00.09.1984 - Kibir, Peygamber Efendimiz

00.09.1984 - Kibir, Peygamber Efendimiz
Bismillâhirrahmânirrahîm
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü âlâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ve men tebi’ahu bi-ihsanin ilâ yevmid-dîn.
Emma ba'd:
Fa'lemû eyyuhe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitabi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men câe yevme'l-kıyâmeti berîen min selâsin dehale'l-cennete: el-kibru ve'l-ğulûlu ve'd-deyn.
Sevban radıyallahu anh'ten, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki:
Men câe yevme'l-kıyâmeti berîen min selâsin. "Kıyamet gününde üç şeyden berî olarak gelen kimseye ne var?" Dehale'l-cenneh. "O kimse cennete girer." Üç şeyden berîyse, üzerinde o üç şey yoksa o kimse cennete girer.
Dur bakalım bizde var mı yok mu?
Birincisi; el-kibr. "Kibir varsa cennete girmeyecek, kibir yoksa cennete girecek."
Kibir var mı sende?
Ölç, biç. Kibirli misin değil misin ona göre kendin kararını ver. Varsa o zaman kendini ondan kurtarmaya gayret et.
İkincisi; ve'l-ğulul. Ğulul; ganimet malından taksim edilmeden evvel hıyanetle mal almak, çalmak demek. Burada umumi mânasıyla, hıyanet, haksız iktisap mânasına gelebilir.
Bir insan eğer kibirli değilse, bir de kazancı haksız almamışsa, çalmamışsa...
Harp edince gaziler ne yapacak?
Mal ortaya konulacak, gazilerin arasında taksim edilecek.
"Ben bir tane ayakkabı bağcığını beğendim onu taksimden evvel alıverdim. Bir ayakkabı bağı."
Yok! Öyle bile olsa cehennemden bir bağ almış oluyor. Cehennemde ateşten bir bağ almış oluyor. Taksim edilmeden alamaz. Diğer şeyler de öyledir. Kul hakkı çok önemlidir. Miras, alış veriş, almalar vermeler önemlidir. İnsan hakkı olmayan şeye elini uzatmamalı, hakkı olan helal şeyi almalı. Bize helal yeter. Allah bizi helalleriyle doyurur, yaşatır, gezdirir, yükseltir her şeyimize ereriz. Helal bize yeter! Allah bizi haramlarına muhtaç etmesin, haramlarına döndürtmesin.
İnsan tamah ediyor. Bir şehirde bir hacı teyze dedi ki;
"A evladım. Param var, faiz alıyorum ne yapayım?"
Dışarıda sonradan öğrendim ki oturduğu ev kendisininmiş. Alt kat zaten kiracısının -biz kiracının evinde oturuyorduk- yandaki iki katlı ev de yine onunmuş.
"Hacı teyze! Bu üç-dört tane daire zaten sana bir gelir temin eder. Sen öteki şeye ne diye bakıyorsun?"
İnsana helalleri yeter ama insanoğlu anlayamıyor. "Elhamdülillah bu kadar kira alıyorum, yeter bana." dese, ötekisine elini uzatmasa kurtulacak.
Üçüncüsü nedir?
Ed-deyn. "Borç."
Borçlu olmak da fenadır. İnsanın başı sıkışır, kullara borçlanabilir. Ama onu kısa zamanda ödeyecek, ödemek arzusunda olacak. Kim ödeme arzusunda olur da çırpınır ama denkleştiremezse affolabilir ama; "Ben bunun nasıl olsa bir çaresini bulurum üstüne yatarım. O herife bu borcun parasını vermem." diye o niyetle alırsa yandı, o çok büyük şey... Bunun hakkında çok hadîs-i şerîf vardır; insanın namazları, ibadetleri kabul olmaz, öyle bir borçla gelen kimse cennete giremez. Onun için insan mümkün olduğu kadar borç almamaya çalışacak, aldığı borcu ödemeye halis niyetle gayret edecek.
Adam geliyor, senetle mal alıyor. Dokuz ay, on ay, on iki ay vadeli; üç aydan sonra başlamak üzere. Daha alırken niyeti, "Ben bu senetleri ödemem. Bu adam beni mahkemeye verir. Ondan sonra 'peki ödeyeceğim' derim. Yeniden vade senetleri yapılır. Sonra şöyle yaparım, böyle yaparım..." Veyahut mal ne kadar olursa alıyor parasına hayır demiyor. Dükkâna gidiyor, dolduruyor; ondan sonra iflas etmiş gibi yapıyor, malları başkasına geçirtiyor. ‘Dükkânı kapattım, iflas ettim. Canımı mı alacaksın, ne olacak?’ diyor, elini açıyor. Haydi bakalım… Karısının veya başkasının üstüne geçirmiş, elinde bir şey bulamıyor, mal sahibi kıvranıp duruyor. "Üç sene oldu. O zaman bir takımı 20 bin liraya almıştı, şimdi çıktı 120 bin lira oldu. 20 bin lirayı şimdi verse ne işe yarayacak?" diyor, yüreği yanıyor, ah edip duruyor.
Ödemeye niyeti yok, öyle alıyor. Şimdi ticaret bu esasa dönmüş. İnsanlarda din, iman, Allah korkusu kalmayınca... Eskiler ölürdü, kalırdı, "Aman şu borcumu ödeyeyim de namazlarım kabul olsun. Aman ölürsem borçlu gitmeyeyim." diye çırpınırdı.
Peygamber Efendimiz ölümde ilk önce, "Bunda kimin alacağı var?" diye sorardı. Maldan önce borçları ödenir. Bütün borçları ödenecek, miras ondan sonra. Borçlar ödenmeden bir şey yok. Eğer ödeyecek parası çıkmazsa Peygamber Efendimiz, "Kim bunun borcunu ödeyiverir?" derdi. Kimse çıkmazsa Peygamber Efendimiz kendisi ödeyiverirdi. O herkesin mevlâsı, sahibi, efendisi. Onun için, "Mevlâsı olmayanın mevlâsı benim." diye söylemiş. "Anlaşmalısı olmayanın ben kefiliyim, ben bakacağım ona, velîsi benim." diye öyle yapardı. Onun için borç mühimdir, mümkün mertebe borç almayın.
Borç vermek, borcu uzatmak sevaptır. Her uzatılan gün için insan sadaka vermiş gibi olur. Mümkünse verirsin, iyi niyetliyse. Ama gözünü de aç ki Müslümanların bu durumundan faydalanarak edepsizlikle onu dolandırmak isteyen bir kimse seni aldatmasın, ona da dikkat et. Maalesef dinî terbiye eksik olunca kötülük artıyor.
Eskiden bizim cemiyetimizde haram helal fikri vardı. Halk, "Helal iyidir haram kötüdür." biliyordu, harama elini uzatmıyordu. Komşunun tarlasından bir şey almıyor, izni olmadan bahçesinden geçmiyordu.
Mesela ırmakta, suyun üstünde giden bir elma görmüş, uzanmış almış, bir ısırmış; "Ben bu elmayı nasıl ısırırım. Hay Allah yanlış bir iş yaptım. Dur, sahibini bulayım da helalleşeyim. Bu elma bu ırmağa nereden düşmüş olabilir?" diye ırmak boyunca yukarıya doğru gitmiş, gitmiş, gitmiş. Elma bahçesini bulmuş. Sahibine, "Efendim ben senin hakkını yedim, beni affeyle." demiş.
"Nasıl oldu?"
"Kitap açtım, tam çayırda okurken, suyun üstünde bir elma gördüm. Beğendim, ısırdım, sonra aklıma geldi, yürüdüm, geldim. Bu elma senin bahçenden düşmüş galiba. Beni affet, hakkını bağışla."
Bakıyor ki pırlanta gibi bir insan karşısındaki, çok iyi niyetli… "Hakkını helal et." deyince; "Etmem! Şartım var." diyor.
"Her şartınıza razıyım." diyor, boynunu büküyor, hakkı kıyamete bırakmak istemiyor. Diyor ki;
"Benim kör, topal, kötürüm, sakat, eksikli bir kızım var. Onu bu kusurundan dolayı kimse almadı. Sen alırsan, gönlünü hoş edersen, nikâhlarsan o zaman seni affederim."
"Eh, peki olsun." diyor. Düğün günü bir de bakıyor ki karşısına dünya güzeli bir kız çıkıyor. Bu sefer yine dönüyor kayınpederine diyor ki;
"Senin söylediğin gibi olmadı, bir güzel kız geldi karşıma. Halbuki sen kötürüm, kör, çolak demiştin"
"Evladım, o senin helalin, Allah mesut etsin. Ben 'kör' dedim, nâmahreme bakmadığı için. 'Çolak' dedim, elini harama uzatmadı hiç, bu çocuğu böyle terbiye ettim ben. 'Kötürüm' dedim, ayağıyla yasak yerlere gitmedi. Bu benim has kızımdır, seni sevdiğimden veriyorum." diyor.
Böyle olunca bereket olmuş, hayır olmuş.
Şimdi bu iman sistemi bozuldu. Çektik aldık... "Babana bile itimat etmeyeceksin. Babana bile fatura çıkartacaksın. Hiç kimseye güvenme. Para para para, ne varsa paradır…" filan diye böyle bir felsefe geldi. Batı'nın felsefesi, materyalist felsefe geldi. Biz ruhçu felsefeye sahip mü'min insanlardık, Batı'dan bize kasırga gibi bir felsefe geldi. Bizimkiler de, "Doğru be! Hakikaten ben ne diye sadaka, zekât vereyim, ne diye hayır yapayım. Kendim kazanırım, kendim zevkime bakarım. Bu dünyaya insan bir defa gelir, vur patlasın çal oynasın. Biraz da başkası üzülsün. Ben onun parasını alayım da o kıvransın, herkes bana edeceğine ben başkasına edeyim." filan diye çarpık fikirler geldi, yerleşti.
Bununla mücadele etmek lazım!
Kim mücadele edecek?
Din iman vereceksin, edep ahlâk, haram, helal öğreteceksin; öyle olur.
"Ama biz onları bozduk hocam. Onlar o işe mi yarardı?"
O işe yarardı ya... O işe yarardı. Kalbi sakat, hasta... Haydi bakalım, buyur, tedavi et! Hangi ilaç fabrikasından nasıl ilaç yapacaksan yap bakalım. Kimsenin haram helal korkusu yok. "Ver bakalım 50 milyon rüşvet, şu işi öyle yapalım. Ver bakalım şu kadar, o işi yaparım." Rüşvetsiz iş yürümüyor. Adam "Ne yapalım memur maaşı az. Bizim evimizde de çoluk çocuk var; vereceksin. Bu kadar mülk alıyorsun, elbet bu kadar rüşvet vereceksin." diyor. Karşılaşıyoruz, herkes karşılaşıyor, biliyoruz.
Neden?
İman gitti, zedelendi. İman görünmeyen bir şey olduğu için onun zedelenmesinden ne zararlar geleceğini zedeleyenler bilemediler.
"Batı güzelmiş. Bak, ileri gidiyorlar, havalarda uçuyorlar. Tamam, biz de onların her şeyini benimseyelim." dediler.
Adamın birisi leyleği yakalamış, bacakları uzun diye kesmiş, kanatları büyük diye kesmiş, gagası uzun diye kesmiş. "Hah, şimdi kuşa benzedin." demiş. Hayvancağız elinden kurtulmuş, çırpına çırpına gidiyor;
"Sen yere kon da, o zaman görürsün başına geleni."
Ayakları yok ki hayvan yere nasıl konacak, can havliyle uçtu.
İşte kuşa döndük. Bir yere inersek o zaman anlayacağız.
Başladık yavaş yavaş inmeye de, nasıl tamir edeceğiz?
Çok zor! Söğüt ağacı değil ki bu. Cemiyetin ahlâkı! Ağacı bir mevsimde budarsın, ondan sonra büyür daha iyi olur. Söğüt ağacını kesersin dalları fışkırır, daha iyi olur, kökü kuvvetli diye…
Bizim Nurettin Topçu Balıkesir'de görmüş. Kenara güzel fidan dikilmiş, yolun kenarı ağaçlandırılmış. Köylü, "çat" diye kırmış eşeğine değnek yapmış. Yetişmiş arkasından, "Bu yaptığından utanmıyor musun? Yolun kenarı ağaçlandırılmış, ne güzel fidan dikilmiş. Allah'tan korkmaz mısın, peygamberden utanmaz mısın?" demiş. Köylü ya, imanına hitap etmek istiyor. "Geç beyim geç. Biz onların boş olduğunu öğrendik." demiş.
Çocuğa, "Haydi bakalım, Allah'tan şeker iste. Bak bir de benden iste. Ben isteyince veriyorum, O vermiyor demek ki yok." diye öyle terbiye verirsen olmaz.
Toparlamak için bedenen, mâlen, fikren, aklen dinimize hizmet edeceğiz. Ne yapalım, yangın geldi geçti...
İkinci cihan harbinde ne oldu biliyor musunuz? Almanlar'ın ülkelerine yüz binlerce ton bomba yağdı. Şehirleri hallaç pamuğu gibi atıldı. Belki resimlerini, filmlerini görmüşsünüzdür. Hallaç pamuğu gibi Almanya baştan aşağı atıldı. Gidin bir görün şimdi. Her taraf asfalt, her taraf muntazam... Yemyeşil çimenler, ormanlar; yeniden yaptılar… Ne yapalım, "bombalandı" diye oturup ağlamakta fayda yok ki. Allah iki eli bir baş için yaratmış. Gayret, haydi bakalım.
Yangın oldu geçti ne yapalım. Gökten ne yağdı da, yer kabul etmedi. Oldu, yeniden çalışırız. İki el bir baş içindir. Haydi bakalım başını kurtarmak için çalış.
Çalışacağız. Kendimizi salıverirsek dibe batarız. Yüzeceğiz, çabalayacağız ki sahil-i selamete çıkalım. Gayretli olacağız. Müslümanlık bu. Müslümanlık sadece Ramazan'da değil, sadece hacca gitmekte değil. Müslümanlık, her şeyiyle insanlara faydalı olmakta...
"İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır."
Hepimiz faydalı olacağız. Çocuğumuza, ailemize, sülalemize, torunlarımıza, çevremize, camimize, cemaatimize, mahallemize…
Bizim mahalleye girdin mi, "Ooo! Buranın iklimi başka yahu… Sokaklar da tertemiz. Allah Allah! Köşeye ne güzel çeşme yapmışlar. Allah Allah! Ne kadar tatlı... Şu evlere bak, fakir evleri ama dış tarafları bembeyaz boyanmış. Tertemiz mâşallah, hiç çöp yok, hiç dışarıya çirkef sular akmıyor…" denmeli.
"Hocam! Sen rüya mı görüyorsun. Uyuyorsun galiba. Kalk bakalım. Türkiye'nin neresinde böyle bir mahalle var?"
Yok! Hayal ediyorum, tahayyül ediyorum. Hiçbir şey olmazsa kerpiçten evinin dışını bembeyaz yapacak, Müslüman pırıl pırıl olacak. Çalışacak, çabalayacak, "Dur bakalım, şu toprağı biraz ekeyim, biçeyim." diyecek. "Benim sadık yarim kara topraktır. Mevlâm ne ekersem veriyor." diyecek.
Bir fidan ekiyorsun, ondan sonra bir ağaç çıkıyor, küfelerle meyvesini taşımaya zorluk çekiyorsun, ıhlaya ıhlaya taşıyamıyorsun. Çalışana veriyor Mevlâ, çalışacağız.
Olan olmuş. Biz şimdi bize gelene bakalım. Bizim omzumuza hangi yük geliyor, biz ona bakalım. Dedelerimiz, iyi çalışanlar hesaplarını güzel verecekler, gittiler. Kötü çalışanlar da, "Tüh! Haksızlık etmişim, keşke yapmasaymışım." diyecek, nedamet duyacak, o da gitti. Biz, bize bakalım, biz ne yapıyoruz? Sen dinine şimdiye kadar ne yaptın, söyle bakalım. 52 yaşına geldin, dinine şimdiye kadar ne yaptın? Dinî bakımdan kendine hayrın ne oldu? Ailene, çocuklarına, cemaatine, cemiyetine hayrın ne oldu?
Firavun'un odasının yanında altınlar, gümüşler, altın leğenler, ibrikler bulunur. Firavun huyu o... Biz hayır yapacağız. Âhirete hayrımızı şimdiden göndereceğiz, çalışacağız çabalayacağız.
Men câenî zâiren lâ ya'lemuhû hâceten illâ ziyâretî kâne hakkan aleyye en ekûne lehû şefîan yevme'l-kıyâmeti.
Peygamber Efendimiz'i ziyaret etmekle ilgili bir hadîs-i şerîf... Hz. Ömer'in oğlu Abdullah b. Ömer radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Her ikisinden de -babasından da, kendisinden de- Allah razı olsun, şefaatlerine erdirsin. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
Men câenî zâiren. "Kim bana gelirse, beni ziyaret kastıyla, ziyaret etmeyi isteyerek gelirse… " Lâ ya'lemuhû hâceten. "Bu gelişi bir ihtiyacı karşılamak olarak görmeden…"
‘Gideyim ticaret yapayım, oraları bir görmüş olayım. Haccedersem, ziyaret edersem, gelişte gidişte şu kadar menfaat var.’ filan, bir ihtiyaç olarak değil, böyle gelmiyor.
İllâ ziyâretî. "Ancak Peygamber Efendimiz'in ziyaretini murat ederek yapıyorsa…" Kâne hakkan aleyye en ekûne lehû şefîan yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet günü benim ona şefî olmam hak olur."
“Ben, beni başka dünyevî bir menfaat bahis konusu olmadan ziyaret eden kimseye şefaatçi olurum." demek.
"Kabir ziyareti olmaz." diyen bazı Müslümanlara bu hadîs-i şerîf de bir delildir. Bak olur! Peygamber Efendimiz, kendi kabrini ziyaret etmek hakkında böyle buyurmuş.
"Efendim! Olmaz, şirk olur."
Şirk olmaz. Peygamber Efendimiz Allah'ın elçisi diye sevgimizden gidiyoruz. Biz, Allah'ın varlığına, birliğine bir gölge düşürmüyoruz. Peygamber Efendimiz ziyareti istemiş.
Men câehü'l-mevtü ve hüve yatlubu'l-ilme yuhyî bihi'l-İslâme lem yekün beynehû ve beyne'l-enbiyâi illâ dereceten vâhideten fi'l-cenneti.
Bu hadis, ilim öğrenmekle ilgili çok tatlı, müjdeli bir hadîs-i şerîftir ki zevkle dinleyin:
Men câehü'l-mevtü. "Her kime ki ölüm gelir."
Nasıl bir halde gelir?
Ve hüve yatlubu'l-ilme. "O ilim peşindeyken, ilim öğrenmek isteğindeyken…"
İlim talebesiyken, talebindeyken ölüm onu yakalar yani o yoldayken ölüverir.
Niye ilim öğrenmek istedi?
Yuhyî bihi'l-İslâm. "Onunla İslâm'ı ihyâ etmek istedi."
Bir insan Allah’ın dinini ihya etmek için "İlim öğreneyim; Allah'ın âyetlerini, ahkâmını, hadisleri öğreneyim, İslâm yükselsin, Müslümanlık yayılsın, kuvvetlensin, güçlensin. Adam ta İsviçre'den hem Yunanlılar'a destek için manevra yapıyor hem de benim dinimi bozmak için buraya Hıristiyanlık propaganda broşürü gönderiyor. O öyle yaparken ben durur muyum, ben de İslâm'ı yaymak için çalışayım." derse -demek ki İslâm ilimle ve çalışarak ihyâ oluyor.-
Ne olur?
Lem yekun beynehû ve beyne'l-enbiyâi illâ dereceten vâhideten fi'l-cenneti. "Ancak cennette enbiyâ -peygamberler- ile onun arasında bir derece farkı olur."
Derecesi o kadar yüksek olur ki peygamberlerin derecesine yaklaşır. Tabi onlar peygamber, peygamber olmayanların o dereceye çıkması mümkün değil. Hemen onun altındaki derece bunların olur. İslâm dinini ihyâ etmek için ilim öğreniyor.
Demek ki ölüm vakti yaklaşmış, yaşlanmış bile olsa... Bak, bu ne büyük bir müjde! Biz deriz ki;
"Çocuklar ilim öğrensin. Mektebe verdik, öğreniyor. Bizden geçti artık..."
Değil! Sen ilim yolunda ol, İslâm'ı ihyâ etmeye gayret et, ilim öğrenmeye niyet et o yolda ölürsen peygamberlik derecesiyle aranda bir derece fark oluyor. Cennette çok yüksek mertebeye eriyorsun.
Onun için eskiden bir yaşlı kâmil zât -âriflerden cemaatten bir kimse- Hocaefendi'nin birine gelmiş demiş ki;
"Hocam! Bana Kur'ân-ı Kerîm öğret. Mahâric-i hurûfu, tecvidi, güzelce Kur'an okumayı öğret."
Yanındaki, cemaatten samimi bir kimse şaka yapmış;
"Yahu hacı amca! Bundan sonra tecvitle Kur'ân-ı Kerîm'i öğrensen ne olacak, öğrenmesen ne olacak? Zaten bir ayağın mezar çukurunda, yaşlandın." demiş. Dönmüş şöyle bakmış ona, demiş ki;
"Biliyorum evladım ben de yaşlandığımı. Ölümün yakın olduğunu biliyorum ama istiyorum ki ilim yolundayken Allah benim canımı alsın. O halde gitmek istiyorum.” Onun için siz de bir ilmin peşine düşün, onu öğrenmeye gayret edin. Sakalınız ak, beliniz kambur olsun, ayağınız ağrısın, sızlasın ona rağmen bir hocanın peşinden ayrılmayın. Öğrenin ki cennette o yüksek dereceye nâil olabilesiniz.
Bundan sonraki hadîs-i şerîf de böyle tatlı, müjdeli:
Men câehû eceluhû ve hüve yatlubu'l-ilme li-yuhyiye bihi'l-İslâme lem yufaddilhu ennebiyyûne illâ derecetin.
İbn Abbas radıyallâhu anh rivayet etmiş. Mânası aynı kapıya çıkıyor:
Men câehû eceluhû. "Kime eceli gelirse…" Ve hüve yatlubu'l-ilme. "O ilim peşindeyken, ilim talep ederken…"
Talebe durumundayken ona eceli gelirse.
Neden ilim öğreniyor?
Li-yuhyiye bihi'l-İslâme. "Onunla İslâm'ı ihyâ etmek maksadıyla ilim öğrenirken bir kimseye eceli gelirse, peygamberler ondan daha üstün olmaz."
Lem yufaddılhu diye harekelemiş, okunması lem yafduluhu'n-nebiyyûn da olabilir,
"Peygamberler ondan ancak bir derece yüksek olur."
"Onun derecesi peygamberlere o kadar yakın olur ki arada ancak bir derece fark olur." diye, aynı mâna İbn Abbas radıyallahu anhumâ'dan böyle nakledilmiş.
Men câdele fî husûmetin bi-gayri ilmin lem yezel fî sahatillâhi hattâ yünzea.
Bu hadîs-i şerîf, bilgisizce münakaşaya girmenin zararı hakkında. İnsanlar ileri geri münakaşaya girer, birbirleriyle bir konuda mücadele ederler.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ın bize naklettiğine göre Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Kim bir husumet, bir çekişme mevzuunda mücadele ederse…" Bi-gayri ilmin. "İlim olmadan."
Bilgisi yok, ilmi yok; mücadele ederse…
Lem yezel fî sahatillâhi hattâ yünzea "Oradan çekilip, ayrılıncaya kadar Allah'ın gazabında olmaya devam eder."
Allah'ın kızgınlığı onun üzerinde olmaya devam eder.
Bilgisizce bir münakaşaya girmek yok! Bilgin yok, bu mevzuyu bilmiyorsun ötekisi alim. Sen bir şey bilmiyorsun, ileri geri konuşuyorsun, mücadele…
Olmaz! O zaman Allah bilmeden mücadeleye girip taassupla münakaşa eden kimseye ayrılıncaya kadar kızıp duruyor. O münakaşayı terk edinceye kadar Allah ona kızıyor. Allah'ın gazabı, kızgınlığı onun üzerinde oluyor.
Men câa ev ihtâce fe-ketemehu'n-nâse hattâ efdâ bihî ilallâhi azze ve celle fetehallâhu lehû rızka senetin min halâlin.
Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'ten bir güzel hadîs-i şerîf. Musibete, hastalığa, açlığa, kıtlığa sabrı tavsiye eden bir şey.
Men câe. "Kim acıkırsa…" Ev ihtâce. "Veyahut bir ihtiyaç durumuna düşerse…" Kıvranıyor, ihtiyacı var.
Fe-ketemehu'n-nâse. "Ama bunu insanlardan saklıyor, kimseye söylemiyor."
"Ben açım, bana biraz para ver veyahut ihtiyacım var, yardım et biraz bana." diye söylemiyor. Kıvranıyor, ihtiyacı var, aç fakat söylemiyor.
Hattâ efdâ bihî ilallâh. "Bunu Allah-u Teâlâ hazretlerine arz ediyor."
Yâ Rabbi! Açım, açığım, perişan duruma düştüm, sen bilirsin, diye Azîz ve Celîl olan Allah'a iltica ediyor.
Allah ne yapar?
Fetehallâhu lehû rızka senetin min halal. "Bir senelik helal rızık kapısı açar."
Beni bildi, bana döndü, benden istedi, kuldan istemedi, bana el açtı diye bir senenin helal rızkının kapısını açar. Helal rızık ona gelecek durumuna getirir.
Hac kitabında rivayetini adıyla ve kaynağını da göstererek yazmış:
Bir velî kul Medine-i Münevvere'ye geliyor. Tabi velî olunca illa kesesi altın dolu olacak değil, fukaracık. Ama âşık! Mısır'dan mı, nereden çıktıysa çıkmış, gelmiş oraya ama parası pulu yok. Zaten para olsa bile oraları kıtlık diyarı, o zaman her çeşit gıdanın uçakla filan gittiği bir yer değil. Medine-i Münevvere de kalenin içinde, bedevîler hücum edip de yağmalamasın diye küçük bir yer o zaman. Medine-i Münevvere'ye gelmiş; orada biraz aç, açık, yoksul bir durumda kalmış. Mescid-i Nebevî'ye gelmiş, Resûlullah Efendimiz'e diyor ki;
"Yâ Resûlallah! Açım, sana misafir geldim."
Öyle duruyor. Uykuya dalmış yani açlıktan kendinden geçmiş. Omzuna bir el dokunuyor, elinde bir tepsi;
"Resûlullah'a bizi şikâyet eden sen misin? Buyur." diyor.
Peygamber Efendimiz'in torunlarından, sülalesinden bir kimseymiş. Resûlullah Efendimiz onun rüyasına girmiş, "Git, benim mescitte bir ziyaretçim var, aç kalmış, bakmamışsınız…" diye. O da bir tepsiyi doldurmuş, "Resûlullah Efendimiz'e bizi şikâyet eden sen misin? Buyur." diyor.
İnsan Allah'a dayandı mı, tevekkül etti mi Allah-u Teâlâ hazretleri ummadığı yerden kapılar açar. Deneyen bilir, bulur.
Sonuncu hadîs-i şerîf:
Men cerre sevbehû huyelâe lem yenzurillâhu ileyhi yevme'l kıyâmeti.
Çok kaynaklarda geçmiş bir meşhur hadîs-i şerîftir ki:
"Kim elbisesini çalım satarak sürükleyip giderse… Uzun eteği ile çalımlana çalımlana yürür, kurum satarak, böbürlenerek, gururlanarak, kibirlenerek giderse… Allah kıyamet gününde ona nazar etmez."
Kibirli, elbisesini sürüye sürüye giden kimseye nazar etmez.
Allah-u Teâlâ hazretleri kötü huylardan bizleri halas eylesin. Sevdiği huylara sahip eylesin. Sevdiği amellere muvaffak eylesin. İki cihanda aziz, bahtiyar olmayı nasip eylesin. Hakkı hak olarak görüp tâbi olmayı, batılı batıl görüp ondan uzak durmayı nasip eylesin.
Fâtiha-i şerife meal besmele.
05.05.1985 -
Evlilik, Aşık Olmak,
18.11.1984 -
Haramdan Tedavi, İlim
