Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Murû bi'l-ma'rûfi venhev 'ani'l-münkeri kable en ted'ullâhe fe-lâ yestecîbü leküm ve kable en testağfirûhu fe-lâ yuğfir leküm inne'l-emre bi'l-ma'rûfi ve'n-nehye 'ani'l-münkeri lâ yükarribü ecelen ve inne'l-ahbâra mine'l-yehûdi ve'r-ruhbâne mine'n-nesârâ lemmâ teraku'l-emra bi'l-ma'rûfi ve'n-nehye 'ani'l-münkeri le'anehûmullâhu 'azze ve celle 'alâ lisâni enbiyâihim sümme 'ammehum bi'l-belâü."
Sadaka Resûlullah fî-ma kâl ev ke-mâ kâl.
Mukaddemede metnini okumuş olduğumuz hadis-i şerif Abdullah b. Ömer radıyallahu anhumâ'dan rivayet edilmiş, emr-i maruf ve nehy-i münker hakkında bir hadis-i şeriftir.
Biliyorsunuz emr-i maruf veyahut el-emru bi'l-ma'rûfi ve'n-nehyü 'ani'l-münkeri. "Aklın ve şeriatın doğru gördüğü işi tavsiye etmek, emretmek, yapın demek, yaptırmaya çalışmaktır. Aklın hoş görmediği şeyi de menetmek, nehy etmek, yaptırmamaya çalışmaktır." Etmeyin, eylemeyin, böyle şey olmaz demektir. Bu dinimizin Müslümanların boynuna yüklediği çok mühim vazifelerden, farizalardan birisidir.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir başka hadis-i şerifinde buyurmuştur ki; "Ya emri maruf nehy-i münker yaparsınız yahut da Allah başınıza öyle bela gönderir ki içinizdeki salih, Allah'ın iyi kulları bile dua eder de duaları kabul olmaz." Yani o azabın kalkması için olan duaları kabul olmaz. Mevla’m öteki dualarını kabul eder de o duayı kabul etmez.
Neden? O kavim emri maruf nehy-i münker'i terk etti, cezalı duruma düştü.
Âhir zamanda ümmetin hasları halisleri umumî dua yaptıkları zaman; "Yâ Rabbi! Şöyle olsun, böyle olsun, Ümmet-i Muhammed hoş olsun, has olsun." diye dua ettikleri zaman hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyurmuş ki; "Allah-u Teâlâ hazretleri buyuracak ki; sen kendin için dua et, ben onlara kızgınım, sen kendin için isteyeceğini iste ötekilere karışma."
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi dini vazifelerimizi bilenlerden eylesin.
Bakalım bu hadis-i şerifin metni nasıl? Peygamber Efendimiz bu emri maruf nehy-i münker vazifesi hakkında nasıl buyurmuş, nasıl ifade etmiş, dilinden inciler nasıl dökülmüş. Buyurmuş ki;
Murû bi'l-ma'rûfi. "Mâruf ile emredin." Yani güzel işleri tavsiye edin, emredin, çevrenize söyleyin. Venhev 'ani'l-münkeri. "Aklın ve şeriatın nahoş bulduğu, beğenmediği, uygun görmediği işleri de yasaklayın, yaptırmamak için buna karşı çıkın." Kable en ted'ullâhe fe-lâ yestecîbü leküm. "Allah'a dua edip de dua etmenize rağmen Allah'ın duanıza isticâbe etmediği zamandan evvel." Yani dua edeceksiniz, duanız kabul olmaz, o duruma düşmeden evvel emr-i maruf nehy-i münker yapın. Ve kable en testağfirûhu fe-lâ yuğferu leküm. "Ve Allah'tan; 'Ya Rabbi! Beni afv-ü mağfiret eyle.' diye mağfiret isteyip de size mağfiret olunmadığı duruma düşmezden evvel, önceden." İnne'l-emre bi'l-ma'rûfi ve'n-nehye 'ani'l-münkeri. "Muhakkak ki maruf ile emretmek ve münkerden nehyetmek." İyiliği tavsiye etmek, kötülüğü engellemeye çalışmak, Lâ yükarribü ecelen. "Allah'ın takdir etmiş olduğu ömrün sonunu, eceli çabuklaştırmaz." Emr-i maruf nehye münker yapınca daha çabuk ölmezsiniz.
Hayır, eceli yaklaştırmaz, değiştirmez. Durum ne ise, Allah nasıl takdir etmişse o kadar yaşayacaksınız. Bak Müslümanın kader inancı ne kadar mühim ne kadar ehemmiyetli!
İnne'l-ahbâra mine'l-yehûdi. "Muhakkak ki Yahudilerden hibirler, yani Yahudi hahamları, âlimleri." Ahbâr, noktasız Ha ile olursa, "Yahudi alimleri" demek olur; noktalı Ha ile olursa, haber kelimesinin cemi olur, "haberler" demek olur. Noktasız Ha ile olursa ahbâr-ı yehûd, "Yahudi alimleri, hahamları" demek oluyor. Muhakkak Yahudilerden hahamlar, Ve'r-ruhbâne mine'n-nesârâ. "Hristiyanlardan da rahipler." Lemmâ teraku'l-emra bi'l-ma'rûfi ve'n-nehye 'ani'l-münkeri. "Maruf ile emretmeyi münkerden menetmeyi terk edince."
Le'anehûmullâhu 'azze ve celle. "Allah-u Teâlâ hazretleri onlara lanet eyledi." Allah'ın laneti onlara geldi, Allah'ın lanetini uğradılar, 'Alâ lisâni enbiyâihim. "Peygamberlerinin lisanı üzerinden Allah onlara lanet eyledi."
Peygamberler baktılar ki kavimleri kendilerine uymuyorlar, tavsiyeleri tutmuyorlar, söz dinlemiyorlar, emri maruf nehy-i münker yapmıyorlar; onlar öyle boyunları büküldü, münkesir oldular, Peygamberlerinin bedduasına uğradılar. Ondan dolayı Allah'ın lanetine uğradılar.
Sümme 'ammehum bi'l-belâü. "Sonra Allah'ın belası o kavmin üstüne umûmen, hepsine birden çöktü."
Bu hadis-i şeriften ne gibi dersler alabileceğimiz üzerinde biraz düşünelim.
Bir, demek ki kendi başımıza Müslüman olduk ya, sabahleyin kalkıyorum abdestimi alıyorum camiye gidiyorum, namazımı kılıyorum; hiç kimse ile konuşmam, karışmam, pabucumu aldım mı camiden çıkarım evime gelirim; Kur'an okurum, tesbih çekerim, ondan sonra kitaplarımın arasında dururum. Öteki namaza böyle gelir giderim, öteki namaza böyle gelir giderim, kimseye kaşının altında gözün, gözünün üstünde kaşın var demem, hiç etliye süslüye karışmam. Böyle ömür sürüyorum, hiç kimseye zararım yok.
İyi bir adam mı bu makbul bir insan mı?
Değil. İyi insan emri maruf nehy-i münker yapar. Aktif Müslüman olacak insan, aktif olacak. İyiliği desteklemezsen, kötülüğü engellemezsen ne işe yararsın? Ne anladım ben senin Müslümanlığından? Senin yanında hırsız hırsızlık yapamamalı, yalancı, insanı kandıramamalı, dolandırıcı dolandırıcılık yapamamalı. Sen kale gibi durmalısın, senin olduğun yerde haksızlıklar yapılmamalı; seni gören Allah'ı hatırlamalı, hizaya gelmeli, ot gibi gölge gibi hiçbir işe yaramaz Müslüman! Olmaz.
Çevrende pislik diz boyu, haksızlık tümen tümen, edepsizlik hadde hesaba gelmez tarzda.
Neden? Emri maruf nehy-i münker yapmazsın da ondan.
Demek ki bir insanın etliye sütlüye karışmaması güzel huy değilmiş; Güzel huy etliye sütlüye karışmakmış.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım diyor Mehmet Akif. Güzel söylemiş rahmetullahi anh. Allah rahmet eylesin.
Öyle boşuna "aldırma" demeyin aldırırım diyor. "Çiğnerim çiğnenirim hakkı tutar kaldırırım." Öyle bîtaraf kalmam.
Şurada üç tane zorba toplanmış bir kadının elinden çantasını almaya çalışıyorlar...
E alsınlar bana ne! Çanta benim değil, alan ben değilim veren ben değilim."
Olmaz! Olmaz, kötülüğü engelleyeceğiz, iyiliği tatbik edeceğiz, güzel huy budur.
"Ama hocam darılıyorlar!"
Sen insanların sevgisini buğzunu bir tarafa bırak Allah-u Teâlâ hazretleri memnun olur mu olmaz mı sen onu söyle!
Allah-u Teâlâ hazretleri memnun olur. Çünkü buyruğunu tutmuş olursun, emri maruf nehy-i münker farzını yapmış olursun, sever Allah. Varsın cümle cihan halkı düşman olsun, gam değil.
Kimse sevmez!
Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar. Onuncu köyü kursunlar, on köy de bir tane güzel köy olur. Dokuz tane doğruların hiç bulunmadığı köy olur onuncu köy güzel köy olur. Biz de oraya gideriz ne yapalım! Varsın kovsunlar...
"Bir yerdeki sana müşteri yok, malını oradan topla müşteri olan yere git." Senin kadrini kıymetini bilmiyorlar, bilen yere gidersin. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in sünneti değil mi? Mekke-i Mükerreme'den boynu bükük mahzun çıktı Medine-i Müneverre' ye [gitti.] Huneyn gazvesi oldu, ganimetler tevzi olundu, herkes korkuyor. Peygamber Efendimiz Mekke-i Mükerreme'yi fethetti, eski şehri, Beytullah'ın olduğu mübarek şehir. Şimdi Peygamber Efendimiz Mekke-i Mükerreme'de oturur, Medine onun için gurbetlik sayılır, taşra idi. Mekke-i Mükerreme'de oturur diye [Ensar] düşünmeye başladılar. Peygamber Efendimiz ganimetleri Mekke'nin yeni Müslümanlarına bol bol dağıttı. Eski köklü arkadaşlarına o kadar vermedi. Hatta bazı kimseler dediler ki; "Muhammed kavmini kayırıyor..."
Kitaplarımızda yazmış ki:
"Mürşidin, bir kavmin bir mürebbisinin, yetiştiricisinin iltifatı öldürücü şiddetli bir zehirdir."
Demek ki zayıfsın ki iltifat ediyor! Başka türlü durmayacaksın ki kopup kaçacaksın; ipi koparıp kaçacaksın! Serkeş! Kopardın mı ipi kim bilir hangi tarlada seni tutacağım veya tutamayacağım; kaçmasın diye mecburen şey [iltifat] yapıyor. İyilik alameti değil.
Cevr-i üstâd bih ki mihr-i peder.
Enû Şirvan'ın yüzüğüne böyle yazılmış. "Hocanın cevr-ü cefâsı babanın vefasından muhabbetinden daha iyidir."
Neden?
Hoca insanı terbiye eder, hak yola sokar, doğruyu öğretir, "Bu yaptığın doğru olmadı." der azarlar ama hak yola çeker. Emr-i maruf neh-i münker evde, yolda her yerde vazifemiz olacak. Emr-i marufun şartları vardır. Emr-i marufun en başta gelen şartı, emr-i maruf nehy-i münker yaptığımız kimseye şefkat beslemektir.
Ama doğru yolda değil?
Gelirse senden daha iyi olur. Tevbe ederse Allah eski günahlarını affeder, senden daha iyi olur. Şefkat ile...
Sonra, yumuşak yumuşak söylemektir. Sonra emr-i maruf yaptığı sahada bilgi sahibi olmak lazım. Bilmiyor, Kâbe-i Müşerrefe'de; "Sen niye elini böyle bağladın, sen niye böyle yaptın?" diye çatıyor.
"Kardeşim ben Hanefi mezhebindenim, bizim mezhebimizin imamı İmam-ı Azam Efendimiz hazretleri böyle içtihat eylemiş, ben kendim müçtehit değilim, ben İmam-ı Azam Efendimiz' in âciz naçiz bir talebesiyim; ben onun tarif ettiği şekilde vazifemi yapmaya çalışıyorum. Bana şimdi içtihat mı yaptıracaksın?"
Adam bilmiyor, kendisi Hanbeli veya Maliki mezhebinden. Bakıyor, başka türlü [yapıyorsun], olmaz [diyor.] Bilecek! Hangi sahada konuşuyorsa o sahayı bilecek, yumuşak davranacak, mümkünse o işi kendisi yapacak.
Buna büyüklerimiz ne demiş?
"Halka verir talkını kendi yutar salkımı." Öyle olmayacak tabii, kendisi de yapmaya çalışacak. Yalnız şu var ki büyüklerimiz demişler ki hadis-i şerifte de geçiyor; "Ben şu anda Allah'ın her emrini yerine getiremiyorum o halde susayım." demek de yok. Peygamber Efendimiz; "Kendiniz tam istenil kıvamda olmasınız bile emr-i maruf nehy-i münker yapın." diyor.
Bazı kimse de daha ben olgunlaşmadım diye edebinden dolayı söylemiyor. Olgunluk olmaz ki zaten. Olgunluk ta beşikten mezara kadar devam edecek bir şey. İnsan oldum derse nakıs demektir.
Nereden oluyorsun?
Yukarıya kadar, yedi kat semaya kadar dereceler var; o derecelerin sonu yok, bu iş bitmez.
Lütuf ile kerem ile; "Kardeşim ben böyle duymuştum, hocalarımız böyle buyurdular, akıl ve mantıkta bunu gerektiriyor [vesaire]... Burada bize bir kolaylık var ki emr-i maruf diyor. Aklın ve şeriatın kabul ettiği şey diyor. Demek ki, akl-ı selîm, sıhhatli olan bir akıl doğruyu tespit edebilir. Onun için böyle bu şartlara uygun olarak emr-i maruf nehy-i münker yapacağız, yapmazsak gelen cezayı daima hatırımızda tutalım; dua ederiz duamız kabul olmaz. Halbuki Kur'ân-ı Kerîm'de Allah-u Teâlâ hazretleri vaat etmiş ki;
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve kâle rabbükümü'd'ûnî estecib le-küm. "Ey kullarım! Bana dua edin ben sizin duanızı kabul eylerim." diye vaat eylemiş. İsticabe eylerim diye vaat eylemiş ama burada istisna oluyor, bu durumu olanı kabul etmeyeceğini Peygamber Efendimiz bildiriyor.
Onun için emr-i maruf nehy-i münker yapalım, hepimiz bu dinimizin yardımcısı, öğretmeni olalım, bizden daha aşağıdaki kimseye biraz öğretelim, çocuğumuza öğretelim, hanımlarımıza öğretelim;
"Bak hatun ben camide şöyle duydum, bu böyle doğru değilmiş şöyle yapmak doğruymuş, sen de bundan sonra böyle yap, sevap olur diye." diye hiç olmazsa ona yapalım. Çocuğumuza, akrabamıza yapalım, askerlik arkadaşımıza, nazımız geçen kimseye söyleyelim o tarzda emr-i maruf nehy-i münker yapalım, duamız kabul olmaz duruma düşmeyelim; mağfiret isteyip de Allah'ın mağfiret etmediği duruma düşmeyelim. Çünkü emr-i maruf nehy-i münkerin insana bir zararı da yokmuş, o anlaşılıyor.
İnne'l-emre bi'l-ma'rûfi ve'n-nehye 'ani'l-münkeri lâ yükarribü ecelen. "Eceli yaklaştırmaz ki korkma, merak etme! Ne ölürsün ne kalırsın, hakkı söylersin daha iyi olur."
Selçuklu sultanlarından Sultan Sencer'in huzurlarına üstatlarımızdan bir zât-ı muhterem olan Ebû Ali el-Fâremedî hazretleri gelirmiş, hemen Büyük Selçuklu Sultanı ayağa kalkarmış onu tahtına oturturmuş, edeple yanında dururmuş. O da ona kaşlarını çatarmış, nasihat edermiş;
"Evladım şöyle yap böyle yap aman tebaanın hakkına rivayet eyle, Allah'ın ahkamını çiğneme!" Ne diyorsa artık dermiş. Bazı ulema bazı kimseler derlermiş ki:
"Yahu bize bu iltifatı yapmıyor, ben o kadar kitap yazmışım, o kadar kitaplarım var bu kadar meşhur bir kimseyim, Sultan bize bu iltifatı yapmıyor; biz geldik mi tahtında oturuyor, biz de onun önünde el pençe durmak zorunda kalıyoruz. O iltifatı görmüyoruz..." Bir yakını bir yumuşak zamanında sormuş, demiş ki:
"Ötekiler bana tabasbus, dalkavukluk ediyor ama bu zât bana hakkı söylüyor. Hakkı söylüyor onun için ona iltifat ediyorum." Ne güzelmiş! Sultanlık böyle oluyor işte... Hakkı söyleyeni [seviyor] dalkavukluğu sevmiyor; "Bu bana hakkı tavsiye ediyor." demiş. Demek ki emr-i maruf nehy-i münkerin başımıza bir zarar getireceği de yok, faydası var.
Sonra bir de eskilerin misali gözümüzün önünden gitmesin ki; "Yahudilerin âlimleri, Hristiyanların rahipleri emr-i maruf nehy-i münkeri terk etmişler de Allah onları peygamberlerinin diliyle lanete uğratmış, mahvolmuşlar."
Lanet demek?
Allah'ın lütfundan, rahmetinden uzak olmak demek. Allah'ın rahmetinden uzak oldu mu insan ne olursa olsun hiç kıymeti yok. Firavun olsa kıymeti yok, şah olsa kıymeti yok ki gördük. Tarihten misallerini gördük.
Aman bu emr-i maruf nehy-i münker farzını unutmayın, büyük bir bela gelip de başımız derde girecek bir duruma düşmeden önce. Eskiden de bizim kavmimiz bunun bir misalini yakın tarihte misalini gördü. Biz 30-40 senedir dilimizin döndüğü zamandan beri ben duyarım bilirim, ulemamız; "Etmeyin, eylemeyin, dinden imandan ayrılmayın, bu kavmi dinsiz yetiştirmeyin. Dinsiz olursa hiçbir işe yaramaz memlekete de faydası olmaz. Bunları Allah-u Teâlâ hazretlerinin ahkamına muti olarak Allah Peygamber bilerek, Kur'an'ın ahkamına uyarak yetiştirin." dediler.
Ulemanın hakikatleri bunları dedi durdu, dedi durdu ama bir kısmı evlatlarını dinsiz yetiştirdi; bir kısım öğretmenler de bu [inancın] aslı esası yoktur dediler. Kitaplarda, gazetelerde okuduk ki cebine şekeri doldurmuş sınıfa girmiş, çocuklara demiş ki:
"Çocuklar! Allah'tan şeker isteyin." Çocuklar;
"Yâ Rabbi! bize şeker ver." demişler ondan sonra avuçlarının içine şeker düşmemiş.
"Bir de öğretmeninizden isteyin şeker." Çocuklar;
"Öğretmenimiz bize şeker ver." demişler, cebinden herkese birer tane şeker çıkartıp vermiş.
Bende diyorum ki o çocuklardan bir akıllı çıksaydı da ikinci teneffüste de isteseydi! "Öğretmenim bize yine şeker ver." deseydi! O zaman görürdüm ben gününü. Çünkü cebinde önceden hazırlamış ama ikincide bitecekti. Onun için öyle yetiştirince tabii [öyle oluyor.]
Arkadaşlar, Allah-u Teâlâ hazretleri o anda [çocukların] eline şeker düşürmeye de kadirdir, hiç tereddüt etmeyin! Buna benzer çok misalleri görmüşüz.
Yani Allah verir, dilerse o anda şeker de verir ama çocuklar bu terbiye ile yetişti, dinsizlikten hayır bereket gelmez; dindarlıktan Allah-u Teâlâ hazretleri bu millete ne vermişse o dindarlığının bereketiyle vermiş, tarihte misali çoktur.
Mes'eletü'l-ğaniyyi şeynün fî-vechihî yevme'l-kıyâmeti ve mes'eletü'l-ğaniyyi nârün in u'tıye kalîlen ve kalîlün ve in u'tıye kesîran fe-kesîrun.
Bu dilenmekle ilgili bir hadis-i şerif; Taberânî isimli hadis alimi kitabında kaydetmiş.
Mes'ele. Arapça' da bizim bugün problem dediğimiz mânaya da gelir ama burada o mânada değil mastar-ı mîmîdir; "istemek, dilenmek" demektir.
Mes'eletü'l-ğaniyyi. "Kendisi gani, muhtaç olmadığı halde dilenen kimsenin dilenmesi.."
Muhtaç değil, karnı tok, evi de var veyahut olmasa bile dilenmesi gerekmiyor; el açıp dileniyor. Mes'eletü'l-ğaniyyi. "Zengin kişinin..." Bu şer'an zenginliktir, ille adada köşkü olması şartı yok, Taksim'de yedi katlı apartmanı olması şartı yok. Şer'an sadaka-i fıtır verecek kimse; muhtaç değil.
Böyle bir zengin, gani, müstağni olan kimse isterse ne olur?
Şeynün fî-vechihî yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde yüzünde bir kara lekedir." Şeyn [kelimesi] Zeyn kelimesinin zıddıdır. Zeyn "süs" demektir; Şeyn "kabahat, karalık, yüz karalığı, çirkinlik" demektir.
Zenginin muhtaç olmadan dilinmesi istemesi, kıyamet gününde yüzünün karalığı, yüz karalığı, yüzü kapkara olur, süssüz, berbat, çirkin olur.
Ne alıyor avucuna? Ateş alıyor, cehennem ateşi alıyor.
İn u'tıye kalîlen ve kalîlün. "Eğer avucuna az bir şey, üç beş kuruş verilmişse o zaman az ateştir." Ve in u'tıye kesîran fe-kesîrun. "[Eğer] çok verilmişse, al bakalım sen fakirsin galiba diye fazla verilmişse, o zaman çok ateştir." Aza az, çoğa çok, ne olursa olsun ateştir. Onun için zengin ise istemeyecek.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem dilenen bir kimseyi gördü, dedi ki:
"Senin hiçbir şeyin yok mu?"
"Azıcık bir şeyim var."
"Git onu sat." dedi, ona ip aldırdı;
"Git dağdan ovadan kök topla, odun topla." dedi. Onu toplattırdı;
"Bunu pazarda sat." dedi.
Onu böyle sattıra sattıra, kendi emeğiyle toplayıp pazarda satmak suretiyle para sahibi etti;
"Bu ilk yaptığın dilinmekten daha iyidir." buyurdu.
Dilenmek iyi bir şey değil. O bakımdan insan alnı açık olacak, müstağnî olacak. Bir şey istiyorsan Allah-u Teâlâ hazretlerinden iste.
Peygamber Efendimiz ashâb-ı kirâmıyla anlaşma yapmış, onlardan söz almış, buyurmuş ki:
"Kimseden bir şey istemeyeceksiniz." Onlar da Resûlullah'ı o kadar seviyorlar, öyle bağlanmışlar ki; birisi devenin üstüne çıkmış olsa, -deve yüksek bir hayvandır, devenin üstünden nasıl inilir? Deveyi ıhtırırsın üstüne öyle çıkarsın, binersin. Yüksek olduğu için [kolay] çıkılmaz yani. Öyle at gibi özengisine bas, hop ayağını öbür tarafa at bin. [Deve] öyle olmadığı için inmesi binmesi zordur. [Böyle zor bir şekilde] üstüne çıkmışken kamçısı yere düşse,- istemek olmasın diye, arkadaşına, “Şu kamçıyı uzatıver.” demezlermiş. Lâ talebe ve lâ redde. "İstemek yok, reddetmek yok." Öyle bir güzel huy üzere olmuşlar.
Biz de Allah'tan isteyelim, başkasına el açmayalım. Allah bizi başkasına el açtırmasın, başkasına muhtaç da eylemesin. Kerîm, asil insanlar eylesin, el açıp da başkasının sırtından geçineceğimize başkasına hayr-u hasenât yapan kimselerden olalım inşallah!