15.09.1985 - Allahın Affı

15.09.1985 - Allahın Affı
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men kerume asluhû ve tâbe mevliduhû hasune mahzaruhû.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten İbnü'n-Neccâr kitabında ve Deylemî Amr hazretlerinden rivayet eylemiş. Kısa bir hadîs-i şerîf:
Men kerume asluhû ve tâbe mevliduhû hasune mahzaruhû.
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Men. "O kimse ki." Kerume asluhû. "Kökü, soyu, aslı asil olan; asaletli, temiz pak, kıymetli, itibarlı bir aileden olan..." Ve tâbe mevliduhû. "Doğuşu, doğumu hoş olan..."
"Aslı güzel, doğumu güzel olan kimsenin..."
Hasune mahzarahû. "Mahzarı güzel olur."
Mahzar ne demek? Şerhte Gümüşhaneli Hocamız rahmetullahi aleyh buyurmuş ki:
"Meclisi güzel olur, mahâlli huzuru güzel olur." demiş.
Temiz pak, asil soylu bir insan, doğumu asil bir insan, yanına gittiğin zaman; güzel huylu olur, meclisi tatlı olur, zevk duyarsın, gül bahçesine girmiş gibi olursun, sözlerinden hoşnut kalırsın. İnsan "Ah daha devam etsen, saatlerce sürse, sabahlara kadar sürse..." der. "Bu mânadır." diyor.
Bu doğru tabii... İnsanların [meclisi] asaletten oluyor, biraz gerilerden başlıyor. Soyu çirkin olursa, Allah saklasın, zina mahsulü olursa, veled-i zina olursa, şöyle olursa böyle olursa tabii iş oradan berbat gidiyor. Anası haram süt emdirirse iş oradan fena gidiyor. Babası eve haram lokma getirirse iş oradan ters gidiyor. Evvelkilere bağlı. Tamam, o zaman o insanın meclisi tatlı olur. Bir mana bu.
Fakat mahzar diye "insanın karşılaştığı zaman görünen hey'etine" de derler. Onun için demişler ki mesela; nik mahzar, "güzel görünümlü, güzel hey'etli." Böyle bir tabir var. "Böyle olan insanın siması, hey'et-i umumiyesi yakışıklı, mütenasip endamlı olur da" demek. "Kusursuz doğar, güzel olur. Çünkü nesli asil. Ondan sonra doğumu da zinadan değil, güzel..." mânasına.
Bir de mevlit kelimesi üç mânaya gelir. Bir; doğuş zamanı. İki; doğum yeri.
Mesela Arap "Senin mevlidin neresi?" der. Erzurum, Kars, Adana... "Doğum yeri" demek.
Veyahut; "Mevlidin ne zaman, doğum zamanın ne zaman?"
"İşte bin dokuz yüz bilmem kaç senesi..." Bazen zaman mânasına gelir, bazen yer mânasına gelir. Bazen de mastar-ı mim'i olur, "doğuşu güzel" mânasına.
Bir insanın doğuşu da neye bağlıdır? Bir insan pattadak doğmuyor. Bir babaya ihtiyaç var, bir anaya ihtiyaç var, o ananın onu dokuz ay karnında taşıması var... Babası temiz olacak, anası temiz pak olacak, nikâhlı olacaklar... Ondan sonra helal gıda ile beslenecek, büyüyecek, dualarla doğacak, kulağına ezanlar okunacak... Anası babası güzel isim koyacaklar, nâmına ziyafetler verecekler, akikalar kesecekler... Eh, bu doğuş merasimi güzel bir merasim.
"Doğum yeri" mânasına oluverse buradaki mâna ne olur? Bir mübarek yerde, hoş bir mahâlde, feyizli bir yerde doğarsa tabii onun da doğan insana çevrenin tesiri var.
"Zaman" mânasına gelse? Bir hoş mübarek vakitte doğmuş. Mesela;
"Senin adın ne?" diyorum;
"Benim adım Abdulkâdir." diyor. Niye Abdulkâdir adını koymuşlar?
Veya "Kadir" diyor. Niye Kadir adını koymuşlar?
"Ben Kadir gecesinde doğmuşum."
"Mâşaallah, ne güzel, Ramazan'da Kadir gecesinde doğmuş." diyoruz değil mi, güzel bir zamanda doğmuş diye.
Hâsılı, bu hadîs-i şerîfte... Tabii bizim hatırımıza gelen, şerhte olmayan mânalar.
Bir insanın doğum yeri, kendi aslı nesli bir kere temiz pak olursa; bir de doğduğu zaman mübarek bir zaman olursa, doğduğu yer mübarek yer olursa...
"Bu adamcağız Mekke-i Mükerreme'de doğdu." Oh, ne şeref...
"Medine-i Münevvere'de doğdu." Ne güzel mesela...
Doğduğu yer iyi olursa, doğuş zamanı iyi olursa, bir de doğumu dualarla, helallerle oldu. O kimse yakışıklı olur. Tepeden tırnağa bakarsın, yüzü pırıl pırıl nurânî olur.
"Allah-u Teâlâ hazretleri bir insanın dış görünüşünü tepeden tırnağa yontma, güzel, yakışıklı yapıp da huyunu da güzel ettikten sonra onu cehenneme atmaz." diyor. Kitaplarda böyle [ifade] var.
Demek ki çocuğumuzun iyi olması için gıdasına dikkat edeceğiz. Doğumundan önceki şeylere dikkat edeceğiz diye de bize ders çıkıyor.
Biz sanıyoruz ki; çocuk beş yaşına, yedi yaşına gelecek de bir mektebe vereceğiz de terbiye olacak. Geçmiş ola... Çok kaçırdın sen... Tren çoktan kalktı gitti. Sen buna helal lokma yedirmedin.
"Hocam yaramaz, ele avuca sığmıyor, laf dinlemiyor. Komşunun bahçesinden elma çalıyor, cam kırıyor..." Sen ona kim bilir nasıl, dikkat etmedin ki...
Dikkat edeceğiz. İnşaallah evlatlarımıza dikkat edelim. Evlatlarımızın analarına dikkat edelim. Evlatlarımızın babalarına dikkat edelim. Kızlarımızın kocalarına dikkat edelim.
Dikkat edeceğiz. Kız, gelin alacaksak dikkat edeceğiz. Kızımızı bir kimseye vereceksek dikkat edeceğiz.
"Efendim, filanca çocuk çok çok iyi bir insan, melek; enstitüyü bitirdi, İlahiyat fakültesini bitirdi, beş vakit namazında, Müslüman, mütedeyyin bir insan. Parası yok." Onun ahlâkı para.
Hadi bakalım ahlâksız bir insana 100 bin lira, 200 bin lira ver, ahlâklı edebilecek misin? Parayla pulla alınır mı? Allah korkusu var. O Allah korkusu kalbinde, parayla alınır mı? Parayla ölçülebilir mi?
Bahaeddîn-i Nakşîbend Efendimiz hanımına demiş ki:
"Hanım, şu bizim kız büyüdüğü zaman, buluğa erdiği zaman, âdet görmeye başladığı zaman benim haberim olsun." Valide sultan gelmiş, demiş:
"Efendi hazretleri senin kızın büyüdü." Hemen talebelerinden bir tanesini çağırmış:
"Gel buraya, ben sana kızımı vermek istiyorum."
"Aman efendim, estağfirullah, ben âciz nâçiz, daha beş parası olmayan bir talebeyim medresede, bir köşede fakirâne..."
"Olsun..." Hemen ona vermiş. Kızını da düğün yapıp uğurlarken demiş ki, aradan birkaç ay geçmiş düğün hazırlığı filan;
"Kızım kusuruma bakma, seni birkaç ay geciktirdim."
Kime vermiş? Kendisinden sonra makamına geçecek olan, veli olacak olan bir kimseye vermiş. Parası yoktu, pulu yoktu ama veli işte o gözle bakar, öyle seçer.
Biz de ona dikkat edelim. Hata ediyoruz. "Zengin olsun." diyoruz. "İlle zengin olsun." Ya zengin olur azdırırsa iyi mi olur? Zengin olur kötü huylu olursa? Zenginledi mi adamın ilk işi ikinci hanım almak olurmuş. Biraz parayı buldu mu... Her şeyin hayırlısını istemek lazım.
Karnı doydu mu, cebinde para doldu mu meydanda dolaşmaya başlar Hacivat-Karagöz gibi "Yâr bana bir eğlence, aman medet bir eğlence..." Sahnede Hacivat alay ediyor ama... İşte bu nefis, şeytan insana öyle yapar. Onun için her şeyin hayırlısı...
Peygamber Efendimiz'e gelmedi mi Cebrail aleyhisselâm:
"Yâ Resûlallah! Allah-u Teâlâ hazretleri sana buyuruyor ki; 'İstersen sana şu etraftaki dağları altın yapayım!'"
"İstemem." dedi.
Peygamber Efendimiz dua etseydi Allah ona saraylar vermez miydi? Saltanatlar vermez miydi? Dünyanın en güzel yerlerinde, deniz kenarlarında, havuzların başında, fıskiyelerin altında, çardaklarda, kameriyelerde Allah yaşatmaz mıydı? Efendimiz istemedi. Dedi ki:
"Yâ Rabbi! Bir gün yiyeyim, verdiğin nimetlere şükredeyim; iki gün oruç tutayım, sabredeyim."
Bu dünyada istemedi. Resûlullah Efendimiz acaba yanlış hesap mı yaptı? Hâşâ sümme hâşâ... Hiç öyle şey olur mu? Bizim hesabımız yanlış. Biz de âhiret hesabı yapacağız.
"Hocam, hep ehli dünya dünyanın en güzel yerlerini alıyor." Sen âhiret hesabı yap, Allah sana dünyanı da âhiretini de verir.
Sen dünya hesabı yaparsan ne olacağı belli olmaz ama sen âhiret hesabı yaparsan dünyada da âhirette de kâr edersin. Ona göre. Evlat everirken de kız ararken de damat ararken de öyle. Çocuk yetiştirirken de öyle. Bu çocukların hepsi bize emanettir.
Biz neyiz? Bunların bekçisiyiz.
Allah-u Teâlâ hazretleri bize ne buyurmuş:
"Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun."
"Doğdular, büyüdüler, ne yaparlar bilmem hocam." Sen başlarında neciydin? Sen neciydin?
"Bilmem, işte Kur'an kursuna gönderdim de..." Öyle şey olur mu? Yarım yamalak tedbirle, hafifçe, az bir masrafla olur mu? Evladını cehennemden kurtaracaksın!
Aç bakalım şu kesenin ağzını... Gel bakalım buraya:
Renkli televizyon alacağım diye televizyona 300 bin lira verirsin değil mi? Yazlığa bilmem kaç 100 bin lira, bir yazlığa 'çıp' diye çıkartırsın. Bir düğüne bilmem kaç milyon harcarsın. Gel bakalım, bu evlat iyi yetişecek!
Benim hocam -bana Allah razı olsun Arapçayı öğreten hocam- yolda karşılaştık;
"Şu resmî mekteplerden okuttuğumuz kimselerden pek hayır görmedim. Şimdi bazı kimseleri özel okutacağım." diyor.
Hangi bilginin faydalı olduğuna dikkat edeceğiz. Hep dünyayı öğretiyoruz, hep hırsı öğretiyoruz, hep parayı öğretiyoruz, hep maddeyi öğretiyoruz; çocuklara biraz da ahlâkın güzelliğini, biraz da vefanın güzelliğini, biraz da sabrın güzelliğini, biraz da takvânın güzelliğini anlatmıyoruz. Takvâ ne demek, haberi yok. Nasıl bir şeydir, yenilir mi içilir mi, paketli midir, kiloyla mı satılır, şişe de mi bulunur? Haberi yok. Takvâdan haberi yok. Vefa denilen bir şey varmış. "Acaba şu İstanbul'un semti mi?" Haberi yok.
Vefa; sana bir ara iyiliği dokunmuş olan bir kimseye devam ediyorsun. Hoca efendi dedi ki:
"Birsürü talebe okuttum, hafız yetiştirdim, bir tanesi vefalı çıktı. Şimdiye kadar aradan kaç yıl geçtiyse hiç münasebetini benden koparmadı, ziyaretini kesmedi." Her zaman irtibat hâlinde. Vefa işte o.
Evlendin... Yakışıklı, boylu poslu güzel iki kişi evlendi. Tamam, ilk günler "bal ayı" diyorlar zaten, tatlı geçti, güzel günler gördünüz. Çocuklar büyüdü, üç çocuk oldu, beş çocuk oldu. Bıktı iki taraf birbirinden; hadi bir geçimsizlik, hadi ayrılma...
Sığar mı vefaya?
"Efendim çok iyiydi bizimki fakat hastalandı."
"Boşa ya ne yapacaksın... Ne yaparsa yapsın... O hastalandı, hastane köşesinde inlesin; sen öbür tarafta sefana bak."
Vefaya sığar mı? Sığmaz.
Vefa dediğimiz şey eski hukukun devam etmesi. Biraz öğretsene. Çocuğa biraz sabrı öğretsene. Biraz Allah korkusunu öğretsene. Biraz fedakârlığı öğretsene. Önüne iki tane çatal yol çıktığı zaman bu sevaplı, bu günahlı; sevaplı yere gitmesini öğretsene. Ezan okunduğu zaman uyumamasını öğretsene. Vakti geldiği zaman uyumasını, vakti geldiği zaman uyanmasını öğretsene. Kur'ân-ı Kerîm okurken gözyaşı dökmesini, kendin de gözyaşı dökerek öğretsene.
Diğer hadîs-i şerîf:
Men keffe ğadabahû keffa'llâhu anhu azâbehû ve men i'tezere ilâ rabbihî kabila'llâhu minhu uzrehû men hazene lisânehû setera'llâhu avretehû.
Bu hadîs-i şerîf yine bizim bu mevzunun devamı gibi geldi. Tesadüfen, tevafukan öyle geldi. Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Men keffe gadabahû. "İçinden doğup gelen, fışkıran, çıkıp gelen gazabını, kızgınlığını kim dizginlerse, tutarsa..."
Birden kızıverdin, yumruğu vuracaksın... Ama çok kızdın, âsabın bozuldu, alnının damarları gerildi, adelelerin gerildi... Patlattın mı tamam, onu yuvarlayacaksın. Ama Allah'tan korkuyorsun, gazabını tutuyorsun, şöyle bir sakinliyorsun...
"Lâ ilâhe illallah, hasbünallâhu ve ni'me'l-vekîl, Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed..." Bir şeyler söylüyorsun, şöyle bir tutuyorsun.
Neden tuttun kendini? Allah rızası için. "Gazaplılık iyi değildir." dedin, gazabına hâkim oldun, tuttun. "Kim böyle yaparsa;"
Keffa'llâhu anhu azâbehû. Allah da ondan azabını çeker, onu azaba uğratmaz.
Gazaba hâkim olmak, işte öğreteceğin şeylerden birisi karşına çıktı. Evladına gazabına hâkim olmayı öğret bakalım. Sinirlendi, kardeşinin kafasına oyuncağı geçirdi, 'paatt'... Hadi orası kanamaya başladı...
"Evladım!.." Döv, cezasını ver, ne yapacaksan yap da kızdığı zaman kendisini tutmayı öğret. Yaşına göre; üç yaşında, beş yaşında, yedi yaşında, on bir yaşında, on üç yaşında, on beş yaşında kendisine hâkim olmayı öğrensin.
Hadîs-i şerîf devam ediyor:
Ve men i'tezere ilâ rabbihî kabila'llâhu minhu uzrehû. "Her kim ki Allah'a özür diler, mazeret dilerse Allah özrünü kabul eder."
"Yâ Rabbi! Şurada yapayalnızım, karanlık gecede hiç kimse yok etrafımda. Ben beni biliyorum, çok hata ettim yâ Rabbi! Çok kabahat işledim yâ Rabbi! Çok günahlara daldım, aman yâ Rabbi! Nefsim kuvvetli geldi, şeytan beni azdırdı, zayıf düştüm, yapamadım, özür dilerim yâ Rabbi! Ne yapalım, istemezdim ama elimden çıktı, oldu..." Allah'tan özür diliyor. Hâlini itiraf ediyor, özür diliyor.
Allah kerem sahibidir. "Olmaz! Kabul etmiyorum! Yaptın bir kere, cezanı mutlaka çek!" Öyle değil. Özrünü kabul ediverir. Kerem sahibidir. Bir kerem sahibinin vaadini yerine getirmemesi olmaz.
Vaat etmiş;
"Sana bir saat alacağım." Almadı. Kerem sahibi değil, sahtekâr.
Öyle şey yok. Vaadini yerine getirir. Ama vaîdini yerine getirmesi gerekmez. Tehdit ediyor;
"Eğer şöyle yaparsan asarım keserim, sana şu cezaları veririm!" dedi. Ama iyi insan. Böyle dedi de sonradan sen onu yaptın da boynunu büktün;
"Hata bende, ne yapayım yapmayacaktım ama..."
"Hadi be affettim. Öyle demiştim ama affettim." diyebilir. Tehdidinden, vereceği cezadan dönmek keremdir. O da kerem, o da asalettir. Öyle yapabilir.
Allah-u Teâlâ hazretleri de ekremü'l-ekremîn'dir, kerimlerin kerimidir. Onun için bir kul özür dileyince özrünü kabul eder.
Bir başka hadîs-i şerîfte geçiyor ki... Burada da var, başka yerde de var, hadîs-i şerîfte öyle geçiyor, öylece anlatacağım. Kul elini açar:
"Yâ Rabbi..." der. Ne derse der arkasından, "Beni affet, mağfiret eyle..." Allah ona nazar etmez; kabahatli, edepsiz, cezası çok.
"Yâ Rabbi!" der, nazar etmez. Kul yine "Yâ Rabbi! Affet, mağfiret eyle..." devam ediyor; Allah yine nazar etmez. Hadiste böyle diyor.
Üçüncü defa yine "Yâ Rabbi!" diye yanıp yakılıyor, yine yalvarmasına devam ediyor. O zaman dermiş ki Allah-u Teâlâ hazretleri:
"Ey meleklerim, şahit olun, ben bu kulumu affettim. Çünkü benden başka rab olmadığını bildi, 'Yâ Rabbi! Yâ Rabbi! Yâ Rabbi!..' deyip duruyor."
Kad istahyaytu min abdî diyor, bir de orada böyle bir cümle var. Herkesin aklı kabul etmez.
"Şu kulumdan utandım, benden başka rabbi olmadığını bildi, bana döndü bana 'Yâ Rabbi! Yâ Rabbi!' diyor, onu affetmemeye utandım." diyor Allah-u Teâlâ hazretleri.
Şu kerem sahibi Allah-u Teâlâ hazretlerine bakın ki kul işliyor da Allah affetmemeye utanıyor. Kul utansa ya! Şu kerem sahibine bak... Allah bizi o Rabbimize güzel kulluk etmeye muvaffak etsin.
Ve men hazene lisânehû.
Kitapta noktasızdı, şerhe baktım, noktasızdı, bu nüsha tashihli nüshaymış, güzel. Diyor ki:
Ve men hazene lisânehû. "Her kim dilini hıfzederse..."
Hazene, noktalı olunca "hıfzetmek" demek.
"Kim dilini hıfzederse..."
Setera'llâhu avretehû. "Allah da onun ayıbını örter, açığını kapatır."
Dilini tutacak. Çok günahlar bu dilden oluyor. Küfrediyorsun, günah; kalp kırıyorsun, dille; yalan dolan, gıybet, aldatma, iftira dille. Hep bu dilden. Bunun bize zararı çok. Bunu hıfzederse insan Allah da o zaman onun ayıplarını örtüyor.
İşte karşımıza üç tane güzel, esaslı ahlâk kaidesi çıktı.
Bir, insan kendisine hâkim olmayı, gazabını dizginlemeyi öğrenecek. Çocuklarımıza da öğreteceğiz inşaallah. Özrünü bilecek, Allah'tan özür dileyici olacak. Allah özürleri kabul edici.
Ondan sonra dilini tutacak. Diline hâkim ve sahip olacak. Çok kabahatler, kusurlar bu dili tutamamaktan oluyor; kavgalar, gürültüler ondan oluyor, arkadaşlıklar ondan bozuluyor, evde huzursuzluklar ondan oluyor. Kadın tutsa dilini olmayacak, erkek tutsa olmayacak; o onu kırıyor, o onu kırıyor... Aman dilimize dikkat edelim.
Bundan sonraki hadîs-i şerîf de çünkü yine aynı mevzuya bağlanan bir [hadis] ve Hz. Ali Efendimiz 'den. Bunu rivayet eden, şimdi okuyacağım hadisi rivayet eden de Hz. Ali Efendimiz.
Hz. Ali Efendimiz' den gelen hadislere ben biraz daha "Hz. Ali Efendimiz' in" diye bastıra bastıra söylüyorum.
Neden? Bizim memleketimizde bir kısım kardeşler var ki "Biz Aleviyiz" diyor, "Hz. Ali'ye mensubuz" diyor. Onlara söylemeniz için. Yazın da bilhassa onlara söyleyin. Hz. Ali'nin sözlerini bilsinler de yolunca gitsinler.
Öyle değil mi? Madem onu seviyorlar, öyle yapsınlar.
Hz. Ali Efendimiz Peygamber Efendimiz 'den ne nakletmiş? Sözü söyleyen Peygamber Efendimiz, râvisi Hz. Ali Efendimiz. Deylemî'de kaydedilmiş.
Men keffe gâdabahû.
"Kim ki kızgınlığını, gazabını dizginlerse, hâkim olursa..." Kızdığı zaman patlamıyor, kendisini tutuyor.
Ve basata rıdâhu. "Hoşnutluğunu da yayarsa..."
Ne demek, hoşnutluğunu yaymak? İzah ederiz.
"Kızgınlığını tutarsa, hoşnutluğunu da yaygınlaştırırsa, yayarsa..."
Ve bezele ma'rûfehû. "İyiliklerini etrafa saçarsa, çokça bezlederek yaparsa..." Ve vasale rahimehû. "Akrabasına sıla-i rahim yaparsa..." Ve eddâ emânetehû. "Emanetini de edâ ederse..."
Her kim bunu, bunu böyle yaparsa...
Edhalehu'llâhu azze ve celle yevme'l-kıyâmetihî fî nûrihi'l-â'zami. "Bu kimseyi Allah-u Teâlâ hazretleri kıyamet gününde en büyük nurunun içine sokar."
En büyük nuruna dahil eder. İltifatı düşünün ki Allah nur-u a'zamına, en büyük nurunun içine dahil ediyor.
Şimdi kelimelerini azıcık izah edelim.
"Gazabını tutan"; bunu anladık, öteki hadiste de geçmişti, bunu bildik.
"Rızasını, hoşnutluğunu yayan" ne demek? Ben mesela, fazla pireli, pırpırlı, vesveseli bir insan olabilirim; ona kırılırım,
"Küstüm sana!"
"Ne var?"
"Bilmem, yan baktın."
Ötekisine de küserim, niye?
"Tavuklarımı kışaladın."
Berikisine de küsüyorum, niye?
"Bilmem, benim gölgemin üstünden bastın geçtin."
Ya bunlar mühim şeyler değil ama pırpırlı ya insan; ona küsüyor buna küsüyor, ona küsüyor buna küsüyor... Herkes kötü. Herkesle kötü, hiçbirini beğenmiyor. Kendisi de içine kapanmış;
"Zaten bu dünyada hiç iyi insan da yok. Aradım taradım, bir tane adam bulamadım; herkes fena, herkesin bir cezasını gördüm, herkesin bir fenalığını gördüm."
Bu bir tip. Böyle insanlar vardır. Makbul değil.
Nasıl olacak? Basata rıdâhu. "Hoşnutluğunu yayacak."
"Ondan memnun musun?"
"Memnunum, iyi kardeştir, Allah selâmet versin." Hâlbuki geçen gün o arkadaş ona ne yapmıştı, yine affediyor.
"Hani beraber bir yolculuk etmiştiniz de sana ne oyunlar etmişti."
"Yok yok, o yolculuk hâlinde yorgunlaştı, hastalaştı, ondan yaptı. Ben memnunum, o iyi arkadaştır."
"Falanca?"
"Aman, emsalsiz iyi bir kimsedir, hoşnudum, memnunum."
"Ya işte falanca şikâyet ediyor, filanca..."
"Yok, ben hiç kötülüğünü görmedim."
"Falanca?"
"Çok iyidir, çok iyidir..."
Herkese hoşnutluğu var. İyi tarafından görüyor ve hoşnut. İşi büyütmüyor, incir çekirdeğini doldurmayan meseleden büyük problem çıkartmıyor. Hatta büyük problemleri de unutuyor, görmezlikten geliyor. Hoşnut, herkesle iyi geçiniyor. Böyle insanlar var.
Eski dervişler böyle yetişirmiş. Görüyoruz; eski tekke terbiyesi almış insan... Ben böylelerini bilirim, ben güya açık gözüm, yeni yetişme delişmen, delikanlı;
"İşte gördün mü falancanın filancaya söylediği sözü, yaptığı muameleyi... Ne fena... Tuh tuh, vah vah!"
"Yok yok, o onu ondan öyle yapmamıştır." diyor.
"Canım işte besbelli; o öyle dedi, bu böyle yaptı."
"Yok yok, o şu sebeple yapmıştır, ben onu biliyorum, o iyi insandır." Uğraş didin, ona "kötü" dedirtemiyorsun.
Neden? Tekke terbiyesi almış. Herkese iyi gözle bakıyor.
Bizim büyüklerimiz ne demiş?
"Her gördüğünü Hızır bileceksin."
"Canım her gördüğü Hızır olur mu? Hızır insanın eline geçer mi öyle kolay kolay?"
Ama Hızır bilirsen, öyle muamele edersen rahat edersin.
"Her geceni Kadir bileceksin, her gördüğünü Hızır bileceksin."
Öyle o tarzda [hareket etmişler]. İşte rızasını bast etmesi de bu. Herkese hoşnutluğu yaygın. İyimser bir insan.
Gazabını tutuyor; iyimserliği, hoşnutluğu herkese şâmil, yaygın... İnsan bu huyda olursa...
Ve bezele ma'rûfehû. "İyiliğini de yapıyor." Herkese iyilik yapıyor.
Maruf ne demek? Akıl ve din bakımından örfte iyi olarak kabul edilen şey.
Çeşme yaptırmak iyi midir? İyidir iyidir, hiç kimse kötü demez.
Ya köprü yaptırmak? Canım o da iyidir.
Yol yaptırmak? O da iyidir.
Ağaç dikmek? O da iyidir.
Affetmek? İyidir.
Bak, herkes ittifak ediyor, hiç kimse aksini söylemiyor. Maruf, insanlar arasında örf hâline gelmiş, mâruf, bilinen, herkesin kabul ettiği müşterek değer hükümleri.
Tamam, iyilik yapıyor. Emr-i mâruf var, "iyiliği emretme" var. Bir de bezele ma'rûfehû; bu bizzat iyiliği emretmiyor, yapıyor. Lafta değil. Mesela ben derim ki:
"Arkadaşlar cimri olmayın. Kazandığınız helal kazançların bir kısmını hayra sarf edin. Âhiretinizi kazanmaya bakın. Sadaka-ı câriye yapın..." Size emr-i mâruf ediyorum, tamam.
Ama bir de insanın fiilen yapması var. İyiliğini yapıyor; ona iyilik yapıyor, buna iyilik yapıyor, mâşaallah iyilik babası; herkes onun hayrını görüyor.
Bezele ma'rûfehû. "Bir insan iyiliğini elinden geldiğince herkese bezlederse..."
İyilik hep parayla mı olur? Hayır. Parayla olması şart değil. Fakir, tatlı dilli, güleç yüzlü bir insan da öyle sevap kazanabilir. Bu, hep para işi değildir.
Evet, iyiliğini yapıyor, hoşnutluğunu herkese şâmil tutmuş...
Ve vasale rahimehû. "Akrabasıyla ilgiyi kopartmamış, devam ediyor."
Akrabayla sıla-ı rahim yapmanın en aşağı mertebesi küsmemektir, gelip gitmektir. En aşağı mertebesi bu; insanın teyzesini, halasını, amcasını, eniştesini, dayısını, yeğenini, kardeşini araması. Sıla-ı rahmin ilk merhâlesi budur.
Daha yüksek mertebeleri? Yardımına da koşmaktır. Mâlen, bedenen hizmetine, yardımına da koşmaktır. O yüksek mertebesidir. Paraya ihtiyacı varsa avcuna para tutuşturmaktır. Hizmete ihtiyacı varsa hizmet yapıvermektir. Sıla-ı rahim bu.
Bir insan sıla-ı rahmini yapıyor, iyiliğini herkese saçıyor, herkese karşı hoşnutluğu var, kızgınlığını tutuyor...
Ve eddâ emânetehû. "Emanetini de veriyor." Kendisine bir şey emanet edilmişse, "Sen güvenilir bir insansın, ben hacca gideceğim geleceğim, evime hırsız da girebilir, kasayı da soyabilir; al şu kadar param sende dursun, gelince alırım." Döndü; "Al emanetini.", veriyor.
Kimisi bu devirde senet yok sepet yok, "Sen bana para vermedin." deyiveriyor. Emanet veriyorsun, senet yoksa, eğer bir sağlam şeye bağlanmamışsa [vermiyor]. Kimisi sağlam senede bağlananı bile vermiyor. Geliyor, dükkânından malı alıyor alıyor, üç takım beş takım koltuk, beş milyon, üç milyon, kamyona dolduruyor. Hadi bakalım adamı ara, parayı alacağım diye üç sene peşinde koş... İnsanı diyar diyar dolaştırıyor, parayı verinceye kadar kök söktürüyor. Öyleleri de var.
Ama emanetini eda ederse bir insan, o güzel sıfat.
İşte böyle yapan kimse: Kızgınlığına hâkim olan, sevgisini, hoşnutluğunu herkese şâmil tutan, iyiliğini herkese saçan, akrabasıyla münasebetlerini canlı tutan, onlara maddeten mânen, lisânen akrabalık haklarına riâyet ederek bağlantısını sürdüren, emaneti yerine veren...
Edhalehu'llâhu azze ve celle. "İşte bu kimseyi Allah nur-u a'zamının içine koyacak."
Müstesna bir yer. Kıyamet gününde herkesin başının çaresine baktığı, başını sokacak bir yer aradığı, bucak bucak kaçacak, saklanacak delik aradığı zamanda Allah nur-u a'zamına dahil edecek ki bu nur-u a'zamın mânasını izah etmek için bu dünya insanlarına insan ne söylese de nasıl anlatsa? O nur-u a'zam nedir?
Emanet sözünde hatırıma bir şey geldi. Benim dedem çok yaşlı idi. Epeyce bir yaşlı [iken] öldü. Ben vefatında -uzak memleket- gidemedim, büyüklerim gittiler bulundular da ben bulunamadım. Onlardan duydum. Dermiş ki artık rahatsızlığında:
"Al yâ Rabbi emanetini!"
Yani ne? Can bize emanet. Şu can bize emanet.
Emanetin her çeşidine riâyet edeceğiz.
Bu canı da mü'min bir can olarak, cennete girecek bir ruh olarak yerine teslim etmeyi Allah -o emaneti de öylece teslim etmeyi- cümlemize nasip etsin. İki cihanın bildiğimiz bilmediğimiz -şimdi sıralasak sıralasak üç tanesini, beş tanesini sıralarız ama Allah hepsini biliyor- Dünyanın ve âhiretin bildiğimiz bilmediğimiz, her çeşit hayrına Allah bizi cümleten erdirsin. Dünyanın ve âhiretin bildiğimiz bilmediğimiz, aklımıza gelen gelmeyen her çeşit tehlikesinden, şerrinden Mevla’mız bizi korusun. İki cihanda mesut ve bahtiyar eylesin.
Fâtiha-i Şerîfe mea'l-Besmele.
08.04.1984 -
Cumanın Önemi, Namazın
14.07.1985 -
Peygamber Efendimizin Tavsiye
