07.10.1984 - Borcu Tehir Etmek, Rızkın Genişlemesi, Şükür

07.10.1984 - Borcu Tehir Etmek, Rızkın Genişlemesi, Şükür
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men emera bi'l-ma'rûfi ve nehâ ani'l-münkeri fe-hüve halîfetullâhi fi'l-ardi ve halîfetu kitâbihî ve halîfetu resûlihî.
Sevban radıyallahu anh'ten bize rivâyet edildiğine ve Deylemî'nin Müsnedü'l-Firdevs isimli kitabına kaydettiğine göre buyurmuşlar ki;
Men emera bi'l-ma'rûfi. "Kim marufu emrederse." Ve nehâ ani'l-münkeri. "Münkerden menederse."
Marufu emretmek, münkerden nehyetmek ne demek? Arapça kelimeleri aynen kullanıyoruz, nasıl tercüme bu?
Kim aklın ve şeriatın hoş gördüğü şeyleri yapmak, yaptırmak için tavsiyede bulunur, koşuşursa; kim de aklın ve şeriatın beğenmediği, istemediği, "Bu güzel bir şey değil." diye uygun görmediği şeyi yaptırmamak için gayret sarf ederse, o gayrette olursa...
Ne demek yani?
İşi gücü akl-ı selîmi ve şer-'i şerîfi hâkim kılmak; emrettiğini yaptırmaya çalışmak, yasakladığını da yaptırmamaya çalışmak. Kim böyle yaparsa, böyle yapan kimse nedir, kimdir?
Fe-hüve halîfetullâhi fi'l-ardi. "O, yeryüzünde Allah'ın halifesidir."
Daha büyük bir şeref var mı?
Ben bıraktım başka mesleği ne mühendislik isterim ne doktorluk isterim ne esnaflık isterim ne tüccarlık isterim. Allah'ın halifesi oluyor insan! Halîfetullâhi fi'l-ard, yeryüzünde Allah'ın halifesi oluyor!
Acaba bundan daha yüksek bir rütbe biliyor musunuz? Olabilir mi? Mümkün değil.
Onun için gelin emr-i maruf edelim, nehy-i münker edelim. Gelin iyilikleri yaptırmaya çalışalım, kötülükleri engellemeye çalışalım. İnsanın yan gelip yatmasıyla kazanç avucuna gelmez. Dünyada çalışmak için kazanmak, rahat etmek için çalışmak gerektiği gibi ahiret için de çalışalım.
İnsan hüsrandadır.
"Asra ant olsun ki insan hüsrandadır. İman eden, salih amel işleyen müstesna. Hakkı tavsiye eden, sabrı tavsiye eden müstesna."
Yoksa hüsrandadır, ziyandadır, mahvoluyor gidiyor. Sonra çok pişmanlık çekecek, dizini dövecek, "Ah vah!" edecek, saçını başını yolacak. Ne yaparsan yap; yüzünü yırt istersen, tırnaklarınla parça parça et; fayda yok!
Burada aklını başına devşirip yapman gereken şeyi yapacaksın.
Allah'ın halifesi oluyor. Allahım, yâ Rabbi çok şükür elhamdülillah.
Ve halîfetu kitâbihî. Kur'an'ın halifesi oluyor.
Nedir Allah'ın kitabı? Kur'ân-ı Kerîm. Kur'ân-ı Kerîm'in halifesi oluyor.
Ve halîfetu resûlihî. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ki yoluna canımız feda olsun, anamız babamız feda olsun, fidâke ebî ve ümmî yâ Resûlallah diye hitap ederlerdi, o zât-ı celil-i kadrin halifesi oluyor.
Bir hadis-i şerifte okudum ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş;
"Kıyamet gününde insanların hasret, hüsran, nedamet, pişmanlık bakımından en şiddetlisi; en çok pişmanlık duyacak, diz dövecek insan o kimsedir ki Allah ona ilim öğrenme imkânı vermiştir de öğrenmemiştir."
İmkânı vardı, Arapçayı öğrenebilirdi, fıkh-ı şerifi, hadisi, tefsiri öğrenebilirdi. Öğrenmedi.
Ya ne öğrendi? Bir şey öğrenmedi.
Bu hadisi hatırınızda iyi tutun, iyi tutalım da böyle hareket edelim.
Ya emr-i maruf, nehy-i münker yaparsınız ey cemaat-i müslimîn, ya da Allah-u Teâlâ Peygamber Efendimiz' in haber verdiğine göre başınıza öyle bir bela musallat eder ki dua edersiniz, edersiniz, kaldırılmaz. Salihleriniz dua eder, salihlerinize bile Allah şey yapmaz.
Bir hadis-i şerifte okudum:
Allah'ın sevgili, salih kulları var ya -her devirde olacak, eksik olmaz- ahir zamanda ellerini kaldırır dua edermiş; -Onlar kendilerini düşünmezler, Ümmet-i Muhammed'i düşünürler.-
"Yâ Rabbi! Ümmet-i Muhammed'e rahmet eyle. Yâ Rabbi! Hallerini hoş eyle. Yâ Rabbi! Dertlerden kurtar..."
Allah-u Teâlâ hazretleri diyecekmiş ki:
"Sen kendine dua et! Bırak onları, ben onlara kızgınım.
Allah-u Teâlâ hazretleri salih kimselere onlar için dua ettirmeyi bile istemeyecekmiş.
Onun için emr-i maruf, nehy-i münker yapın.
Kime yapacağız? Dışarı çıksak yapabilir miyiz? Ne olacak?
Evine yap. Hanımına söyle. Piyazla, pohpohla, hediye al.
"Etme eyleme hatun, gel şu hadisleri okuyalım, ayetleri okuyalım, Allah yolunca gidelim." de.
Çocuğuna yalvar yakar, bisiklet al, sev, okşa;
"Hadi sen büyük adam olacaksın, ben senin ekmeğini yiyeceğim, bana bakacaksın. Hadi evladım, canım ciğerim." de ne diyeceksen de çocuğuna Allah'ın dinini, imanını, adaleti, insafı, iyiliği, hoşluğu öğret. Ve kötü şeylerden de engellemeye çalış.
Müslüman adam, o tarafa bakıyorsun öyle, bu tarafa bakıyorsun böyle. Ticarethanesine bakıyorsun öyle, işine bakıyorsun öyle. Müslümansak Müslümanlığımızın eseri üzerimizde görünsün, bilinsin; Müslüman olmayan insanlardan bizim bir farkımız olsun. Konuşma, giyinme, tavır, hareket, düşünce tarzı, zarafet, adalet, insaf ölçüsü bakımından...
"Herkes yiyor efendim bu haramı."
Herkes yer ama sen yiyemezsin; sen yedin mi kırk gece namazın kabul olmaz, kırk sabah duana icabet olunmaz. İstersen ye, sen bilirsin. O yediğin lokmadan hâsıl olan eti cehennem paklar, başka türlü temizlenmez. Onun temizlenmesi başka türlü olmaz.
Şu şerefe bakın; emr-i maruf, nehy-i münker yapan insan Allah'ın yeryüzünde halifesidir, Kur'an'ın halifesidir, Resûlullah'ın halifesidir.
Men intekâ min veledehî li-yufaddıhahû fi'd-dünyâ faddahahu'llâhu yevme'l-kıyâmeti alâ ruûsi'l-eşhâd kısâsun bi-kısâs.
Ahmed b. Hanbel, İbn Hibban, İbn Ömer radıyallahu anh'ten rivâyet eylemiş. Garip bir hadis-i şerif. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki:
"Kim evladını 'Bu benim oğlum değil.' diye inkâr ederse, evladından teberri ederse."
Neden?
Onu mahcup etmek için, hor rezil etmek için. Nesebi gayri sahihmiş gibi söylemek istiyor. Evladına kızmış. "Bu benim evladım değil, bilmiyorum babası kim…" gibi böyle bir şeyle evladını rezil rüsva etmek için evladından teberri ederse...
Dünyada böyle yapar, evlattan hıncını alır ama; faddahahu'llâhu yevme'l-kıyâmeti alâ ruûsi'l-eşhâd. "Bütün insanların şahitliği karşısında, şahitlerin başında, karşısında Allah da onu rezil eder."
Bu işlerin bir hesabı yok mu? Bu zulümler, bu gadirler, bu haksızlıklar, bu çalmalar, çırpmalar, hırsızlıklar, bu dolandırıcılıklar cezasız mı kalacak? Bir adalet günü yok mu? Var.
O ona öyle yaptı mı Allah da onu mahşer halkının karşısında öyle bir rezil edecek, öyle bir rezil edecek ki tariflere sığmaz.
Garip bir hadis-i şerif.
Kısâsun bi-kısâs. "Kısasa kısas" diyor Peygamber Efendimiz. Dünyada evladına o öyle yaptı, Allah da ona ahirette öyle yapar.
Güzel de garipliği nereden? Yahu baba evladına böyle mi yapar? Garip olan bu. Değil mi? Baba evladına böyle yapar mı?
Kardeşlerim, bu dünya bir acayip dünyadır. Çok acayiptir. Bu yalan dünya babayı evlada düşürür, evladı babaya düşürür, kardeşi kardeşe düşürür. Bu maddî menfaat. Maddî menfaat yok; manevi kızgınlık, hınç, haset, kibir, ucub, kötü huylar yani, bizim hani içimizden atmak için uğraştığımız bu kötü huylar yok mu; sırf hınç almak için insan işte böyle yapar. Kardeş kardeşe yapar, Allah korusun. Baba evlada yapar. Evlat babaya daha beterini yapabilir. Bunlar olabiliyor. Bizim ailelerde pek olmaz. Müslüman aileler Allah'tan korktuğu için, o evladına karşı mesuliyet duygusu duyar, yapmaz; evlat da babasına karşı saygı, hürmet duyar, yapmaz deriz ama bak hadis-i şerifte böyle şeyler de oluyor. Demek ki olmuş ki bir daha olmasın diye Peygamber Efendimiz onun cezasını söylüyor.
Onun için umumi bir kâfide çıkartmak gerekirse; kimsenin haysiyetine, şerefine dokunmak, onu burada rezil rüsvâ etmek için bazı laflar ortaya çıkartmak, "Efendim şu şöyledir, bu böyledir..." doğru değildir. Diyenler sonra çok pişman olur.
Hasan-ı Basri hazretleri bir tabak meyve almış, güzel bir tabağın içine koymuş, filanca tanıdığa göndermiş.
Neden?
O tanıdık, Hasan-ı Basri aleyhinde konuşurmuş, dedikodu edermiş, gıybet edermiş. O ona bir tabak meyve göndermiş. Gönderdiği şahısla beraber o şahsa dedirtmiş ki, demiş ki:
"Duydum ki ibadetler yapıp da kazandığın sevapları bana bağışlıyormuşsun. Başka bir şey verecek bir halim yok, teşekkür ederim, bu meyveleri lütfen kabul et."
Neden?
O onu gıybet etti mi onun sevapları bu tarafa gelir de ondan. Gıybet edilen zarar etmez, gıybet eden zarar eder. Kötülenen zarar etmez, kötüleyen zarar eder. İftira eden zarar eder, iftiraya uğrayan manevi bakımdan kazanır.
Bir şeyi biliyor musun? Katî olarak biliyorsan öyle söyle; bilmiyorsan sonra kısasa kısas -kısâsun bi-kısas buyurmuş- başına aynısı gelir.
Bu dünya imtihan dünyasıdır. Aklını başına topla; kimsenin hakkını alma, ahını alma.
"Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste."
Aheste aheste çıkar, dumanı göğe böyle yavaş yavaş, ağa ağa çıkar. Onun için mazlum olmak, zalim olmaktan daha iyidir.
"Haklı olduğu halde münakaşadan kendisini çekene cennetin avlusunda bir köşkü tekeffül ediyorum." diyor Peygamber Efendimiz.
Haklı olduğu halde, baktı ki iş büyüyecek; "Peki peki kardeşim, Allah'a ısmarladık..." çekildi, münakaşayı büyütmedi. Ama haklıydı, isteseydi müdafaa edebilirdi, şahit getirebilirdi. "Cennetin avlusunda bir köşk garanti ederim." diyor Peygamber Efendimiz.
Aklımızı buna göre devşirelim, işimizi bunlara göre yapalım.
Men ensafa'n-nâse min nefsihî zahire bi'l-cenneti'l-âliyeti ve men kâne'l-fakru ehabbe ileyhi mine'l-ğınâ fe-lev ictehede ubbâdu'l-harameyni en yüdrikû mâ u'tiye mâ edrekû.
Bu hadis-i şerifi, Deylemî Abdullah b. Amr radıyallahu anh'ten rivâyet eylemiş. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz;
Men ensafa'n-nâse min nefsihî. "Kim insanlara kendisinden pay biçip adaletle, ölçülü hareket ederse."
"Bunu bana yapsalar ben hoşlanmam, o halde ben de ona yapmayayım. Bu haksızlığı bana yapsalardı dayanamazdım, o halde ben de ona yapmayayım. Bana böyle muamele yapsalardı çok üzülürdüm, o halde ben de ona öyle yapmayayım." diye içinden gelen bir ölçü, adalet duygusuyla insaflı, adaletli davranırsa, ne olur?
Zafire bi'l-cenneti'l-âliyeti. "Yüce cenneti kazınır, elde eder."
Adalet güzel bir duygudur. Haklıya "Sen haklısın." diyebilmek; haksıza "Yoo bu doğru değil!" diyebilmek; hak sahibine "Hakkını al, bu senin hakkındır." diye verebilmek.
Sekiz ay çalıştırmış arkadaşlarımızı, işçileriyle beraber, şirket olarak; hâlâ parasını vermemiş. Gidiyor kamyon alıyor, bilmem ne alıyor. Hey şaşkın hey... Zavallı çalışmış, ter dökmüş.
Kim adaletli olursa yüce cenneti kazanır, kesbeder, elde eder.
Ve men kâne'l-fakru ehabbe ileyhi mine'l-ğınâ. "Kime ki fakirlik zenginlikten daha sevimli, daha hoş gelirse..."
Kulaklarınız yanlış duymadı. Fakirliği daha çok seviyor, zenginliği istemiyor. "İstemem ben zenginliği, bana fakirlik daha hoş." diyorsa.
Fe-lev ictehede ubbâdu'l-harameyni. "Harameyn-i Muhteremeyn'in, Mekke-i Mükerreme'nin, Medine-i Münevvere'nin âbid kulları çalışsa, çabalasa. " En yüdrikû mâ u'tiye. "Ona verilen dereceyi, sevabı elde etmek, kazanmak, ona ulaşmak, erişmek için ibadette, taatte çalışsa, çabalasa. " Mâ edrekû. "Onun seviyesine ulaşamazlar."
Allah Allah, şimdi gel işin içinden çık. Tam "Bir ev sahibi olayım." diyordum, "Bir köşküm olsaydı. Bir de Mercedes arabam olsaydı. Bir de deniz kenarında yalım olsaydı. Bir güzel ticarethânem olsaydı, ben çalışmadan ayda üç milyon lira gelirim olsaydı, onlarla gezerdim, tozardım, hac da ederdim..." derken şimdi çıktı karşıma bir hadis-i şerif, fakirliğe daha çok uygun diyor.
Ed-dünyâ bahrun amîkun kesîrun mine'n-nâsi yuğraku fîhâ. "Bu dünya bir dipsiz derin denizdir, burada çokları boğuldu."
Sade sen gelmedin ki bu dünyaya; senden önce çok kimseler boğuldu. Peygamber Efendimiz yemin ederek söylüyor, diyor ki:
"Vallahi, ben sizin bir şeye sahip olmayıp ihtiyaç içinde kalmanızdan ziyade, fazlasıyla sahip olmanızdan, zenginliğinizden korkarım."
Neden?
Kellâ inne'l-insâne le-yetğâ en reâhu's-tağnâ.
Kendisini müstağni gördü mü, paralı pullu gördü mü insanoğlu, sapıtır.
"Hocam ben sapıtmam. Köyümden çıkarken söz verdim; zengin olsam bile yolumu değiştirmeyeceğim."
Ben senin oğlunu görürüm. Hele sen adını adresini bir ver bakalım. Oğul sapıtır. Babası köylüdür, köylülüğünü bilir. Sırtında küfeyle pazarda yük taşıdığını bilir; maydanoz, dereotu sattığını bilir ama evlat bilmez. "Benim babam zengin." der, "Mercedesliyim" der. Mercedes'ten indirip Murat'a bindirirsen suratı asılır.
Zengin olup da şaşırmamak çok zordur.
Ne yapalım? Allah'tan her şeyin helalini isteyelim. Allah bize hayırlısını, helalini versin.
"İnsanın gırtlağından içeriye bir haram lokma girerse kırk gece kıldığı namaz kabul olmuyor, kırk sabah yaptığı dua kabul olmuyor." diye okuduk.
Allah bize helalini versin, helalinden versin.
Meşhur bir hikâye vardır, hadis-i şerif kitaplarında geçer. Birisi geliyor;
"Yâ Resûlallah, çok sıkıntıdayım, bana dua et de zengin olayım."
"Ey Salebe, şükrünü eda edebileceğin az bir mal, sana çok maldan çok daha hayırlıdır."
"Peki yâ Resûlallah." Çekiliyor. Aradan bir zaman geçiyor;
"Yâ Resûlallah, fakirlik canıma tak dedi, evde çok sıkıntı çekiyorum, yoksulluk çekiyorum, dua et de zengin olayım."
"Yâ Salebe, şükrünü eda edeceğin az bir mal, sana şükründen uzak kalacağın çok maldan daha hayırlı olur."
"Peki yâ Resûlallah."
Yine çekiliyor. Üçüncü sefer, bir zaman geçtikten sonra geliyor;
"Yâ Resûlallah, fakirlik canıma tak dedi, dua et zengin olayım."
"Yâ Rabbi, Salebe'ye istediğini ver." demiş Peygamber Efendimiz.
Allah-u Teâlâ hazretleri istediğini vermiş. Salebe'nin koyunları doğurmaya başlamış, develeri çoğalmaya, sürüleri artmaya. Arada namaza, Mescid-i Nebevî'ye gelmemeye başlamış. Diyor ki Peygamber Efendimiz:
"Salebe nerede?"
"Koyunlarını otlatıyor da yetişemedi namaza..."
Aradan bir zaman geçiyor;
"Salebe nerede?"
"Cuma'dan Cuma'ya gelebiliyor."
Aradan bir zaman geçiyor;
"Salebe nerede?"
"Medine'nin dışında. Buranın otları, otlakları yetmedi de uzaklarda otlatmak için."
O şey, artan şeyler ibadetten, Resûlullah'ın meclisinden, mescidine devamdan kestirtmiş.
Zekât ayeti inmiş. Resûlullah her yere zekât amilleri, vazifeliler gönderiyor; "Zekât ayeti indi, koyunlarınızdan şu kadar, develerinizden şu miktar, paralarınızdan şu miktar vereceksiniz." diye tebliğ ediyorlar.
Salebe vermemiş.
Yahu bu malları kim verdi sana? Allah verdi.
Kimin sayesinde kazandın?
Bilmiyor muydun Resûlullah'ın duasıyla olduğunu? Kaç defa gittin istedin. Ondan sonra verilmedi mi bu?
Allah istiyor işte; sana o zenginliği Resûlullah'ın duası bereketiyle veren Allah-u Teâlâ hazretleri bu malı Allah yolunda zekât olarak vermeni istiyor.
Vermedi.
Resûlullah'a geldiler, söylediler.
"Bir daha ona gitmeyin." dedi.
Darıldı Resûlullah Efendimiz. Bir daha gitmedi.
Resûlullah ahirete göçtü, irtihal eyledi. Yerine Ebu Bekr-i Sıddık geçti. Ondan sonra aklı başına geldi adamın, göndermeye çalıştı ama kimse zekâtı kabul etmedi. Ebu Bekr-i Sıddık geçince idare değişti, "O alır." diye ona zekât gönderdi. Ebu Bekr-i Sıddık Efendimiz;
"Resûlullah'ın almadığı bir malı ben ne hakla nasıl alırım, almam!" dedi.
Zekâtını almadılar, öyle gitti.
Her şeyin hayırlısını istemek lazım. Mal verir de sonunda azgınlık olacaksa iyi değil; fakirlik verip de sonunda hırsızlık, arsızlığa gidecekse o da iyi değil.
"Yâ Rabbi bana helal mal ver. Dünyada, ahirette hayırlısını nasip eyle, afiyet ihsan eyle." diye Allah'tan hayırlısını isteyin.
Allah her şeyin hayırlısını versin.
Ama zenginlikten ziyade gönlü fakirliğe meyyal.
Neden?
"Ne yapayım ben şu dünya metaını." diyor, ahirete rağbet ediyor. Buna "zühd" derler; dünyaya kıymet vermemek, dünya malına aldırmamak, ahirete rağbet etmek.
Evliyâullahtan bir zata bir kese içinde şu kadar bin altın getirmişler.
"Bunu al, sana veriyorum." Şöyle keseye bakmış;
"Ne kadar var bunun içinde?"
"Şu kadar bin altın var." Bayağı bir para.
"Daha fazla altının olsa ister misin?"
"İsterim tabii." demiş. Altın değil mi, zenginlik değil mi?
"Neyse al, sen buna daha muhtaçsın, ben hiç istemiyorum." demiş.
O eskilerin hallerini anlayamayız. Kitaplarda yazıyor da onu da anlayamayız. İlle bizim aklımız, fikrimiz; mal, mal, mal, para, para, paradır. Para nereden gelirse gelsin ona bakarız. Bu devirde insanlar ekseriyetle hiç helalini, haramını düşünmüyor. Gözlerini bir hırs bürümüş, dünyadan zühd yok.
Münebbihât diye bir kitap var, İbn Hacer el-Askalânî'nin. Burada bir hadis-i şerif karşımıza geldi, orada da çeşitli hadislerden çeşitli yerlerde gelmiş. Tercüme eden zât-ı muhterem hemen altına not düşmüş;
"Buradan kasıt şudur, budur."
Peygamber Efendimiz istememiş işte, bunun ötesi var mı? Anlaşılıyor. Parayı pulu sen istiyorsun ama Peygamber Efendimiz pek istememiş.
"Yâ Resûlallah, Allah gönderdi beni, istersen şu Medine-i Münevvere'nin dağlarını sana altın edeyim." buyuruyor.
"İstemem. Ben bir gün tok olayım, Allah'a şükredeyim; iki gün aç olayım, sabredeyim, oruç tutayım, öyle ecir kazanayım. İstemem." demiş.
Peygamber Efendimiz hasırın üstüne yatmış. Hz. Ömer gelmiş. Uyanmış. Bakmış ki yüzünde, elinde hasırın izleri kıpkırmızı iz bırakmış. Yatak değil, yumuşak değil; hasır. Onun o haline ağlamış. Demiş ki;
"Yâ Resûlallah, sen ki Allah'ın sevgili peygamberisin, bak şu haline. Halbuki Kisralar, Kayserler ne nimetlerin içinde yüzüyorlar."
"Ey Ömer, onlar öyle bir kavimdir ki onların alacaklarını bu dünyada Allah onlara veriyor, ahirette bir şey yok; bizimkini ahirete tehir etmiştir." demiş.
Onun için bizim gayemiz para toplamak, mal edinmek, devşirmek, zengin olmak, köşkler, saraylar yaptırmak değil.
Bizim gayemiz ne? Allah'ın rızasını kazanmak.
Ama dosta düşmana muhtaç olmayalım diye helal kazanç sahibi olacağız. Allah helalinden çok verirse onun da vazifesini bileceğiz, harcanacak yerlere harcayacağız. Yani zenginlik ayıp değil. Allah verirse verir.
Bazı kimseye Allah güldür güldür verir. O da bir imtihan.
Medine-i Münevvere'nin fakirleri sızlana sızlana gelmişler;
Zehebe ehlü'd-düsûri bi'l-ucûri yâ Resûlallah. "Yâ Resûlallah, zenginler sevapların hepsini aldı götürdü."
"Hayrola, nereden bildiniz?"
"Paraları var, zekât veriyorlar, sevap kazanıyorlar. Paraları var, hayr-u hasenat yapıyorlar, sevap kazanıyorlar. Paraları var, cihada veriyorlar, çok sevap kazanıyorlar. Şunu yapıyorlar, sevap; bunu yapıyorlar sevap..."
"Ben size bir şey tavsiye edeyim mi, onu yaparsanız siz de onlar gibi çok sevap alırsınız."
"Buyur yâ Resûlallah."
"Her namazın arkasından 33 Sübhanallah deyin, 33 Elhamdülillah deyin, 33, 34 Allah-u Ekber deyin." diye- 33, 34 rivâyetleri var- tesbih tavsiye etmiş. Sevine sevine gitmişler fukaralar. Yani onları söyleyince o kadar ecirlere ereceğiz diye. Aradan bir zaman geçmiş, yine gelmişler;
"Yâ Resûlallah, zengin kardeşlerimiz de öğrenmiş, onlar da çekiyor bu tesbihi, o sevabı onlar da alıyor."
"E bu Allah'ın fazlı keremi."
Öyle zengin oldu mu Allah verir.
Ebu Bekr-i Sıddık çok zengindi. Hz. Osmân-ı Zinnûreyn çok zengindi, malını Allah yolunda verdi. Kıtlık senesinde 100 deve ticaret malı getirdi. Ticaret mallarını getirmeden önce Medine yolunda karşıladılar;
"Bize devret, şu kadar kâr verelim."
Vermedi; bütün malları fukaraya tasadduk etti. Bütün develeri kestirdi, etlerini dağıttı.
İnsanın gönlünde olmayıp da Allah yolunda harcamayı yapabiliyorsa, o zaman o insanın zenginliği zarar vermez.
Ne demiş Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifinde?
Ni'me'l-mâlu's-sâlihu li'r-racüli's-sâlih. "Salih, iyi bir insana helal, salih bir mal ne kadar yakışır."
Niye yakışır?
Çünkü o onunla hayr-u hasenat yapar; kibre, gurura harcamaz, zevke sefaya harcamaz,
İnşaallah anlatabilmişimdir. Allah kusurum varsa affetsin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
14.04.1985 -
İlim Öğrenmek, Dünyalık,
13.01.1985 -
İlim Öğrenmek, Alimin
