04.08.1985 - Menfaat İçin Kuran Okumak, Ayetel Kürsi, Vakıa, Kıyame, Kadir ve İhlas Sureleri

04.08.1985 - Menfaat İçin Kuran Okumak, Ayetel Kürsi, Vakıa, Kıyame, Kadir ve İhlas Sureleri
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men karae inde emîrin kitâballâhi leanehu'llâhu bi-külli harfin karae indehû la'neten ve leane'l-emîre aşre la'nâtin ve yuhâccuhu'l-Kur'ânu yevme'l-kıyâmeti fe-yünâdî hünâlike subûren. Fe-hüve mimmen yukâlu lehû: Lâ ted'u'l-yevme subûran vâhiden. el-Âyeh.
Bu da Ebu'd-Derda radıyallahu anh'ten Deylemî'nin naklettiği bir hadîs-i şerîftir. Bu hadîs-i şerîfte de Kur'ân-ı Kerîm'in iyi maksatlarla okunması, kötü yerlerde kötü maksatlarla dünya menfaati celp etmek için veyahut da birilerine yağcılık yapmak için okunmaması gerektiğine dair, okunursa onun iyi olmayacağına dair.
Men karae. "Her kim ki okur." İnde emîrin. "Bir hükümdarın, komutanın yanında." Kitâballâhi. "Allah'ın kitabı olan Kur'an'ı okursa." Leanehu'llâhu bi-külli harfin karae indehû la'neten. "Onun yanında okumuş olduğu her bir harf için Allah ona bir lanetle lanet eder." Ve leane'l-emîre aşre la'nâtin. "O emire de her bir harf için on defa lanet eder."
Okuyana bir, o emire de on defa lanet eder.
Neden? Emir zalim, okuyan kimse de riyakâr ve gösteriş ehli; emirden bir şey celp etmek için... Çünkü komutan ya başkan ya parası var, pulu var, sarayı var, imkânı var ya ona bir vazife verir, ya bir kese altın verir, ya bir maaş verir, ya bir şey verir diye...
Bu hadisin içinden çıkardığımız mânaya göre, biz bugünkü sözlerle söyleyelim;
"Bir insan dünya menfaati celp etmek için liyakatsiz bir adamın yanında Kur'an'ı okursa..."
Hani var ya; adamın dinden imandan nasibi yok, haberi yok; Ramazan'da şurada burada heves ediyor, "Ben yapmazsam ayıplarlar. 'Ağadır bu.' Yapmam lazım." diye düşünüyor. O da bir ziyafet çekiyor, etrafına bir sürü insan topluyor;
"Hadi bakalım şunu okuyun, bunu okuyun..."
Artık orada ona riya, gösteriş olsun diye, onun menfaatini celp etmek için, cebine aktarmak için sahtekâr insanlar [bazı] şeyler okuyabiliyorlar. Az da olsa bunlar bazı yerlerde zaman zaman görülebiliyor.
Tamam, böyle zalim bir başkanın, emirin yanında Allah'ın kelâmını riya ile, gösteriş ile bir kimse okursa her bir harf için Allah'ın bir kere lanetine uğrar. Emir on misli lanete uğrar.
Ve yuhâccuhu'l-Kur'ânu yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde Kur'an-ı Kerîm ondan davacı olur."
"Beni riya ile okudu, o zalimin yanında okudu!"
O zalim, Kur'an'ı dinleyecek adam değil ki, onun emirlerini tutacak insan değil ki... Şarkı dinler gibi dinliyor, gazel dinler gibi dinliyor... Peygamber Efendimiz;
"İlmi nâehle vermeyin." demiş, biraz ona benziyor. İlmi nâehle vermeyin, ilme yazık olur, ilme zulmetmiş olursunuz. İlmi ehlinden esirgemeyin, bu sefer bu adamcağıza yazık etmiş olursunuz. Ehli işte, öğrenecekti ne güzel, sen ona ilmi öğretmedin. Beriki herife öğrettin; onun hiç o tarakta bezi yok, adam olacağı yok, nâehil kimse. Yazık ettin. Şimdi ilmi nerelerde kullanacak o; şerde kullanacak, dünya menfaati celp etmekte kullanacak. İlmi nâehle vermeyecek, ehlinden esirgemeyecek.
Ehli geldi;
"Bana şunu öğret."
"Peki gel. Sabah gel, gece gel, gündüz gel..." ona öğretecek.
Ama nâehle de ilmi vermeyecek.
Edebiyat Fakültesinde okuduğumuz zaman bizim bir profesör vardı. Kendisi Almandı. Buraya gelmiş; Cihan harbinde, Çanakkale harbinde bulunmuş. Almanlarla beraber yaptık ya o harbi... O zamandan yerleşmiş. Arapça, Farsça mütehassısı. Almanya'da öyle yetişmiş. Türkiye'de de mükemmel Türkçe öğrenmiş. Ne makaleler yazmış ne kitaplar yazmış; herkes kitaplarını okur, "çok bilgili bir kimse" diye hürmet eder.
Bir gün derste bize Arapça okutuyor, Arapça eski metinlerden okuyoruz, dedi ki:
"Ben Şâfiî mezhebindenim." dedi, ben yerimden hopladım. Vay Alman vay… "Şâfiîyim" deyince benim gözlerim açıldı. O da benim heyecanımı anladı. "Ben Şâfiî mezhebindenim." deyince benim heyecan duymamdan anladı, güldü, dedi ki:
"Benim hocam..."
İsmail Saip Hoca diye bir hoca varmış Beyazıt Umumî Kütüphanesi'nde, derya gibi bir adammış. Birisi bir mesele sordu mu;
"Evladım, git kütüphaneden filanca dolabın üçüncü rafından sağdan sekizinci kitabı al, 75. sayfasını aç, işte o mesele oradadır." diye söylermiş. Hafızası öyle kuvvetli bir insanmış. "İsmail Saip Hoca" derlermiş. Çok büyük eserler de yazmış da eserleri basılmış...
Bunlar ondan ilim öğreneceğiz diye Müslüman olmuş. Bir bizim bu bize Arapça öğreten profesör, dünya çapında meşhur bir oryantalist -yani müsteşrik- profesör. Bir de bir başkası vardı, o da yine ismini değiştirmiş, Müslüman olmuş, o da bir başka yerdeydi Edebiyat fakültesinde; o da onun talebesi.
Bak ilim adamı vakar sahibi oldu mu nasıl döndürtüyor, o ilmi öğreneceğim diye...
Kalbi Allah'a kalmış... Zahirde "Ben Müslüman oldum." diyor, "Şâfiî mezhebindenim." diyor, hocasına hürmet ediyor, elini öpüyor. Eh, kalbi Allah'a kalmış. Kalbinden Müslüman olursa kurtulur, olamazsa ne diyelim?
Sizler de bizler de öyle değil miyiz? Müslümanlığı has hâlis yaparsak kurtuluruz. Kalbimizde riya, fesat, fitne olursa herkes zarar eder. O da zarar eder, biz de zarar ederiz.
Zahiren Müslüman olmuş; biz zahire göre hükmederiz, ötesine aldırmayız. Adı Oscar iken değiştirmiş Osman adını almış. Annamaria iken adını değiştirmiş, bilmem ne bilmem ne adını almış. Şöyleyken böyle...
"Eh, bizi aldatmış." Bizi aldatmadı, kendini aldattı. Bizi ne aldatacak, biz ne zarar gördük? Kendisi görecek âhirette, aldatmışsa... Hakikaten Müslüman olmuşsa kendisi faydasını görecek.
Nâehle ilim öğretmek yok.
Bir gün fakültedeyim. Baktım çocukların bazısı, birkaç tanesi başka fakültelerdeki gibi, hani hocaya saygı yok, öyle bir şey yapmaya kalkar gibi oldular. Dersi kestim... Çok sinirlendim ama; elim ayağım titredi. Bir kestim dersi, camın önüne gittim, birkaç derin nefes aldım... Çünkü çok fena söyleyeceğim; kendimi tutmasam çok fena olacak iş... Ama çocuklar da mum gibi sarardılar. Sonra döndüm dedim ki:
"Bak, ben size bu dersi siz imanlısınız diye veriyorum. Yoksa çatlasanız vermem bu dersi size. Ağzımı açıp size bir harf öğretmem. Nâehle ilim öğretir miyim? Edebinizi takının, bu şey bir daha tekerrür etmesin." Etmedi elhamdülillah...
Biz başka bir fakültedeyiz, hocayız. Bir hukuk profesörü var, o da Elâzığ Üniversitesine gidiyor, Ankara Üniversitesine gidiyor, bir de bizim o bulunduğumuz [fakülteye] geliyor. Ben de oraya başka yerden geliyorum. İkimiz de üniversite hocasıyız. Ben öteki hukuk profesörüne sordum:
"Hocam, nasıl buradaki talebeler?"
"Valla Es'ad Bey, ben buradaki çocuklara hayret ediyorum. Bunlar melek gibi çocuklar." dedi. Bu Adapazarı'nda, Sakarya Mimarlık Mühendislik Mektebi -şimdi fakülte oldu- oradayız.
"Bunlar melek." dedi.
"Kapıyı çalıyorlar; 'Hocam çok özür dilerim, tren geç kaldığı için geç geldim, izin verir misiniz, derse girebilir miyim?' diyor, bayılıyorum.
'Buyur evladım.' diyorum, giriyor içeriye.
Hâlbuki bir tekme vuruyor kapıya... Ceketi omzuna almış, hiç yüzüme bakmadan kabadayı kabadayı giriyor. Hele bir laf söyle... 'Laf söyle de göreyim!' gibilerden bir edayla oturuyor yerine." diyor.
"Bu çocuklar melek..."
Bu çocuklar da bilir onlar gibi olmasını...
Nerelerden nerelere... Bunu riyakârlık etmemek ve ehline ilim öğretmek sözünden açtık.
Emir, Kur'an okumaktan anlayacaksa, Kur'an'a hürmet edip emrini tutacaksa onun yanında oku. Anlamayacak bir insanın yanında gazel okur gibi Kur'an okumak olur mu? Olmaz.
Okursan ne olur? Her harfi için Allah'ın bir lanetine uğrarsın. Demek ki Kur'an ciddi bir kelâm olduğundan insanın söyleneceği, okunacağı yere bile dikkat etmesi lazım.
Şurada, Allah rahmet eylesin, nice hürmetkâr, eski, ilimleri öğrenmiş hafızlar geldi geçti... Diz çöktüler mi burada heykel gibi otururlardı ne ağzını kıpırdatır ne vücudunu sallar, ciddi ciddi Kur'ân-ı Kerîm okurlardı.
Bir keresinde, hiç unutmuyorum; müezzinlik yapan gençlerden, çocuklardan bir tanesi;
Ve lem yekün lehuuu küfüven ehad.
Orada lehû bu kadar uzatılmayacak.
Ve lem yekün lehû küfüven ehad denilecek. Fazla uzatmış.
Namazı kıldık, şuradan dışarıya çıkıyoruz. Hoca efendi rahmetli -bizim Hocamız değil de buraya misafir gelir giderdi, iyi hafız- dedi ki:
"Niye lehû'yu o kadar uzattın?" O da işin ciddiyetini anlamadı, yani hocasının ikâzını... Biraz gülerek, ezilerek, büzülerek işte bir laflar söyledi, ne söylediğini unuttum da "İşte oldu..." gibilerden...
"Yüzüne bir tokat aşkedersem görürsün! Anlarsın o zaman oldu mu olmadı mı..." dedi. Ben de hayret ettim; bir lehû'yu birazcık uzattı diye hiç ona bile razı olmuyor. Nasıl okuması gerekiyorsa ona göre okuyacak. Kendisi çünkü oturdu mu yerinden kıpırdamazdı; heykel gibi.
Kur'an saygısı, sevgisi, edebi öyledir. Edep kitaptan öğrenilmez; üstattan öğrenilir. Hocanın karşısına diz çökersin, öğrenirsin; ilme nasıl kıymet veriliyormuş, ilim nasılmış...
Şurada ben hatırlarım hafız kardeşlerimizden, seneler öncesi mahâric-i hurûfu öğrenmiş; "Şurada hocam bana yeniden öğret." Diz çöküyor, oturuyor. Bir be harfini kaç defa tekrar ediyor, bir cim harfini kaç defa tekrar ediyor... Mahâric-i hurûf taalimi. O kadar ciddi. Kur'ân-ı Kerîm kıymetli olduğundan her şeyi böyle.
Men karae âyete'l-kürsîyyi dübre külli salâtin mektûbetin lem yemna'hu duhûle'l-cenneti illâ en yemûte.
Bu hadîs-i şerîfi biraz daha dikkatli hafızanıza yerleştirin. Sebebini söyleyeceğim. Bu hadîs-i şerîf Ebû Ümâme el-Bâhilî hazretlerinden rivayet edilmiş. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz:
"Her kim ki her farz olan namazın arkasından Âyete'l-kürsî'yi okursa..."
Yani Allahu lâ ilâhe illâ hüve'l-hayyu'l-kayyûm... diye başlayan âyet-i kerîme. Âyete'l-kürsî derler. Vesia kürsîyyihü's-semâvâti ve'l-ard geçtiği için içinde adı Âyete'l-kürsî.
"Bu âyet-i kerîmeyi kim her farz namazın arkasından okursa..."
Lem yemna'hu duhûle'l-cenneti. "Onu cennete girmekten hiçbir şey alıkoymaz." İllâ en yemûte. "Ancak ölmesi..."
Ölüm var arada da ondan cennete giremiyor. Yaşıyor da ondan. Ölümden gayrı bir şey onun cennete girmesine mâni olmaz. "Girecek cennete ama ölmedi; ölse ondan sonra cennete gidecek." demek.
Şimdi buna niye "Dikkat edin!" dedim, onu söyleyeyim: Kardeşlerimizin kimisi gidiyor, Suudi Arabistan'da okuyor, -Allah mübarek etsin.- kimisi Libya'da okuyor, kimisi Şam'da okuyor, kimisi Irak'ta okuyor, kimisi Pakistan'da okuyor.
Allah insanın gönlüne hayırlı ilim versin. "Şeytan da bilgili" derler ya... Arapların içinde de bizden çok daha Arapça iyi bilen insan yok mu? Arap kendisi, var. Ama hak yoldan gitmiyorsa Arapça bilmesi fayda etmez.
Orada ne görmüşse görmüş ne okumuşsa okumuş, kimden, hangi batıl mezhepten [öğrenmişse];
"Efendim bu namazın arkasındaki bu tesbihler, oturmalar, kalkmalar nedir? Ben vallâhi de billâhi de bunların hiçbir tanesini bundan sonra yapmam!" demiş, çıkmış, bir de yemin yapıştırmış. Sanki bunlar bid'atmış gibi... "Yalanmış, yanlışmış" demek istiyor, "Dinde bunların aslı esası yok." demek istiyor da yemin-i billah ederek "Böyle yapmayacağım!" demiş.
İsmini sormadım da bu şaşkının ama bana böyle anlattılar. Suudi Arabistan'da okumuş veyahut Libya'da okumuş, nerede okuduysa bilmiyorum; gelmiş, bizim bu namazların arkasından salavât getirmemizi, sübhanallah dememizi, elhamdülillah dememizi, Allah-u Ekber dememizi, Âyete'l-kürsî okumamızın hepsini külliyen reddediyor. Yokmuş böyle şeyler de yanlış olarak sanki yapılıyormuş da vallâhi de billâhi de o ondan sonra yapmayacakmış.
E şaşkın adam, senin ilmin daha fındık kabuğunun içini doldurmaz. Daha çok fırın ekmekler yiyeceksin, büyüyeceksin, adam olacaksın, olursan... Ondan sonra anlayacaksın dünyanın kaç köşeli olduğunu, kaç bucağı olduğunu... Bak, hadîs-i şerîfte ne buyuruyor Peygamber Efendimiz?
Âyete'l-kürsî'yi okumayı tavsiye ediyor. Bunun karşılığının cennet olduğunu bildiriyor ve "O kişinin cennete girmesine ancak ölümü engel arada, başka bir engel yok." diye bildiriyor.
Bunun gibi tesbihler için de hadisler var. O sübhanallah'lar, elhamdülillah, Allah-u Ekber'ler için de... Ondan sonra, öteki salavâtların da sebebi var.
Dedelerimizin bize hazır olarak öğretiverdikleri, bizim âdet olarak yapıverdiğimiz bu namazın arkasındaki önündeki merasimin hepsi hadislerden çıkartılmış.
Efendi, sen ne sanıyorsun? Sen dedelerimizi cahil mi sandın? Onlar Arapça kitaplar yazıyorlardı da Araplara Arapça öğretiyorlardı. Hâlâ şimdi Emsile, Bina, İzzî, Maksûd okutuluyor mu? Hâlâ bizim büyüklerimizin yazdığı bilmem ne kitabı, bilmem ne kitabı Arap âleminde basılır, okunur. Sen dedelerini öyle hor hakir görme.
Bunlar, bu zamâne insanları bizim buradaki zamâne insanları gibidir. Onlar Arapça biraz bilirler, Arap memleketinde ama onlar öyle derya gibi değil. Onların bilgileri o eskilerin yanında öyle çok değil. Eskiden ne derya gibi insanlar gelmiş geçmiş.
Men karae külle leyletin izâ vaka'ati'l-vâkıa lem yusibhu fakrun ebeden ve men karae külle leyletin lâ uksimu bi-yevmi'l-kıyâmeh lekıya'llâhe yevme'l-kıyâmetive vechuhû ke'l-kameri leylete'l-bedri.
İbn Asâkir'de kaydedilmiş. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz;
Men karae külle leyletin. "Her bir gece her kim izâ vaka'ati'l-vâkıa sûresini okursa ona asla fakirlik uğramaz. Her gece bir kimse lâ uksimu bi-yevmi'l-kıyâmeh sûresini okursa kıyamet gününde Allah'a yüzü ayın on dördü gibi pırıl pırıl parlak bir şekilde kavuşur."
Bu iki sureyi ezberlemek lazım değil mi? Bu hadisleri neden okuyoruz? Hak bellediğimiz şeyi tatbik edeceğiz.
İzâ vaka'a sûresini ezberlemek lazım; insan fakirlik çekmeyecek. Okumak lazım. İlk önce yüzünden okursunuz okursunuz, sonra ezberlenir. Sonra lâ uksimu bi-yevmi'l-kıyâmeh sûresini de okumak lazım ki çünkü bazı yüzler o gün kapkara olacak...
Yevme tebyaddu vücûhun ve tesveddü vücûh... "Kıyamet gününde bazı yüzler kapkara olacak, bazı yüzler pırıl pırıl nurânî olacak." O yüzü ak olanlardan, hem de ayın on dördü gibi pırıl pırıl olanlardan olmak için o sûreyi okumak lazım.
Bunun bir hikâyesini de mecmuamızda yazmıştık: İbn Mes'ûd radıyallahu anh ki İmâm-ı Âzam Efendimiz' in de feyiz aldığı kimsedir. Müfessirlerin pîri sayılır. Abdullah b. Mes'ûd radıyallahu anh ölüm döşeğine yatmış. Ağır hasta, ölecek, belli, tamam. Ne yapalım, ölüm hak. Hz. Osman-ı Zinnûreyn yanına ziyarete gitmiş ve diyor ki:
"Ey İbn Mes'ûd!" Birisi Hz. Osman, dört halifeden üçüncüsü, meşhur Hz. Osman; Kur'ân-ı Kerîm'i toplayan, Peygamber Efendimiz' in iki tane kerîmesine -peşpeşe yani vefat edince ötekisi olmak üzere- sahip olmuş olan bahtiyar, aşere-i mübeşşereden kimse. Gelmiş, İbn Mes'ûd radıyallahu anh'a diyor ki;
Mâ teştekî? "Şikâyetin ne, hastalığın ne?" O mübarek de... İnsanlar ne kadar haddini bilip yükseldikçe ne kadar mütevazı oluyorlar... Yüksek insanlar ne kadar mahviyetkarâne hareket ediyorlar.
"Şikâyetin nedir?" diyor, latife olarak cevap veriyor;
Zünûbî diyor; "Günahlarım." Miden mi ağrıyor, başın mı ağrıyor, dizinde mi ağrı var, derdin nedir, sıkıntın nedir?
Onu söyleyip de sevabını kaçırtır mı; söylemiyor. "Şuram ağrıyor, buram ağrıyor, öldüm, bittim, ah, vah..." demiyor da " Nedir şikâyetin?" deyince lafı çevirttiriyor; "Günahlarım." diyor. "Günahlarımdan şikâyetçiyim, derdim o." Şaka yapıyor. Bir çeşit latife ile cevap veriyor.
Ve mâ teştehî? "Ne arzu ediyorsun? Arzu ettiğini alayım." Helva, börek, çörek, neyse, o zamanın imkânlarıyla... Hastanın canı hani bir meyve çeker; "Ah bir nar olsa da... Canım ekşi nar istedi..." Hastaların canı böyle bir şeyler çeker.
"Ne canın çekiyor? Ne istiyorsun? Neye iştiha duyuyorsun?" Ona da yine latifeli cevap veriyor, diyor ki;
Rahmete rabbî. Verebilir misin?
"Rabbimin rahmetini canım çekiyor. Onu istiyorum." diyor. Meyve sebze, yiyecek içecek, tatlı tuzlu demiyor da…
Bakıyor o cevap da öyle, bu sefer Hz. Osman başka bir soru soruyor, diyor ki;
Hel âmuru leke bi-tabîb? "Sana emredeyim mi bir tabip, bir doktor gelsin mi?" Diyor ki;
Lâ hâcete lî fîhi. "Benim doktora ihtiyacım yok." Ve't-tabîbu emradanî. "Beni doktor hasta etti."
Hangi doktor hasta etti? Yanlış ilaç mı verdi? Hayır. Doktorların doktorları Allah-u Teâlâ hazretleri o hastalığı ona nasip etmiş;
"Bana asıl şifayı verecek olan Zât bu hastalığı nasip etmiş. Allah Teâlâ bana hastalığı nasip etmiş. Doktor filan istemem." diyor. Her cevap böyle nükteli geliyor.
"Sana biraz para pul, altın para, dinar, dirhem vereyim mi?"
"Ona da ihtiyacım yok." diyor. Para teklif ediyor; "İhtiyacım yok." diyor, " İşte görüyorsun, hastayım, öleceğim, ne yapayım parayı?" diyor. Gözü tok.
Yekûnu min ba'dike li-benâtike... "Sana lazım olmasa senden sonra kız çocuklarına lazım olur." Demek ki İbn Mes'ûd'un geride kız çocukları kalmış. Babaları ölecek, kız çocukları geride kalacak. Hz. Osman "Onlara kalır." diyor.
E tahşâ li-benâtiye fakran? "Sen benim kız çocuklarımın fakirliğe düşmesinden mi korkuyorsun?" diyor Hz. Osman'a. "Ben onlara izâ vaka'a sûresini öğrettim." diyor. Ve "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden duydum ki:
'Kim izâ vaka'a sûresini her gece okursa asla ona fakirlik, yoksulluk bulaşmaz, gelmez.' dedi." diyor.
Râvi bunu duyduktan sonra her gece okumaya başlamış.
Biz de her gece okuyalım dedik de seyahatti, şunuydu bunuydu, aksatıyoruz. Siz aksatmayın inşaallah. İzâ vaka'a sûresini her gece okuyun.
İşte bak, burada o hadîs-i şerîf çıktı. İza vaka'a'yı ve lâ uksimu bi-yevmi'l-kıyâmeh sûresini...
Men karae fî isri vudûihi innâ enzelnâhu fî leyleti'l-kadri merreten vâhideten kâne mine's-sıddîkîne ve men karaehâ merreteyni kütibe fî divâni'ş-şühedâi ve men karaehâ selâsen haşerehu'llâhu mahşere'l-enbiyâ'.
Enes radıyallahu anh'ten.
Abdest aldıktan sonra bir kimse, abdestinin arkasından, ellerini silerken, abdestini bitirdiği zaman innâ enzelnâhu fî leyleti'l-kadr sûresini okursa ne olur?
Merreten vâhideten. Bir kere okursa sıddıklardan yazılır.
Ve men karaehâ merreteyni. İki defa okursa adı şehitlerin divanına yazılır.
Ve men karaehâ selâsen. "Üç defa okursa." Haşerehu'llâhu mahşere'l-enbiyâ'. "Allah onu peygamberlerle beraber haşreder."
Abdestin arkasından innâ enzelnâhu fî leyleti'l-kadri'yi bir kere, iki kere, üç defa okumanın sevabı. Abdestten sonra bunu unutmayın.
Men karae kul hüvallâhu ehad hamsîne merreten ğafera'llâhu lehû min zünûbe hamsîne seneten.
"Her kim kul hüvallâhu ehad sûresini elli defa okursa Allah onun elli senelik günahını affeder." Enes radıyallahu anh'ten. Sünen-i Dârimî'de.
Men karae kul hüvallâhu ehad mietey merretin ğafera'llâhu lehû zünûbe mietey senetin.
"Kim kul hüvallâhu ehad sûresini iki yüz defa okursa Allah onun iki yüz senelik günahını affeder." İnsanın ömrü de iki yüz seneyi bulmaz, yani bütün ömrü boyunca günahları affedilmiş oluyor.
Bu gibi hadisleri okuyunca tatbik etmek lazım. Allah-u Teâlâ hazretlerinin lütfu keremi çoktur, bunun [sevabına] ermek için bunları okumaya devam etmek lazım.
Arkasından üç tane hep kul hüvallâhu ehad'ın faziletine dair:
Men karae kul hüvallâhu ehad miete merretin. "Her kim kul hüvallâhu ehad sûresini yüz defa okursa." Ğafera'llâhu hatîete hamsîne âmen. "Allah onun elli senelik günahını bağışlar." Me'ctunibet hısâlen erbaen. "Dört tane suçtan, günahtan geri durulduğu takdirde..." Demek ki günaha devam, kul hüvallâhu ehad'ı okumaya devam olmayacak. Günahlardan kesilmek şartıyla olacak.
Neymiş o dört günah?
1. ed-Dimâ'. "Kan."
2. el-Emvâl. "Mal."
3. el-Fürûc. "Namuslar."
4. el-Eşribe. "İçkiler." Bunlardan korunduğu takdirde...
Kandan korunmak ne demek? Birisini öldürmekten, kanına girmekten sakınmak. Çünkü katl büyük günahlardandır. Katlden kaçınacak.
Ve'l-emvâl. Başkasının mallarını haksız yere almak. Hırsızlık suretiyle, gasp suretiyle, hangi suretle alırsa alsın haksız yere aldı mı, o büyük günah, olmaz.
Ve'l-fürûc. Başkasının namusunu pâyimal etmek. Namusuna tecavüz etmek. O da olursa, o namussuzluğu da yaparsa insan ona da bu [sevap] yok.
Ve'l-eşribe. İçki içmek, yani sarhoşluk.
Bunları yapmadığı takdirde; adam öldürmediği, hırsızlık yapmadığı veya gasp etmediği veya çalmadığı, almadığı, başkasının namuslarına zarar vermediği, sarhoş olmadığı, içki içmediği takdirde Allah onun elli yıllık günahını bağışlar.
Hepsi Enes radıyallahu anh'ten, kul hüvallâhu ehad'ın faziletine dair. İki tane daha var sayfanın sonuna kadar, onları da tamamlayıverelim.
Men karae kul hüvallâhu ehad elfe merretin. "Her kim bin defa kul hüvallâhu ehad'ı okursa." Fekad işterâ nefsehû mina'llâhi azze ve celle. "Kendisini Allah'tan satın almış olur." Yani cehennemden paçayı kurtarır, kurtarmasına vesile olur.
Bir oturmalı, bu bin defayı da hadisi duyunca insan hiç olmazsa birkaç defa yapmalı...
Men karae kul hüvallâhu ehad dübüre külli salâtin mektûbetin aşre merrâtin. "Her kim ki farz olan her namazın arkasından kul hüvallâh'ı on defa okursa." Hah, bu kolay...
Evceba'llâhu lehû rıdvânehû ve mağfiretehû. "Allah ona rızasını ve mağfiretini vacip kılar." Yani mutlaka rızasına ve mağfiretine erer.
Her namazın arkasından parmaklarımız sayısınca on defa okuyuverelim.
Bu kul hüvallâhu ehad sûresi çok kıymetli bir sûredir. Bunların hepsi işte peş peşe sıralanmış, kul hüvallâhu ehad'ın fazileti ile ilgili.
Kıymetinin sebebi; Kur'an, Allah'ın kelâmı olması. Ayrıca fazileti; Allah'ın varlığını, birliğini, kudretini ifade etmesi. Marifetullah ile ilgili bilgiler olduğu için kul hüvallâhu ehad'ın sevabı çoktur.
Allah bizi ehl-i mağrifet eylesin, ehl-i Kur'an eylesin. Çok hayırlara, sevaplara nâil olmak, şu hadislerde vaat edilen o mükâfatlara ermek nasip eylesin.
Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.
18.11.1984 -
Haramdan Tedavi, İlim
00.09.1984 -
Başkalarını Dost Edinmek,
