışız filan... Osmanlılar ahlâkları sayesinde tutunabilmiş, yoksa sayı üstünlüğü yok.
E senin boyun posuna, işte bugün görüyorsunuz insanları, yine aynı insanlardır. İşte Almanyalılar daha boylu poslu, Alman yani. Onların da pazuları var, şeyleri var. Bizim de dedelerimiz kimisi belki ufak tefekti bizim gibi, onlar da dev gibi insanlar değildi ki.
Nedir kuvvet?
Pazu kuvveti değil, başka bir kuvvet var. O kuvvet iman kuvveti. İşte biz o imanla oralara hâkim olmuşuz, iman sayesinde. Öyle bir otorite var, öyle bir ahlâk var, ihtilaf yok. Bak ne kadar güzel şeyler söylüyor şu hadis-i şerifte ne kadar güzel terbiyeler veriyor ne güzel içtimaî terbiye veriyor.
Yekpare bir millet birbirine kenetlenmiş, sabırlı, ölümden korkmayan, Allah yolunda çalışmayı seven, güzel ahlâklı, sevdirmişler. Onlar da Müslüman olmuş, çoğu Müslüman olmuş. Papazları bile Müslüman olmuş. Dönmüş, dönmüş, ermiş, İslâm'ı sevmişler, girmişler.
Söz çok, sözü açar uzar. Evet, anlaşılıyor ki demek ki dua edeceğiz.
Bir de Osmanlıları kim kurdu? Tarih kitaplarından bir de onu söyleyeyim.
Osmanlıları kim kurdu?
Osman Gazi geldi de Söğüt yaylalarında gezdi de ilk önce Bursa civarında yerleşti de ondan sonra İnegöl'ü aldı, sonra Bursa'yı aldı. Bırak onları. Onlar işin neticesi.
Nasıl oldu bu iş?
Osmanlıların kurucusu bence Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'dir. O çok önce yaşamış, birkaç asır önce veyahut şu kadar sene önce. O ahlâkı koyuyor ya. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Hacı Bektâş-ı Velî, ötekisi berikisi… Onlar bir ahlâk koyuyorlar ortaya. Din için, iman için gayret! Tembel durmamışlar, çalışmışlar.
Ondan sonra güzel huy, ondan sonra kardeşlik, bağlılık, muhabbet birbirlerine; âmirin memura sevgisi, memurun âmire bağlılığı, itaati, sapasağlam bir cemiyetimiz varmış. Rumeli Hisarı gibi, Anadolu Hisarı gibi kenetlenmiş insanlar, hepsi birbirine muhabbetli, hepsi ilim, irfan sahibi, hepsi arif, zarif kimseler. O zaman Türkiye'de yapılan, dikilen çiçeklerin haddi hesabı yok.
Gelmiş Avrupalı Baron de Busbeq, Edirne'den elçi kafilesiyle yedi kuleden geçmiş, şubat ayında mı, kış aylarında lale, sümbül bahçeleri arasından geçmiş;
"Bu Osmanlılara akıl ermez. Küçücük bir çiçeğe dünyanın parasını verirler, çiçek sevgisi çok muazzamdır." diyor.
Zarif, arif, kibar, duygulu, iç âlemi zengin, terbiyeli, efendi insan; ölümden korkmayan, düşmanına zulmetmeyen, düşmanını yendiği zaman arkadaş gibi elini uzatabilen insan.
"Sen de asil bir kimsesin, kader belki başka türlü tecelli etseydi, belki ben sana yenilirdim, rahatına bak, üzme canını, olur böyle şeyler. Hadi git bakalım memleketine, ben senden korkmuyorum, daha çok ordu topla da yine gel." diyen insan. Şövalyeleri göndermiş memleketine;
"Şundan kesebildiğim kadar kestiğim kârdır." dememiş. Osmanlı bu, Osmanlılık nereden geliyor?
Dinden, imandan, ahlâktan geliyor. Netice itibariyle ahlâk. O zaman biz de şimdi ahlâklı yapalım; insanlara ahlâk dersleri okutalım, ahlâklı olsun. Yahu keşke olsaydı…
Baltayla insanın kafasını açsan, içine ahlâk sokulur mu?
Ölür adam. Küt diye vurdun mu kafasına, kafası ikiye ayrıldı mı ölür insan. İçine öyle sokmakla olmaz.
Bir çiçeği sen çabuk büyüteyim dersen, kökünden çekersen büyür mü çiçek?
Kopar sapından. Her şeyin bir usulü, yöntemi, şekli şemaili var.
Nasıl olur?
Sen onu imanlı yaparsın, imanlı yetiştirirsin; Allah'tan korkan bir insan olur. Onun bekçisi yanında; artık polise filan hacet kalmayacak bir şey kazandırdın sen ona. Hırsızlık edemez, nasıl etsin; ahiretten, hesaptan agâh, haberdar insan.
"Yarın beni Allah hesaba çekecek." der. Başkasının malını yer mi?
Kırk sene sonra götürür, malını verir;
"Yahu ben seni aradım aradım, bulamadım. Sen nerelerdeydin? Kırk senedir seni arıyorum, al şu parayı ya. Yanımda dura dura ter döktüm." diye götürür, parayı verir.
İman, imanlı insan;
"Yaratılanı hoş gör, Yaradan'dan ötürü."
Ötekisinin öyle ufak tefek hesabına bakmaz ki…
Bak ne diyor?
"Eğer cevr-ü cefa ediyorsa, sabret." diyor.
Bunu anlatmaya çalışıyoruz. Siz anlıyorsunuz da herkese anlatmaya çalışıyoruz ama fiilen anlamıyorlar. Dindarlık, ahlâk, iman; bilhassa ahirete iman, bilhassa kıyamet gününe, hesaba, mizana iman.
"Terazi tartılacak da zerre kadar hayır işlemişse görecek insan, zerre kadar şer işlemişse görecek." diyen bir insan, o zaman ufak tefek şeylere aldırmaz.
"Sen bana haksızlık ettin, eh ben Allah'tan ecrimi bekliyorum, pekâlâ." der, gider, dalaşmaz onla.
Hayatımda çok misallerini gördüm, ben bunları nazarî olarak söylemiyorum. Allah-u Teâlâ hazretleri Ekremü'l-ekremîn; sen şuradan bir şeyden vazgeçiyorsun Allah için, Allah öbür tarafta on mislini veriyor. Kovmuyor ki senin de Rabbin, onun da Rabbi. Mahrum bırakmıyor; mükâfatlandırıyor. Bir kapıyı kapıyor imtihan için "peki" diyorsun, öbür taraftan on tane kapı açıyor "gel kulum" diyor.
İman… İman oldu mu her taraf gül, sümbül bahçesi olur manevi bakımdan. İnsanlar öyle olur, kibar olur; aptal olmaz. Aptal değil.
Mü'min aptal, ahmak, enayi değildir. Her şeyi bilir, senden âlâ bilir. Hatta bilmezse Allah bildirir, senin kalbinden geçenleri okur o. Ama onun hesabı başka; o ahirette sevabı bekliyor, Allah'tan korkuyor, Allah'ın huzurunda mahcup olmaktan korkuyor, hesaba göre hareket ediyor.
Sen?
Sen paldır küldür hareket ediyorsun; haram yiyorsun, zulmediyorsun, kan içiyorsun; su içmiyorsun, kan içiyorsun. Dolduruyorsun kadeh kadeh, maşrapa maşrapa kan içiyorsun.
Ne demek kan içmek?
Onun bunun kanını, iliğini kurutup sırf kendi keyfine, zevkine bakıyorsun. Olmaz!
Nasıl düzelecek bu iş?
İşte içine imanı yerleştireceksin.
İnsanın en kıymetli cevheri ne? Parmağına taktığı pırlanta, elmas yüzük mü, yoksa zümrüt olanı mı, yoksa yakut olanı mı?
Hayır! En kıymetli cevheri insanın şu kalbindeki Allah'a imanı. Amentü billâh. Sen varsın yâ Rabbi. Senin huzuruna geleceğim yâ Rabbi. En kıymetli şey bu! İnsanı insan yapan, insanı sultan yapan bu… Ama fakir olur, filozoflar ayağının tozu olamaz onun. Öyle imanlı insan, o iman ile filozoflar yanında ayağının tozu olamaz.
Allah bize o imanın kadr-ü kıymetini anlamak nasip etsin.
Kaybetmişiz bir ara, hepimiz birbirimize muhabbetsiz bakıyoruz. Düşman; o bana düşman bakıyor, ben ona düşman bakıyorum. Bir punduna getirsem, bunu oturduğu yerden devirsem; bir punduna getirsem, onun yerine ben geçsem; ah bir punduna getirsem, onun arabasına ben binsem; ah bir punduna getirsem, onun oturduğu yerde ben otursam.
O ne yapsın?
Ne yaparsa yapsın, ben yaşayayım. Böyle demişiz, birbirimize karşı yumruklarımızı sıkmışız, dişlerimizi gıcırdatıyoruz.
Hani nerede muhabbet? Yok.
Neden yok?
İman gitti de ondan. Hesabı Allah'ın huzuruna varacağımız şekilde yapmaz olduk. Gülüyoruz şimdi.
"İman mı? Hoca, yirminci yüzyılda yaşıyoruz, sen imandan bahsediyorsun. İnsan babasına itimat etmeyecek bu devirde, kardeşine itimat etmeyecek; gaddar olacaksın, hayat mücadelesi. Sen yemezsen başkası seni yer."
Böyle diyor, şimdi felsefe böyle.
"Ya sen onu yiyeceksin ya o seni yiyecek; başka çaresi yok." diyor.
"Ha, doğru ya."
Birkaç misallerine bakıyorsun;
"Galiba bu doğru." diyorsun.
"Bunlar masalmış, din kitaplarında var, hocalar bin dört yüz yıl önceden eski şeylerden, açıyorlar, eski yazılı şeylerden, Arapçalardan okuyorlar, nerede yirminci yüzyıl nerede bu?" diyorlar.
Ama onların bilmediği bir şey var; biz onların yirminci yüzyılını, matematiğini, elektronik beynini, astronomisini, her şeyini biliyoruz, onlar bizim ilmimizi bilmiyorlar. Yanıldıkları nokta o. Biz onların her şeyini biliyoruz, isterseniz okutalım; karşımıza getiririz, okuturuz. Onlar bizimkini bilmiyorlar. Bizimkinin doğru olduğunu anlayamadıkları için öyle hor görmesinler garipleri. Biz iki tarafı bildikten sonra bu tarafı tercih ediyoruz, ya sen?
Düzenimiz bozulmasın diye mesela Mekkeliler;
"Aman bizim putlarımıza dokunma." dediler. Puta tapılır mı ya?
"Sana para verelim." dediler Peygamber Efendimiz' e;
"Para istiyorsan, zengin yapalım seni. Kızlarımızın en güzellerinden seç, onunla evlendirelim, hükümdarımız yapalım. Yalnız, bırak, dokunma şu bizim putlarımıza." dediler. Peygamber Efendimiz ne diyor:
"Bir elime ayı koysanız, kamer, mehtap, bir elime güneşi koysanız yine bu davadan vazgeçmem!"
Hakikat, hakikat en önemli şey!
Lev lâ enneküm tüznibûne le câe'llahu bi kavmin yüznibûne fe yestağfirûna'llâhe fe yağfiru lehüm.
Bu hadis-i şerifte -bugün hep müjdeli hadisler geliyor, gözünüz aydın olsun- Peygamber Efendimiz buyuruyor ki... Peygamber Efendimiz neden buyurmuş bu hadisi, önce onu söyleyeyim.
Şekev ileyhi. "Ashâb-ı kiram geldiler, boyun büküp şikâyetlendiler Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine." Dediler ki: İnnâ nusîbu mine'z-zenbi. "Yâ Resûlallah, günahlara bulaşıyoruz, günah ediyoruz." Hatasını anlıyor, rahatsız kendi günahından, yaptığı şeyden.
"Olmamamız lazım amma günaha saplanıyoruz yine. Günah ediyoruz ya Resûlallah." diye şikâyetlendiler. Ne olacak bizim bu halimiz diye telaş ediyor, ahirette hesap var ya.
"Aman yâ Resûlallah, halimiz ne olacak?" diye söyleyince, bakalım ne buyurmuş Peygamber Efendimiz böyle diyen kimselere.
Diyor ki; Lev lâ enneküm tüznibûne. "Eğer siz günah işlemeseydiniz" Le câe'llahu bi kavmin yüznibûne. "Allah günah işleyen." Fe yestağfirûna'llâhe. "Sonra Allah'tan tevbe istiğfar isteyen kavim getirirdi." Fe yağfiru lehüm. "Onları affederdi."
Allah Gafûru'r-rahîm olduğu için, o sıfatı da tecelli edecek. Onun için kul günah da işler. Hikmetlerini daha önce söyledik ki günahın bile bir faydası var insana.
Neden?
Edepsizlikten kurtarıyor, edep dairesine getiriyor, terbiyeye sokuyor, hizaya getiriyor da ondan. Hiçbir kimse bu hadis-i şeriflerden ters mânalar çıkartıp da hani "günaha dalıp gideyim" filan gibi bir mâna çıkartmaz inşaallah.
"Ümitsizliğe düşmeyin, günah işlemiş olsanız da Allah affeder." demek. Bundan çıkacak mâna budur. Günahlarınıza tevbe istiğfar edin, Allah affeder, korkmayın, bağışlanmamaktan korkmayın demek bu.
Sonuncu hadis-i şerif, sayfanın sonunda.
Lev lâ ibâdün li'llâhi rukke'un ve sıbyetün rudda'un ve behâimü rütte'un le subbe aleykümü'l-azâbü sabben sümme le turassunne rassan.
Bu hadis-i şerif de Allah'ın niçin kullara merhamet ettiğini, gücü kudreti sonsuz iken, her şeyi yapmaya gücü yeterken, Kahhar iken, niye kahretmediğini kullarını izahı sadedinde bir hadis-i şerif. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz;
Lev lâ ibâdün li'llâhi rukke'un. "Eğer Allah'ın rükû edici, namaz kılıcı kulları olmasaydı."
Üç sınıf sayacak, bir tanesi bu. Bunlar bunlar olmasaydı başınıza çok belalar gelirdi diyecek, hadisin ana mânası bu.
Lev lâ ibâdün li'llâhi. "Eğer Allah'ın kulları olmasaydı." Nasıl kullar? Rukke'un. "Rükû ediciler, Allah'ın önünde eğiliciler, kimsenin önünde eğilmez ama Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzurunda eğilir, ona ibadet eder, namaz kılar, onun varlığı, birliği, azameti karşısında haddini bilir, ona kulluk etmeye çalışır."
Başka?
Ve sıbyetün rudda'un. Subye, sübyan kelimesini ahalimiz bilir "çocuklar, sabiler" demek. Rudda' "süt emen çocuklar". Eğer rükû edici kullar olmasaydı, süt emen yavrular, sabiler olmasaydı… Ve behâimü rütte'un. "Ve otlayan masum hayvancıklar olmasaydı." Le subbe aleykümü'l-azâbü sabben. "Üzerinize Allah'ın azabı yağmur gibi yağardı." Sümme le turassunne rassan. "Sonra birbirinize geçerdiniz böyle, birbirinizle ezilirdiniz, yani hurdahaş olurdunuz, birbirinize geçerdiniz."
Demek ki; "Ha başıma ateş yağmıyor, taş yağmıyor." Neden yağmıyor derseniz sebebi bu.
Bizim herkese karşı sevgimiz var. Kimsenin ne malında gözümüz var ne mevkiinde gözümüz var ne makamında gözümüz var ne koltuğunda gözümüz var. Biz herkesin iyi olmasını isteriz.
Bizim elimizdeki nimetleri almak isteyenlere de Allah bol nimetler versin.
Kimseye bir şeyimiz yok. Allah'ın hazinesi sonsuz. Ona da verir, bana da verir. Benim zaten midem şu kadar, işte o doydu mu; tamam. Bir de kışın üşümedim mi, yazın yanmadım mı, susuz kalmadım mı yetiyor, ne olacak; gerisi zevk, sefa...
Giyindin mi oluyor da işte İngiliz kumaşı dersen, deri ceket filan dersen oradan fark ediyor. Yoksa giyindin mi giyiniyorsun, ne olacak… İhtiyaçları insanın aslında büyüttüğümüz kadar çok değil. Geçinir insan ama işte birbirimize caka satacağız diye biraz işi yokuşa vurduruyoruz.
Allah bizleri lütfuyla keremiyle ıslah eylesin.
Fâtiha-i Şerîfe mea'l-Besmele.
27.02.1983 -
Allahın Azabı ve
26.06.1983 -
Cumanın Fazileti, Altı
