07.07.1985 - Faziletli Dua ve Tesbihler A

07.07.1985 - Faziletli Dua ve Tesbihler A
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men kâle hîne yusbihu ev hîne yumsî "Allâhümme ente Rabbî lâ ilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve va'dike mesteta'tü eûzü bike min şerri mâ sana'tü ebû'u leke bi-ni'metike aleyye ve ebû'u bi-zenbî fağfirlî fe-innehû lâ yağfiru'z-zünûbe illâ ente" fe-mâte min yevmihî ev leyletihî dehale'l-cennete.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Bu hadîs-i şerîf Ahmed b. Hanbel'de, Ebû Dâvud'da, Tirmizî'de, Nesaî'de, İbn Mâce'de, İbn Abdilberr'de, İbn Hibban'da, Müstedrek'te mevcut bir hadîs-i şerîf. Sağlam hadis kitaplarının çoğunda sağlam rivayetle bize kadar gelmiş bir hadîs-i şerîf ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bize bir dua talim buyuruyor. Buyurmuş ki;
Men kâle hîne yusbihu ev hîne yumsî. "Her kim ki sabaha erdiği zaman veya akşama erdiği zaman şu sözü söylerse..."
O sözü uzunca okudum, o sözü söylerse ne olur?
Fe-mâte min yevmihî ev min leyletihî. "Onu okuduğu o günde, onu okuduğu o gecede ölüverirse..." Dehale'l-cennete. "Cennete girer."
"Bu duayı okuduğu gün ölürse cennete girer."
Acaba rivayet sağlam mı, değil mi? Çok kuvvetli hadis kitaplarında gelmiş bir hadîs-i şerîf. Bizim sabahları okumuş olduğumuz Evrâd-ı Şerîf kitabımızın da başında vardır. Seyyidü'l-istiğfâr diye de şöhret bulmuştur. Kardeşlerimin de tahmin ederim çoğu, elhamdülillah, bunu ezbere bilmektedir.
Okunduğu zaman o gün ölürse, o gece ölürse cennete sokmasına vesile olacak olan dua şu:
Allâhümme ente Rabbî lâ ilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve va'dike mesteta'tü eûzü bike min şerri mâ sana'tü ebû'u leke bi-ni'metike aleyye ve ebû'u bi-zenbî fağfirlî fe-innehû lâ yağfiru'z-zünûbe illâ ente.
Bu duayı okursa insan cennetlik olacak; demek ki ezberlememiz lazım!
Hem yazılsın hem de mânası bilinsin diye yavaş yavaş, tane tane söyleyip mânasını söyleyelim, yazan da yazmaya imkân bulsun.
İlk cümlesi: Allâhümme ente Rabbî.
Allâhümme, "Ey Allah’ım" demek ama Allâhümme sözü Arapların indinde son derece hürmetli, son derece kıymetli bir söz. Yani sıradan bir söz değil, başka bir yerde kullanılan bir söz değil. Fevkalâde itibarlı, son derece tesirli, ağızlarına olur olmaz zamanda almadıkları bir söz. Mutlaka, çok istedikleri zaman, bir şeyin doğruluğuna çok garanti vermek istedikleri zaman kullandıkları bir söz; Allâhümme. Bir garip kelime... Arap dili bakımından da izah edilmesi [zor]; "Başı nedir, sonu nedir, sonu niye şeddelidir?" Kadim bir kelime, eski dillerden beri gelmiş bir kelime. Çok kıymetli bir söz. "Ey Allah’ım, ey benim Allah’ım."
Ente Rabbî. "Sen benim Rabbimsin."
Birçok kelimeyi kullanırız da mânası sorulduğu zaman derin derin düşünüp ne olduğunu bilmeyiz.
Rab ne demek? Rab, "bir şeyi geliştiren, yetiştiren" demek oluyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri, biz küçücüktük, o kadar küçük, o kadar küçük, o kadar küçüktük ki mikroskopla görülecek kadardık; Allah-u Teâlâ hazretleri bizi ana rahminde büyüttü, bir kan pıhtısı iken bir et parçası hâline getirdi, o et parçasına şekil verdi, suret verdi, geliştirdi, dünyaya geldik. Elimiz ayağımız, gözümüz kulağımız tam dünyaya geldik ama ondan da bugüne gelinceye kadar yine her anımız, ayakta durmamız için yine bir beslenmeye, yine bir ihtimama ihtiyacımız var. Yine su içmek zorundayız, yine dinlenmek zorundayız, yine bir şeyler yemek zorundayız. Yani bizim yetişmemize her an bir lütuf lazım. Bu lütuf kesiliverse, hava alamaz olsak işimiz bitti... Havasız kalıverse etrafımız, havasız bir yere düşsek veyahut birisi gelse çökse üstümüze, göğsümüze otursa, ağzımızı burnumuzu kapatsa işimiz biter. Gırtlağımıza bassa işimiz biter. Yemek yemesek işimiz biter. Su içmesek işimiz biter.
Her an, her gün özel bakımla, ihtimamla büyütülüyoruz. İşte bu bakım, bu büyütme, bu yedirme içirme, besleme, terbiye etme, geliştirme; azdan çoğa, küçükten büyüğe ne hâllere geldik. İşte bunu yapan Rab; terbiye ediyor, mürebbî gibi... Ondan sonra, riba dediğimiz şey mesela, "malda fazlalık" demek. Bizi bedenen kuvvetlendiriyor, boy pos bakımından daha büyük ediyor, yani geliştiriyor.
Bizi geliştiren, besleyen, yaşatan, sayısız nimetlerine her an mazhar eden... Bir vermiş de ondan sonra...
"Defol kapımdan! Yeter be! Ne biçim dilencisin, kapımdan hiç ayrılmıyorsun... Bir kere verdik ya!" deriz.
Birisi gelse kapımıza, açarız bakarız, bir şey vermeye gönlümüz kesiyorsa, yanımızda da varsa biraz bir şeyimiz, evde biraz eskimiş yemek varsa, bizim yemeyeceğimiz, giymeyeceğimiz şey varsa "Nasıl olsa çöp tenekesine atacağız, buna vereyim de sevap kazanırım." deriz, veririz. Bir daha geldi mi;
"Ya demin kapıyı sen çalmadın mı? Hadi bakalım!.." deriz.
Ama biz hiç utanmıyoruz, her an Rabbimiz' in nimetine mazharız. Her an... Ve o Kerîm Rabbimiz de bizi kapısından hiç kovmuyor. Her an lütfuyla ayaktayız. Kuvveti kesse yığılıp kalacağız, ölüp kalacağız. Bazı insan yürüyüp giderken, hop yere yığılıyor; başına üşüşüyorlar, ellerini, şakaklarını ovuşturuyorlar, su döküyorlar... İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn; bitti işi, bitti...
Her an bize lütfunu ihsan edip lütfuna gark eden bir sahibimiz var, bir yetiştiricimiz var, bir besleyicimiz var.
Umumiyetle sahipler böyle yaptığı için... Mesela bir koyunu kim bakar, besler, korur, gözetir? Bir tavuğu kim korur, kim besler, bakar? Sahibi.
Onun için rab kelimesi Arapça' da her ne kadar "geliştirmek" mânasına, oradan çıkmışsa da "sahip" mânasına da geliyor. Umumiyetle bakan, büyüten, geliştiren sahip olduğu için rab, "sahip" mânasına da geliyor. Onun için mesela rabbü'l-mâl, "mal sahibi"; rabbü'l-beyt veyahut rabbü'd-dâr "evin sahibi" mânasına geliyor.
Allah bizim sahibimiz de... O mânası da doğru. "Yetiştirme" mânası doğru, "geliştirme" mânası doğru, "yedirme, içirme, giydirme, donatma" mânası doğru, terbiye etmek, mürebbî gibi "Onu öyle yapma, bunu böyle yap." diye terbiye mânası doğru, "sahip" mânası da doğru.
Evet, biz onun kuluyuz, kölesiyiz, abdiyiz; O da bizim Rabbimiz, sahibimiz, mâlikimiz, her şeyimiz.
İnsan ilk başta duaya bu cümle ile başlıyor;
Allâhümme. "Ey benim yüceler yücesi Allah’ım! Sen benim Rabbimsin, sahibimsin, besleyicimsin, beni bu hâle getiricimsin, her an beni lütfuna mazhar edicisin..."
Ne güzel bir cümle... İzah etmeyince güzelliği anlaşılmıyor.
"Yâ Rabbi!" deyip geçiyoruz ama o "Yâ Rabbi!"nin altında ne derin mânalar olduğunu insan düşünemiyor.
"Yâ Rabbi! Ey benim yüce Allah’ım, büyük Allah’ım! Sen benim Rabbimsin..."
Lâ ilâhe illâ ente. "Senden gayri bir mabut, bir ilah, bir tapılacak varlık yok; sen varsın, Başka hiçbir şey yok; sen varsın."
Lâ ilâhe illallah veya burada muhatap, el açıp hitap ettiğimiz için "Senden gayrı yok yâ Rabbi." diyoruz. Lâ ilâhe illallah veyahut lâ ilâhe illâ ente, son derece mühim bir söz.
Demek ki ibadet edilmeye, sözü dinlenilmeye, önünde boyun bükülmeye, secdeye gidilmeye, ahkâmına uyulmaya, hatırına riayet edilmeye, rızası gözetilmeye layık bir tek Rabbimiz var; Allah-u Teâlâ. O'nun rızasını gözeteceğiz, O'nun buyruğunu tutacağız, O'nun yolunda yürüyeceğiz, O'na kulluk edeceğiz, O'na bağlanacağız, gayrıya değil. Gayrıya değil, O'na bağlanacağız.
Peki, Allah bir şey buyurmuş, bir başkası bir başka bir şey, o zaman ne olacak?
"Çok kolay, demin söyledin ya hocam, kolay, iki kere iki dört ettiği gibi; demek ki Allah'ın sözü dinlenecek!"
"Hocam, annem babam beni karşıma oturttu;
'Ben senin annen baban mıyım?' dedi.
Ben de 'Tabii.' dedim.
'Ben seni bu yaşa kadar getirdim, büyüttüm mü?' dedi.
'Tabii.'
'İç bakalım şu içkiyi!' dedi. 'Al bakalım, iç şunu.'
İçecek miyim, içmeyecek miyim?" İçmeyeceksin.
"Neden? Annem babam..."
İçmeyeceksin çünkü Allah 'içme' dedi. Anne de olsa baba da olsa...
"Peki, hocam dedi." Hocanın demeye salahiyeti yok. Dediyse hoca değil. Hoca da diyemez.
Kul, Rabbinin karşısında O'nun haramını helal kılabilir mi? Kılamaz.
Helalini haram kılabilir mi? Kılamaz. Bitti.
O zaman ne olacak? Kur'an'a uyacaksın, o şahsa diyeceksin ki:
"Aklını başına topla, biz de sana ["biliyor"] dedik ama doğru yolda gitmiyormuşsun, sen Kur'an'ı bilmiyormuşsun."
Başka çare yok. İşin tutamak noktası neresi, çözüm noktası, ilacı nerede? Kur'an'da.
Herkes Kur'an'a sarılacak; hocası da babası da dedesi de şeyhi de müridi de şusu da busu da... Herkes Kur'an'a sarılacak.
"Niye Kur'an'a sarılıyoruz hocam?" Kur'an Allah'ın kelâmı olduğu için herkes ona sarılacak. İş orada bitiyor.
"Peki, Kur'an öyle demiş ama değiştirsek?"
Allah'ın hükmünü değiştirmeye kulun salahiyeti yok. Birisi Allah "öyle" dedikten sonra "böyle" diyemez. "İçki helal." diyemez, "Namaz kılmayın." diyemez, "Zekât vermeyin." diyemez, "Hacca gitmeyin." diyemez... Farz edelim ki "İnsanın anasıyla babasıyla nikâhlanması yokmuş ama ben şimdi yapıyorum." diyemez, olmaz. Allah'ın emri Allah'ın emridir, tutulacak.
İşte mabut öyle; hükmü tutulacak, fermanı dinlenecek. Yoksa iş lafta kaldı mı lâ ilâhe illallah ehli olmamış oluyor.
"Ey benim yüceler yücesi Rabbim, Allah’ım! Sen benim Rabbimsin. Sen beni besledin, bu hâle getirdin, büyüttün, yetiştirdin, bu nimetlere gark ettin. Sahibim, mâlikim, bendeki varlığın hepsi senin. Sen benim her şeyimsin. Her şeyime sahipsin. Senden gayrı ilah yok."
Halaktenî. "Beni sen yarattın yâ Rabbi. Beni sen halk ettin, yarattın."
Ve ene abdüke. "Ben de senin kulunum yâ Rabbi."
"Madem sen beni yaratmışsın, o hâlde ben de senin kulunum. Sen benim Rabbimsin, ben senin kulunum. Ben senin buyruğunu tutacağım."
Kul ne demek? Hem Türkçede hem Arapçada ikili mânası var:
Bir, insan esir oluyor, birisinin malı oluyor, ona "kul" diyorlar, "köle" mânasına. Bir de "yaratık, yaratılmış" mânasına.
Türkçedeki her iki mânasıyla da biz Allah'ın kuluyuz. Yani "O bizim sahibimizdir, biz O'nun kölesiyiz." desen doğru; "O bizim Rabbimizdir, O bizi yarattı, biz de O'nun kuluyuz, yaratığıyız." o da doğru.
"Yâ Rabbi! Beni sen yarattın, ben senin kulunum."
Ve ene alâ ahdike ve va'dike. "Yâ Rabbi! Ben sana olan ahdim üzerindeyim, sana verdiğim vaat üzerindeyim."
Şimdi iş karıştı. Sen Allah'a ne zaman vaat verdin? Ne zaman vaat ettin? Sen ne zaman Allah'la ahitleştin?
Kalû belâ zamanında, Allah-u Teâlâ hazretleri seni daha dünyaya getirmeden, ruhlar âleminde senin ruhunu öteki ruhlarla beraber, hepsini bir aradayken, bir araya getirdi de sordu:
Elestü bi-rabbiküm? "Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Bakın bakalım."
Kalû belâ. "Rabbimizsin yâ Rabbi!" dediler, ikrar ettiler.
Elest bezminde, o ruhlar âleminde, bu dünyadan evvel, insan daha dünyaya gelmeden evvel, ruhu öbür taraftayken Allah-u Teâlâ hazretleri, "Bu dünyadayken biz bundan gafildik, anlayamamışız, fark edememişiz, bu hakikati sezememişiz." demesinler diye orada bütün ruhlara;
"Ben sizin rabbiniz değil miyim?" dedi.
Bütün ruhlar; Belâ dediler. Başka rivayetler var. "Kimisi şaşırdı da şöyle dedi, böyle dedi..." diyorlar ama bu âyet-i kerîmede böyle.
Elestü bi-rabbiküm. Kalû belâ. "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" dedi, "Evet, Rabbimizsin yâ Rabbi!" dediler.
Ruhlar aleminde "Rabbimizsin" demek, ne demek? "İnsanın tabiatı, hilkâti, aklı, fikri, mantığı, muhakemesi, varlığı Allah'ın birliğini, varlığını kavrayacak kabiliyette" demek. O kabiliyette yaratılmış.
Trigonometri anlar mısın? "Anlamam hocam. Lisede biraz okuduk ama zaten matematikten de zayıf alırdım, beceremem."
Peki, logaritma anlar mısın? "Hiç anlamam."
Hesap cetveli versem kullanabilir misin? "Anlamam."
Hani böyle diyebiliyor ya insan; "Unutmuşum, anlamıyorum..."
Kullar bu dünyada "Beceremedim yâ Rabbi, aklım ermedi, anlayamadım." demesinler diye ruhlar aleminde; elestü bi-rabbiküm? "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" buyurmuş.
Herkes; "Evet, Rabbimizsin." demiş.
İnsanın tabiatı Allah'ı anlamaya kabiliyetli; itiraza mecâli yok. Yarın "Yâ Rabbi sezemedim, anlayamadım, kavrayamadım, dünya hayatında şöyle oldu, böyle oldu..." yok.
Ona "ahit, vaat" deniliyor ki;
"Yâ Rabbi! Ben o zamanki o ahdimde, o vaadim üzerindeyim. Sana lâ ilâhe illallah demişim, kulluğumu ikrar etmişim; senin buyruğunu tutacağım. Sözümde duruyorum, sözümden çıkmış değilim, sözümü bozmuş değilim."
Ve ene alâ ahdike ve va'dike. "Yâ Rabbi! Seninle yaptığım ahit üzereyim, onu değiştirmedim, sözümden ve vaadimden dönmedim."
Mesteta'tü. Yalnız burada bir tevazu cümlesi var. Evet, Rabbimiz’ in vaadi üzerindeyiz, O'na verdiğimiz ahit üzerindeyiz, Müslüman olarak yaşamaya gayret ediyoruz ama nasıl?
Mesteta'tü. Buradaki mâ'ya; mâ'u'd-deymûme derler, "olduğu müddetçe" mânasına gelir.
"Gücüm yettiği kadar yâ Rabbi, gücüm yettiği müddetçe, tâkat getirebildiğim müddetçe ahdime, vaadime sadığım yâ Rabbi! Bozmayacağım inşaallah, bozmak istemiyorum, niyetim öyle, gücüm yettiğince, istitağatim yettikçe ahdimde, vaadimde sadık kalacağım. Sana kulluğumda devam edeceğim, dönmeyeceğim, yan çizmeyeceğim."
Eûzü bike min şerri mâ sana'tü. "Yâ Rabbi! Ben yapmış olduğum şeylerin şerlerinden sana sığınırım."
İnsanoğlu sabahleyin uykudan kalkar; başlar konuşmaya, çarşıya pazara gider, başlar bir şeyler yapmaya; akşama kamyonlara, tırlara, gemilere sığmayacak günahlar yüklenir gelir eve. Neler neler söyler, neler neler yapar ne haksızlıklar ne eksiklikler yapar yapar...
İşte onlar nedir? İnsana şer getiriyor, kötülük getiriyor. İnsan;
"Yâ Rabbi! Ben bilerek bilmeyerek bu yaptıklarımın şerrinden sana sığınırım." diyor.
Ebû'u leke bi-ni'metike aleyye. "Yâ Rabbi! Senin bana olan nimetlerini kabul ediyorum, itiraf ediyorum. Evet, sen bana nimetlerini ihsan ettin."
Ve ebû'u bi-zenbî. "Günahımı da itiraf ediyorum. Hata bende. Sen lütfettin, kerem eyledin, bana lütfunu ihsanını kesmedin ama ben hata ettim, kabahat bende yâ Rabbi!" diyor, durumunu itiraf ediyor. Ondan sonra;
Fağfirlî. "Beni affeyle yâ Rabbi!"
"Yine senden kerem... Ben senin kulluğundan dönmüş değilim ama hatalar işledim, yaptığım işlerin çeşitli günahları boynuma birikti. Biliyorum, senin bana nimetin çoktur. Kabahat bende, günahımı kabul ediyorum. Benim günahımı affet yâ Rabbi! Yaptığıma pişmanım, affet beni yâ Rabbi!"
Fe-innehû lâ yağfiru'z-zünûbe illâ ente. "Çünkü yâ Rabbi, günahı senden gayrı kimse avf-u mağfiret edemez, sen edersin. Bağışlarsan yâ Rabbi beni sen bağışlarsın, başka kimse bağışlayacak değildir."
İşte bu sözler... Mânası kısaca bu. Kısaca tekrar başından söyleyelim:
"Ey benim yüceler yücesi Rabbim, ey benim yüceler yücesi Allah’ım! Sen benim Rabbimsin; beni besleyen, beni bu hâle getiren, bu nimetlere erdiren sensin. Senden gayrı ilah, mabut yok. Beni sen yarattın, ben senin kulunum. Ben sana ahdim ve vaadim üzerinde devam ediyorum, gücüm yettikçe edeceğim. Yaptığım şeylerin şerrinden, günahından sana sığınırım. Senin bana nimetlerini itiraf ederim. Bu nimetlerine rağmen hatalı, kusurlu işler yaptığımı da kabul ediyorum. Kabahat bende. Yâ Rabbi! Beni affet, mağfiret eyle! Çünkü senden gayri günahları avf-u mağfiret edecek bir yer, merci yok yâ Rabbi!" diyor.
İşte bu sözü sabahleyin söylerse, o gün ölürse cennete girer; akşam söylerse, o akşam, o gece ölürse cennete girer.
Bu mânayı hatırınızda güzel tutmaya çalışın.
Demek ki burada duanın âdâbını da öğrenmiş oluyor. İnsan Rabbinin kendisine nimetlerini hatırlıyor, O'nun kendisini yarattığını, kendisinin O'nun kulu olduğunu, kendisine çok nimetler verdiğini, bu nimetlere rağmen yine şaşırıp şaşırıp ayağı kayıp kayıp hatalı, günahlı işler yapageldiğini ama yine affedecek olanın Allah olduğunu biliyor, geliyor affediyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri bir kul gelip kendisinden af dileyince affeder; vaadi var. Onun için şeytan demiş ki: -hadîs-i şerîfte bildiriliyor-
"Şu insanları günahlara soktum, çıkardım, batırdım, sapıttım, intikam almak için hepsini yoldan çıkarttım, bellerini kırdım. Bu insanları günahlara düşürdüm, bellerini kırdım. Onlar da tevbe istiğfar edip benim belimi kırdılar."
Çünkü tevbe istiğfar edince Allah affediyor. Affedince de mel'ûnun beli kırılıyor; "Tüh! Yaptığım bütün hileler, oyunlar boşa gitti, yine Allah affetti." diye... Çünkü Allah gaffâru'z-zünûbdur. Kur'ân-ı Kerîm'inde vaat etmiş, bir büyük kapı açmış ki içinden herkes geçebilir, diyor ki;
İnna'llâhe yağfiru'z-zünûbe cemîâ. "Hiç şüphe yok ki Allah günahları avf-u mağfiret ediverir!"
Ümitsizliğe düşmeyin. Emretmiş. Ümitsizliğe düşse;
"Allah bazılarının günahını affeder ama benim günahımı affetmez çünkü benim günahım çok büyük!" dese bir insan; günah! Bu sözü günah. Allah'ın rahmetinden ümit kesmek, "Allah beni affetmez!" demek günah. Allah'ın böyle bir vaadi var; hepimizin yüzünü güldürecek bir şeydir. Tevbe istiğfar etti mi Allah affediyor.
"E o zaman herkes cennete gider hocam?" Allah'a dua etseler gidecek ama sen git dolaş bakalım şu dışarısını... Hiç Allah'ın adını anan var mı?
Şair diyor ki... Yazık oldu Süleyman Efendi'ye diye bir şiir yazmış;
‘Ayakkabısı ayağını vurmasa Allah'ın adını anmazdı’ diyor. Ayağı sıkışacak, nasırı acıyacak da "Uf, Allah! Aman!" diyecek. Allah'ı sevdiğinden değil, ayağı acıdığından. "Ayakkabısı vurmasa Allah'ın adını anmazdı." diyor. Yazık Oldu Süleyman Efendi'ye diye alaylı şiir yazmış.
Allah, yolundan ayırmasın. Kapısından kovduklarından etmesin.
08.12.1985 -
Cefa, Müslümanı Sevindirmek,
