01.07.1984 - Kibirli Elbise Giymek, Kuran Öğretmek İçin Para Almak, Halisane İbadet Etmek, Borç Almak
24.07.2020
26 dk 31 sn
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Bu hadis-i şerif de yeni elbise giymekle ilgili. Hep bayramda giyiyoruz ya… Dikkat edelim, mevzumuz bugünkü günümüzle ilgili.
Men ehaze yelbesü sevben. Ehaze yelbesü devamlılık ifade eden bir sîga, “giymeye başlarsa, girişirse…”
“Kim bir elbise giymeye girişirse.”
Neden? Li-yubâhiye bihî. “Onunla övüneyim.” diye.
“‘Bak birinci sınıf kumaştan, terziye diktirdim, ne güzel elbisem var.’ diye çalım satmak için elbise giyerse.”
Li-yenzura’n-nâsü. “İnsanlar ona baksınlar, hayran kalsınlar maksadıyla elbiseyi giyerse.”
Lem-yenzuri’llâhu ileyhi hattâ yenzi’ah. “Onu sırtından çıkarıp atıncaya kadar Allah ona nazar etmez.”
Bu hadisin mânası ne övünmek ne böbürlenmek için giyinmek yok.
Neden giyinmek var? “Avret yeri örtülsün, insanlar arasında saygı görerek yaşasın.” diye giyinilir.
Çıplak gezmek doğru değil; bizim dinimizin hükmü böyle.
Bizim dinimiz her şeyin hasını, hâlisini, güzelini bize emretmiş. Elhamdülillâhi alâ-ni’meti’l-İslâm. Bizim dinimizde örtünmek, kapanmak var. Görmez misin bizim erkeklerimiz namazda “Pantolondan bacaklarımın şekl-ü şemaili belli olmasın.” diye uzun giyiyorlar. Neden? Şekli şemaili belli olmasın diye.
Giyinmek neden?
“Allah’ın emri” diye giyiniyoruz. Bazı yerimizi örtmek farz; öbür tarafları örtmek yerine göre derece derece. Ama örtünecek. Ama övünmek, böbürlenmek için giyinmek yok. Bir insan övünmek, böbürlenmek, tafra yapmak, fiyaka yapmak için giyinirse o zaman Allah ona nazar etmez.
Nazar etmemek ne demek? Allah her şeyi görüyor.
Yani “rahmet eylemez, o kulu sevmez” demek. Böbürlenmek yok, mütevazı olacaksın.
“O zaman eski püskü elbise giyeyim hocam.”
Hayır, öyle bir şey de yok. Senin mali durumun neyi gerektiriyorsa ona göre uygun bir elbise giy; çok aşağı olması doğru değil.
Bir zamanlar erbâb-ı tasavvuf “tevazu olsun” diye yünden, kaba saba, kalın dokunmuş, o zamana göre kıymeti olmayan elbiseler giymişler. “Atlaslarla, ipeklerle giyinmiş olmayalım.” diye “mütevazı olsun” diye böyle kaba elbiseler giymişler. Bir zaman gelmiş; büyük evliyâullahtan bazı kimseler normal giyinmeye başlamışlar. Bu sefer mütevazı gezene, boynunu bükene, “Ben dervişim, dünyaya aldırmam.” diyene itibar, alkış başlamış, o gösteriş olmaya başlamış. O zaman durum değiştiriliyor.
Birisi Hatem-i Esam hazretlerine para vermek istemiş; biraz tereddüt etmiş ama almış. Yakınları gelmişler; “Sen zenginsin, herkese hayır yaparsın. Niye aldın?” “Reddetmeyi nefsim istedi, kabul etmekten nefsim hoşlanmadı. ‘Nefsimin burnu yere sürünsün’ diye aldım.”
Bakın her şeyi nasıl ölçüyor. Nefsinin durumuna bakıyor; ona göre davranıyor. Bir zaman basit giyinmek, güzel; basit giyinmek moda olup da fiyaka hâline geldiği zaman normal giyinmek daha iyi.
Neden?
Mühim olan Allah’ın rızasına uygun hareket etmek. Tarikat, din büyüklerimiz ulema elbisesi giyer; “Halkın içinde onlardan ayrılmalıyım, bilinmeyelim.” diye büyük kavuklar, cübbeler, şanlı şatafatlı bir şeyler giymezlermiş.
Bizim hocaların; “Mecbur kalmadıkça imam, müezzin olma, öne geçme.” diye nasihatleri var. Herkesin tanıdığı, bildiği bir kimse olmak değil de köşede cemaat oluver, sessiz sedasız duruver gibi... Her şeyde Allah’ın rızasını gözetmişler, yerine göre hareket etmişler, şuurla, dikkatle. Körü körüne değil, her şeyi şuurla yapmışlar.
Men ehaze alâ-ta’limi’l-Kur’âni kavsen kalledehu’llâhu tebâreke ve te’âlâ mekânehâ kavsen mine’n-nâri cehenneme yevme’l-kıyâmeti.
“Kim ‘Kur’an öğrettim.’ diye yay alırsa onun yerine Allah, kıyamet gününde -onun boynuna- ateşten bir yay dolar.”
Ebü’d-Derdâ radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş bu hadis-i şerif; “Kur’ân öğretmek mukabilinde bir şey almak, para pul almak” hususunda. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:
Men ehaze. “Kim ki alır.” Alâ-ta’limi’l-Kur’âni. “Kur’an öğretmesine karşılık olarak.” Kavsen. “Bir yay alırsa.” Kalledehu’llâhu tebâreke ve te’âlâ mekânehâ. “Kıyamet gününde Allah onun yerine cehennemden bir yayı onun boynuna bağlar.”
Peygamber Efendimiz bunu kime söylemiş?
O zamanda bir zât-ı muhterem bir çocuğa Kur’ân-ı Kerîm öğretmiş. O Kur’ân-ı Kerîm öğretilen şahıs da hocasına bir yay getirmiş. Biliyorsunuz yay o zamanda harp silahı olarak kullanılıyor. O da gelmiş, “Ben bunu alayım mı?” diye Resûlullah Efendimiz’ e göstermiş. Bu sözü o zaman buyurmuş:
“Kim ‘Kur’an öğrettim.’ diye yay alırsa onun yerine kıyamet gününde ateşten bir yay dolar.”
Esas itibariyle Kur’ân-ı Kerîm öğretmek, dinî ilimleri öğretmek maddî karşılıkla olmaz, bunlardan maddî karşılık beklenmez; Allah rızası için olur. Allah’ın rızasını düşünecek, alınması uygun olmuyor.
Peygamber Efendimiz;
“Onu gözleyerek aldığı takdirde ateşten bir şey almış oluyor.” diye bildirmiş.
Yalnız başka hadis-i şerifler de var. Bu hükmün başka şartları da var. Esas itibariyle dünya menfaatlerini celbetmek maksadıyla yapmadığı takdirde bunun caiz olduğuna dair, hatta bu hükmün nesh olduğuna dair ibareler var.
İlim nedir? Bir meselenin yarısını, köşesini bilmek olmaz; her tarafını bilmek lazım.
Bu hadis-i şerifi söyledik; bir hadis-i şerif daha var:
Peygamber Efendimiz’ in ashâb-ı kirâmından bir grup sefere çıktılar, çölün ortasında bir vahaya geldiler. Yiyecekleri, suları, içecekleri yok; orada bir kabile duruyor, bir oba, bir oymak, bir çöl kabilesi. Adamlar aç ve yorgun olan sahabe-i kiram efendilerimize su vermediler, yemek vermediler, onları barındırmadılar. Etmeyin eylemeyin. Hayır. Parayla pulla olacak bir şey de değil. Sokmadılar. Onlar da kenara çekildiler, boyunlarını büktüler, karınları aç susuz, yorgun bitkin çölün kenarında, vahanın kenarında kalakaldılar. Geceleyin içeriden bir feryat, bir bağrışma, bir gürültü, bir patırtı. “Ne oldu?” diye sordular, “Kabile reisini yılan soktu, şişmeye başladı. Siz bir çare bilir misiniz?” diye sordular. Sahabe-i kiramdan, o kafilenin başında bulunan bir şahıs; “Bilirim, ben onu tedavi ederim ama siz de bizim ihtiyaçlarımızı göreceksiniz.” dedi. -Sahih bu hadis-i şerif de- Onun üzerine okumuş; sahabe-i kiram mübarek insanlar okur okumaz yılan sokmasına rağmen hastalık geçiyor, şişmesi iniyor, iyi oluyor. İyi olunca onlar baş üstünde tutmuşlar, karınlarını doyurmuşlar, misafirperverlik göstermişler; giderken de bir sürü koyun vermişler. Onlar Resûlullah Efendimiz’ e gelip;
“Yâ Resûlallah! Böyle olunca böyle oldu. Bu adamlar bizi misafir etmedi sonra böyle oldu, bu şartla okudum. Sonra böyle oldu.”
Başlarından geçen hadiseyi anlatıp hata edip etmediklerini sordular. Efendimiz;
“Yok, o koyunlardan bana da getirin, ben de yiyeyim.” demiş.
Onların niyeti nedir?
Kur’ân-ı Kerîm’i satmadılar, Kur’ân-ı Kerîm karşısında menfaat beklemediler, mecburlardı; durum öyle gerektirdiği için öyle yaptılar. Onun için sadece bir hadisi bilirse acele etmesin, fıkhın ahkâmını öğrensin, öteki hadisleri de öğrensin; ona göre amelde bulunsun.
Onun üzerine öteki hadisleri de göz önünde bulunduran ulemamız bu hususta fetva vermişler. Demişler ki:
Herkes işe gidiyor, iyi maşaallah!
Sen nereye gidiyorsun? Ben manifaturacıyım.
Ayda ne kadar kazanıyorsun? Üç yüz bin, beş yüz bin.
Güzel, Allah bereket versin, daha çok versin!
Sen nereye gidiyorsun? Ben mühendisim.
Ne yaparsın? Ayda seksen bin yüz bin lira kazanırım.
Sen ne iş yaparsın? Ben şuyum, buyum...
Hoca efendi ne yapar? Herkes bir şey diyor.
Hoca efendi ne yapar? Hoca efendi Kur’ân-ı Kerîm’i, dinî bilgileri öğretir; camiden hiç ayrılmaz.
Nereden geçinecek? O da gidip çalıştığı takdirde çocukları kim okutacak?
Tamam o da manifaturacılık yapsın, bakkallık yapsın; o zaman hutbeyi kim okuyacak? Onun için ulemamız hadis-i şeriflere bakarak demişler ki; “Buna cevaz vardır.”
Bu tarafını da bilmek lazım, ana kaideyi unutmamak lazım. Dini satıp dünya almak yok; dini, dünya menfaatine alet etmek yok! Her şey ölçü içinde olduğu zaman şartlara göre olur, bilmem anlatabildim mi? Belki biraz karışık ama ulemamızın içtihadı bu şekilde. Bu tarzda olursa ücret alabilir. “Kendisi talep etmez, verilirse alır.” diye de geçer.
Men ehaze emvâle’n-nâsi yürîdü edâehâ edda’llâhu anhü ve men ehazehâ yürîdü itlâfehâ etlefehu’llâhu.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki: “Bir kimse bir malı tekrar ödemek niyetiyle alırsa, Allah onu ödemeyi o kimseye nasip eder. Bir kimse birisinden bir mal alır da onu telef etmeyi, yok etmeyi, harcamayı düşünürse Allah onu da telef eder.”
Hangi şekilde mal almak isterse ister borç almak ister hıfzetmek ister daha başka bir sebeple almış olsun, alırken; “Alayım, hıfzedeyim. Emaneti aldım, yine iade edeceğim.” veyahut “Borç aldım. Tamam, zamanı geldiğinde ödeyeceğim.” Böyle iyi niyetle aldı, ödemek niyeti var. Şeklinde ödeme niyeti varsa Allah onu ödetir, öder. Veyahut ödeyemeden öldü, karıştı gitti, Allah karşı tarafı razı eder; kıyamet gününde o borcundan onu kurtarır. Zira o adamcağızın niyeti ödemekti, ölüm geldi ödeyemedi, onu Allah ödetir. Ama başında niyeti bozuksa “Hele şu adamın elindeki bir şeyi kapayım da bir çaresini bulurum.” şeklinde düşündüğü takdirde Allah onu telef eder. Cezasını çektirir.
Bu devirde buna benzer çok şeyler duyuyorum. Adam geliyor, mobilyacı kardeşimizden 150-200 bin liralık şu kadar takım mal alıyor. Niyetinde vermek hiç yok. Yazıyor bonoları, mobilya sahibi “tamam bonoları aldım” diyor. Öteki adam memleketine gidiyor. Bonoların vakti, senetlerin zamanı geldi ödemiyor. Telefon açıyor; dur ödeyeceğim. Yalan. Yalvarıp yakarıyor; “Sıkıştım, etme eyleme. Bak paramı vermedin, öteki adamlara da benim ödemem gecikiyor.” Nafile. Memleketine gidiyor. Nafile. Aradan bir iki sene geçiyor, ondan sonra yalvarta yalvarta diyor ki: “Bu senetlerin yerine ikinci bir senet yapalım.” Senetleri tazeliyor. Bir sene daha kazanıyor. Zaten üç senede enflasyondan, paraların değerinin düşmesinden dolayı o aldığı iki yüz elli binleri ödemek çocuk oyuncağı gibi geliyor. Çünkü öteki malı sattığı, kazandığı o parayı başka yerlere kullandı. Bankada parası var, ödemiyor. Adam “daha senedin vadesi gelmedi” diyerek ödemiyor, zamanı gelse de ödemiyor.
Ticarî hayatta insaf, merhamet kalmadığı için ne olacak?
Dünya ve ahirette hayır görmez. O ayrı da bizim kardeşlerimiz de akıllarını başlarına toplasın. Biz kardeşlerimizi kayırmak, doğruyu söylemek zorundayız. Mümkün olduğu kadar peşin iş yapın, malınız yanınızda dursun; başınız dinç olur. Borç para verip de veresiye verip de gidip arkasında yalvarıp sızlayacağınıza “Malım şurada durdu, daha müşteri gelmedi, bugün satılmadı, yarın belki satılır.” dersiniz. Malı verip parayı alıverin. Bir acayip devirdeyiz. Aklınızı başınıza toplayın. Peşin iş yapın, kendiniz zarara girmeyin. Çok kötü insanlar var; bu ticarî hayatın boşluğundan istifade ediyorlar. Senedin protesto edilmesinden utanmıyorlar, arlanmıyorlar. Asıl maksadı, niyeti; “Ben bunu üç senede nasıl öderim? O arada şöyle yapayım, böyle yapayım.” diye düşünüyorlar. Bu gibi kimselere karşı aklınızı başınıza toplayın; ona göre hareket edin.
Bisiklet, motosiklet satan bir arkadaşım vardı. Veresiye ile bonolarla satış yaptı. Adam bonoları verdi, motosiklete bindi, gitti; hemen o anda istifade başladı. Parayı ödemedi. Aradan aylar geçti, yıl geçti, parayı neden sonra bin bir sıkıntıyla ödedi. Keşke o motosiklet gitmeseydi, şimdi iki misli fiyat.
Bu zulüm değil mi? Böyle şey olur mu? Bu Müslümanlıkta var mı? İslâm’a sığar mı?
Sığmaz. Ama ödemek niyetiyle aldı da sonra herhangi bir sebeple ödeyemediyse bu hadis-i şerif onu kurtarıyor. Başında niyeti öyle değildi, ödeyecekti ama işte hastalık geldi, çalışamadı, yangın oldu, o ayrı, Allah onlara yardımcı olur. Başından kötü niyetli olanlara bu hadis-i şerif bir tehdit.
Bu dünya kimseye kalmıyor, bu dünyadan peygamberler geçmiş, âlimler geçmiş, zalimler geçmiş, firavunlar geçmiş; kimseye kalmamış. “Mısır mülkü benimdir, alttan akan nehirler benimdir, bu insanlar benim kölemdir.” diyen herkes kara toprağa girmiş, o gül yüzlü peygamberler bile toprağa girdiler; herkes ölecek, bu dünyada yaptığından hesaba çekilecek. Allah akıl fikir versin, kimisi ölümü hiç aklına getirmiyor, hiç utanmıyor, yaptığı işten arlanmıyor.
Men ahlasa li’llâhi erba’îne yevmen zaharat yenâbî’u’l-hikmeti min kalbihî alâ-lisânihî.
Bu hadis-i şerif Allah’a halisane ibadet etmekle ilgili bir hadis-i şeriftir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş:
Men ahlasa li’llâhi. “Kim Allah rızası için Allah’a ihlasla bağlanıp ibadete koyulursa.”
Ne kadar müddet? Erba’îne yevmen. “Kırk gün kendini ibadete verirse...”
Ne olur?
Zaharat yenâbî’u’l-hikmeti min kalbihî alâ-lisânihî. “Gönlünden diline hikmet pınarları akmaya başlar, görünmeye başlar, meydana çıkar.”
Bir yer düşünün, pırıl pırıl sular fışkırıp pınarlar çıkıyor. “Kırk gün Allah’a ihlasla ibadet edenlerin gönlünden pınarlar çıkar, dilinden dökülür.”
Bu hadis-i şerifin başka rivayetleri var. Kur’ân-ı Kerîm’de de malum “Mûsâ aleyhisselam Tur dağına gitti, otuz gün kaldı, kırk günü tamamladı.” diye ayet-i kerimeler var. “Allah; Âdem aleyhisselam’ın hamurunu, toprağını kırk günde mayaladı.” diye bir hadis-i şerif var.
Arifler “Kırk günde insanın tabiatında değişiklik olur.” diye bir kenara çekilip ibadet ederler. Bir de dervişlerin erba’în’i vardır, kırk gün ibadet için bir kenara çekilirler. Arapça’ da buna erba’în derler, Farsça’ da çile derler. Bunu herkes ızdırap çekmek biliyor aslında çil veya çihil Farsça’ da “kırk gün” demek, “kırk gün süren ibadet” demek.
Eskiden derviş kırk gün ibadete girermiş. Azıcık bir yemekle oruç tutarak, gece az uyuyup ibadet edermiş. Ondan böyle sararıp solarmış. Hocamız Muhammed Zâhid Hocamız rahmetullahi aleyh erba’îne girmiş, saz gibi, sapsarı, otuz kilo otuz beş kilo çıkmış. Kırk gün ibadet ettikten sonra dışarıya çıkmış. Sapsarı, solgun, saz gibi çıkmış. Ona çile diyorlar. Tabi o ızdıraplı oluyor da onun için “çile” diyorlar. Biraz sıkıntılı oluyor ya, halk “çile” demiş; “filanca adam çile çekiyor.”
Sanki dervişlik için halvete girmiş, aç susuz kalmış da onun için ızdırap çekiyor gibi dışarıdaki insanların sıkıntılarına da “çile çekmek” demişler,
Şimdi oradan insanların biraz ibadet etmesi gerekiyor. İbadet etmek, halvet; tenha bir yerde Allah-u Teâlâ hazretlerine halisane, niyazlar, namazlar, tesbihler, dualar ile dualar etmek bir müddet için gerekiyor. Ondan sonra insanın gönlünden pınarlar fışkırınca o zaman düzeliyor.
Bunun bir küçüğü, -bunun doğru olduğuna delil olarak- nedir?
Ramazan’ın son on gününde itikâftır ki bu sünnet-i kifayedir. Bir kısım Müslümanlar yapınca ötekilerin üstünden kalkıyor, yapmazsa herkes mesul oluyor. Ramazan’ın son on gününde hem Kadir gecesini yakalamak imkânı olur, hem de Ramazan’da mübarek ibadete çekilir. Elhamdülillah gördük; nice genç, pırıl pırıl kardeşlerimiz Türkiye’nin her şehrindeki camilerde kenarlara çekildiler; gecelerini gündüzlerini ihya ettiler, herkes uyurken zikr-ü tesbihler ettiler, kendileri için dua ettiler.
Ümmet-i Muhammed için hayır gelmez mi? İnşallah hayır gelecek. Ne güzel olacak ne güzel günler görecek insanlarımız!
Men iddâne deynen ve hüve yenvî en-yüeddiyehû ve mâte eddâ’hu’llâhu anhü yevme’l-kıyâmeti ve men istedâne deynen ve hüve lâ yenvî en-yüeddiyehû fe-mâte kâle’llâhu azze ve celle yevme’l-kıyâmeti zanente en lâ âhuze li-abdî bi-hakkihî fe-yü’hazü min hasenâtihî fe-yec’alü fî hasenâti’l-âhar fe-in lem-yekün lehû hasenâtü uhize min seyyi’âti’l-âhar fe-cu’ile aleyh.
Bu hadis-i şerif de okuduğumuz hadis-i şerife benzediği için bunu da onun arkasına ekleyiverdim.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:
Men iddâne “Kim borçlanırsa.”
İddâne, iftiâl bâbındandır, dal iki tane şeddeli olmuş, iftiâl babında, deyn kelimesinden.
Men iddâne. “Kim borçlanırsa.”
Deynen. “Bir borç.”
Ve hüve yenvî en-yueddiyehû. “Ödemeyi niyet ederek alırsa.”
Ve mâte eddâ’hu’llâhu anhü yevme’l-kıyâmeti. “Kıyamet gününde Allah onun namına öder.”
Bu ne demek?
Aldı, ödeyemeden öldü. Demek ki iyi niyetle alır da ölüverir, kalıverir, başına bir hâl gelir ödeyemezse Allah onun yerine öder.
Ve men istedâne deynen. “Kim birisinden borç isterse.” Ve hüve lâ yenvî en-yüeddiyehû. “Ama içinden onu ödememek niyetini beslerse.” Fe mâte. “Sonra ödemeden -hakikaten- ölürse.” Kâle’llâhu azze ve celle yevme’l-kıyâmeti. “Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ hazretleri kıyamet gününde buyurur ki.” Zanente en lâ âhuze li-abdî bi-hakkihî. “Kulumun hakkını senden almayacağımı mı sandın?” Fe-yü’hazu min hasenâtihî. “Bu kötü niyetli adamın, ödememek niyetiyle borç alan kimsenin yapmış olduğu sadakalardan, hayırlarından, hasenatından alınır.” Fe-yec’alü fî hasenâti’l-âhar. “Ötekinin hasenatına eklenir.”
Borcu olan mahrum kalır, borcu ödenmeyen mazlum orada hayrını görür, sevinir; durum telafi olur.
Fe in lem-yekün lehû hasenâtü. “Eğer o adamın hayırlı bir işi, sevabı, haccı, zekâtı da yoksa o zaman.” Uhize min seyyiâti’l-âhar fe-cu’ile aleyhi. “Borç veren adamın günahlarından alınır, buna yüklenir.”
Onun için borç çok önemlidir. Ya borçlanmayın... Mümkün olduğu kadar borç almayın. Kimseden bir şey istemeyin, gücünüzün yettiği kadar, ayağınızı yorganınıza göre uzatın veyahut alırsanız mümkünse vaktinden evvel ödeyin; “Adam size bir borç verdi.” diye burnundan getirmeyin; noterlerden, protestolardan, mahkemelerden zar zor aldırmayın. Ya hiç borç almayın ya ödeyin. Kötü niyetle alır, ödemezseniz Allah pişman eder.
Pişman etmeye kâdir mi?
Elbette kâdir. Kurnazlık ettim sananlar çok pişman olur. “Bu dünyada alırım, boş ver” diyenler ahirette çok pişman olurlar. Allah akıl fikir versin, her işimizi doğru dürüst yaptırsın. Kimsenin malına ihtiyacımız yok.
Elin kâşanesinden kuşe-i viranemiz yeğdir. “Başkasının sarayından bizim virane kulübemiz daha iyidir.”
Müslüman tok gözlüdür, hiç kimseden bir şey istemez. İnsan sıkışır. Peygamber Efendimiz bile rehin olarak zırhını verip borç almış, Yahudi’den bile borç almış. O zaman yine onlar zenginmiş. Olabilir, borç almak da yok diyemeyiz. Hatta demişler ki borç vermek, -buna karz-ı hasen derler- fukaraya sadaka vermekten iyidir.
Neden?
Fukara fakirdir, herkesten istiyor. Bu adam sıkıştı kimseden bir şey istemezdi, çok fena durumda; onun için ona vermek lazım. Birbirimize yardımcı olalım; yardımcı olurken de burnundan getirmemeye dikkat edelim. İnsanlardaki iyilik yapma hissini sıfıra indirmeyelim. “Bir kere borç verdim, bir daha verirsem tevbeler tevbesi!” dedirtmeyelim. O da bir vebaldir.