20.05.1984 - Allahın Muhabbetini Nefsi Muhabbete Tercih Etmek

20.05.1984 - Allahın Muhabbetini Nefsi Muhabbete Tercih Etmek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men âsere mehabbete’llâhi ala mehabbeti nefsihî kefahu’llâhu mu’nete’n-nâsi.
Sadaka Resûlullah.
Hz. Âişe validemizden rivayet edilmiş bir hadis-i şeriftir.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;
Men âsere. “Kim ki tercih eder.” Mehabbeti’llâhi. “Allah sevgisini tercih eder.” Alâ mehabbete nefsihî. “Kendi nefsinin sevgisine.”
“Kim kendi nefsinin sevgisine Allah’ın sevgisini tercih ederse...”
Kefahu’llâhu meûnete’n-nâsi. “Allah halkın eza cezasından, sıkıntısından, meşakkatinden ona kifayet ihsan eder, onu kurtarır. Hayırlara erdirir, onu müstağni kılar.”
Bu hadis-i şerifi biraz üzerinde düşünerek açmaya çalışalım.
Âsere, “tercih etmek” demek. İnsan bir şeyi bir şeye yeğ tutarsa bunu böyle yapmak daha yeğ ise buna âsere denir.
Mesela şair demiş ki;
Elin kâşanesinden kuşe-i viranemiz yeğdir. “Başkasının sarayından, konağından benim viran kulübeciğim daha iyidir.” demiş.
“Yeğ tutmak, tercih etmek.”
Allah’ın muhabbetini tercih ediyor. Allah’ın muhabbetinden iki mâna anlaşılabilir. Buradaki izafet, mastarın fâile izafeti olur:
“Allah’ın sevmesi, Allah’ın bir şeyi sevmesi.”
Allah neyi seviyor?
Allah sabredenleri seviyor, Allah şükredenleri seviyor, Allah muttakileri seviyor, Allah muhsin kullarını seviyor, Allah kendi yolunda cihat edenleri seviyor, Allah-u Teâlâ hazretleri temiz kulları seviyor...
Bunlar Allah’ın bir şeyleri sevmesine örnek.
Mehabbete nefsihî de kişinin bir şeyi sevmesi.
Biz de neyi severiz?
Çoluk çocuk severiz, para severiz, mevki severiz, makam severiz, methedilmeyi severiz, alkışlanmayı severiz, beğenilmeyi severiz, güzel manzaralı yerler severiz, safalı ağaç altlarında çimenlerin üzerinde uzanmayı severiz, güzel yiyecekleri filan böyle şeyleri severiz.
Böyle olursa mâna şu olabilir:
İnsan Allah’ın sevdiklerini kendi sevdiklerine tercih ederse. Allah-u Teâlâ hazretlerinin sevdiği şeyleri sevmeye çalışır; kendisini ona göre akort etmeye, ayarlamaya çalışır, her şeye o gözle bakarsa o zaman ne güzel bir sıfat olur.
“Allah-u Teâlâ hazretleri onu insanlardan müstağni kılar, himaye eder, insanların sıkıntılarından onu kurtarır, onlara muhtaç etmez, korur.” mânasına gelir.
Biz filhakika böyle yapmalıyız. Bizim sevgilerimize aldırma. Bizim nefsimizin sevgisi; yemek, içmek, yatmak vesairedir ama bu tenin, bedenin, nefsin arzuları süflî arzulardır. Hayatın idamesi için “İyi yerde kullanalım.” diye Allah içimize bu arzuları vermiş.
Niye yemek istiyoruz?
Eğer o iştah olmazsa bu beden zayıflar, bir tarafta yıkılır, kalır. “O vazifeyi yapsın.” diye Allah bizim içimize bir iştiha koymuş. Yoksa sen sofranın başına geçtiğin zaman bir danayı buduyla kafasıyla ye bitir, ondan sonra “Daha var mı?” de, diye yapmamış ki.
Aile dostumuz bir doktor vardı. Şaka mı anlattı ciddi mi bilmiyorum. Yemek yemişler ondan sonra ev sahibi bir otuz, otuz beş santim çapında tepsi içinde baklavayı ortaya koymuş. Ama çorba içmişler, pilav yemişler, yemek yemişler, sebze yemişler vesaire, sonunda da o kadar baklava getirmiş. Bir tanesi takılmış; “Bizi bu kadarcık yemekle evinden göndereceksin. Baklavayı getirdin başka yemek yok!” deyince ev sahibi kaybolmuş.
El-Uhdetu ale’r-râvî derler, “Mesuliyet ravinin üzerinedir.” Ben duydum onu naklediyorum.
“Biraz sonra geldi. Bir tepsinin içine yirmi beş tane yumurta kırmış.”
O kadar yemek yemişler, sonra sıra baklavaya gelmiş, yirmi beş tane yumurtayı yemişler, sıyırmışlar;.
Ne kadar yiyeceğiz? Bir doktora sormuşlar:
“Ne kadar yiyelim?”
“İki yüz dirhem yiyin.”
“Bu miktardan ne olur? Ayakta duramayız.” deyince;
“Benim dediğim bu miktarı yersen seni ayakta tutar, taşır, gezersin tozarsın, dinç bir kimse olarak yaşarsın.”
“Bunun üstüne ne yersen sen onun hamalı olmak durumuna düşersin.”
Güzel bir söz, hoşuma gitti. Ölçülü yemek Peygamber Efendimiz’ in tavsiye ettiği bir şey.
Yemenin, içmenin, gezmenin hepsinin içimize konulmasının bir yeri var. Allah hepsini hikmetle yapmıştır, tabii ki olacak ama onu ters bir istikamette kullanmamamız lazım. Midenin iştihasını ölçülü bir yerde bırakmak lazım.
Kadının erkeğe karşı bir muhabbetini koymuş Allah, erkeğin kadına karşı bir muhabbetini koymuş ki yuvalar kurulsun, evlatlar olsun, bir aile ocağı olsun, o ailede sıkıntılara göğüs gerilsin, evlatların sıkıntılarına göğüs gerilsin de büyütülsün.
Anaya bir evlat şefkati vermiş Allah; gece uyku uyumaz, yemez yedirir, giymez giydirir, evladını büyütür. Bunların hepsi güzel ama haram tarafa yöneldiği zaman fena! Yerinde kullanmadığın zaman fena oluyor. Her şeyi yerli yerinde kullanmak lazım.
Onun için insan nefsinin yerine; “Allah neyi sevmişse ben onu sevmeye, Allah neye kızmışsa ben ona buğz etmeye, her işimi ona ayarlamaya çalışırım.” derse Allah onun vekili olur; her işini rast getirir, korur kurtarır, işlerini kotarır.
İkinci mâna; mehabbeti’llâh mastarın mef’ûlüne izafesi olursa o zaman demek olur ki Allah’ı sevmek, Allah’ın bir şeyleri sevmesi değil de “Allah’ı sevmeyi, nefsini sevmeye tercih ederse...”
Hepimiz nefsimizi seviyoruz, hepimiz kendimize âşıkızdır.
Mehmet Âkif’in bir güzel, biraz acı, biraz da sitemli bir sözü var. Diyor ki;
Tek hakikat var bellediğim dünyadan.
Elli altmış sene gezdimse de şaşkın şaşkın.
Hepimiz kendimizin bağrı yanık âşıkıyız,
Sade ilanı çekilmez bu acayip aşkın. Mehmet Âkif diyor ki:
“Öğrendiğim bir hakikat var ki gördüğüm herkes kendisine hayran, herkes kendisini beğenmiş, herkes kendisine âşık. Susarsa ne âlâ, bir de ilan edildi mi bu çekilmez oluyor.”
“İnsanın kendi kendini sevmesi, kendine hayranlığı, kendini beğenmişliği yok mu, ilan edildi mi –ilan-ı aşk derler- o zaman çekilmez.” diyor.
Biz kendimizi, nefsimizi düşünüyoruz. “Evvela can, sonra canan” diyoruz. Yiyelim, içelim. Artık yiyemez hâle gelince; “Buyur sen de ye.” deriz.
“Biz yiyemeyeceğiz, yemek bozulacak ‘Gel sen de buyur ye.’” deriz.
Önceden çağırsaydın ya!
“Ne olur ne olmaz, belki karnım doymaz!” diye o zaman çağırmıyor, tam doyduktan sonra veriyor. İnsanoğlu böyle işte.
“Allah’ı sevmeyi kendi nefsine sevmeyi tercih ederse...”
Olabilir. O da çok güzel bir mâna. O mâna da doğrudur.
Sevilecek ne var? Bir türkü duydum, mânası hoşuma gitti. Tatbik edersen nereye çekersen oraya gider.
Seversen bir güzel sev.
Çekme çirkin derdini.
Güzeller güzeli Allah-u Teâlâ hazretleri. Her türlü güzelliği halk etmiş olan, her türlü sanatın, kudretin, kuvvetin, gücün, kemâlin sahibi olan Allah-u Teâlâ hazretleri. Seveceksen O’nu sev.
Bunu seviyorsun, şunu seviyorsun. Şu tarafı güzel ama şu tarafı fena! Gül güzel ama dikeni var. Gül yağı güzel ama sürüyorsun uçup gidiyor. Her şeyin kendine göre bir kusuru var.
Allah-u Teâlâ hazretleri Sübhan’dır, her türlü kusurdan münezzeh güzeldir, her türlü noksandan, eksiklikten münezzeh güzelliktedir. Bağlanacaksan gönlünü O’na bağla. Niye nefsini seversin, kendini beğenirsin?
O mâna çıkar. O da mânaların güzellerinin güzelidir. En hoş manadır.
Allah kendi sevgisini, muhabbetullahı, Allah sevgisini ihsan eylesin. O’nu seven ve O’nun sevgisini her şeye tercih eden kimselerden eylesin.
Biliyorsunuz Peygamber Efendimiz hadis-i şerifte şöyle buyuruyor:
“Bir insan Allah ve Resul’ünü onların dışındaki her şeyden daha fazla sevmedikçe mü’min olamaz.”
En çok kimi sevmemiz lazım?
Allah’ı sevmeliyiz. Ondan sonra “O göndermiş.” diye elçisini severiz. “Kitabı” diye, Kur’an’ı severiz. “Buyruğu” diye, emrini severiz. “Yasaklamıştır.” diye yasağını severiz.
Yasağı da güzel, emri de güzel, her şeyi güzel. Lütfu da hoş kahrı da hoş. İnsan o sevgiye kavuşursa ne mutlu! Ondan mahrum olursa, fâni lezzetlere gönlünü kaptırırsa ne bedbaht!
Bir başka hadis-i şerifte geçtik.
Ve ahbeb men şi’te fe-inneke müfârikuhû.
Cebrail aleyhisselam gelmiş; “Biz de ibret alalım.” diye böyle buyurmuş:
“Kimi istersen onu sev, buyur serbest; işte önünde koca bir masiva, koca bir kâinat. Beğen beğendiğini, sev sevebildiğini ama hiç unutma ki fe-inneke müfârikuh ayrılacaksın!”
Köşkü seversin, sarayı seversin, ticareti seversin, oğlu seversin, zevceyi seversin, parayı seversin, makamı seversin ve severiz.
Sana bir tane yetmiyor mu insanoğlu? Hepimiz kusurluyuz ama bırakıp gideceğiz, hepsini bırakıp gideceğiz. Ne para bize kalacak ne ticaret bize kalacak. Allah bize onları tasarruf imkânı vermişken onları hayırda kullanmayı nasip etsin.
Geride biriktiririz, biriktiririz, sadaka vermeyiz, zekât vermeyiz, hayır yapmayız, ölür gideriz, mirasçılar kemâl-i âfiyetle yer, hesabı sana kalır. Sen hayır ve hasenatını yap, ahiretini kazan.
Filanca köye çeşme yaptır, filanca köye köprü yaptır, derenin içinden vasıtalar geçemiyor, sulara batıyorlar. Gelip geçici fâni dünyada etrafında hayır yapacak çare ara.
Bu dünyanın fâni olduğunu herkes biliyor da… Biz ne yapacağız?
Ahirete göre hazırlanacağız. Madem fâniyiz, o halde bu hayatta bugün de Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızasını kazanmaya çalışacağız. Bu ömür bitti mi, ecel geldi mi bitti; defter-i ameli kapanır. Çok insanın bitti. Geçmiş olsun.
Ta can hulkuma geldiği zaman; “Filanca tarlamı filanca vakfa bağışladım, filanca şeyi filanca yere verin!” der.
Geçmiş olsun! Aklın neredeydi? Daha önce varisler onu “Üçte birinden fazla dilerse vasiyet ederse etsin.” derler. Gitti artık.
Tam can hulkuma geldiği zaman olur mu?
Aklın başındayken, dinçken hayır ve hasenatını yap. Hayır yapmanın zevk-u sefasını sür:
“Elhamdülillah, Allah bu köprüyü yapmayı bana nasip etti, şunun içinden geçerken katırlar devrilirdi, insanlar hızlanırdı. Şimdi bak ne güzel rahat rahat geçiyorlar. Şu köyde bir kurtlu su içmiştim, sarnıçta bahar yağmurlarından birikmiş bir su içmiştim de sonra bir artezyen vurdum, çeşme oldu, gürül gürül su içiliyor, elhamdülillah Allah bana nasip etti. Yâ Rabbi! Bu hayrı bana yaptırdığına çok şükürler olsun.”
–Sadaka-ı cariye- “Ben öldükten sonra bu sudan istifade edildikçe benim defterime sevap yazılacak.” diye sevin.
Bir ağaç dik, bir dut ağacı dik; bir dutunu kuşlar gagaladığı zaman bile sevap yazılacak; yolcu gelip gölgesine oturduğu zaman sevap yazılacak.
Maksat dut ağacı değil, hayrın hangi çeşidi olursa olsun. Mesele istifade edilecek eser bırakmaktır.
Maksat bu dünyada bir nakış bırakmaktır. Varlığın makası yok. Bir nakış da biz bırakırsak bir küçük zarif bir nakış. “Bu nakşı buraya filanca nakşetmişti Allah razı olsun, arif insanmış.” derler. “Merhametli insanmış” derler.
“Parasını götürüp de bir sünnet düğünü için, bir bilmem ne düğünü için, bir yılbaşı için şu kadar bini, bu kadar milyonları harcamadı, insanların faydasını düşündü.” derler.
Allah der, isterse insanlar demesin, insanların demesi mühim değil, Allah sever. Hayra yönelelim inşallah.
Arkasında bunun gibi bir hadis-i şerif daha var. Teberrüken mânasını okuyalım, izah ettiğimiz için hemen geçelim.
Men âsere mehabbeti’llâhi alâ mehabbeti’n-nâsi kefâhu’llâhu meûnete’n-nâsi. “Kim Allah sevgisini insanların sevgisine tercih ederse Allah insanların sıkıntısını, meşakkatini onun üzerinden giderir, ona kefil olur.”
Buradaki mâna biraz daha net olarak ortaya çıkıyor. “Allah’ın kendisini sevmesini, insanların kendisini sevip alkışlamasına tercih ederse” demiş.
Şimdi biz bir iş yapıyoruz, bu işlerin bazısını insanlar alkışlar “Aman, ne iyi yaptın bu işi!” derler. Allah’ın rızasına aykırı bir iştir. Makbul bir iş yapmıyorsun ama insanlar alkışlar.
Bu devirde hokkabazları alkışlar, gülünecek iş yapanları alkışlarlar. İnsan rezil kepaze olur, millet güler alkışlar. İnsanlara eğlence lazım. Gülerler, alkışlarlar ama Allah sevmez.
Allah’ın sevgisini değil de insanların alkışını düşünen zarar eder. Allah’ın sevmesini, beğenmesini razı olmasını düşünüp de insanlara aldırmazsa işte hakiki Müslümanın sıfatı budur.
Ve lâ yehâfûne levmete lâim.
Müslümanların sıfatı nedir? “Kınayanın kınamasından korkmaz.”
“Kınarsa kınasın, ben Allah’ın emrini yerine getiriyorum. Beğenmeyen küçük kızını vermesin, ne olursa olsun, ben Allah’ın rızasını düşünüyorum” diye düşünür.
Benim acizane kendi başımdan geçmiş bir hadiseyle açıklayayım:
Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde ameliyat olacağım. Bilmiyorum şimdi var mı? Hastane bu; ahiretin iskelesi. İnsan, bakarsın oradan tekrar dünyaya geri gelir; bakarsın ecel gemisi gelmiştir, bindirirler öbür tarafa gider. İskele bu, hastane. Sıhhatli insan gitmiyor ki oraya, hasta olunca gidiyor.
Ameliyat olacağım. Ameliyatım çok tehlikeli değil ama ne de olsa insan bıçak altına yatacak. Namaz kılacak yer arıyorum, yok. Hastanede namaz kılacak yer yok. Allah Allah! Soruyorum:
“Namaz kılacak yer var mı?”
“Yok!”
Her yerde de kılamıyorum, çünkü utanıyorum. Bir mescit olsa kapısını açıp gireceğim, saklı saklı ibadet edeceğim. Utanıyorum. Koridorda da kılarım da onun için yürek lazım. O zaman benim yüreğim öyle yürek değil. Namaz kılacak yer arıyorum, yok. Dışarı çıktım yok.
Ne yapayım? İkindi vakti, akşam yaklaşıyor. İçimden bir duygu geldi, dedim ki:
“Gülerlerse gülsünler, kızarlarsa kızsınlar. Bu farz, yapılacak, Allah emretmiş.”
Çimenlerin üzerinde durdum, bir namaz kıldım. Farz namaz. Bunu övünmek için söylemiyorum. Farzları yapmak mecburiyetindeyiz, yapmaksak mesul oluyoruz.
Farzlar alenî yapılacak, ben onu alenî kılacağım ki ötekisi de görecek; “A, ben Allah’ın kulu değil miyim? Benim de namaz kılmam lazım, benim de vaktim geçiyor. Bu kılıyor da ben niye kılmıyorum?” diyecek.
Farzlar açık yapılır, nafile ibadetler gizli yapılır. Farzlar alenen yapıldığında sevabı kaçmaz zira bu gösteriş değildir, övünülecek bir şey değildir.
Ben orada bir namaz kıldım. “Başkası görüyor.” diye, zor kıldım. Sonradan o duygu içime yerleşti.
Biz niye insanlardan korkuyoruz?
Fe lâ tahşevü’n-nâs...
Allah’tan korkmak daha layıkken niye biz insanlardan korkuyoruz. İnsanlar beğensin beğenmesin, ben bu namazı kılarım. Hak sözü söylemek, Allah’ın istediği beğendiği bir sıfattır.
“Ben bunu söylersem kimse beni sevmez, herkes bana darılır, küser!”
Küserse küssün, ben Allah-u Teâlâ hazretlerinin beni sevmesini tercih ederim. İsterse bütün insanlar, cümle cihan halkı bana hasım olsun, gam yemem, Allah sevsin yeter. Allah sevdi mi yeter.
Kefâhu’llâhu meûnete’n-nâsi.
İnsanların cümlesi bir araya gelse Allah müsaade etmedikçe Allah’ın sevdiği bir kimseye zarar veremez.
Peygamber Efendimiz’ e zarar verebildiler mi?
Allah-u Teâlâ hazretleri isteseydi, Peygamber Efendimiz’ in kılına dokundurmazdı. “Sevabı çok olsun.” diye, “Başka insanlara numune olsun.” diye meşakkatler verdi. Dileseydi onu da vermezdi.
Va’llahu ya’sımüke mine’n-nâs “Allah-u Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz’ i korudu kolladı.”
Öldürmek istediler, öldüremediler; engellemek istediler, engelleyemediler; susturmak istediler, susturamadılar. Yerinden yurdundan çıkardılar, şöyle oldu böyle oldu, üstüne asker çektiler ama...
Yürîdûne liyutfiû nûra’llâhi bi-efvâhihim va’llâhu mütimmü nûrihî velev kerihe’l-kâfirûn.
“Kafirler beğenmese de Allah nuru tamamlayacaktır.” İsterse beğenmesin, tepinsin, gayzından ölsün, ne olursa olsun Allah işini tamamlayacağı için Peygamber Efendimiz sıkıntılar çekti. Çok üzüldü, uykusuz kaldı, yalvardı, meşakkatler çekti.
Neden? “Derecesi, ecri çok olsun.” diye.
En büyük sıkıntılar Peygamberlere gelirmiş; sıkıntıya sabrettikçe ecri çok oluyor. Allah-u Teâlâ hazretleri dileseydi, kuş sütüyle beslerdi.
Bir gün Peygamber Efendimiz hasırın üstünde yatmış. Hz. Ömer radıyallahu anh geliyor, kalkıyor; hasır ellerine yüzüne iz bırakmış. Yatak değil, hasır iz bırakmış; mübareğin tenini, bedenini acıtmış.
Hz. Ömer radıyallahu anh o manzarayı görünce gözleri yaşardı, ağladı.
“Ya Resûlallah!” dedi, gözyaşı döktü. “Kayserler, kisralar, acem hükümdarları, Bizans hükümdarları ne saltanatlı hayatlar sürüyor; hayatlarını saraylarda geçiriyorlar. Sen ki Allah’ın has peygamberisin, şu çektiğin sıkıntılara bak!” gibisinden onun o hâline ağladı. Dedi ki:
“Yâ Ömer! Onlar öyle kavimdir ki, onların gördükleri görecekleri nimetleri Allah bu dünyada çabuk çabuk vermiştir; bize de tehir eylemiş, ahirette verecek.”
İmtihan dünyası. “Sadık kul, kâzib kuldan; rahatını seven kul, Allah yolunda fedakârlık yapan kuldan ayrılsın.” diye bu din hayatı iman hayatı meşakkatlidir.
Size bir esrarlı söz söyleyeyim ki; birisi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi dedi ki:
“Ya Resûlallah! Ben sizi çok seviyorum.”
“Doğru mu söylüyorsun? O halde belalara hazırlan. Çünkü beni seven insanlara bela, suyun dağdan inmesinden daha çabuk iner.” dedi.
Onun için başına sıkıntı geldi mi feryadı basma; “Allah dereceni artırsın.” diye yapıyor, sabret, Allah sabredenlerle beraberdir.
Allah’tan âfiyet iste, bela da vermesin, hastalık da vermesin, mutlu eylesin, her günün hoş olsun iste ama istemek senden; dilerse verir dilemezse vermez. Verirse mutlu mesut yaşarsın; vermezse sabret, ecir kazan. Vermediği de iyidir, verdiği de iyidir, hepsi güzeldir neylerse güzel eyler.
Men âze’l-müslimîne fî turukıhim vecebet aleyhi la’netühüm.
Huzeyfe radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş bir hadis-i şeriftir. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Men âze’l-müslimîne. “Kim ki Müslümanları ezalandırır, eziyet verir, cefa verirse.” Fî turukıhim. “Yollarında.” Vecebet aleyhi la’netühüm. “Müslümanların laneti onlara vacip olur.”
Bu söz izah edilmesi gereken sözlerden biridir. Yollarında Müslümanları ezalandırmak ne demek?
Allâhuâlem Resûlullah Efendimiz bu sözüyle Müslümanların gelip geçtiği yolları pisletenleri kastediyor.
Müslümanları yollarında ezalandırmakdan maksat ne?
Çok affedersiniz küçük abdesti gelmiş, yolların güzergâhını, Müslümanların geçtiği yerleri pisletmiş veyahut daha beteri filan neyse...
Veyahut kimisi bakıyorsun- bunlar kenar mahallelerde oluyor, büyük şehirlerde belediye asfalt yaptığı için dışarı verilmiyor- bulaşık sularını salıvermiş. Al eline kazmayı, şöyle kenardan kenara bir kanal kaz, kimsenin üstüne gelmeyecek şekilde bir tedbir al. Yola salıvermiş, gelen geçen atlar, koyunlar pislik içinde, yolu berbat ettin. Bir doğru dürüst iş yapsana. Sen de hiç zevk yok mu?
Bazen de millet güzel bir yolun tenha, karanlık bir tarafını abdesthane edinmiş oluyor. Onun için de bazıları kızıyorlar. Doğru değil! Müslümanın zevkine uymuyor.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in; “Öyle yapanlar yollarında Müslümanları ezalandırır.” demekten muradı budur.
Vecebe la’netühüm esâbet la’netühüm.
Başka bir rivayette geçmiş: “Müslümanların laneti onları tutar.”
“Hay Allah kahretsin!” deniyor, denmemesi lazım ama Müslümanların ahı tutar. Böyle yapanlara Müslümanların ahı tutar, böyle yapmamak lazım.
Gelelim arkasındaki hadis-i şerife ki bu hadis-i şerifin mânasına çok güzel, uygun düşecek.
Men âzâ müslimen fe-kad âzânî ve men âzânî fe-kad âza’llâh.
Enes b. Mâlik radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş bir hadis-i şerif ki pek çok rivayetlerle gelmiş. Peygamber Efendimiz’ den buna benzer çok sözler nakledilmiş. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Men âzâ müslimen. “Kim Müslümanı ezalandırır üzerse...”
Müslüman o, kardeş, iman etmiş bir kimse; onu üzüyor, ezalandırıyor.
Fe-kad âzânî. “Beni ezalandırmış olur.”
Resûlullah Efendimiz hepimize sahip çıkıyor. O ezalandırdığın kimseyi yalnız sanma, arkasında Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem var.
“Kim bir Müslümanı ezalandırmış olursa beni ezalandırmış olur.”
Gel bir Müslümanın arkasından gıybet et, hakkını çiğne, güçsüzün ensesine tokadı patlat, vesaire. Sen onu ezalandırırsan onun sahibi var. Sen onu küçük buldun, ezmeye çalışıyorsun.
Burada ezersin ama yarın rûz-ı mahşerde hâlin ne olur? Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sana nazar etmezse ne yaparsın? Orada saçını başını yolarsın.
Ve men âzânî. “Resûlullah ezalandırılırsa ne olur?”
“Kim beni ezalandırırsa -peygamber Efendimiz diyor.-”
Fe-kad âza’llâh. “Allah’ı ezalandırmış olur.”
Gördün mü iş ne kadar büyük tarafa gidiyor? Allah-u Teâlâ hazretlerine eza vermeye kimse güç yetiremez ama artık o muameleye girersin.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
05.05.1985 -
Taziye
01.04.1984 -
Müminin Vasıfları, Münafıklar,
