16.12.1984 - Yaralanmanın Diyeti Affetmek, Dünyayı Dert Edinenler, Düşman İçin Nöbet Tutmak

16.12.1984 - Yaralanmanın Diyeti Affetmek, Dünyayı Dert Edinenler, Düşman İçin Nöbet Tutmak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men cüriha min cesedihî cirâhaten fe-tesaddaka bihâ küffira anhu min zunûbihî bi-misli mâ tesaddaka bihî.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Ubâdetu'bnü's-Sâmid radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş, Ahmed b. Hanbel'de ve diğer kaynaklarda geçen bir hadis-i şeriftir. Râvileri sıhhatli râvilerdir, ricâli sahihtir. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
Men cüriha min cesedihî cirâhaten. "Her kim ki vücudundan bir yara ile yaralanmışsa."
Yara açılmışsa, birisi onu yaralamışsa… Yaralayana diyet lazım gelir. Yaralayan kimsenin bir şeyler ödemesi lazım! Yaraladığı uzvuna göre, verdiği zararın büyüklüğüne küçüklüğüne göre; tam diyet, yarım diyet, dörtte bir...
Fıkıh kitaplarında "cinayetler ve diyetler bahsi" diye bir bahis vardır. O bahiste teferruatı yazar. Onları okuyun, öğrenin.
"Kim böyle bir yaralanma hadisesine maruz kalır da vücudunda bir yara olursa…"
Fe-tesaddaka bihâ. "Yaralayan kimseye 'haydi affettim' diye tasadduk ederse, diyetini bağışlarsa…"
Çünkü bağışlayabilir, hakkıdır. Bir kimse isterse hakkını bağışlayabilir. Bağışlarsa…
Küffira anhu min zunûbihî bi-misli mâ tesaddaka bihî. "O tasadduk ettiği, bağışladığı gibi günahlarından bir miktarı, o kadarı affolunur."
Ne kadarını bağışlamışsa o kadarı affolunur. Görüyorsunuz işin bir hak tarafı var.
Birisi birisini yaraladı mı onun karşılığı, cezası, maddî tazminatı, diyeti var. Hak çünkü. "İsterim." dedi mi, akan sular durur. Mevlâ, "Kul hakkına karışmam. Git onunla helalleş, affettir." der.
"Yâ Rabbi! Benim günahlarımı bağışla." Bağışlar.
"Yâ Rabbi! Kullardan çok şeyler almıştım, onları da bağışla."
"Git onlarla helalleş. Aldıklarını ver bakalım."
Elinde o haklar duracak, aldığın şeyler duracak, sonra "Tevbe yâ Rabbi!" demekle geçmez o! Onun için İslâm böyle bir ölçü koymuş.
Bir hak tarafı var ama bir tarafta da işin fazilet, sevap tarafı var. Kendisi hak kazanmış bir kimse, "Haydi bağışladım." deyiverirse bağışlayabilir; onun da mükâfatı var. İslâm hakkı ortaya koyuyor, bir de fazilet tarafını da insanlara gösteriyor. O senin kardeşindir, bir kaza olmuş yapmış, bir şeyler olmuş, affet diye Peygamber Efendimiz o tarafı da gösteriyor. Muhabbet, sevgi, fedakârlık, dünya malına tamah etmemek, dünya malından dolayı didişmemek, birbirini yememek...
Diyetlerin bazısı bayağı zordur. Mesela hataen adam öldürmenin diyeti 100 devedir.
100 deve ödemek kolay mı?
İnsanın iflahı kesilir, biter, ödeyemez… Çok zor! Can çok kıymetlidir. İnsana İslâm kıymet vermiş. İnsan, Allah'ın eşref-i mahlukatı; hürmet edeceksin, üzmeyeceksin, kalbini kırmayacaksın, vücudunu yaralamayacaksın, her şeyine dikkat edeceksin. Ama bazen kazara olur, oluyor işte.
Arkadaşımızın birisinin çocuğu arabayla giderken… Gelin-kaynana iki kadın pazardan fileleri doldurmuşlar, eve gelirlerken, gelin; "Aman! Anne, dur! Gitme!" demiş ama 76 yaşındaki ihtiyar kadın fırlamış. Bu da frene basmış ama yola fırlamış, çarpmış. Kadın devrilmiş, iki-üç gün hastanede yatmış.
İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn. Allah rahmet eylesin, vefat etmiş.
Ne yapacak şimdi? Zor!..
İşin fazilet tarafı da var. Her kaza yapan zengin olmaz ki… Zengin, "Al, paranı verdim." filan diyebilir ama karşı taraf fakir ve dindarsa ne yapacak?
"Eyvah, çok büyük günah işledim." diye ölüp ölüp diriliyor, bayılıyor. Ben;
"Günah değil! İsteyerek yapmadın." dedim. İsteyerek yapmadı ki! İnsan karşısındaki bir kimseye kötülük yapmak ister mi? O çarpılan kimse de Müslümanca bir kimseymiş, namazında niyazındaymış, Allah rahmet eylesin, vefatı oradanmış. Bağışlarsa, Allah da onun günahlarını bağışlıyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri kulların arasını nasıl ıslah ediyor, nasıl kulları birbirlerine muhabbetlendiriyor? Nasıl dünyanın maddî şeylerine tamah etmekten çevirttiriyor? Yol bu! İstikamet bu! Biz de böyle yapmaya çalışmalıyız; kulların arasını ıslah etmeye çalışmak, fazilet ve fedakârlık göstermek... Her şey malla olmaz ki… Hani bir söz vardır, "Kimisinin parası, kimisinin duası." derler. Parayla her şey alınmaz. Onun için Müslüman, fazilet taraflarını da yaparsa büyük ecir alır.
Men ceale'l-humûme hemmen vâhiden hemme'l-meâdi kefâhullâhu sâire humûmihî ve men teşa'abet bihi'l-humûmu min ahvâli'd-dünyâ lem yubâlillâhu fî eyyi evdiyetihâ heleke.
İbn Mes'ud radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
Men ceale'l-humûme hemmen vâhiden. "Her kim ki tasalarını tek bir tasa, endişelerini tek bir endişe, düşüncelerini tek bir düşünce, dertlerini tek bir dert haline getirirse..."
Ne demek, bir sürü derdi tek bir dert haline getirmek?
Arkasından izah ediveriyor…
Hemme'l-meâdi. "Dönüp de varacağımız yerin tasası."
O tasa haline getirirse…
"Ben nereye varacağım? Nereye dönüp gideceğim? Bu hayattan sonra gideceğim yer nedir?" diye, tasası, düşüncesi, endişesi, fikri, derdi o olursa… Bütün dertleri bir tarafa koyup bu derde yönelir, asıl bunun peşinde koşarsa, demek.
Ne yapar Allah?
Kefâhullâhu sâire humûmihî. "Diğer dertlerine Allah kifayet eder, karşılar."
"Bu kulum ahiret derdine düştü, ben onun dünyasını da ahiretini de ıslah ederim." diye vazgeçtiği, peşinden düşünmekten döndüğü dertlerini de Allah tedavi eder.
Her şeye kâdir değil mi?
Kuldan bir işaret, bir güzel hal, ondan sonra Mevlâ'dan sonsuz beşaret, müjde, ikram...
Ve men teşa'abet bihi'l-humûm. "Her kimin de dertleri dallanıp budaklanırsa..."
O derdi var, bu derdi var… Deniz kenarında bir arsası var da tecavüz etmişler de gidip onlarla uğraşması lazım! Karadeniz'de gemileri var, iki tanesi batmış… Filanca yerde ağaçları var, falanca işi var, borçları ödenecek, bir sürü dertleri var, dallı budaklı...
Teşa'abet bihi'l-humûm. "Bir insanın dertleri dallanıp budaklanmışsa…"
Onların peşinde koşuyor.
"Namaz kıl."
"Yahu, çok işlerim var."
"Camiye gel."
"İşleri daha bitiremedim."
"Cuma'yı kıl."
"Alacaklılar, borçlular kapıda bekliyor."
Öyle dertler dallanıp budaklanırsa ne olur?
Min ahvâli'd-dünyâ. "Dünya hallerinden dertleri dallanıp budaklanır, insan başına onları dert ederse…"
Ne olur?
Lem yubâlillâh. "Allah ona aldırmaz." Fî eyyi evdiyetihâ heleke. "O dertlerin hangi vadisinde ölecek bakalım."
O dertlerin, üzüntülerin, endişelerin, gamların, dünya tasalarının hangisinin vadisinde helak olacak; aldırmaz. Bakalım arsa işinin peşinde koşarken mi, bankadaki hesabı için mi, alacakları için mi, borçları için mi koşarken; nerede ölecek, bakalım. Yani, "Allah ilgilenmez." diyor, mübalat eylemez, aldırmaz.
Buradan anlaşılıyor ki insanın asıl ahiret tasasını çekmesi lazım.
Mead, dönüp avdet edeceğimiz yer, avdet etmek yeri, avdet yeri...
Demek ki biz oradan gelmişiz, oraya döneceğiz. Tabi ya, burası senin asıl yurdun değil ki! Küçük bir çocuk olarak geldin, büyüdün, yine gideceksin. Burası asıl yurt değil. Asıl yurt öbür taraf, mead, dönüp gideceğiz oraya. Oradan geldik tekrar oraya gideceğiz.
Burada 80 yıl yaşarsan, "Eh bayağı yaşlandı." derler. 90 oldun mu, "Maşaallah maşaallah." derler. 100'ü geçtin mi, herkes şaşırır… Öbür taraf; hüm fîhâ hâlidûn, cennet ehli de cehennem ehli de orada ebedî olacaklar. Öteki hayat ebedî, bununki gibi muvakkat değil.
Akla mantığa sığıyor mu; 80 yıllık hayatın peşinden koş, ebedî hayatı unut! Üç kuruşun peşinden koş, şuradaki elmas sandığını bırak. Elmas ve zümrüt dolu sandık duruyor, açık, görüyorsun, varsan alacaksın; bu tarafta üç kuruşun peşinde...
Ya bırak o üç kuruşu, burada elmaslar var, onlardan kaç tanesini alır!
Asıl ahiret tasasını çekmesi lazım. Nedir ahiret tasası?
Ahiret için iki büyük tasamız var. Birisi yüreğimizi ağzımıza getiriyor ki ya Mevlâ'mız bize;
"Ben buyurdum, buyruğumu tutmadın!" derse Mevla’m, ben ne cevap vereyim?
Ahirette halim ne olacak?
Ya cehennemine savurup atarsa, zebaniler yakamdan yakalayıp saçımdan sürüklerse... Saçından veya ayağından diyor…
Fe-yu'hazü bi'n-navâsî ve'l-akdâm, nereden rast gelirse yakalayacak, hor bir şekilde sürükleyip atacak… Dikkat mi ederler yani, el üstünde mi götürürler. Ucundan sopayı taktırtır, sürükler, atar götürür.
Peygamber Efendimiz, "Sakın cehenneme düşmeyin. Çünkü giren en aşağı birkaç hukub kalacak." buyuruyor.
Hukub ne demek? 80 küsur sene demek…
En aşağı birkaç 80 sene kalacak. Demek ki üç tanesi olsa, Arap dili kaidelerine göre muhakkak ikiden fazla olur, 240 küsur sene kalacak ama dünya senesi değil ahiret senesi... Ahiret senesinin de bir günü dünyanın bin yılı gibi. O zaman artık kaç milyon sene kalacağını anlayın! Cehenneme bir düştün mü… Gel de tasalanma, gel de bunun derdini çekme, gel de insanın bundan dolayı uykusu kaçmasın.
İbrahim b. Edhem, Belh padişahıyken derviş olan şahıs. Gece birisi ziyaretine gitmiş, misafiriyle aynı odada yatmışlar. Saray değil ki bir sürü odası olsun. Misafir arada bir uyanıyormuş, bakıyormuş. İnsan oradan oraya döner, bir tarafa yatınca kolu acır, öbür tarafa yatar... Bakıyormuş İbrahim b. Edhem hüngür hüngür ağlıyor, namaz kılıyor, dua ediyor, ibadet ediyor. Yine dalarmış, yine öbür tarafına dönerken uyanırmış, yine bakarmış İbrahim b. Edhem namazda, duada, tesbihte, zikirde, ibadette... Gece sabaha kadar kaç defa uyandıysa onu ağlayıp ibadet ederken görmüş. Sabahleyin de dayanamamış demiş ki:
"Yâ İbrahim! Ben senin gecen gibi gece görmedim. Nasıl gece geçirdin, sabaha kadar uyumadın, namaz kıldın durdun, hüngür hüngür ağladın..."
Biz olsak böyle bir söz karşısında koltuklarımız kabarır;
"İyi bak, yaptığım ibadeti gördü, benim ne kadar abid bir kul olduğumu anladı." deriz.
Yani çoğu kimse, yaptığı ibadete şımarır. Halbuki ne olacak, Allah kabul etti mi etmedi mi belli değil!
Diyor ki İbrahim b. Edhem kaddesallâhu sırrahu -Allah şefaatine erdirsin-:
"Ben de senin gecen gibi gece görmedim. İnsanın önüne cehennem ateşi gibi bir ateş yakarlar da insan gece nasıl uyur?"
Geçmeyecek miyiz üstünden?
Ve in minküm illâ vâriduhâ kâne alâ Rabbike hatmen makdıyyâ.
Herkes geçecek.
"Öyle bir ateş varken insan nasıl uyur?" diyor.
Onun da muhakeme tarzı o. Uyku tutar mı; dertli, ahiretin derdi var. Bir bu!
Bir de düşün ki Hoca Efendi’yi severdim, Peygamber Efendimiz' i severim, falancayı severim, filanca cömert kimseyi severim… Rahmetli nenemi, mübarek annemi severim; hep namaz başörtüsüyle gözümün önüne gelir… Bütün sevdiklerini düşün. Onlar ehl-i cennetin amellerini işlediler, Allah'ın mükâfatına erdiler, cennete gittiler. Sen de cennete gidemedin, bütün dostlardan ayrıldın. Bütün hasımlar, düşmanlar, kâfirler, müşrikler, katiller, caniler, hırsızlar, arsızlar, edepsizlerin yanına düştün. Dayanılır bir hasret mi? Aman cennetlik olayım, diye insan tasa çekmez mi? Aman dostlarımdan ayrılmayayım, aman Allah'ın sevgili kullarıyla beraber o nimetlerin içinde olayım diye uğraşmaz mı?
Nimetleri ayrı bir şey tabi, onu anlatmaya insanın gücü yetmez.
Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Cebrail aleyhisselam beni aldı götürdü. Sidretü'l-Müntehâ'ya geldik. Bir de baktım ki yaprakları fil kulağı kadar, meyveleri kılal gibi…"
Yani iri ve güzel meyveleri var demek istiyor.
"Sonra Mevlâ bir tecelli eyledi. Renkleri öyle değişti öyle değişti ki tarifi mümkün değil."
Artık o cennetin nimetleri, lezzetleri, güzellikleri, Tuba ağacı, Arş-ı Âlânın altındaki köşkler, zebercetler, huriler, gılmanlar, saraylar…
İnsan onları kaçırır mı, onları kaçırmak ister mi?
Tedbir alırsın da ahiretin saraylarını, cennetini kazanmaya bir tasan yok mu hiç?
Ne kadar akılsızız değil mi ne kadar akılsız şu insanlar!..
Biraz da onun tasasını çekmek lazım. İnsan;
"Biraz değil hocam! Öyle bir şey olduktan sonra her şeyimi veririm." der.
Peygamber Efendimiz' e birisi geldi. Müslüman değil daha, ayyaşın biriydi, içki içerdi, ömrünü müşriklikle geçirmiş, dedi ki;
"Yâ Resûlallah! Ben şu savaşta Müslümanların arasına katılsam, Müslüman olsam da çarpışsam, ölsem, cennete girer miyim?"
"Girersin." dedi.
"O halde şehadet ediyorum ki Allah'tan başka ilâh yok, sen de O'nun elçisisin." dedi, kelime-i şehadet getirdi. Aldı eline silahını, girdi er meydanına, şehit oldu. Daha bir tek rekât, bir vakit namaz kılmamış. Önünde harp var, aldı eline silahı, girdi; daha bir namaz kılmamış, cennetlik...
Verir insan canını… Verir, ne olacak? Geceleyin rüyanda gördün, çok mübarek bir zât, "Gel, haydi cennette seni bekliyoruz..." diye müjdeledi. Ölümü düşünür mü insan o zaman? "Sabah olsa da ölsem de öbür tarafa göçsem." der.
Allah bize akıl fikir versin.
Men ceale'l-humûme hemmen vâhiden kefâhullâhu ve ehemmehû min emri'd-dünyâ ve'l-âhireti ve men teşa'abed bihi'l-humûmu lem yubâlillâhu fî eyyi eydiyeti'd-dünyâ heleke.
Abdullah b. Ömer radıyallâhu anhumâ'dan rivayet edilmiş. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz:
"Her kim ki dertlerini tek bir dert haline getirirse…"
Bir derdi var, onu burada söylemiyor ama ahiret derdi.
"Kim dertlerinin hepsini bir tarafa koyar da zihnine ahiret tasası koyarsa…"
Ne olur?
"Allah ona dünyanın ve ahiretin kendisine tasa veren her işine kifayet eder, yardım eder, ikram eder."
Hem dünya hem ahiret! Dikkat edin, ahirete yönelenin dünyası harap olmuyor. Dünyası da ahireti de mamur oluyor. Dünyaya yönelenin dünyası da ahireti de gidiyor. Bir iman meselesi, şu kadarcık bir fark. Bıçak sırtı gibi, o taraf öyle bu taraf böyle. İmanın eseri, tesiri ile ahirete yönel, dünya da geliyor.
Hocalar, abidler, zahidler, Allah'ın sevgili kulları aç mı kalmış, açlıktan mı ölmüşler?
"Her kiminki dertleri dal dal, bölük bölük, çeşit çeşit olursa Allah onun hangi dünya vadisinde helak olacağına aldırmaz."
Burada evdiyeti'd-dünyâ diye zikretti. Dünyanın hangi vadisinde ölecek bakalım diye hiç aldırmaz, bırakır kendi haline uğraşsın dursun...
Men celese ale'l-bahri ihtisâben ve niyyetuhû ihtiyâten li'l-müslimîne keteballâhu lehû bi-külli nazretin fi'l-bahri haseneten.
Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh'ten bir hadis-i şerif.
Men celese ale'l-bahri. "Her kim deniz üzerine oturursa..."
Neden?
İhtisâben. "Sevabı Allah'tan bekleyerek, Allah rızası için."
Allah bana ecir verecek diye sevabı Allah'tan bekleyerek denizde oturursa…
Ve niyyetuhû ihtiyâten li'l-müslimîn. "Niyeti de Müslümanları ihtiyat etmek yani korumak."
"Buradan düşman gelebilir, ben burada durayım, Müslümancıklar rahat etsin…" gibi, Müslümanları korumak arzusuyla oturursa, Allah-u Teâlâ hazretleri ne yapar, bakın.
Keteballâhu lehû bi-külli nazretin fi'l-bahri haseneten. "Denize her baktığında Allah ona bir hasene yazar."
Çok büyük sevap yazar!
Denize oturmak tabiri biraz izaha muhtaçtır. Buhârî'de geçiyor ki, rükûbu'l-bahr yani gemiye biniyor, gemide nöbet tutuyor. Hani gümrük muhafaza memurluğu, sahil koruma teşkilatı gibi... Gemide, sahilde, gelecek düşmana karşı hazırlıklı nöbetçi duruyor.
Niyeti ne? Allah'tan ecir beklemek, Müslümanları korumak.
Müslüman kardeşlerini seviyor. Kendisi tehlikede…
Olsun! Müslüman kardeşleri arkada rahat etsin.
"Ölürsen?"
"Allah'tan ecrimi bekliyorum..."
Ölümden korkmuyor! Bütün işlerimizin sırrı ölüm korkusuna gelir, düğümlenir, toplanır. Her işimizin sırrı oradadır.
Be'l-yenkılûne min dârin ilâ dârin. “Bir evden öteki eve gider.”
Ve'l-âhiretü hayrun ve ebkâ. "Ahiret daha hayırlı ve ebedî..."
Ben dünyada ne yapayım!.. İnsanın dönüp de bakası gelir mi? Müslüman korkmaz, korkmayınca da kâfirlerin iflahı kesilir.
"Korkmuyor, bu adam ölümden korkmuyor. Ben buna ne yapayım?" der, biter.
Ne elektronik beyin ne atom silahı ne başka bir silah işler, biter.
Onun için ilk işi, Müslümanı imanından ayırmak. İmanından ayırdı mı, içine dünya zevki, sevgisi koydu mu?
"Bak ne güzel arabalar ne güzel köşkler var. Uçaklar var, iltifat var, alkış var..."
Dünyayı sevdirtir. İnsan dünyayı sevdi mi ayrılmak istemez ki…
Dünyayı sevdi mi ölümden korkar!
İki tane sarhoşluk sarınca Müslümanların hâli haraptır.
Birisi cahillik, cahillik sarhoşluğu...
Bu nasıl izale olacak?
İşte onun için hadis okuyoruz. Peygamber Efendimiz her şeyi bize öğretiyor. Onun için ilim öğreniyoruz. Cahillik sarhoşluğu geldi mi, Müslümanın kafası bozulur.
İkincisi, sekretü'l-ayş, yaşam sarhoşluğu... Konfor, zevk, sefa geldi mi o zaman rahatını bozmak istemez.
"Kalk namaz kıl."
"Uykumu alamadım daha. Gece televizyonda çok güzel program vardı, geç vakte kadar seyrettim, uykumu alamadım."
"Haydi kalk, bugün gidelim, filanca yerde bir hayırlı çalışma yapalım. Fukaracığın evini yapalım. Dul var, yetim var, irşat edelim..."
Allah bir insanın hayrını murat etti mi onu hayırlara muvaffak eder. Bir insanın hayrını murat etmedi mi parası oraya gider buraya gider, bu dünyada keyif ve sefa sürer ama 80 sene... 80 sene bile değil! İnsanın 80 senesi tamamen keyifle mi geçiyor? Bir kere yarısı uykuyla geçiyor. 70'ten sonra ihtiyarlıyor, kemikleri erimeye başlıyor, eklemlerinde ağrılar sızılar başlıyor. Yani toplasan hakiki bir zevk, sefa süresi birkaç seneyi ancak doldurur. Ona öyle koşturuyor, beri tarafa bakmıyor.
Ne yapalım, şeytan bağlamış. Şeytan insanın âzâlarına düğüm atar; gözüne, kulağına, diline düğümleri atar. Gece uyandırırsın uyanmaz.
"Kalk teheccüd kıl."
Kalkamaz ki kalkması mümkün değil, şeytan âzâlarını düğümledi. Onun için o olmuyor.
"Param gitmedi, yanımda kaldı."
Yahu senin paranın gitmemesi mi iyi gitmesi mi iyi, bir düşün bakalım.
Peygamber Efendimiz eve geldi, sordu:
"Sabahleyin kestiğimiz koyunu ne yaptınız?"
"Yâ Resûlallah! Hepsini tasadduk ettik, bize bir budu kaldı."
Peygamber Efendimiz;
"Demek ki bir budu hariç hepsi bizim olmuş." dedi.
İnsanın tasadduk ettiği kendisinin oluyor, ahirete geçiyor, ahiret defterine kaydediliyor. Bir koyunun öbür taraflarını tasadduk ettik, kaldı bir tanesi… Burada yediğin deftere geçmiyor, yaptığın hayır geçiyor. Yaptırdığın cami, hayır, baktığın hasta, gelin ediverdiğin çocuk, yetim çocuk, dul kadın, cihada sarf ettiğin, harcadığın para... Bu hayırlar geçiyor, onlara harcayacaksın tabi...
"Ne kadar ekmek yersin bir günde? On tane ekmek getireyim?"
"Yok istemem hocam! Ben günde yarım ekmek yiyorum."
"Gördün mü ya, yarım ekmek yersin. Başka?"
"İşte küçükten beri iyi geçinmeye alıştım, biraz da et isterim."
"Al, şu kadar et, şu kadar peynir… Sonra? Hadi biraz daha ye."
"Yok hocam, doydum elhamdülillah. Doktor zaten fazla yeme, dedi."
İşte insanın ihtiyacı bu kadar… Midesi doldu, evi de var, sırtı da örtülü; tamam daha ne! Gerisini hayra sarf et ki ahirete gitsin! Biriktir, biriktir, biriktir, tam ölüm vakti gelince, "Malımın şu kadarı şuna, şu kadarı şuna..." der.
"Evet, tamam tamam, sen üzülme babacığım. Üzülme yaparız, yaparız..." derler, yapmazlar. Görürsün yapar mı!.. Sen uyanıkken yapsana!
Demek ki Müslümanların iyiliği için gemide seyahat edip bekçilik yaparsa Allah denize her bakışı için Uhud dağı gibi sevaplar veriyormuş.
Bu ibarede, rakibe'l-bahri demiyor, men celese ale'l-bahri diyor, "Denize kim oturursa…"
Bu, "deniz sahiline oturmak" mânasına da gelebilir. Yani sahilde, bir kalede, mesela Anadolu Hisarı, Rumeli Hisarı, Çanakkale'de Aziziye tabyası, Bodrum'da kale, Alanya'da kale vs. O da olabilir, Allah-u a'lem... Deniz kenarına oturmuş, düşman gelmesin, bu tarafa geçmesin diye denize bakıyor.
Çanakkale'den düşmanı geçirmediler ya! 250 bin kişi mi, 500 bin kişi mi ne orada şehit oldu. Biz burada rahat edelim, dinimize imanımıza bağlı yaşayalım diye şehadet şerbetini şıkır şıkır içtiler.
Şu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli,
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli, diye orada şehit oldular. Şimdi millet ezan okununca, "uykumuz kaçıyor" filan diye ezanı bıraktırıyor.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
03.11.1985 -
Niyetin Halis Olması
03.03.1985 -
Zulüm, Cemaat, Ezan,
