05.05.1985 - Evlilik, Aşık Olmak, Hapşırmak, Elhamdülillah

05.05.1985 - Evlilik, Aşık Olmak, Hapşırmak, Elhamdülillah
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn.Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Men aşıka fe-keteme ve affe fe-mâte fe-hüve şehîdün.
Men aşıka ve keteme ve affe ve sabera ğafarallâhü lehû ve edhalehü'l-cennete.
Men aşıka fe-affe sümme mâte mâte şehîden.
İlk iki tanesi İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan, üçüncüsü de Hz. Âişe validemizden rivayet edilmiş. Şaşılacak bir şeyle karşılaşacaksınız!
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Men aşıka. "Kim âşık olursa…"
Tevbe estağfirullah, filan; insan ama gönül ferman dinlemez, bazen gönül kuşu gider bir yere uçuverir, takılır!
Âşık oldu, şimdi ne olacak?
Fe-keteme ve affe fe-mâte fe-hüve şehîdün. Aşkını saklarsa, gizlerse, iffetini korursa, afif olursa ve ölürse o şehittir!"
Neden? Bu aşk denilen şey öyle kuvvetli bir duygudur ki akıllı insanı deli eder, aklı başında insana olmadık işler yaptırtır.
Derler ki Kerem Aslı'sının yüzünü görmek için başka çare bulamamış. Aslı'nın bir yakını diş çekermiş. O diş çekerken onu göreyim diye 32 dişini çektirmiş!
Kuvvetli bir duygu, muhakkak; sevgi denilen şey çok kuvvetli bir duygudur.
Bu kuvvetli duygu çok insanı günaha çeker. İnsanlar bu duygudan dolayı çok berbat işler yapar, çok günahlara, boyundan büyük günahlara girerler, mahvolurlar.
"Müslüman; namaz kılan, oruç tutan bir Müslüman. Yakıştı mı şimdi bu?" Yakışmaz.
"Ne yapacak?" Çok kuvvetli bir duygunun karşısına çıkıyor; sabredebilirse çok sabırlı demek.
Kuvvetli bir duygunun karşında durmak ne demek? Çok sabretmek demek. O kadar sabrediyor, harama kuşak çözmüyor, iffetini muhafaza ediyor; ölürse şehit olarak ölür!
"Hocam bu kadar tazyik olur mu?" Hayır, İslâm tazyik etmemiş, İslâm demiş ki; "Evlenin, çocuklarınızı evlendirin, ben sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim!"
Peygamber Efendimiz teşvik etmiş: "Nikâh benim sünnetimdir, benim sünnetime uyun; benim sünnetime uymayan benden değildir, bekâr yaşamaya kalkışmayın!" demiş. Çok hadisler var.
Biliyor musunuz? Evlinin kıldığı namaz bekârın kıldığı namazdan 82 kat daha sevaplı!
Neden? O kendini namaza iyi verir, ötekisinin aklı başka yere takılır. O bekâr, o evli; onun namazı bile daha sevaplı oluyor.
Sonra bir başka şey var: Bir kimse evlilik çağına gelmiş evladını evlendirmezse, o da bir kabahat işlerse vebali babaya aittir!"
Hadi 40 yaşında çocuğunu evlendir! "Hocam dur, tahsili bitsin."
Peki bitsin. "Hocam dur, askerliği bitsin."
Peki bitsin. "Hocam dur, ihtisası bitsin, bir de Avrupa'ya gitsin de bir tecrübe kazansın…"
Ömrü geçti, bu adamın ömür bitti; ondan sonra o nasıl evlensin, evlenemez, çoğu kimse böyle oluyor.
Bir de kıza 80 tane talip geliyor:
"Kızını Allah'ın emriyle Peygamberin kavliyle istiyorum…"
Vermiyor. Bir tane daha geliyor, vermiyor; bir tane daha geliyor, vermiyor …
Gül gibi kız, etme; kız 20 yaşına 30-35 yaşına geliyor; çağı çektikten sonra da "Filanca da olsaydı bari ona verseydik…" diyor ama o da gelmiyor.
Onun için bu işte biraz acele etmek lazım; her şeyin bir çağı vardır, o çağı geçirmemek lazım. Dinimiz evliliği teşvik etmiş.
Neden? Bize sağlam insan lazım, aklı bir karış havada insan lazım değil! Evlilik aklına takılıyorsa evlensin, bu mesele bitsin! Ömür boyunca bunun dırdırını mı çekeceğiz?
Bu mesele bitsin. Yapacağımız büyük işler var; memleketi kurtaracağız, memleketi düzelteceğiz, fabrika yapacağız, insanlara faydalı olacağız, ilim öğreneceğiz, öğreteceğiz…
Aklımız fikrimiz hep evlenmekle mi geçsin? O meseleyi halledersin biter. Tamam, bir numaralı meselemi hallettim, iki numaralı mesele gelsin…
"Hocam zengini bulunmuyor."
Sen de fakir al, ne olur biraz da sen aldan! Her şeyin en kaymaklı tarafını tam tepsinin orta yerinden alacaksın, ötekisi yemeyecek; biraz da sen aldan!
Dervişlerin hali çok hoşuma gidiyor, hakiki alimlerin hali başka! Ankara'da birisini söylediler, Allah rahmet eylesin, çok kıymetli bir alim varmış, ilmiyle âmil olduğu için muhitinde de büyük saygı toplamış. Bu alim gidiyor, mahallesindeki bir evin kapısını çalıyor. Açıyorlar:
"Hocam hoş geldiniz, başköşeye buyurun…"
Hocaya çok izzet, itibar etmişler. Bir emriniz mi var, hanemizi şereflendirdiniz efendim. Hüma kuşu yere konmazdı, nasıl geldiniz..."
"Ben Allah'ın emriyle Peygamber'in kavliyle kızınıza talibim."
"Hocam nasıl olur? Benim kızım kötürüm, eli tutmaz, ayağı tutmaz, çirkin; sana yanlış bilgi vermişler, benim kız sana layık değil. Sen büyük alimsin, kıymetli insansın. Canım feda canımı iste canımı vereyim ama benim kızım sana layık değil!"
"Biliyorum, bildiğim halde ben onu istiyorum!"
"Hocam etme, şaka mı ediyorsun?"
"Allah'ın emriyle istiyorum. Demişler ki:
"Hoca, gidip bula bula bu kızı mı buldun?" Demiş ki:
"Bu kız sakat olduğu için ehl-i dünya bunu beğenmez, onu kimse almaz, bu çocukcağız evde kalır; evde kalmasın dünya bir evine girsin oradan da ecir kazanayım."
Bu Müslümanların işine akıl ermez! Kazanmış; ben oğlunu tanıdım, kendisini tanımadım. Oğlu yeryüzünde dolaşan melek gibiydi. Bastığı yerde bir şeyi incitmeyeyim diye yürürdü, sanki yere basmazdı. Öyle ananın babanın evladı öyle olur!
Kim ne düşünüyor?
Şimdi bize gelirler. Ben de memnun oluyorum. Diyorum ki; "Ben birisini tavsiye ederim ama işinize karışmam. Görürsünüz, beğenirseniz alırsınız; beğenmezseniz sonra "Hoca emretti, mecburum." demeyin! Olduktan sonra da "Hoca'nın yüzünden, hoca bizim nara yaktı!.." da demeyin. Birbirinizi görün, beğenirseniz evlenin; ben ne ondan komisyon alıyorum ne öbür taraftan komisyon alıyorum. Bir muhabbete vesile olsun diye böyle diyorum.
Bin bir türlü şey:
"Hocam, anam boyunu kısa gördü de babam babasının mesleğini şöyle buldu da..."
Peki, fabrikaya ısmarla, ebadını ver, teknik ressama resmini çizdir, ondan sonra torna tezgâhından çıkarsınlar sana versinler!
Men aşıka fe-affe sümme mâte mâte şehîden.
Hz. Aişe radıyallahu anhâ validemizin rivayeti böyle: "Kim âşık olursa, iffetli olur aşkından ölürse şehit olarak ölür!"
Tevekkeli değil, ben Fuzûlî'nin şiirlerini okurdum, şehid-i aşk tabiri filan geçerdi. Demek ki bu hadisleri biliyormuş da ondan öyle diyormuş. Aşkı saklayınca; harama kuşak çözmez, pencere altında beklemez, karanlıklarda buluşmaz, şöyle yapmaz böyle yapmaz; ne olur?
Derdini içine atar, ah vah derken ince hastalığa tutulur, kan tükürmeye başlar, ölür. Olmuş, hep okuyoruz ama Allah yolunda olduğundan Allah ecir veriyor.
Men aşıka ve keteme ve affe ve sabera gafarallâhu lehû ve edhalehü'l-cenneh. "Kim âşık olur da saklarsa, iffetini muhafaza eder, sabrederse Allah onun günahlarını mağfiret eyler ve onu cennetine sokar!"
Aşkla ilgili üç tane hadîs-i şerîf geçti. En iyisi -bizim büyüklerimiz demişler ki- "Nazar ber kadem olmak gerek!"
Ne demek? Gözü pabucunun ucunda olsun, gözü yerde olsun. Sağa sola baktın mı bu göz bir yere tûş olur, bir yere takılır. Takılınca da;
Göz gördü gönül sevdi seni ey yüzü mâhım
Kurbanın olam var mı benim bunda günahım diyor.
Bakmasaydın! Şair aradan çekiliyor; "Göz gördü gönül sevdi, bunda benim bir günahım yok!" diyor ama bakmakla oluyor.
Onun için Peygamber Efendimiz'in bir hadîs-i şerîfi vardır, buyurur ki:
"Bakış, nazar, gözle etrafa bakmak sihirli oklardan, şeytanın oklarından bir oktur. O bakış bir yere saplanır, o şeytanî şeyler ondan sonra başlar!"
Onun için Müslüman, gözüne sahip olacak! Gözünle harama bakarsan sevabı gider, kulağınla yasak şeyler dinlersen sevabı gider… İnsanlar dinimizin inceliğini bilmiyor. Aman siz bu inceliklere aşina olun, dikkat edin.
Men atise ev teceşşâ fe-kâle elhamdülillâhi alâ külli hâlin mine'l-hâl düfia anhu bihâ seb'ûne dâen ehvenühe'l-cüzâmu.
İbnü'n-Neccar'dan, Hatib-i Bağdâdî'den rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf. Râvisi İbn Ömer radıyallahu anhümâ.
Bu hadis hakkında İbnü'l-Cevzî "Mevzudur." diye yazmış. Hocamız [Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî] rivayetin sonunda bunu da kaydetmiş.
Atase; Aksırmak, "hapşu" dediğimiz, hapşırmak.
"Kim aksırırsa veya geğirirse onun arkasından elhamdülillahi alâ külli hâlin mine'l-hâl. 'Her halden bir hal üzere Allah'a hamdolsun, hangi halde olursak olalım Allah'a hamdolsun.' derse böyle demesi sebebiyle, bereketiyle ondan yetmiş hastalık def edilir. En aşağısı, hafifi cüzam hastalığıdır!"
İbnü'l-Cevzî buna mevzu, uydurulmuş hadis demiş; bizim [Ahmed Ziyâeddin] Hocamız da şerhte diyor ki;
Ve lem yusib ve kad arraftü şevâhidehû ve sebeka izâ atase. "Bu hükmünde isabet etmemiştir. Ben bunun böyle olmadığının delillerini daha önceki hadislerde izâ atase babında -bu kitabın başında- geniş olarak anlatmıştım."
Benim kardeşlerim umumiyetle dinimizi bilen kimselerdir, gençlerdir; okuyan hadisleri bilen kardeşlerdir. Mâlum her güzel şeyin taklidi olur.
Bir firma bir şey imal eder, hemen taklidi çıkar; bir otobüs firması çok tutulur, hemen onun arkasından taklidi çıkar. Hemen her şeyin taklidi olur. Elmas kıymetlidir, camdan taklidi çıkar. Altın kıymetlidir üstü boyama taklidi çıkar. Her şeyin uydurması vardır tereyağı kıymetlidir, patates püresi taklidi çıkar. Her güzel şeyin taklidi olduğu gibi Peygamber Efendimiz'in hadislerini de taklit eden cehennemlikler çıkmış.
Neden? İnsanları kandırmak için "Peygamber Efendimiz şöyle dedi…" diyecek. Maksadı dinimizin bozmak! Hâlbuki Peygamber Efendimiz öyle demedi. Demediği halde "Öyle dedi." diyecek. Bu normal, her güzel şey taklit edilir ve "Meyveli ağaç taşlanır." derler.
Dinimiz kıymetli olduğu için hasımlar çatlıyor ve eski devirden beri çelme takmağa, bozmağa çalışıyor. İçine girip bozmağa, dışından vurup yıkmağa çalışıyor, uğraşıyorlar. Ama ulemâmız kale gibi; hangi rivayetlerin nerden geldiğini tespit etmişler, kitaplara yazmışlar, belirtmişler.
Şimdi bizim eserini okuduğumuz Hocamız Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Efendi rahmetullahi aleyh hazretleri, Allah şefaatine nâil etsin, son zamanların en büyük hadis alimlerindendir. Kânûnî'nin Süleymaniye'deki türbesinin kapısının sol tarafındaki parmaklıkta, Valide Sultanla beraber orada yatıyor. Bu Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin Efendi hazretleri çok büyük hadis alimi.
"Mevzû hadis, uydurma hadis" meselesi diye bir mesele olduğu daha İmam-Hatip'in birinci sınıfından bilinir. Bu ilmin "mevzû hadis" diye bir ilk adımı vardır: "Aman onlardan kendinizi koruyun sağlam hadisleri, sağlam kitapları bilin!" diye ilk nasihat budur. Onun için herkes bilir, İmam-hatibin orta kısmındaki talebe bilir.
Şimdi geliyorlar çatıyorlar.
"Gümüşhaneli Hocaefendi kitabında mevzu hadisleri almış…"
Almış ama sen onu sakalına, ilmine hürmet etsene! Üç sene Mısır'da kalmış Arap alimlerine icazet vermiş. 114 tane halife yetiştirmiş, her birisi mürşidi kâmil!
"Böyle bir zât ilk adımda bilinecek şeyi bilmez mi?" Bilir.
"O zaman bu hadisi kitabına niye aldı?"
Bak sen onu bilmiyordun ama şerhte anlaşılıyor. İbnü'l-Cevzî ona mevzu demiş ama hocamız da diyor ki:
"Ben bunun delillerini, şahitlerini izâ atase babında anlattım, isabet etmemiştir, o sözü doğru değildir."
Onun için doğru olmadığını belirtmek için almış.
"Şimdi bilmem şu konudaki hadisler mevzûdur bu konudaki hadisler mevzûdur..."
Hani deli bir adamın eline kılıç versen ondan sonra önüne gelene savursa ne yapar? Sağlamı da keser. Çünkü deli, aklı yerinde değil!
Millet kılıcı almış, mevzû hadis diye bir o tarafa sallıyor bir bu tarafa sallıyor; nerdeyse âyetleri de parçalayacak. Olmaz; işi, her ilmin ehline bırakmak lazım.
Bir insan Peygamber Efendimiz'in söylemiş olduğu bir hadise iftira ederse, mevzu derse ne olur? O da bir günah olur. Dememiş olduğu bir şeye odur derse o da günah olur. Alimlerimiz zaten bu hususta gereken titizliği gösterdiği için biz onlara itimat ediyoruz. Mesele bundan ibarettir.
Eğer ben ondan daha çok bilsem o zaman kendi fikrimi söylerim ama o mübarekler ihtiyarlamışlar; belleri iki kat oluncaya kadar hadisle ömrünü geçirmiş, ciltlerle eserler ortaya koymuşlar. O benden iyi biliyor, ben boynumu büküp önünde, mânevî huzurunda el pençe divan duruyorum, elbette ben onun şeyine bir şey demem. Doğrusu şu İmam Hatiplinin sözüne de hiç kulak asmam.
"Çocuğum, sen daha çok fırın ekmek yiyeceksin, biraz daha anlayacaksın; daha çok hadis kitaplarını oku bakalım!.." denir.
İmam Suyûtî rahmetullah aleyh, ne büyük alim, kitap yazmış hadislerden kaç tanesinin mevzu olmadığını başka yerden bulduğu delillerle yazmış.
Onun için bu sahada "bu mevzudur" sözünü söyleyivermek, kılıcını sağa sola divâneler gibi sallamak doğru değildir.
Demek ki elhamdülillah deyince, Allah hastalıkların 70 çeşidini uzaklaştırıyor. Elhamdülillah kolay bir söz!
Uzaklaştırır mı?
Hâlbuki eczaneden bir ilaç alsak en aşağı 300 lira. Kolay bir söz ama Allah'a hamd! Lâ ilâhe illallah da kolay ama Peygamber Efendimiz;
Semenü'l-cenneti lâ ilâhe illallah, diyor.
Cennetin bedeli nedir? Lâ ilâhe illallah.
Allah Allah! Bu kadar ucuz mu? Ucuz değil, çok kıymetli! Çünkü sen dünyaları versen cennetin bir taşını alamazsın. Alamazsın da içinde lafzâ-i Celâl geçen bir mübarek cümle onun bedeli oluyor. Başka bir şey denk gelmez! Her şey dengi dengiyle olur. Cennetin bedeli yine lâ ilâhe illallah; Allah kelamı, kelime-i tevhid oluyor. O çok yüksek bir söz, Allah'tan başka ilâh yok! Ona bağlanan insan başka yerden her şeye sırtını dönüyor da Allah'a bağlandığı zaman pırlanta gibi kâmil insan oluyor. O sözün altından ne hayırlar fışkırıyor cihanı doyuruyor, onun için o söz cennetin bedeli oluyor.
Elhamdülillah derse Allah nice nice hastalıklara şifa verir.
İnandım; Elhamdülillahi alâ külli hâlin mine'l-hâl. Allah bizim her türlü maddî-mânevî hastalıklarımıza şifa versin. Hele hele gönüllerdeki o şüphe, tereddüt gibi hastalıklar; onları da izale eylesin. Bize sağlam, kâmil iman versin. Seve seve, tadını duya duya havalarda uça uça candan güzel Müslümanlık yapıp öyle yaşamayı nasip eylesin.
Men afâ inde'l-kudreti afallâhu anhü yevme'l-usreti.
Bu hadîs-i şerîfi Ebû Ümâme hazretlerinden Taberânî rivayet etmiş. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Afâ; elif ile yazılır, ye ile yazılması yanlıştır.
"Gücü yettiği zaman affeden kimseyi zorluk, sıkıntı gününde Allah affeder."
Bir insanın birisiyle bir ihtilafı var; o ona haksızlık etmiş, zulmetmiş… Uğraştılar, didiştiler, mücadele ettiler; altına aldı, haklamaya kuvveti var, yendi, galip geldi; ötekisi perişan oldu, yenildi. İsterse cezasını verir; kafasını keser, canına okur. Ama gücü yettiği halde cezasını vermiyor, "Hadi seni affettim." diyor. Karşıdaki adamı kahretmeğe gücü yettiği zaman hep kesmek olmaz da ona kötülük yapmaya gücü yettiği halde affeden kimsenin Allah güç durumlarla karşılaşılan kıyamet gününde günahlarını affeder.
Kul olarak bizim de mahşerde, mahkeme-i kübrâda başımız sıkışmayacak mı? Çok insanlar çok sıkıntılara düşecekler, terlere batacaklar. O zorluk gününde de Allah "Ben de seni affettim çünkü sen kardeşini dünyada gücün yettiği halde cezalandırmamış, affetmiştin." diye affedecek.
Bu hadîs-i şerîfte ne var? Kardeşlerin yapmış olduğu hakiki kusurları, hakikaten kusur olan bir davranışı affetmeye teşvik var.
"Filanca arkadaş bana şu kötülüğü etmişti…"
Evet etti, ben de şahidim, hakikaten yaptı; affet!
"Ama etti…"
Affet, ettiği halde affet!
"Yok ben onu ne olursa olsun, ömrüm boyu affetmem. Kinimi düşmanlığımı kıyamete kadar sürdüreceğim…"
Sen bilirsin, ama affedersen Allah da o kıyamet gününde zor bir durumda seni affedecek; kârı var.
Bu, bir başka hadîs-i şerîfi hatırlattı:
Bir adamcağızın âhiret mahkemesinde hesabı görülmüş. Hak sahipleri gelmişler, sevapları verilmiş; suçları, günahları sevaplarını götürmüş. Elinde azıcık, ucu ucuna bir şey kalmış. Bir hak sahibi daha çıkmış gelmiş:
"Yâ Rabbi, bu kulun bana zulmetmişti; ben bundan hakkımı isterim."
Hakkını istesin ama bu hakkı da verince bu adamın elinde cennete girecek hiç sermaye kalmıyor, cehenneme gidecek! Kritik bir noktada, cehenneme gidecek bir duruma düşüyor.
Adam hakkını alıyor. Çünkü onun da başı sıkışmış, onun da cennete girmesine az, ucu ucuna, kalmış. Onun için o da gidiyor, ondan hakkını istiyor ki onu alınca sevine sevine hak sahibi cennete gitmeğe başlıyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri ona; bakıldığı zaman gözlerin imreneceği, doyulmayan köşkler gösterecekmiş. O cennetlik olan şahıs diyecekmiş ki:
"Yâ Rabbi; bu köşkler kimin, bunlar kime veriliyor?"
"Bu köşkler kardeşlerini affedenlere hediye!"
"Yâ Rabbi, ben de o kardeşimi affetsem bana da olur mu?"
"Olur."
"Peki, affettim yâ Rabbi!"
O kardeşini affediyor, o sevabını veriyor. O da kritik durumdaydı, cehenneme düştü düşecekti; bu sefer o da cennetlik duruma geliyor. O da affettiğinden dolayı o köşklere sahip olacak, o da cennete gidiyor.
Ama Allah-u Teâlâ hazretleri buyururmuş ki:
"Cennete niye tek başına gidiyorsun, dön kardeşinin elinden tut da beraber girin!"
Bu sefer ikisi de birbirinin elinden tutup cennete girermiş.
Peygamber Efendimiz bunu anlatıyor da diyor ki:
"Ey insanlar, Allah'tan korkun! Allah-u Teâlâ hazretleri iki kardeşinin arasını nasıl politikayla idare edip birbirine el tutuşturuyor!.."
Tabirimi mazur görün; ben biraz anlaşılsın diye bugünün tabirleriyle söyledim. Peygamber Efendimiz:
"Siz Allah'tan korkun! Allah iki kardeşin arasını nasıl ıslah ediyor, siz de ıslah edici olun!" buyurmuş.
Affedici olun, affetmek büyüklüktür ve kârlılıktır. Zaten sen hakkını sonuna kadar istesen, o hakkını sonuna kadar istese kimseyi barıştıramıyorsun! Ben bir yerde mahkemelik olmuş iki grubu barıştırmaya giriştim. Onlar da Müslüman bunlar da Müslüman, onlar da kardeşim bunlar da kardeşim... Madem ben bunların hocasıyım, gideyim şunları barıştırayım, mahkemeye düşmesinler; avukat masrafı, mahkeme masrafı… Rezalet!
Gittim; "Gelin bana derdinizi anlatın, ben aranızda hükmedeyim; mahkemelik olmayın." dedim. Bir tanesi kaşını çattı, ötekisi burnundan solumağa başladı; olmadı karşı taraf çok haksızlık etmiş, bu taraf razı olmuyor. Öbür tarafa gittim; "Hocam sen ne dersen öyle olsun." dediler, onlar olgunluk gösterdiler.
"Gelin aranızı düzeltelim."
Olmadı. Sonra o burnundan soluyanlardan bir tanesi beni çekti, dedi ki:
"Hocam, sen bizim aramıza girme sonra sen de yıpranırsın!"
Ben yıpranmaktan korkmam ama baktım bir fayda olmayacak, çekildim. Bu başka bir ülkede, Almanya'da oluyor. Ben istedim ki Müslümanlar Alman mahkemesine gitmesin, Almandan adalet beklemesin!
Ben içimden küstüm, oradan ayrıldım. Ben bunların güya hocasıyım! Hoca demek; komutan desen komutan demek, başkan desen başkan demek, hükümdar desen hükümdar demek dinlemesi lazım... Dinlemedi; ben içimden küstüm kırıldım, bir şey de demedim ayrıldım. Mahkemeye girmişler, Alman hâkim bakmış bir o tarafa iyi insanlar bu tarafa bakmış iyi insanlar. Alman demiş ki; "Ben sizleri iyi insanlar görüyorum, siz birbirinize uzlaşsanıza; mahkemeyi tatil ediyorum, gidin dışarıda anlaşın." demiş.
Dışarıya çıkmışlar:
"Ne istersin?"
"10 bin isterim…"
"Biz 3 bin veririz."
Anlaşamamışlar. Yarım saat cedelleşmişler, yine hâkimin huzuruna gelmişler. Hâkim demiş ki:
"Ne oldu?"
"Anlaşamadık."
"Sen ne istedin?"
"10 bin istedim."
"Siz ne verdiniz?"
"3 bin verdim." Alman:
“Peki, ben 5 bine çıkartıyorum, gelin uzlaşın.” demiş.
Yine razı olmamışlar.
"Peki, o zaman çıkın; bir ay sonra size mahkeme kararı gelecek." demiş.
O da hoşuma gitti. Kararı birden değil, bir ay sonra tebliğ edecekler. Uzlaştırmağa çalışması da hoşuma gitti. Bizim mahkemelerin usulleri de böyle midir bilmiyorum ama orada bunu duydum, hoşuma gitti. Bir ay sonra benim, "Uzlaştıralım." dediğim halde uzlaşmayan tarafın haksızlığına karar vermiş.
Başından bizim sözümüzü dinleseydin ya mübarek! Avukatlara şu kadar bin mark, mahkeme harcı masrafı şu kadar bin mark… Bunlar Müslümanın kesesinden gidiyor, Alman'ın kesesine giriyor.
Bana gelseydin ben para da almayacaktım. Elimi de vicdanıma koyup söyleyecektim, iş bitecekti. Müslümanlar ihtilafları eskiden mahallelerde hallederlermiş, ihtiyar amcalar halledermiş. Zaten ihtilaf olmazmış da olursa öyle hallederlermiş.
Allah bize o eski güzel günleri tekrar nasip eylesin.
Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele
18.11.1984 -
Mal Biriktirmek, Cumayı
00.09.1984 -
Kibir, Peygamber Efendimiz
