30.12.1984 - Borçlu, Münafık, Allahtan Korkmak

30.12.1984 - Borçlu, Münafık, Allahtan Korkmak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men hemele -ev humile- min ümmetî deynen ve cehede fî kazâihî fe-mâte kable en yakdıyehû fe-ene veliyyühû.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Men hamele min ümmetî deynen -ev humile min ümmetî deynen-. "Benim ümmetimden bir şahıs ki sırtına borç yüklenmiştir." veyahut "Onun boynuna borç yükletilmiştir."
Yani borçlu bir Müslüman…
Ve cehede fî kazâihî. "Bu borcunu ödemeye ceht sarf etmiştir."
"Ödeyeyim, şu borcumdan kurtulayım." diye uğraşmış, çabalamış, didinmiştir.
Fe-mâte. "Ama borcunu ödeyemeden ölmüştür." Kable en yakdıyehû. "O borcu ödemeden önce vefat etmiştir." Fe-ene veliyyühû. "Onun velisi benim."
Peygamber Efendimiz, "Alacaklı gelsin, benden o parayı istesin. Ben onun borcunu öderim." buyuruyor.
Neden?
Peygamberimiz bizim. Bize analarımızdan, babalarımızdan, sevdiğimiz her şeyden daha sevgili ve daha yakın. Peygamber Efendimiz, bütün mü'minlerin velisidir.
Bismillahirrahmanirrahim.
En-Nebiyyü evlâ bi'l-mü'minîne min enfüsihim. "Mü'minlere kendi canlarından bile daha yakındır, daha dosttur, daha velidir, daha sahiptir, halleriyle daha ilgilenir."
Peygamber Efendimiz himayesini hepsinin üstüne germiştir. Onun için buyurmuştur ki:
"Benim ümmetimden kim vefat etmiş ve miras bırakmışsa o mirasçıların. Ama borcu varsa ve kimsesi yoksa ben onun velisiyim, ben öderim."
Neden?
Ahirete borçlu gitmek çok kötüdür. Borçlunun hâli çok fenadır. Allah bizi alnımız açık yaşatsın, kimseye borçlu eylemesin. Borçlu olmak zordur, borçlunun çok tehditleri vardır, durumu çok kritiktir. İnsan sıkışıyor da ondan borç alıyor ama hemen ödemeye gayret etmelidir. Borcunu ödeyinceye kadar biraz lüks yaşayışını kesmesi ve çarçabuk ödemeye girişmesi lazım. Öyle yapmadığı ve iyi niyetini izhar etmediği takdirde duasının kabul olmama tehlikesi vardır. Dua eder ama duasının kabul olmama tehlikesi vardır. Onun için borçlu, borcunu hemen ödemeye gayret etmeli.
Ama bir kimse çok iyi niyetle borç almış, ödemeye gayret etmiş, ödeyememişse… İşte Peygamber Efendimiz, "Ben onu öderim." diyor. Hepimize şefkati ve himayesi var. Hepimizin büyüğü, başımızın tacı… Bizi seviyor hatta bizim hakkımızda hadis-i şerifte;
"Ah, ne zaman ben kardeşlerime kavuşacağım!" buyurmuş. Demişler ki:
"Yâ Resûlallah! Bizler senin kardeşlerin değil miyiz? Yanında değil miyiz? Kavuşmak sözü niye?"
"Siz benim ashabımsınız. Benim kardeşlerim benden sonra gelip beni görmeden bana iman edenlerdir." diyor.
Başka müjdeli hadis-i şerifler vardır. Bir insan borcunu ödemeye niyet eder, o niyetle borç alır, çırpınır çabalar da ödemeden ölürse Allah onu telafi ettirir. O borçluyu razı eder, ondan onu kurtarır. Ama başından, "Ben bu borcun nasıl olsa üstüne yatarım, ödemem, bir çaresini bulurum. Adam ihtiyar, ölür gider, mirasçılarına vermem. Veyahut dükkânı değiştiriveririm." filan gibi hileli düşünüyorsa ebediyen çok büyük felaketlere uğrar.
Bu devirde çok yapılıyor. Çok canlı bir tarzda, herkes ticarî taktiğini bu esasa göre kurmuş. Bir yerden borç alır. Kerata, ihtiyacın yok niye alıyorsun?
"Ben buradan borç alsam, götürsem bankaya versem, faiziyle bile o borcu öderim." diyor.
Adamın kafası bozuk!
O adam kendi parasını işletmesini bilmez mi?
Sen onun iyilik hissini istismar ediyorsun.
Sonra o dükkândan, bu dükkândan, şu dükkândan mal alıyor… Haydi, aradınsa bul ondan sonra. Ortada yok! Ondan sonra ortaya çıkıyor; malları yakınının, karısının, çocuğunun vs. üstüne geçirmiş.
"Param yok, canımı mı alacaksınız? Öderim, senede bağlayın." diyor.
Yeniden senede bağlıyorsun filan… Senin o eski zamanda verdiğin para kuşa dönüyor, hiç kıymeti kalmıyor. Ondan sonra ödüyor ama başına çalınsın.
"Ödeme mi oldu? Ben sana bir iyilik yaptım, burnumdan fitil fitil getirdin. Bir daha ben bir kimseye borç para verir miyim? Tövbeler tövbesi!" diyor, hayırlı bir iş yapmaya tövbe ediyor.
Günaha tövbe edilir, hayırlı şeye tövbe edilmez ama o işi beriki adam yaptırdı.
Şimdi ticarî hayat böyle gidiyor. Ahlâk, namus, dürüstlük… Böyle bir şey söylediğin zaman insanlar gülüyor.
Bir şehre giriyoruz, yanda bir fabrika var, bir şey imal etmiş. "Güzel imal etmiş." dedim, arkadaş dedi ki:
"Hocam! Bu adam benim babamdan iki defa senedinin parasını aldı."
Bir kere parayı ödemiş, allem etmiş kallem etmiş, "Senedi veririm, bilmem ne yaparım." diye geciktirmiş. Parayı ödediği zaman vermemiş. Ondan sonra da "Sen bu parayı ödemedin, öde!" diye icraya koymuş. 600 bin lira bir almış, sonra 600 bin lira daha almış.
Fabrika kurmuş. Onun temeli günah üzerine kurulmuş bir fabrika. Oradan geçerken çocuğunun yüreğinden, içinden, "ah" dediği zaman ateş çıkıyor.
Bu adam sahtekâr! Fabrikatör ama sahtekâr!
"Babamdan iki defa aynı senedin parasını tahsil etti." diyor.
Utanmıyor insanlar!
Müslümanlar ne yapacak?
Müslüman o zaman bu gibi utanmazların çok olduğunu bilecek, tedbir alacak.
Bir de mümkün mertebe ben çarşıya çıkarken derim ki:
"Yâ Rabbi! Beni hayırlı kimselerle karşılaştır. Hayırlı kimselerle alışveriş yapayım. Param hayırlı kimseye gitsin. Üç vereceksem beş vereyim, beş vereceksem yedi vereyim, hayırlı olsun. Beni aldatmasın."
Diyorum ki:
"Ben şu maldan istiyorum, dokunuyor, hastayım… Şöyle olursa olur, olmazsa her tarafımda kaşıntı oluyor."
Geliyorum yine başka türlü çıkıyor... Üst tarafında güzel mallar, altında çürük mallar mesela...
Allah iyilerle karşılaştırsın.
Bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz' in şefkatini gördünüz, bütün Müslümanlara sahip çıkıyor, borçlarını ödeyiveriyor.
Men hamâ mü'minen min münâfıkın yağtâbu bihî beasallâhu meleken yahmî lahmehû yevme'l-kıyâmeti min nâri cehennem ve men ramâ müslimen bi-şey'in yürîdu şeynehû bihî habesehullâhu alâ cisri cehenneme hattâ yahruce mimmâ kâl.
Bu hadis-i şerif, Sehl b. Muaz'dan rivayet edilmiş. "O da babasından rivayet etti." diye geçiyor. Mânası şu:
Men. "Bir Müslüman ki…" Hamâ mü'minen. "Mü'min bir kardeşini himaye etti, korudu, kolladı."
Kime karşı?
Min münâfıkın yağtâbu bihî. "Ona gıybet eden, çekiştiren bir münafığa karşı o Müslüman kardeşini koruyup kolladı." Beasallâhu meleken yahmî lahmehû yevme'l-kıyâmeti min nâri cehennem. "Allah da kıyamet gününde vazifeli bir melek gönderir, o melek onu cehennem ateşinden himaye eder, korur."
Neden? O, kardeşini dünyadayken münafığa karşı korudu.
"Bir kimse ki bir Müslümana iftira attı…" Bi-şey'in yürîdu şeynehû bihî. "Onunla onu lekelemek, alçak düşürmek için bir iftira attı." Habesehullâhu. "Allah onu hapseder." Alâ cisri cehenneme. "Cehennemin köprüsü üstünde hapseder, durdurur."
Sonra?
Hattâ yahruce mimmâ kâle. "Dediğinden sıyrılıp çıkıncaya kadar orada durdurulur."
Sen ne demiştin ona?
Haksız yere bir iftira atmıştın.
"Hayır, ben öyle demedim, öyle değilmiş…"
Artık hasmının ona şefaat etmesine kadar, hasmı razı oluncaya ve o günahından sıyrılıncaya kadar, günahı kadar azap çekinceye kadar durur, ondan sonra gider.
Bu hadisten ne anlıyoruz?
Yanımızda bir mü'min kardeşimize gıybet edildiği zaman ona yardım edeceğiz.
Nasıl yardım edeceğiz?
"Yoo! Onun hakkında böyle laf söylemeyin. Şu sözünü hemen kes. Ya bir başka mevzuya dön ya ben kalkıp gidiyorum. O benim Müslüman kardeşim, aleyhinde konuşmanı istemiyorum. Dinimizde gıybet yasak." diyecek, durduracağız.
Bir münafık ki onu kötülemek istiyor, gıybet ediyor, ona karşı Müslüman kardeşini korursa Allah da ona kıyamet günü vazifeli bir melek gönderir. O melek onu himayesine alır, cehennemin ateşinden korur.
"Kim bir Müslümanı onunla lekeleyip kadrini düşürmek için iftiraya uğratırsa Allah da onu cehennemin köprüsünde hapseder, geçirmez."
Kendisi de demek ki Müslüman, cennete girecek ama gıybet etti, kötüledi, iftira etti diye cezasını çekinceye kadar, hasmı ona şefaat edinceye veyahut hasmı razı oluncaya kadar orada durur, cennete giremez, ondan sonra geçer. Yani gıybet ettiği kimsenin önünde boynu bükük kalacak, ona muhtaç olacak, onun şefaatine bağlı olacak. Durumu yoksa cehennemden kurtulamaz.
Aklınızı başınıza toplayın, dilinizi ona göre kullanın. Dilinizi bir Müslümanın aleyhinde kullanmayın. Millet o hâle gelmiş ki oturuyor, hocasını bile çekiştiriyor.
Hasan-ı Basri hazretleri birisinin kendisini gıybet ettiğini duymuş, ona bir tabak meyve göndermiş.
"Duydum ki sen iyiliklerini, hasenatını bana hediye ediyormuş, benim günahlarımı yükleniyormuşsun. Sana verecek başka bir şeyim yok, bir tabak hediye gönderiyorum, buyur, kabul eyle." demiş.
Kim kime gıybet ederse o gıybet ettiği kimseye iyilikleri gider.
"Ben şu kadar namaz kılmıştım, hacca gitmiştim, ne oldu?"
Kaydı gitti elinden öbür tarafa…
"Sabahları hep burada evrad okumaya, işrak namazı kılmaya kalıyordum."
Sen onları öbür tarafa kaydırdın, gıybet ettin.
Neden bu kadar kötü bu gıybet?
Ahbaplıklar bozuluyor, muhabbetler zedeleniyor, insanlar birbirlerine hasım oluyor. Müslüman cemiyet, Müslüman cemaat parçalanıyor. Allah celle celâlüh hazretleri Müslümanların birbirlerini sevmesini istiyor. Müslümanlar birbirlerini zedelemeyecek, Müslümanların cemaati çatlamayacak, parçalanmayacak. Müslümanlar birbirleriyle yekvücut olacaklar, el ele tutuşacaklar, birlikte hareket edecekler. Bu birliği kim bozarsa, kim çelmelerse, kim sabote ederse başına çok bela gelir.
Kendisine bu zulüm yapılan kimse zarar etmez, kâr eder. Büyüklerimizden birisi, "Benim ipliğimi sarıyor o." demiş. Yani bana iyiliklerin hepsini veriyor, benim işim büyüyor, benim yumağım büyüyor; kendisi zarar eder.
Onun için eğer elimizdeki hasenatımızı başkasına kaçırtmak, kaptırtmak, başkasının vebalini yüklenmek, gıybet ettiğimiz kimsenin karşısında mahcup kalıp da cehennemin köprüsü üstünde durmak istemiyorsak dilimize sahip olalım.
Düşün, seni boğaz köprüsünün üstünde durdurdular. Aşağısı 60-70 metre yüksek, yüzme bilmiyorsun, tehlike var, seni aşağıya da atabilirler… Makineli tüfekli 20 kişi, "Dur!" dediler, sen de durdun. "İn aşağı!" İndin…
İnsan ne olur?
Bir köprüden aşağı bakar, bir karşısındaki adamların yüzüne bakar; perişan olur. Aşağı atmasalar bile o gün kalpten gidebilir.
Cehennemin köprüsü üstünde, "Sen gıybet ettin, dur!" diye Allah durduracak, altında katranlar fokur fokur kaynıyor, alevleri yukarıya yukarıya saldırıyor… Orada insan gelsin de gıybet ettiği şahıs kendisini affetsin, ona şefaat etsin diye bekleyecek; ne kadar fena durum… Onun için aklımızı başımıza toplayalım, dilimize sahip olalım; Allah bizi hıfz eylesin.
Men hâfallâhe, ehâfallâhu minhü külle şey'in ve men lem yehfillâhe ehâfehullâhu min külli şey'in.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem çok şâyân-ı dikkat bir mânayı ifade etmiş:
Men hâfallâhe. "Kim Allah'tan korkarsa…" Ehâfallâhu minhü külle şey'in. "Her şeyi Allah ondan korkutur."
Yani bir kimse ki takva ehli, Allah'tan korkan bir mübarek insan; herkes ondan korkar. Allah korkutturur, kimse yanına sokulamaz.
Bizim padişahlardan IV. Murad var, padişahlar içinde ilk defa şeyhülislâm asmış şahıs. Ahirete göçtü gitti, vebali kendisine ait… Evliyâullahtan bir zata da kastediyor ama o hiç geri adım atmıyor. Celalli, mert, dobra dobra...
"Ey sultan! Şöyle yap, böyle yap." diyor, ötekisi karşısında büzülüp kalıyor.
İnsan Allah'tan korktu mu, herkesi Allah ondan korkutur. Ama aksine…
Ve men lem yehfillâhe. "Kim Allah'tan korkmazsa…"
Allah'tan korkmuyor, edepsiz. Günah, kusur, kabahat vesaire korkmadığının alameti… Yaşayış tarzından belli... Kim Allah'tan korkmazsa Allah onu her şeyden korkutur. Çevresindeki her şeyden korkar, ödü patlar. Çocuğuna, karısına, tezgâhtarına, ticaretine itimadı olmaz… Gece karanlıkta duramaz...
Allah'tan korkmayan her şeyden korkar. Hiçbir şeye itimadı kalmaz, perişan olur. Allah'tan korkan kimse de kimseden korkmaz.
"Allah'tan korkuyorum, korursa Allah korur. Gelirse Allah takdir etmiştir, başıma ondan gelecek." der.
Herkes, her şey ondan korkar.
Abdullah b. Ömer'in radıyallahu anhumâ hadis-i şerifi var... Bir gün Hz. Ömer'in oğlu Abdullah bakmış, kalabalık toplanmış, titreşiyorlar. Demiş ki:
"Ne bekleşiyorsunuz?"
"Kabilemize, köyümüze gideceğiz, çıkıp gidemiyoruz. Çöl arslanı yolda duruyor, gidersek üstümüze atlar, saldırır, parçalar. Baksana…" demişler.
Bakmış, arslan yatmış yollarına, öyle duruyor… Sahih hadis-i şerif.
Abdullah b. Ömer radıyallahu anh arslanın üstüne yürüyüp gitmiş, kulağından keçi kaldırır gibi tutmuş, arslanı yolun kenarına çekmiş. Keçi ısırmaz ya, kulağını veya varsa boynuzunu tutarsın. Kulağından tutmuş, kışalamış, gitmiş hayvan... Ondan sonra dönmüş, gelmiş, "Haydi yolunuzu açtım, varacağınız yere varın." diye halka haber vermiş. Ondan sonra da demiş ki:
"Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuştu, 'Âdemoğlu eğer Allah'tan gayrı bir şeyden korkmasaydı hiçbir şey ona zarar veremezdi.'"
Bir kul neden korkarsa, Allah o korktuğu şeyi ona musallat eder. Eğer Allah'tan gayrı hiçbir şeyden korkmasaydı hiçbir şey ona zarar veremezdi. Bu bir ince manevi kaidedir. Allah'tan korkmaz, dünyanın edepsizliğini eder; başına çeşitli haller gelir. Ama Allah'tan korkan bir insana Allah öyle bir huzur verir, onu öyle bir korur ki hiçbir zarar olmaz. Bu bir manevi kaidedir, kendi hayatlarımızda da denenebilir. Denerseniz görürsünüz.
Men harece mea ehin lehû fî tarîkin mûhişetin fe-keennemâ a'teka rakabeten.
Enes b. Mâlik'ten bir başka hadis-i şerif:
"Her kim ki bir kardeşi ile beraber yola çıkarsa…"
Ama nasıl bir yol? "Korku verici bir yol."
Tehlikeli bir yolda arkadaşına yoldaş olmak için onunla beraber yola çıkarsa…
Fe-keennemâ a'taka rakabeten. "Sanki bir köle azat etmiş gibi olur."
O kadar sevap kazanır.
Neden? Müslüman kardeşine muhabbeti var, tek başına göndermeye kıyamıyor.
"Aman yol kardır, buzdur, kurtlar çıkar, tehlikelidir, belki bir şeyler olur, dur ben sana yoldaş olayım, sonra dönerim." diye ona yoldaş oluyor, götürüveriyor, getiriveriyor. Durumu serbest, onunla beraber gidiyor, geliyor.
Öyle bir kimse sanki bir köle azat etmiş gibi ecir kazanır.
Öyle bir kimse sanki bir köle azat etmiş gibi ecir kazanır. Çünkü kardeşine muhabbeti var, kardeşe yardım etmek var. Allah muhabbeti, yardım etmeyi seviyor. Senin durumun müsait, sen ona yoldaş oluveriyorsun, öylece gidiyorsun.
Men harece yatlubu bâben mine'l-ilmi li-yerüdde bihî bâtılen min hakkın ev dalâleten min hüden kâne ke-ibâdeti müteabbidin erbaîne âmen.
İlim öğrenmekle ilgili bir hadis-i şerif. İlim öğrenmekte niyet mühim! Ne niyetle ilim öğreniyor, Peygamber Efendimiz izah ediyor:
Men harece yatlubu bâben mine'l-ilmi. "Kim ilimden bir bahis, bir bâb öğrenmek için yola çıkarsa, evinden çıkarsa…" İlmin bir çeşidini öğrenmek için yola çıkarsa…
Neden öğreniyor bunu?
Li-yerüdde bihî bâtılen min hakkın. "Bunu öğrenip de haktan bir batılı defetmek için."
Hakkı koruyacak, öğrendikten sonra batılı yok edecek, defedecek. Batıla karşı hakkı savunacak veyahut…
Ev dalâleten min hüden. "Hidayetten dalaleti defetmek için."
Allah'ın hidayet yolunu tutacak, dalalet tarafını müdafaa ederek hidayeti koruyacak. Böyle bir maksatla kim ilim öğrenirse…
Kâne ke-ibâdeti müteabbidin erbaîne âmen. "Kırk yıl ibadet eden âbid bir kimsenin ibadeti kadar sevap kazanır."
İlmi öğreneceğiz, ilmi öğrenirken niyetimize de dikkat edeceğiz. Bir çocuk ilme başlarken mutlaka onun niyetini sormalı, niyetini tashih ettirmeli… Çocuklara soruyorsun;
"Ne yapıyorsun? Okuyacaksın ne olacaksın?"
"Doktor olacağım, mühendis olacağım veyahut paşa olacağım, filan olacağım." diyor. Bir de "neden" diye sorun bakalım;
"Olacaksın, iyi! Neden olacaksın?"
"Onun arabası var, berikisinin fiyakası var, ötekisinin bilmem nesi var." filan… Böyle sebeplerle olmaz, hiç kıymeti yok!
İnsan neyi öğrenirse, niyetinden neye gayret ederse, niyetinden ecir kazanır.
İlim öğrenecek;
"Çok alim olayım, herkes bana alkış tutsun, herkes beni beğensin."
Hiç işe yaramaz, ömrün heba oldu, boşa gitti. Kötü bir niyetle başladın işe…
Neden öğrenecektin?
Hakkı batıla karşı, hidayeti dalalete karşı korumak için ilim öğrenecektin. Dine hizmet etmek, insanlara faydalı olmak, Allah'ın rızasını kazanmak için… Dinini tanımak, öğrenmek, kendi yolunu bulmak için öğrenecektin; böyle yapmadın.
"Mevkiim, param, itibarım çok olsun. Ömrümün sonunda rahat edeyim…"
Bunların hepsi yanlış! İyi niyetle olacak. İyi niyetle olduğu zaman da Allah ilimden bir bahis öğrenmeye giden insana bile kırk yıl ibadet etmiş gibi sevap veriyor.
"Dur, şu feraiz ilmini iyi bilmiyorum. Fatih camiinde falanca hoca var, okutuyormuş. Üç ay yanında durayım, öğreneyim, geleyim."
Üç ayda kırk yılın sevabını alır gider.
"Kur'ân-ı Kerîm bizim üzerimize nazil olmuş. Hakkında bir bilgim yok. Tefsîr-i Celaleyn'i filanca okutuyormuş. Haftada üç akşam muntazaman oraya gideyim. İki senede biter."
Tamam, kırk yılın ibadet sevabını kazanabilirsin. Oradaki öğrendiği ilimleri tatbik edince ne ecirler kazanır, o da ayrı. Orada bulunduğu zaman ne ecirler kazanır, o ayrı. Melekler tavana kadar yığılır. Gökyüzüne kadar melekler kanatlarını gererler. Gökteki kuşlar, denizdeki balıklar ilim öğrenene dua ederler; hadis-i şerifte böyle deniliyor.
İlim öğrenmenin sevabının nihayeti yok ama iyi niyetle…
Para kazanmak niyetiyle değil. Niyete çok dikkat edin!
Tesbih çekiyoruz; lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah, Allah, Allah, Allah…
Hocalarımız diyor ki:
"100 defa deyince dur. İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî de!"
Ne demek?
"Yâ Rabbi! Benim maksudum sensin, ben senin rızanı istiyorum."
Şunu yapmaktan maksadım keşif keramet sahibi olmak, şöhret kazanmak, mevki makam sahibi olmak, insanların kalbini tarafıma çektirmek, gösteriş, riya değil. Ben sen razı ol diye yapıyorum.
Ne zaman söyleyecek?
Arada, zihnine havâtır geldiği zaman söyleyecek ki sırf Allah rızası için olsun. Yaptığı iş süzme bal gibi, katıksız sade tere yağ gibi, kaymak gibi olsun diye öyle söylemesi gerekiyor.
Allah bize, kalbimizi kontrol etmeyi öğrenmeyi nasip etsin. Kalbini kontrol etmedin mi, işler boşa gidiyor.
Düşünün; bir terzi kumaşı almış, kesmiş, dikmiş.
Sırtına hiç gelmedi, ne olacak?
İşe yaramadı, sök, yeniden yap. Kumaş da bozuldu. Haydi, yeniden kumaş al, işe yaramadı. Demek ki iyi niyetli olmadığı zaman ameller işe yaramıyor. Niyetimizi o halde çok kontrol edeceğiz. Her işimizin başında evvela tashîh-i niyet;
"Ben bu işi ne niyetle yapıyorum?"
Gözünü kapat, bir kurcala bakalım.
"Yahu ben bu işi Allah rızası için yapmıyorum. Nefsim kabarmış, kızgınlığımdan yapıyorum."
Hemen bırak o işi. Anlaşıldı ki nefsin tatmin olması için oluyor. Veyahut;
"Bu işi Allah rızası için yapmıyorum, dünya için yapıyorum."
Terk et! Allah rızası için olmasını sağla veyahut yanlış yolsa bırak, doğru yola git.
"Falanca yere gideceğim, eğleneceğim, gecesine 20 bin lira verdim, bir masa tuttum, arkadaşları da çağırdım. Çok iyiliğini, arkadaşlığını gördüğüm arkadaşı…"
Sen iyiliğini gördüğün arkadaşına, şimdi günah işlettiriyorsun. Gel bu işten vazgeç! En iyisi vazgeçmek! Böylece insan her yaptığı şeyi başında bir düşünecek, niyetini tashih edecek yani bozuksa düzeltecek. İşi bozuksa yönünü değiştirecek, "Bu taraf yanlışmış." diye rotayı doğru tarafa çevirecek, gidecek. Yanlış tarafı bırakacak.
Demek ki her işimizin başında niyetimizi düşüneceğiz.
Nasıl olur bu?
Besmele çekme zamanında olur. Besmele zaten işin başında oluyor ya, besmele çekme zamanına kadar düşüneceksin, kötüyse bırakacaksın.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
04.07.1985 -
Ayet el Kursi,
18.03.1984 -
Sadaka Vermek, Sabır,
