Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men tekelleme fi'l-kaderi fi'd-dünya su'ile 'anhu yevme'l-kıyameti fein ahta'a heleke ve men lem yetekellem lem yüs'el 'anhu yevme'l-kıyameti.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten [rivayet edilen] bu hadis-i şerif kader hakkında… Peygamber Efendimiz buyurmuş ki; "Kim dünyada kader hakkında 'Şöyledir… Böyledir…' diye konuşursa kıyamet gününde ona; 'Söyle bakalım kader nedir?' diye sorulur." Kaderden ona sorgu sual açılır. Fe-in ahta'a heleke. "Eğer hatalı cevap verirse helâk olur." Ve men lem yetekellem lem yüs'el anhu yevmel kıyameh. "Kim konuşmazsa, kıyamet gününde ona öyle bir sorgu sual olmaz." Konuşana, gel bakalım, söyle bakalım kader nedir? Hık mık filan; helâk olur.
Etmese olmaz! Etmese her şey birbirine girer. Dört yol ağzında dört tane yolun arabalarını da serbest bırak, nasıl isterseniz yapın; olur mu? Olmaz, hepsi birbirine çarpışır, o kavşak tıkanır, bir adım öteye gitmez, karmakarış olur. Dört yol ağzı değil, sekiz yol ağzı olsa, altı yol ağzı olsa daha beter karışır. Bir intizam olacak ki, "sen dur, sen geç, sen dur, sen geç" diyeceksin ki işler muntazam gidecek. Allah-u Teâlâ hazretleri her şeyi takdir eylemiştir. Kadere inanmak, imanımızın esaslarından biridir.
"Allah bir şey takdir etmemiştir."
Öyle şey olur mu? Allah-u Teâlâ hazretleri her şeyi takdir eylemiştir.
"E, kader; o halde takdir ettiyse…" vesaire, uzun boylu sözler…
Bu hususta konuşmayı Peygamber Efendimiz uygun görmemiş. Çünkü konuşur, Allah'ın sıfatlarını reddetme durumuna düşer; konuşur, kulluk vazifelerini yapmama tembelliğine düşer. Onun için bu hususta fazla konuşma yasaklanmış.
Ama, "Âmentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusulihî ve'l-yevmi'l-âhiri ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî mine'l-lâhi teâlâ..." Hayır da şer de Allah'tandır. Başına bir hal geldiği zaman; "Keşke şöyle yapsaydım da şöyle olsaydı da böyle olsaydı." demeyin diyor Peygamber Efendimiz. Yalnız öyle demeyin de deyin ki; Kadderallah. "Allah böyle takdir eylemiş, ne yapalım, benim yazım böyleymiş." Peygamber Efendimiz, "Eğer şöyle yapsaydım, eğer böyle yapsaydım sözü şeytanın işine yarar, onun yolunu açar, seni gelir kandırır." diyor. Çok hadis-i şerifler var. Her şey Allah'ın takdiri ile oluyor.
Cümle işler Halik’ındır, kul eliyle işlenir;
Hakk'ın emri olmaz ise, sanma bir çöp deprenir.
Her şey Allah'ın takdiri ile oluyor. "Benim takdirime rıza göstermeyen benden ayrı bir rab arasın kendisine." Evvelki haftalar hadis-i şerifte okuduk ya. "Benim takdirime rıza gösterin; göstermeyen kendisine başka rab bulsun, defolsun, benim mülkümden çıksın!" Çıkamayız ki, başka [mülk] yok ki. Yani inanmamız lazım geldiğini Peygamber Efendimiz hadis-i şerifinde bize bildirmiş. Kadere iman, dinimizin esaslarından.
Men âmene bi'l-kader emine mine'l-keder. "Kadere inanan rahat olur." Allah'ın [koyduğu] vakit gelmedikten, eceli gelmedikten sonra ölmek yok, başı dik durur: "Ben hakkı söylerim, başıma ne gelirse gelir, Mevlâ takdir ediyor, hayır olur inşaallah..." [der] sağlam yürür. Bizim başarımız, muvaffakiyetimiz, Balkanları almamız, Tuna'ya varmamız, Avusturya'ya girmemiz, Viyana'yı kuşatmamız, Almanya'da, Bavyera'da dolaşmamız hep imanımızın eseridir. Kadere iman…
Barbaros Hayreddin'in ağabeysi Oruç Reis, kaptan;
"Gazaya çıkacağım." demiş. Kardeşi Barbaros Hayreddin Paşa da demiş ki:
"Ağabey bu mevsimde çıkma, müsait değil."
Çıkmış, gemilerle gitmişler, bir kaleyi kuşatmışlar. Harp darp şiddetli olmuş. Oruç Reis'in kendisinin de kolu bacağı kopmuş, dönmüş gelmiş. Barbaros Hayreddin hatıralarında yazıyor. Dedim ki diyor:
"Ağabeyciğim, ben sana başında söyledim, sözümü dinleseydin bak bu kolun bacağın kopmazdı." Demiş ki:
"Kardeşçiğim, sen bilmez misin ki Allah-u Teâlâ hazretleri ne yazdıysa insanın başına o gelir. Sen niye böyle söylüyorsun?" diye din âlimi gibi bir izahat vermiş. Barbaros Hayreddin diyor ki:
"Ağabeyim benden fakihti, dinî bilgisi daha kuvvetliydi, beni mahcup etti."
Allah ne takdir etmişse o olacak. Kolu gitmiş, bacağı gitmiş. E, Allah yolunda gitmiş! Üzülmüyor. Allah yolunda gitmiş, ne olacak!
Neyleyim neyleyim dalları neyleyim
Yar yoluna dökülmedik dilleri neyleyim, dediği gibi Allah yoluna feda olmuş. Üzülmüyor ki ona, kardeşini teselli ediyor; "Kardeşim sen bilmez misin Allah ne takdir ettiyse o olur." diyor.
İşte, Osmanlı bundan başardı! Osmanlı bundan başardı, sen niye düşman oluyorsun? Ama ben başarı sağlayayım diye bunu böyle öğretmeye çalışsan olmaz, bu tabii olur; iman kendiliğinden gelişir, o iman, insana o işleri yaptırtır. O işle oymamaya gelmez!
"Çok kıymetli bir saatin olsa, arkasını açıp kurcalar mısın?"
"Yok hocam, olur mu? 100 bin lira para verdim, saatçi bakar." filan dersin.
E, peki bir güzel jet motoru, bilmem çok kıymetli bir otomobil almışsın, açıp tornavidayla sağını solunu karıştırır mısın?
"Yapar mıyım hocam, şu kadar milyon lira para…" Yapmazsın.
Peki, bu kadar kıymetli olan bu dinin, bu imanın ahkâmına niye böyle baltayla, kazmayla giriyorsun? Ormana mı giriyorsun? Olur mu böyle şey? O iman nazenin bir çiçek gibidir.
Men tekehhene ev tekasseme ev tetayyera tıyareten terüddühû an-seferin lem yenzur ile'd-deracâti mine'l-cenneti yevme'l-kıyameti.
Bu kâhinlikle, falcılıkla ilgili bir hadis-i şeriftir. Ravisi Ebû'd-Derdâ radıyallahu anh.
Men tekehhene. "Kim kâhinlik yaparsa…" Kâhinlik; yani gayptan haber vermek, bilmem şöyle yapıyor, böyle yapıyor, ne usulle yapıyorsa, "şöyle olacak, böyle olacak…" filan diyor. "Kim kâhinlik taslarsa…" Ev tekasseme. "'Kasâme' denilen bir cahiliye âdeti var, o da ona benzer bir şey, onu yaparsa…" Cahiliye devri âdetlerinden yine; Ev tetayyera. "Veyahut da şomluk farz ederse bir şeyde…" "Önümden bir kuş uçtu, karga öttü; çaylak, baykuş şöyle yaptı, binaenaleyh ben bu işi yapmayayım çünkü öttü, olur mu, artık uğursuz oldu." filan diye böyle bir uğursuzluk telakkisi, tefsiri içinde, Terüddühü an seferin. "Gideceği yola gitmezse…"
Böyle bir kâhinlik veyahut öyle bir uğursuzluk telakkisi veyahut öyle bir cahiliye âdeti tesiriyle seferden dönerse ne olur?
Bu da bir önceki kader hadis-i şerifiyle bir bakıma ilgili. Çünkü her şey Allah'ın takdiriyle oluyor. Adam kuşa bağlıyor;
"Baykuş cıyak cıyak öttü; köpek uzun uzun uludu, şu şöyle oldu, bu böyle oldu.
Öyle şey yok! Allah ne takdir etmişse o olur. Allah'ın takdir ettiği olur. Kadere iman böyle... "Allah ne yazmışsa, sabıka-i ezelde ne yazdıysa o olur; başa ol gelir, başka bir şey gelmez." diyecek insan. Öyle öteki türlü telakkiler [doğru değildir]. Allah'a, Allah'ın kaderine inanacak; böyle uğurluluk, uğursuzluk, yıldız, kuş ötmesi, baykuş çağırması, köpek uluması vesaire, onlara [itibar etmeyecek] insan, değil mi? İmanın gereği bu oluyor, onlara [itibar eden] cennetin derecelerine bakamaz. [Cennet] mertebe mertebe, kademe kademedir; köşkleri vardır pencere penceredir, onlara uzaktan bile bakamaz. Yani cennet yüzünü göremez. Öyle bir insan cennete giremez.
Bir de bir tarih kitabında okuduğum bir hikâyeyle bu mevzunun yanlışlığını zihinlerde kalacak şekilde [anlatayım]:
Hint taraflarında padişahın birisi ava gitmek istemiş. Atlarını, adamlarını hazırlatmış. Torbalar, atlar hepsi hazır; adamlarıyla sabahleyin haydi... Sarayın kapısını açmışlar, atlarla şehrin sokaklarından koştura koştura geçerken sokağın bir yanından öbür tarafına; "Aman, padişahın adamları gelmeden şöyle bir geçeyim!" diye bir fakircik, hırpani kılıklı bir fukaracık geçivermiş oradan oraya. Geçiverince, padişah veyahut oranın hükümdarı demiş ki; "Yakalayın şu adamı, şu uğursuz herifi! Hırpani kılıklı adam önümüzden geçti, yakalayın uğursuz adamı! Eğer biz, ava gittiğimiz zaman av bulamazsak, işimiz ters giderse bunun uğursuzluğundandır, akşam kellesini uçuracağım bunun; hapsedin bunu." demiş.
"Bak, hadi bugün iyi gitti işimiz, demek ki uğursuz değilmişsin; av bulduk... Hadi bakalım bir daha bizim önümüze gelme, önümüzden geçme, seni affettim, kafanı kesmiyorum, hadi evine gidebilirsin, demek ki uğursuz değilmişsin." demiş. Adamcağız söyle bakmış, demiş ki:
"Müsaade edersen gideceğim ama ben de bir şey söyleyeyim öyle gideyim."
"Olur, söyle bakalım." demiş.
"Efendim, sen sabahleyin evinden, sarayından çıktın benimle karşılaştın, ben yolundan bu tarafa geçtim diye uğursuzluk telakki ettin bunu; ondan sonra beni hapsettirdin, ava gittin ama ben uğursuz değilmişim; çok av buldun, eğlendin, keyfin yerinde, akşam sağ salim keyifli döndün... Ama bir de benim tarafımdan düşün! Ben de sabahleyin evimden çıktım, sana rastladım, hapse girdim... Ondan sonra acaba sağ mı kalacağım, gelip de padişah benim kafamı mı kesecek filan diye akşama kadar ecel terleri döktüm... Şimdi gidiyorum, söyle bakalım sen mi uğursuzsun ben mi uğursuzum?" demiş.
Men tevada'a lillâhi rafe'ahullâhu fe-hüve fî-nefsihî sağirun ve fî-a'yüni'n-nâsi azîmun ve men tekebbere veda'ahullâhu fe-hüve fî-a'yüni'n-nâsi sağîrun ve min nefsihî kebîrun hattâ le-hüve ehvenü aleyhim min kelbin ev hınzirin.
Bu da tevazu hakkında bir hadis-i şerif. Bu hadis-i şerifi, Hz. Ömer radıyallahu anh Efendimiz rivayet eylemiş.
Men tevada'a lillahi. "Kim tevazu ederse..."
Neden?
Lillâhi. "Allah için..." Allah-u Teâlâ hazretlerinin dini öyle emretmiş, Allah kibri sevmez diye. Ondan sonra Allah-u Teâlâ hazretlerinin büyüklüğünü, lütfunu biliyor, her şeyin ondan geldiğini biliyor. Ne diye övünsün ne diye tekebbür etsin? Sonra, ötekiler Allah'ın mahlûkatı, yaratılanı yaratandan ötürü hoş görmek varken ne diye tekebbür etsin de onlara burnunu kaldırıp [büyüklensin]?
"Allah rızası için kim tevazu ederse..." "Rafe'ahullah. "Allah onu yükseltir." O alçak gönüllülük yapıyor, boyun büküyor, alçaltıyor kendisini ama Allah onu yükseltir. Fe-hüve fî-nefsihî sağirun ve fî-a'yüni'n-nâsi azîmun. "O kendi gözünde küçüktür ama insanların gözünde büyük olur, ulu olur…" Ve men tekebbere. "Kim kendisini büyük sayar, herkesten üstün görür, burnu havada, kim tekebbür ederse…" Vada'ahullah. "Allah onu aşağıya indirir, alçaltır." Fe-hüve fî-a'yüni'n-nâsi sağîrun ve min nefsihî kebîrun. “Kendi nefsinden gelen bir duyguyla kendisini büyük görüyor ama Allah onu halkın nazarında küçük göstertir.” Sevdirtmez yani. O kadar ki;
Hattâ ve hüve ehvenü aleyhim min kelbin ev hınzîr. "O şahıs, halkın nazarında köpekten, domuzdan daha ehven, daha hor, daha aşağı görülür." Kibir göstereni, kibirlilik edeni Allah o duruma düşürür; tevazu edeni yükseltir.
O halde haddimizi bileceğiz, boynumuzu bükeceğiz, tevazu sahibi olacağız.
Başka bir ülkeye gitmiştim de orada iki tane şahısla tanıştım, Kuveyt'ten gelmişler. Dediler ki; "Bunların her ikisi de bakanlık yapmıştır." Evkaf bakanı olmuş. Ee, baktım çok bilgili insanlar, konuştular, kibar kibar gayet güzel şeyler söylediler ama çok mütevazı. Çok da zengin insanlar ama mütevazı. Ne güzel! Allah mevki vermiş, bilgi vermiş, para vermiş, şımarmamışlar. Ne güzel! Ekseriyetle insan ya parası olunca şımarır ya bilgisi artınca şımarır ya da bir mevkiye getirdiğiniz zaman şımarır. Alçak tabiatlı bir insan, biraz yüksek bir mevki verdin mi babasını asmağa kalkar.
Allah şımarmayıp da O'nun sevdiği huylarla huylanmayı nasip eylesin cümleye.
Men tevadda'a fe-esbağa vudûahû sümme kâle 'ınde ferağıhî min vudûihî sübhânekallâhümme ve bi-hamdike eşhedü en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbü ileyke hutime aleyhâ bi-hâtemin fe-vudı'at tahte'l-'arşi fe-lem tükser ilâ yevmi'-kıyameti.
Sıra, abdest almakla ilgili, abdestten sonra yapılacak duayla ilgili bir hadis-i şerife geldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki:
"Kim abdest alırsa ve abdestini çok güzel, itinalı bir tarzda mükemmel, eksiksiz yaparsa…" İnsanlar abdest alıyor da aceleye getiriyorlar... Aceleye getirmeyelim! Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyurmuş; -Bu bizim kafamızın içine yazılsın, esas hareket tarzımızın temel prensibi olsun.- "Allah, Müslümanlara her şeyde güzelliği yazmıştır." Yani her şeyi güzel yapmalarını ister. Hatta Peygamber Efendimiz, "Kurban keserken bile bıçağı iyi bileyin ve kurbanı çarçabuk iyi kesin." diyor. Yani her şeyde... Mesela sadece yazı yazarken güzel yazı yazacak değil; sadece namaz kılarken güzel namaz kılacak değil; her sanatta, her meslekte, her işte en güzelini yapacağız.
"Kim abdest alırsa ve abdestini güzel, tamam, eksiksiz alırsa…" Bazen bakıyoruz; arkasından sanki düşman kovalıyormuş gibi veyahut müsabakaya girmişler de bakalım kaç saniyede abdesti bitirecekmiş gibi şapur şupur, şaldır şuldur; yüzüne gözüne, üstüne başına saçılarak yarısı yapıldı, yarısı yapılmadı… Ya dirseğine su gitmedi! Hiç aldırmıyor. Hemen, tamam, bitti, ceketi omzunda içeri geliyor. Dur bakalım, ağır ağır... Bak, isbağu'l-vudû' diye bir bahis var; abdesti güzel güzel yapmak. Tamamen, [suyu] böyle her tarafına vardırtarak. Yüzünü yıkıyorsun, gözlerinin şu pınarlarına varacak; sakalın varsa sakalını hilalleyeceksin, sakalının altına su gidecek; her tarafını üç defa yıkayacaksın. Bileklerini, kolunu yıkarken dirseklerinin arka tarafını şöyle çevireceksin, orada deri buruşuktur, oraya umumiyetle su gitmez. Halbuki o dirseğin üst tarafına kadar yıkanması lazım. [Abdesti] güzelce alacaksın. Her azayı yıkarken dualarını yapa yapa, Allah'tan hayırlar isteye isteye güzelce yapacaksın…
Namaz, abdest almaktan başlar. İnsanın abdesti güzel almazsa namazı güzel olmaz. Onun için Fatih Camii'nde mi bir yerde gördüm, "Çok kimse gafildir namazın buradan başladığından!" diye şadırvana yazmış. Namaz oradan başlar, abdesti güzel almaktan başlar.
Peygamber Efendimiz, "Kim abdest alırsa ve abdestini de kâmil bir tarzda, olgun, eksiksiz yaparsa…" Sonra; Sümme kâle ınde ferâğıhî. "Bitirdikten sonra da şöyle derse…" Min vudûihi. "Abdestinden fariğ olduktan sonra, abdestini bitirdikten sonra, şöyle derse…" Bakalım ne diyecek, ondan sonra derse ne olacak mükâfatı, onu söyleyelim. Önce sözün Arapçası:
Sübhânekallâhümme ve bi-hamdike eşhedü en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbü ileyke. Arapçası bu.
"Abdestini bitirdikten sonra böyle derse ne olur?
Hutime aleyhâ. "Bu sözlerine ve bu abdestinden hâsıl olan sevaba, bir şeye konulur bir mühür basılır, mahfaza altına alınır." Bi-hatemin."Bir mühür basılır..." Ve fe-vudı'at tahte'l-'arşi. "Arş'ın altına konulur…" Fe-lem tükser ilâ yevmi'l-kıyâmeh. "O sevap orada kıyamete kadar dağılmaz, kırılmaz, parçalanmaz." Kıyamette lazım olacak ya insana, hesabın başında lazım olacak ya; "Arş-ı âlânın altında muhafaza altına alınır." Bir özel mühürle mühürlenir, alınır.
Hani, merkez bankasından para torbaları dolduruluyor, mühürleniyor kimse açmasın diye, zırhlı araçlarla hadi filanca şehre, hadi filanca şehre, hadi filanca şehre götürülüyor ya; kıymetli şey, mühürleniyor, kimse karıştırmasın, kurcalamasın, açıp dağılmasın diye. Onun gibi bu güzel dua, bu abdestin sevabı bir mübarek mahfaza içinde ağzı güzelce kapatılıp mühürlenir, Arş-ı âlânın altında kırılmadan, bozulmadan kıyamet gününe kadar mahfuz kalır. İnsan o abdestin ahirette de hayrını görür. Şimdi görelim manasını, ne demekmiş?
Sübhanekallâhümme ve bi-hamdike. "Ey benim Rabbim, Allah'ım! Sen her türlü noksandan münezzehsin, her türlü kemâlât ile muttasıfsın, sana hamd ederim." Seni överim, dilimin övebildiği kadar överim seni. Her güzellik, her kemâlât sende, hiçbir işin eksik değil, her sıfatın güzeller güzeli… diye ilk önce Allah'a eksiksizliğini, güzelliğini, kemâlini bildiren, onu övdüğünü bildiren bir cümle ile başlıyor: Sübhanekallâhümme ve bi-hamdike. Sonra;
Eşhedü en lâ ilâhe illa ente. "Yâ Rabbi! Ben şehadet ederim ki senden başka mabut yok; bir sen varsın." Sen yarattın bu dünyayı, sadece sana ibadet edilir. Sensin ilahımız, mabudumuz.
Estağfiruke ve etûbü ileyk. "Yâ Rabbi! Beni mağfiret etmeni dilerim ve sana tevbe ederim."
Mağfiret etmeni dilerim ne demek?
Yani benim suçum, kusurum çoktur, bunları bağışlamanı isterim.
Ve etûbü ileyke. "Ve sana teveccüh ederim, dönerim." demek.
Tevbe ne demek? "Yanlış yolu bırakıp hak yola dönmek" demek. İşte bu sözlerin güzelliğinden dolayı mükâfatı çok oluyor.
Sübhâneke ne demek?
"Yâ Rabbi! Sen her türlü kemâlât ile muttasıfsın, her şeyin tamdır, güzeldir, hiç hikmetsiz işin yoktur, her şeyin güzeldir." demek. Sübhanekenin mânası o kadar güzel.
Bir insan ne zaman sübhanallah veya sübhâneke der?
Çok mükemmel bir şey gördüğü zaman, hiç kusursuz olduğu zaman sübhanallah der. Hayranlık ve şaşkınlık ifade eden bir sözdür bu. Sübhanallah! Ne kadar güzel yaratmış şu boğazı, ortada yemyeşil su akıyor. Sübhanallah! İki tarafında güzel güzel çamlar, insanlar köşkler yapmışlar, şu manzaraya bak, sübhanallah!... Allah Allah, gökyüzüne bak, ne güzel yıldızlar, şu mehtaba bak, gökyüzünde kandil gibi yeryüzünü ne güzel aydınlatıyor, sübhanallah! İşte… Aman yâ Rabbi! Şu çiçeğe bak, ne kadar güzel… Şu renge bak, hangi fabrikada boyandı bu. Şu kara topraktan bu renk nasıl çıktı? Aman yâ Rabbi! Bu koku ne, hangi laboratuvarda yapılmış? Sübhanallah! Yani böyle her güzellikte insanın hayranlığını ifade eden bir sözdür sübhanallah.
Ve bi-hamdike ne demek?
"Yâ Rabbi! Sana hamd ederim." Her güzel şey övülür tabii. O güzellik, o kemâlât karşısında da insan hamd eder Allah'a, "Sana hamd olsun yâ Rabbi!" diye. Sonra; "Yâ Rabbi! Senin birliğini tasdik ederim; senden gayrı ilah, mabut olmadığına şehadet ederim, bilirim, bildiririm. Ve senden affımı, mağfiretimi dilerim, sana tevbe ederim." demek. Söz bu.
İşte bu sözler çok kıymetli sözler. Biz bu dilimizle söylediğimiz bu sözlerin manasını şöyle gönlümüze bir yerleştiriversek, mânası bizim oluverse, dilimizin ucundan dökülüp gitmese, mânası kalbimize yerleşse, tamamen öyle olsa, her yere baktığımızda ibret gözüyle bakıp yaratanını bilip de ona hayranlığımızı sürdürsek; Mevlâ'ya övgümüzü, saygımızı, methimizi, hamdimizi içimizde canlı tutsak, kusurumuzu bilip de ondan afv-u mağfiret dilesek, ona yönelsek; işte en güzel şey bu.
Böyle güzel abdest aldı mı insan, günahlarından tertemiz gider, o dökülen sularla, damlalarla beraber her azasının günahları, isleri, pasları gider; insan temiz, pak olur.
Allah-u Teâlâ hazretleri her ibadetimizi böyle şuur ile güzel yapmayı bizlere nasip ve müyesser eylesin.