06.01.1985 - Hadis Nakletmek, Denizde Nöbet Beklemek

06.01.1985 - Hadis Nakletmek, Denizde Nöbet Beklemek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn.Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men haddese annî mâ lem ekul ev kassara ann şey'en emertü bihî fe'lyetebevve' beyten fi'n-nâr.
Sadaka Resûlullah ve eûzu billah.
Bu hadîs-i şerîf, hadis nakli ile ilgili. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki:
Men haddese annî mâ lem ekul. "Her kim ki benim söylemediğim bir sözü benden sanki söylemişim gibi naklederse…"
Söylemedim öyle bir şey, uyduruyor. “Kim benden benim söylemediğim bir sözü uydurma olarak naklederse…”
Ev kassara ann şey'en emertü bihî. "Benim emretmiş olduğum şeyden bir şeyi kısar, benim söylemiş olduğum bir şeyi eksik söyler, saklarsa…" Fe'lyetebevve' beyten fi'n-nâr. "Cehennemde kendisine ateşten bir ev edinir."
Kendisini hazırlasın, gideceği yer orası. Böyle yapmakla hazırlıyor demek…
İşte bu hadîs-i şerîfler ve buna benzer tavsiyeler bizim ulemâmızı tir tir titretmiştir. Onun için öyle kimseler var ki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in meclisinde bulunmuş, hadisini dinlemiş ama "ya eksik söylersem, ya biraz hatalı olursa" diye ömrünün sonuna kadar kendisini tutmuş, söylememiş. İki ateş arasında; söylese yanlış olsa cehenneme girecek, söylemese söylememek hakkında da hadîs-i şerîf var…
"Her kim ki yanında bir ilim, bilgi bulunur da onu ketmederse cehennemde ateşten gemlerle ağzı gemlenir."
Söylemedi, o ilmi başkasına öğretmedi, nakletmedi. Atın nasıl ağzına dizginlemek için gem vuruluyor. Ama cehennemde her şey ateşten… Ateşten gemlerle ağzı gemlenir. "Niye gizledin, niye söylemedin o ilmi, niye insancıklara öğretmedin, niye sende kaldı da seninle beraber mezara götürdün?" diye.
Öyle de ceza var.
Haydi bakalım, buyur! Ölümlerden ölüm beğen. Söylemese bir türlü, söylese bir türlü…
Müslümancıklar ne yapar? Allah korkusundan yüreği titreye titreye Resûlullah ne söylemişse söylediğini can kulağıyla dinler. Resûlullah'ın -sallallahu aleyhi ve sellem- sözünü can kulağıyla nakleder, can kulağıyla rivayet eder. İşte bu korkudan çok güzel bir şey hasıl olmuştur; hadis ilmi. Hadîs-i şerîfler ciltlerle, kitaplarla bize kadar gelmiştir.
Ashâb-ı kirâm, Resûlullah'ı başlarının üstünde bir kuş konmuş da kıpırdasalar uçacakmış gibi dikkatle dinlerdi. Tarife bakın:
"Biz Resûlullah'ı böyle dinlerdik." diyor.
Şu tariften güzel bir tarif olur mu?
İnsanın başına bir kuş konsa... Kıpırdasa ürkek kuş kaçacak ama korkuluk gibi… Nefes alırken bile canlı olduğunu belli etmeyecek, nefesi kesilmiş bir tarzda, o kadar candan, kendisini öyle vermiş dinliyor ki kuş geliyor, konuyor… Sanki korkuluk gibi… Kıpırdasa kuş "pır" diye uçup kaçacak ama hiç kıpırdamazlarmış. Resûlullah'ı can kulağıyla dinleyip can kulağıyla anlayıp can diliyle söylerlermiş. Bu hadisler bize öyle gelmiş.
Biz de öyle dinleyelim. Öyle dinleyince hayrı, bereketi çok olur. Resûlullah şöyle buyurmuş deyip de filanca adamın sözünü karıştırmayın. Hz. Ali Efendimiz, Ebû Bekir Efendimiz, evliyâullahtan filanca söylemiş olabilir; sakın "Ben bir hadis işittim." demeyin. Söylediğiniz sözün hadis olup olmadığını bilin. Resûlullah'ın hadisini can kulağıyla dinleyin, kelimesine dikkat edin.
Bir baba evladına, "Oğlum, git çarşıdan çorbalık pirinç al." dese, gidip pilavlık pirinç alsa olur mu?
Olmaz.
"E baba pirinç al dedin ya…"
"Evladım, pirinç al dedim ama çorbalık al dedim. Bu pilavlık pirinç, çorbaya gelmez. Kırık pirinç olacak, çorbaya ötekisi gelir, o lazım! Sana çorbalık pirinç dedim."
"Ben ona dikkat etmemişim."
Öyle olmaz!
Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfini bir pirinci almayı dinlerken dinlediğimizden daha dikkatli dinleyeceğiz. Dünya işi olduğu zaman çorbalık pirinç mi, pilavlık pirinç mi, persani mi, maratelli mi dedi; hepsini güzel ayırt ediyoruz da bu âhiret işi. Yanlış söylersek cehennem var! Hadîs-i şerîfte gelecek, güzel söylersek de Allah alimlerle beraber haşredecek.
Peygamber Efendimiz'in mübarek hadislerinden 40 tane hadis bilse de ümmete naklediverse;
"Gel bakalım. Sen alim değilsin ama 40 tane hadis rivayet ettin. O hadislerin bereketine ulemânın şerefli mevkiinde sen de onlarla beraber bulun." diye mahşer yerinde alimlerle haşrolunacak.
Onun için can kulağıyla, dediğini tutmak üzere dinleyelim, ciddiyetini bilelim.
Daha önceki derslerde söyledim; eski hadis râvileri hadisi nasıl dikkatle dinlerler, nasıl alırlar, nasıl yazarlarmış.
"Bir zât bir zâttan hadis naklediliyor." diye duyunca diyar diyar dolaşırlardı.
Sen buradan kalkıp Kars'a birisine bir şey sormaya gider misin?
"Gitmem, çok uzak yol. Dünyanın parası, gitmem. Ama onlar Kars'a değil, Horasan'dan Irak'a, Irak'tan Hicaz'a, Yemen'e, Yemen'den Mağrip'e giderlerdi. Bir hadis aşkına…
Onlardan bir tanesi vefat etmiş de arkadaşı rüyada görmüş;
"Sana Mevlâ ne muamele eyledi?" demiş.
"Beni mağfiret etti Rabbim." diyor.
"Neyle?" diye soruyor;
"Hadisleri toplamak için yaptığım seyahatler bereketiyle…"
Öyle giderlerdi. "Filanca adam hadis rivayet ediyormuş." diye duyunca giderler, ondan dinlerler, yazarlar, hadîs-i şerîfi öğrenirlerdi. Öyle titizlerdi. Allah bizi böyle ciddi, titiz, dininin aslını güzel öğrenenlerden eylesin.
Men harese leyleten alâ sâhili'l-bahri kâne efdale min ibâdeti racülin fî ehlihî elfe senetin. Ve senetü selâsümietin ve sittûne yevmen külle yevmin elfe senetin.
Geçen gün İbrahim b. Edhem kaddesallahu sırrahu'l-aziz hazretlerinin hayatını okuyordum. Biliyorsunuz, İmâm-ı Âzam'ın muâsırı, Allah’ın çok eskiden yaşamış bir velî kulu. Padişahlığı bırakmış ama neden bırakmış? Allah sevmiş de ona işaret etmiş, rivayetlere göre Hızır aleyhisselam'ı göndermiş.
Atlas döşeklerin içinde yatarken sarayının çatısında yukarıdan tangırtı duymuş, kızmış. Yahu padişahın yatak odasının üstünde geceleyin dolaşılır mı? Padişah uyumaya çekilmiş yukarıda damda birisi gürültü yapıyor. Camı açmış hışımla;
"Ne arıyorsun yukarıda?" diye bağırmış. Yukarıdan bir ses;
"Devemi kaybettim, onu arıyorum." demiş.
Çatıda, kiremitlerin arasında, sarayın üstüne deve çıkabilir mi? Orada deve aranır mı?
Demiş ki:
"Adam! Sen deli misin? Sarayın damına deve çıkar mı? Deve damda aranır mı?"
Zaten o da o cevabı bekliyor. Yapıştırmış;
"Peki, atlas döşeklerin içinde Allah celle celâlüh aranır da bulunur mu?"
Aklı allak bullak olmuş.
"Gidin şu adamı bulun, bana getirin." demiş.
Adamı bulamamışlar. Ertesi gün divan kurulmuş ama keyfi yok. Gece uykusu kaçtı, aklına da bir şey girdi, zihnini burgu gibi oyuyor.
"Atlas döşeklerin içinde Allah aranır mı?
Padişah, vezirler, komutanlar, bekçiler salonda duruyor. Salonun kapısı var, kapısında da bekçiler duruyor. Sarayın da kapısı var ama bir heybetli adam gelmiş, yürümüş, kimse "dur" diyememiş. Herkesin eli kolu bağlanmış, bir hal olmuş. Yürümüş, yürümüş içeri kadar gelmiş. Padişahın toplantı yaptığı salona kim girebilir? Girmiş! Rap rap girince herkes dönmüş bakmış:
"Bu adam kimdir? Nereden geliyor? Pervasız bir kimse…"
Sakallı, heybetli bir zât-ı muhterem geçmiş, bir kenara oturmuş. Otur filan demeden oturmuş.
"Efendi! Sen ne arıyorsun burada?" demişler.
"Hiç! Yolcuyum, dinlenmeye geldim. Burası kervansaray, han değil mi?" demiş.
İbrahim b. Edhem;
"Burası benim sarayım." demiş.
"Senin sarayın mı?"
"Benim sarayım."
"Peki, senden önce kimindi?"
"Babamındı."
"Babandan önce kimindi?"
"Dedemindi yahu."
"Peki dedenden önce kimindi?"
"Büyük dedemindi."
"Peki, onlar nereye gittiler?"
"Âhirete gittiler."
"Peki, birisinin gelip konduğu biraz sonra kalkıp gittiği yere kervansaray demezler de ne derler?"
Yürümüş, gitmiş… "Tutun, durdurun." falan demeye kalmadan, kimsenin gücü yetmeden -tutulmuş kalmışlar- yürümüş gitmiş.
İçine bu sefer bir başka yangın düşmüş. Demiş ki;
"Artık toplantı yapamayacağız. Bugün biraz kırlara çıkalım da temiz hava alalım, avlanalım."
Elini şaplatmış; hizmetçiler, "Buyurun efendimiz!" diye gelmişler.
"Hazırlayın atları, ava gidelim. Keyfimiz kaçtı."
Ava gitmiş. At sürerken, kulağına ses geliyormuş:
“İntebih, intebih, intebih…”
Arapça, "uyan" demek. Uyanık, atın üstünde ama o uyanıklık başka uyanıklık.
Hz. Ali Efendimiz buyurmuş ki:
Ennâsu niyâmun ve izâ mâtu intebehû. "İnsanlar hep uykudadır, öldükleri zaman uyanacaklar."
Biz şimdi uykuda mıyız? Eğer hayatın esrârını göremediysen, şu hayatın fâniliğini anlayamadıysan, bir gün gelip de o kara toprağa düşeceğini düşünemiyorsan, ondan sonraki âhiret hayatı için şimdiden hazırlık yapamıyorsan; uyuyorsun.
"Hocam! Gözlerim manda gözü gibi açık!"
O gözlerin açıklığının kıymeti yok. Akıl, ilerideki tehlikelere karşı insanı korumaya sevk eder.
Korunuyor musun? "Ne korunması?"
Cehennem ateşi var. Yolunun üstünde cehennem ateşi var. O ateşin yakıtı da benzin, gaz, fuel oil, kömür, odun değil; insanlar ve taşlar. Allah'a âsi olanların ceza görecekleri yer.
Korkmaz mısın? Hazırlanmaz mısın? O tehlike hazırlanmaya değmez mi?
"Hocam! Belki olacak ama çok uzakta."
Küllü âtin karîbun. "Her gelecek yakındır." Şıp diye geliverir.
Kaç yaş yaşadın?
"40, 45, 48 filan."
Ne anladın?
"Hocam! Laf aramızda hiçbir şey anlamadım. Geldi geçti şu benim ömrüm, rüzgâr esmiş gibi. Geldi geçti, anlayamadım. Bir ara çocuktum, bir de baktım evlenmiş, çoluk çocuğa karışmışım. Bir de baktım belim ağrıyor, dizim tutmuyor. Ben bu hayattan hiçbir şey anlamadım."
Sen anlayamazsın tabi. Nuh aleyhisselam 950 sene yaşamış, o bile fâni… O da gelip geçmiş işte kalmamış. Akıllı insan ileriye göre tedbir alır.
"Göreyim de öyle tedbir alayım."
O zaman iş işten geçer. Derler ya hani herkesin o zaman aklı başına gelir ama iş işten geçer. O zaman çare yok! Gördüğün zaman pişmanlık var. Göreceksin; "Tüh! Yanlış oldu, yanlış yapmışım." Telafi imkânı yok. Hayat elden gitti, öldün, âhirete göçtün. Orada gördün ama…
Şerrü'n-nedâmeti yevme'l-kıyâmeti. "Pişmanlıkların en fenası kıyamet gününde duyulan pişmanlıktır."
Pişman oldun ama çok geç oldu.
Allah'a hamd ü senâlar olsun. Çok şükür yâ Rabbi; bize bu tehlikeleri önceden haber veren bir haberci gönderdin Yâ Rabbi! Çok şükür. Ya biz bilmeseydik de ölünce orada birden karşılaşsaydık. Elhamdülillah ki bize Peygamber Efendimiz'i gönderdin beşîr ve nezîr olarak. "Şu tehlikeler var" diye bize bildirdi; hadislerinden okuyoruz. "Şu mükâfatlar var" diye onları da bildirdi. Onlar için de yüreğimiz hoplayıp duruyor, "Ah cennetine girsem, cemalini görsem, Resûlullah'a komşu olsam." diye heves edip duruyoruz.
Allahu Teâlâ hazretleri bizi gözleri açıklardan eylesin.
İbrahim b. Edhem isimli padişaha, avcılıkta "uyan" diyorlar. Yine uyanmamış da bir geyiğin peşine takılmış. Geyik kaçmış o kovalamış, o kaçmış o kovalamış… Bir yere gelince geyik durmuş, dönmüş pervasız, demiş:
E li zâlike hulikte em bi-zâlike ümirte. "Sen bu iş için mi yaratıldın yoksa sana hayatta bu mu emredildi?"
"Hocam! Geyik konuşur mu?"
Konuşmaz, senin kadar ben de biliyorum. Belki kendi aralarında konuşuyorlar da benim anladığım dilden konuşmuyor. Ama Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruyor ki; "Eller, ayaklar, deriler aleyhte insana şahitlik edecek."
“Yevme teşhedü aleyhim elsinetühüm.” Âyet-i kerîmede, bütün âzâlaramız bizim aleyhimizde konuşacaklar, şahadet edecekler diye bildirmiyor mu? Bildiriyor.
Sübhanallah! Bu eli, ayağı, dili, deriyi konuşturan Allah dilerse oradan ses duyurur. Peygamber Efendimiz'e geçtiği ağaçlar, taşlar, es-Selâmu aleyke yâ Resûlallah! demez miydi? Diyordu.
Evliyâullah kalbini sâfileştirdikten sonra ilerleyince etrafındaki eşyanın tesbihâtını duymuyor mu? Duyanlar var. Baş kulağıyla duyanlar var.
Ve in min şey'in illâ yüsebbihu bi-hamdihî ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahüm. "Hiçbir şey yoktur ki Mevlâ'yı zikr-ü tesbih eylemesin. Lakin siz anlamıyorsunuz." Âyet-i kerîme böyle bildiriyor.
"Hocam! Demek ki benim şimdiye kadar alıştığım duymak, görmek hikâyeleri biraz daha başka türlüymüş."
Mübarek olsun! Bu hayatın daha senin görmediğin, benim bilmediğim çok tarafları var. Allah konuşturursa konuşturur, duyurursa duyurur…
Öyle gelir ona. Zaten duyma dediği şey nasıl? Madem sen fizikti, kimyaydı gördün. Ben de fizikle, kimyayla konuşayım...
Nasıl konuşuyor, nasıl görüyorsun sen? "Hocam dışarıdan gözüme ışık geliyor. Sonra gözümün merdüm denilen, merdümek denilen göz bebeğinden ışık kırılarak içeriye geçiyor. Tıpkı bir mercek gibi kırılıyor geçiyor."
İyi! Mâşallah! Sonra ne oluyor? "Göz yuvarlak ve içi boş bir fotoğraf makinesi… Gözün arka tarafındaki hassas noktaya görüntü düşüyor."
Sonra ne oluyor? “Görüntü oradan beyne gidiyor.”
Dur! Görüntü gitmiyor, görüntü oraya düşüyor, düştüğü yerde kalıyor. Oradaki sinirler düşen ışıktan tesir alıyorlar, irkiliyorlar. Sinirler irkiltiyi beyne getiriyorlar. Görüntü beyne gitmiyor, beyin de görüntüyü görmüyor ama kendisine gelen sinirlerden irkiltiler, bazı irkilmeler alıyor. O irkilmeleri -sübhanallah- akıl ermez bir tarzda değerlendiriyor da "dışarıda şu var, bu var" diyor.
Beyin elektrik sinyallerini değerlendiriyor. Sinirinden beyne elektrik sinyali gidiyor. Senin, benim anlamadığımız tarzda titreşimlerle oraya işaret gidiyor. İşaret gibi bir şey ama o işaretlerden beyin, "dışarıda şu var, bu var, şudur, budur" diye anlıyor. Beynin içinde de anlayan bir başka şey var.
Anladın mı; görüntü gitmiyor.
Demek ki o zaman bir başka yerden bir başka sinyalleri Allah getirtir, beyne verirse o zaman beyin öyle şeyleri görmüş gibi olur. Onun için pek ukalalık etmeye gelmez. Fiziği öğren, kimyayı öğren ama o ilimlerin ne kadar aciz olduğunu da öğren.
Git bir doktora sor. Çok büyük bir doktorsa, profesörse boynunu büküyor, el pençe divan duruyor. Soruyorum:
"Şu hastalığın devası yok mu?"
"Hocam! Tıp çok aciz." diyor.
"Sen profesör değil misin?"
"Profesörüm ama tıp çok aciz, çok az şey biliyor. Bu hastalığın sebebini bilmiyoruz. Bu hastalığın tedavisini bilmiyoruz. Bu neden oluyor, bilmiyoruz."
Profesör öyle diyor, aşağıda onun seviyesine ulaşamamış ukala ahkâm kesiyor. Sen git o profesörden ilk önce bu ilimlerin, bilgilerin, insanların acizliğinin itirafnâmesinden bir işit bakalım.
Allah duyurursa duyurur. İlla olmuş demiyorum ama olabilir.
Benim talebelerim bana mektuplar getirirler; size bazılarını okusam yerinizden kalkar, feryadı basarsınız. Millet neler duyuyor, neler görüyor, başlarına neler geliyor, bir bilseniz. Bir sen varsın, bir ben varım; görmeyen duymayan… Başkaları neler görüyor, neler duyuyor...
"Bunun için mi yaratıldın? Allah sana bunu mu emretti bu hayatta?" deyince, bir seri ikazdan sonra:
"Bu atlas döşekte Allah aratılmazsa atlas döşek eksik olsun." demiş, bırakmış. "Bu padişahlıkla bu iş olmazsa padişahlık eksik olsun." demiş, bırakmış. "Bunun için yaratılmadıysam neden yaratıldım?" diye, "Allah bana ne emretti?" diye düşünmeye başlamış. Kulluğunun yoluna girmiş.
En sonunda nasıl ölmüş?
İbrahim b. Edhem hazretleri deniz kenarında nöbetçi iken ölmüş. İslâm hududunda, deniz kenarında, İslâm âlemini nöbetçi olarak beklerken vefat etmiş. Allah bu büyük velînin şefaatine erdirsin.
Bu hadisi bu hikâyenin arkasına kendin dinle, kendin bağla… Bakalım ne bağlantı var?
Men harese leyleten. "Kim bir gececik beklerse, bekçilik yaparsa…"
Nerede?
Alâ sâhili'l-bahri. "Her kim ki denizin sahilinde bir gececik beklerse…" Kâne efdale min ibâdeti racülin fî ehlihî. "Bir adamın ailesi yanındaki…" Elfe senetin. "Bin yıllık ibadetinden daha hayırlı olur."
Ailesinin yanında, memleketin iç tarafında rahat, huzur içinde evi var, barkı var. Adam da dindar adam, gafil değil, ibadet ediyor. Onun evindeyken bin yıl ibadet etmesinden sahilde düşmanı gözleyerek beklemesi daha hayırlıdır.
Deniz kuvvetlerine müjde yazın. Kara kuvvetlerine de, hava kuvvetlerine de hadîs-i şerîfler gelir. Bu hadîs-i şerîfi tespit edin, bunu deniz kuvvetlerine müjde yazın. Peygamber Efendimiz, "Deniz kenarında bir adamın bir gececik beklemesi evinde bin yıllık ibadet etmesinden hayırlıdır." buyurmuş.
Hadîs-i şerîf devam ediyor:
es-Senetü selâsümietin ve sittûne yevmen. "Bir yıl takriben 360 gündür."
Mâlum, kamerî sene olursa 354 küsür gündür. Şemsî olursa 365 küsür gündür. Takriben 360 gündür.
Ve küllü yevmin elfe senetin. "Her gün bin yıldır."
Bu nereden çıkıyor?
Ve inne yevmen inde Rabbike ke-elfi senetin mimmâ teuddûn. "Rabbinin katında, indinde, huzûr-ı ilâhîde bir gün sizin saydıklarınızdan bin yıl kadar gibidir."
Âyet-i kerîme var. Demek ki Allah'ın indinde günlerin değeri başka türlü oluyor. 360 günü binle çarptığınız zaman 360 bin eder. Sonra da 360 bini tekrar bir senenin günleriyle, 360 ile çarpacaksınız. Şu kadar milyon, milyar neyse… Onu da bin seneyle çarpacaksınız, şöyle bir rakam çıkacak. Şu anda artık ben ucunu kaçırdım. İnsan o kadar sevap kazanmış oluyor.
Bak, o mübarek nasıl anlamış;
E li-zâlike hulikte em bi-zâlike ümirte. "Sen bunun için mi yaratıldın yâ İbrahim? Yoksa sana bu mu emredildi?" deyince aklını başına devşirmiş.
"Yahu ben neden yaratıldım? Allah bana ne emretti?"
Ne emrettiyse onu yapmış… Nasıl kârlı işlerin peşine koşmuş, nasıl ömür geçirmiş!
Biz ne biçim insanlarız; bize hadisler, âyetler okunur; dinleriz, torbamıza atarız, geçeriz.
Allah uyanıklık nasip etsin. Sevdiği ameller neyse onları yapmamızı nasip etsin. Sevdiği yol hangisiyse o yolda yürümeyi nasip etsin. Bizi gafletten uyandırsın. İnsanların alkışının kıymeti, dünya hayatının bekâsı yok. Bağlasan durmuyor, günler uçup gidiyor. Allah rızası yolunda ömrümüzü geçirmek için bizi gafletten uyandırsın.
İntebih, intebih, intebih, intebih, intebih, intebih…
Uyan, uyan, uyan, uyan, uyan…
Men hurime hazzahû mine'r-rıfkı fe-kad harramallâhu hazzahû min hayri'd-dünyâ ve'l-âhireti ve men u'tiye hazzahû mine'r-rıfkı fe-kad a'tâ hazzahû mine'd-dünyâ ve'l-âhireti.
Hz. Aişe-i Sıddîka validemiz, Efendimiz'den naklederek buyurmuş.
İnsan askerliği iman ile yaptı mı ne kadar sevap kazanacak?
Şimdi o sevabı biraz düşünelim. Sahilde insan müslümanları korumak için bekliyor, sevap kazanıyor. İşin iç yüzünde sevgi var. Evet, savaşmak için bekliyor ama buradaki kardeşleri sevdiğinden düşmana karşı duruyor. Sevgi, muhabbet, fedakârlık var. Kendi canını ortaya koyuyor.
Neden yahu, senin canın kıymetli değil mi? "Ziyanı yok, ben ecrimi, sevabımı Allah'tan bekliyorum. Varsın benim canım kardeşlerime feda olsun."
Bu duygu nerede, bizim bugünkü kardeşliklerimiz nerede... O insanların hallerine bak, şu bizim halimize bak. Onlar mezardan çıksa:
"Siz misiniz müslüman? Höt, defolun." diye, sopayı alır kovalar bizi. Biz de onları görsek:
"Bu adamın aklı yok."
Öyle diyorlar zaten…
Müslüman haram yemiyor;
"Sen o yemediğin haramı bana ver, ben yiyeyim." diyor.
"Aklın yok mu senin? O parayı bana ver." diyor.
Milletin haramdan filan korktuğu yok. Eskileri deli sanıyor ama yarın rûz-ı mahşerde anlaşılacak kim akıllı, kim deli! Kim doğru yolda, kim eğri yolda! Kim haklı, kim haksız! O zaman anlaşılacak. Sakın ha, onların sözüne aldanmayın. Yolumuz doğru, elhamdülillah…
Paramız az olsun, ne olacak, parayla her şey halloluyor mu?
Hallolmuyor... İnsana bir hastalık, bir bela, evladından, ailesinden bir sıkıntı veriyor; hadi bakalım, ayağı yanık tavuk gibi dolaş dur. Yani Allah bu dünyada insanı rahat ettirmemeyi murat etti mi cümle cihan halkı başına toplaşsa, def çalsa o kimseyi mesut edemez. Allah bir insanın hayrını murat etti mi, onun mahrumiyeti baklava börek, bal kaymak olur.
Hz. Meryem validemiz ibadet için bir kenara çekilmiş; türlü türlü meyveler, nimetler, rızıklar odasına yağıyor. Odasına kimse girmiyor ki! Kilitli, kapalı, anahtarı Zekeriyya aleyhisselam'ın elinde...
Nereden geliyor onlar? Allah indinden geliyor. "Dilediğini böyle rızıklandırır." deniliyor.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
21.11.1984 -
Hadis Uyduranlar ve
21.10.1984 -
Güzel Huylar, Evladı
