Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn.Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men talebe bâben mine'l-'ılmi li-yusliha bi-hî nefsehû ev li-men ba'dehû ketebe'llâhu mine'l-ecri misle remlin âlicin.
Bu da ilim öğrenmenin insana ne sağlayacağının müjdeli tarafını anlatan bir hadîs-i şerîf.
Men talebe bâben mine'l-'ılmi. "Her kim ki ilimden bir bölük öğrenir." Bâben mine'l-'ılmi, "İlimden bir kapı yani bir bölük." demektir.
Tabii ilmin tamamını nasıl öğreneceğiz? Koca adam profosör olmuş, gidiyorsun:
"Efendim, midem ağrıyor." diyorsun, diyor ki:
"Ben ortopedi mütehassısıyım, seni iç hastalıkları mütehassısına göndereyim." diyor. Doktorlar bile kaç bölüm bölünmüşler, ihtisas zamanı, her şeyi öğrenmek mümkün değil.
"Bir kimse ilimden bir bölüm öğrenirse..."
Neden? Li-yusliha bi-hî nefsehû.
Sebep ne? "Bu ilmi öğrenecek de onunla kendi nefsini ıslah edecek."
Ha buradan bir şey daha anlaşılıyor. Ben hep işi doktora mühendise çekiyorum ama ilimlerin en başta geleni, ilimlerin hası insanı insan etme ilmidir. Görüyorsunuz insan, insan olmadığı zaman yılana da çiyana da benzemiyor, Çin'in yedi başlı ejderhasından beter oluyor. Üniversite mezunu olabilir! Çok gördük üniversite mezunu anarşistleri, karakol basanları... Hep gördük, ibretle, korkuyla ve ibretle seyrettik. İnsanın içinin insan olması, insanın kendisinin kafasının kâmil insan olması lazım.
"Kendisini ıslah etmek için ilimden bir bölüm öğrenirse..." Şimdi biz burada onu öğreniyoruz elhamdülillah.
Bizim burada öğrendiğimiz nedir? Evet fizik, kimya değil ama onları üniversite de lisede de okuduk. Ama burada şu hadîs-i şerîfler bizim kafamızı bir değiştiriverse, al sana cami dolusu imanı sapasağlam, pırıl pırıl, has halis kâmil müslüman! Haydi bakalım, kimse duramaz önünde! Her birisi uçaklara, tanklara bedel çünkü onları da insanlar yapıyor. Önce insanı kazanmak lazım.
"Kendi nefsini ıslah etmek için insan ilim öğrenirse..." Ev li-men ba'dehû. "Veyahut kendinden sonrakileri ıslah etmek için, kendinden gayrıları ıslah etmek için [ilim öğrenirse...]"
"Ben şu ilmi öğreneyim de çoluk çocuğuma bir hak yolu göstereyim veyahut başkalarını hak yola çağırayım." diye kendisini ve başkalarını, kendisinden sonrakileri ıslah maksatıyla öğrenirse; sırada kendisinden sonra gelenleri ıslah maksadıyla ilim öğrenirse;
Ketebe'llâhu mine'l-ecri. Burada bazı nüshalarda le-hû diye bir ilave var. Ketebe'llâhu le-hû. "Allah onun için yazar..." Bir yerde böyle var. Buraya [şerhine] de bir bakıvereyim. Çünkü hadistir bir kelimesinin bile bize kıymeti vardır. Le-hû şerhte var metinde yok, [kitabı takip eden] kardeşlerim metne ilave etsinler.
Ketebe'llâhu le-hû mine'l-ecri misle remlin âlicin. "Allah ona ecirden çöldeki kumlar gibi sevap yazar." Muzâf muzâfun ileyh olarak, misle remli âlicin de olabilir. Âlic kelimesi, el-bâdiyeh ve kesretu'r-rimâl demektir. Yani ıslah maksadıyla olursa; "Allah ona çölün, badiyenin kumları kadar sevap yazar."
Bak niyete göre ne kadar değişti. Şimdi anladık mı İslâm'da niyetin ne kadar mühim olduğunu?
Adam ilim öğreniyor, bu adam da ilim öğreniyor bu adam da ilim öğreniyor. Aynı yoldan üniversitenin kapısına giriyorlar, tamam. İkisi de aynı sınıfa devam ediyor, aynı mevzuda öğreniyor. Bir tanesi:
"Ben öğreneyim büyük adam olayım, başkaları ile münakaşa edeyim, dünyalık devşireyim, alimlere üstün geleyim, kendi bilimsel kuvvetimi kudretimi kabul ettireyim." diye benlik, övünmek peşinde. Ötekisi de "Kendimi ıslah edeyim başkalarına faydam olsun." diyor.
Birisine Allah çöllerin kumları kadar ecir yazıyor ötekisine de sen cehennemdeki yerini hazırla diyor. Aynı kapıdan giriyor adamlar ama niyet insanı nereden nereye getiriyor.
Kalbinizi sağlam pak tutun, niyetinizi halis tutun her yaptığınız işinizi öyle yapın. Kendimizi aldatabiliriz ama Allah-u Teâlâ hazretlerini aldatamayız. Her şeyde niyetimiz bir berrak su kadar temiz olmalı, bir temiz çarşaf kadar beyaz olmalı, pırıl pırıl olmalı; niyet halis olmadı mı insanın bütün zararı oradan geliyor.
Vechuhû ve muhika zikruhû ve üsbite's-mühû fî-ehlî'n-nâri.
"Her kim dünya talebine düşerse dünyalık elde etmek peşine koşarsa..."
Dünyalık nedir? Para pul, mevki makam, alkış şöhret vesaire. Çünkü bunlar dünyada kalacak âhirete yarar şeyler değil. "Kim bunların, dünyalığın peşine düşürse..."
Nasıl kazanacak bunu ne yaparak kazanacak? Çok çekiç sallayıp çok imalat yapıp çok satıp da öyle mi para kazanacak? Yok yok, öyle değil.
Nasıl? Bi-'ameli'l-âhirati. "Âhiret ameli ile dünya kazanmaya kalkarsa..."
İbadet taat, âhirette kendisine sevap kazanacak bir şey cinsinden bir şeyler yaparak dünya kazanıyor. Açıyor önüne mendili, ondan sonra eûzü-besmele çekip Kur'ân-ı Kerîm'i okuyor:
"Ee, bana para verin."
Kur'an'ı okuyor, para almak için, veyahut sarık cübbe, kavuk bilmem ne köy köy dolaşıyor, gören hoca sanıyor maksadı ticaret kazanç, veyahut daha başka bir şey neyse yani…
Âhirete yarar işleri dünya menfaati sağlamakta kim kullanırsa..."
Ne olur? Tumise vechühû. "Yüzü düzlenir." Yani yüzünün hatları silinir, yüzü dümdüz olur, şeref haysiyet kalmaz. Allah tarafından onun yüzü berbat edilir, teğayyür eder, yüzü mahvedilir. Sonra;
Ve muhika zikruhû. "Zikr-i cemîli, hoş yâdı, zikri, itibarı, şerefi silinir." Yüzünde şeref, yüz aklığı kalmaz bir kere, yüzü dümdüz olur, şerefi itibarı silinir. Ve üsbite's-mühû fî-ehlî'n-nâri. "İsmi cehennem ehlinin arasına kaydedilir, tespit olunur."
Sen misin âhirete yarar işleri gösteriş yaparak dünyalık elde etmeye, para pul devşirmeye, mal mülk kazanmaya kullanıyorsun? İşte ona suistimal derler! Âhiret ibadetini dünyalık kazanmaya kullanıyor, vasıta ediyor, istismar ediyor. Hah öyle insanın yüzü silinir, nâmı yok edilir ve ismi cehennem ehli arasına yazılır. Demek ki âhiret işini dünya menfaati devşirmekte kullanmak yok. Kur'an okuyor para topluyor, ilmini satıyor para topluyor.
Eski ümmetler de öyle yapmışlar. İçlerinden alim yetişmiş amma ilmini dünyalık devşirmekte kullanmış hakikati itiraf etmemiş. Peygamber Efendimiz'in zamanında da Yahudilerin alimleri, Hristiyanların alimleri vardı hatta Peygamber Efendimiz'in namını duyunca Necran'dan kalktı kâfile halinde geldiler, başka diyarlardan geldiler. Necran'dan gelen kafilede süslü, ziynetli, şatafatlı, sırmalı, üniformalı papazlar, piskoposlar, üsküfler vardı, onlar 70-80 kişi böyle saltanatla geldiler. Âl-i İmrân sûresinde bahsedilen hadise. İçlerinden bazısı, üç dört tanesi Müslüman oldu ötekiler dediler ki:
"Biz Müslüman olursak Bizans imparatoru bize darılır. Bize darılır, bize gönderdiği paraları ikramları göndermez."
Demek sen o cübbeyi Bizans imparatorundan para almakta kullanmışsın, gitti. Müslüman olanlar kurtuldu, ötekiler gitti. Halbuki evlatlarını bilir gibi o kadar net olarak Hz. Peygamber'in peygamber olduğunu biliyorlardı. Yolda gelirken aralarında konuşurken öyle konuşuyorlardı.
"Haydi bakalım eğer benim sözüm yanlış, senin sözün doğru ise veyahut sen öyle iddia ediyorsan Allah'ın lanetini 'Allah yalancıları kahretsin!' diye lanetleşelim. Peygamber Efendimiz anlattı anlattı, dinlemediler, [onlara];
Haydi var mısınız haksız, yalancı kimse Allah onu kahretsin!" dedi. Kendi aralarında kafa kafaya verdiler fıs fıs fis konuştular, dediler ki:
"Böyle bir peygamberle böyle bir konuda böyle bir iddiaya girerse, kendisi mahvolduğu gibi nesli kesilir nesli de gider. Böyle bir şey demeyelim."
Ona yanaşamadılar, Âl-i İmrân sûresinin sebeb-i nüzûlunu, o ayetleri okuyun, neler oldu bitti. Dünyayı tercih ettiler. İlmi var, biliyordu ama dünyayı tercih ettiler. İşte o da gitti, ötekisi de gitti. İmtihanı kaybettiler gittiler.
Allah bize imtihanı kazanmayı nasip etsin, âhireti zayi etmemeyi nasip etsin. Âhireti satıp dünyayı alanlarlardan eylemesin.
Aksine bu dünya âhireti kazanmakta vasıtadır; çalış kazan, ye yedir, hayrat hasenât yap, çoluk çocuk iyi yetişsin ele güne muhtaç olmasın. Talebe yetiştir, yetimlere bak, köprü yaptır, han hamam yaptır, su getir, hayrat sebil dağıt, zekatını sadakanı ver, nâmın, ecrin yürüsün. Sen öldükten sonra da defterine sevaplar gelsin dursun! İşte bak bunlar dünya malıyla kazanılıyor.
Zenginler akıllıysa ecirleri kamyon kamyon, tümen tümen alır götürürler. Peygamber Efendimiz'in zamanında fakir sahabe, sahabenin fukarası, çok yoksulları elinde hiçbir şey yok. Peygamber Efendimiz'e sızlana sızlana geldiler:
Zehebe ehlü'd-dusûr bi'l-ücûr yâ resûlallâh. "Zenginler bütün sevapları aldılar götürdüler." dediler. Cihadı onlar yapıyor, zekâtı onlar veriyor, hayrı onlar yapıyor, sadakayı onlar veriyor, biz bir şey yapamıyoruz.
Peygamber Efendimiz onlara da zikir tavsiye etti; "33 Sübhanallah, 33 Elhamdülillah, 33 Allahuekber deyin." diye şu namazların arkasında bizim yaptığımız o zikirleri o fukaraya tavsiye etti. Peygamber Efendimiz; "Böyle yaparsanız onlar gibi ecir kazanırsınız." dedi, sevine sevine gittiler.
Bir zaman geldi, yine sızlana sızlana geldiler, dediler ki:
"Yâ Resûlullah! Zenginler de öğrenmiş onlarda çekiyor tesbihleri!" Dedi ki:
"O Allah'ın bir fazl-u keremidir."
Demek ki zengin iyi Müslüman olursa yanına yetişmek mümkün değil. Sevabı çok olur ama Allah zenginlere akıl fikir versin. Hepimiz aslında zenginizdir, yanımızda, cebimizde az çok paramız pulumuz vardır. Az veren candan, herkes bir hayır ve hasenât yapması lazım. [Hayr-u hasenât] parayla oluyor, bağışla oluyor.
Peygamber Efendimiz Allah'ın hak peygamberiydi, Müslümanların başarıları hiç parasız olsaydı ya?
Hayır. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'in İslam [müslüman] olduğu zaman 90 bin altını vardı, Allah yolunda verdi. Peygamber Efendimiz'in yoluna îsâr eyledi, saçtı böyle, feda olsun yâ Resûlallah dedi. Üzerinde bir şey kalmayıp da hurman hasırını beline "avret yerim görünmesin" diye sarınacak kadar bağışladı. Hasır sarınacak kadar... Öyle oluyor...
Peygamber Efendimiz bir gün fukarâ-i müslimînin halini gördü de bir güzel hutbe îrad etti, bir güzel konuşma yaptı. Yardımın fazlından keriminden bahsetti, kadınlar hulliyâtını çıkartıp ortaya yığdılar, her şeylerini ortaya koydular;
"Madem âhiret sevabıymış verelim yâ Resûlallah!" diye yığıldı ortaya. Bu işler böyle olur.
Onun için bu paralar bizim düşmanımızdır; bu paraları, düşmanları elden çıkartalım, hayra sarf edersek o zaman tamam. Bu paralar insanın elinden uçar gider. Ne zaman ki hayra sarfedersin o zaman para senin olur.
Peygamber Efendimiz eve geldi sordu:
"Sabahleyin kestiğimiz koyun ne oldu?" Dediler ki:
"Yâ Resûlallah! Koyunun hepsini fukaraya dağıttık, bir budu bize kaldı." Peygamber Efendimiz:
"Ha! Demek ki bir budu hariç hepsi bizim olmuş." dedi.
E onlar fukaraya gitti? Fukaraya giden deftere yazılıyor!
Senin yediğin? O hesap. Helalse ne âlâ, haramsa onun hesabını [cezasını] çekeceksin. Verdiğin sevap oluyor; e biraz hayır yapacağız, ne olacak!
Açlıktan ölüyoruz, başbakan kredi bulacağız diye Amerika'ya gidiyor, filanca yere gidiyor. Vermeye nazlanıyorlar, verecek gibi oluyorlar yarı yolda ellerini geri çekiyorlar... İşin yoksa uğraş. Ben olsam "Yüzüne çalınsın!" deyip dönüp geleceğim geliyor ama ne yapacaksın o da denmiyor. Sigarayı bırakamayız, televizyonu bırakamayız, bu bize revâdır. Bizim kötü huyumuzdanmış.
Allah bizleri lütfuyla ıslah etsin, bir de düşmanla ıslah ederse o daha fena! Allah bizi lütfuyla keremiyle akıllandırsın ıslah eylesin.
Men talebe bâben mine'l-'ılmi li-yuhyiye bi-hi'l-islâme kâne beynehû ve beyne'l-enbiyâi dereceten vâhideten fi'l-cenneti.
"Her kim ki ilimden bir bâb, bir bölüm, bir kısım öğrenirse"
Maksat ne? Li-yuhyiye bi-hi'l-islâme. "Onunla İslâm'ı ihyâ etmek için." İnsan İslâm'ı diriltmek için ilim öğrenirse;
Kâne beynehû ve beyne'l-enbiyâi dereceten vâhideten fi'l-cenneti. "Cennette peygamberlerle onun arasında sadece bir derececik fark olur." O kadar yükselir ki peygamber olacak gibi, arada bir derece kalır.
Demek ki İslâm ilimle diriliyormuş. Burada da onunla anlıyoruz. İlimden bir bâb öğreniyor, Li-yuhyiye bi-hî'l-islâme. "İslâm'ı ihyâ etmek için." İhya etmek "diriltmek" demektir. Demek ki İslâm cahillikle oldu mu ölü oluyor, ilimle diriliyormuş.
Biz hepimiz alim olsaydık, şu Japonların ilmi olsaydı... Gazeteler yazıyordu, geçenlerde Japonya'da bir sergi açılmış; aman neler neler... Adamlar yirmi birinci yüzyıla hazırlanıyorlar. Biz on sekizinci yüzyıldan topal topal renkli televizyon seyrede seyrede peşlerinden gidiyoruz. İslâm'ı ilim ihyâ eder, [herşey] ilimle olur.
Fatih Sultan Mehmet mi daha alimdi, fethettiği Bizans’ın idarecileri mi daha alimdi?
Fatih Sultan Mehmet alimdi; oturdu planlarını çizdi havan topunu kendisi yaptı. Mühendis, dokuz dil mi bilirmiş, kaç tane dil bilirmiş. Tekniğe bak, teknolojiye bak! Haliç'in önüne zincir gerdiler diye gemileri Dolmabahçe'nin yanından dereden öbür tarafı Kasımpaşa'ya giden dereye çektirdi. Oradan yağlı kızaklar üzerinden gacur gucur gacur gucur denizin gemilerini Haliç'e indirdi. Mübarek Fatih Sultan Mehmet Han aleyhi'r-rahmeti ve'l-ğufrân'ın pırıl pırıl kafası vardı; Rumca, Farsça, Arapça bilirdi, her şeyi bilirdi. Alim insandı. Öyle olur... Üç ay içinde Rumeli hisarını yaptılar, üç ay... Üç paşaya dağıtmış; "Haydi bakalım her biriniz bir burcunu yapın." Zağanos Paşa, bilmem ne paşa [Halil Paşa, Sarıca Paşa] her birisi bir burcu hop çıktılar, üç ayda bir kale.
Biz şimdi üç ayda şu yandaki evin tamirini yapamayız, yapamadık da zaten. Yağmur damlamasın diye yan tarafın kapatılmasını bile yapamadık. Himmet oldu mu, himmet... “Himmetü'r-ricâl takla'u'l-cibâl” demişler. Yani, "Er kişilerin himmeti oldu mu dağları söker." Dağları [yerinden] söker. Müslüman himmetli olacak, öyle yüksek olacak ki himmeti, insanın kıymeti himmetinin yüksekliği ile ölçülür.
Senin hevesin ne? Hiç! Sinek gibi aşağılarda dolaşıyor, olmaz. Kartal gibi yükseklerden uç bakayım! Himmetin bütün dünyayı düzeltmek olsun bakalım, sen böyle aşağılarda ne dolaşıyorsun?
Allah tekrar o [iyi günleri göstersin.]
Ecdadımız alimdi, zamanındaki insanlardan daha alimdi.
Pîrî Reis'in haritasını bulmuşlar. Pîrî Reis bütün Güney Amerika'nın sahillerinin resmini, haritasını çizmiş, oradaki yerlerin adlarını yazmış; [haritanın] üstüne orada bulunan hayvanların resimlerini bile yapmış. Bütün Afrika'yı, bütün Güney Amerika'yı biliyor, tıkır tıkır takip etmişler. Barbaros Hayreddin Paşa Cezayir'den kalkmış gelmiş İstanbul'a.
Nerede sadrazam hazretleri? Savaş için Diyarbakır tarafına gitti.
Yürümüş Diyarbakır tarafına gitmiş. Demiş ki:
"Efendim bu kafirler Hind'i [Hindistan'ı] bulacağız derken gittiler Amerika diye bir yer buldular, gidelim biz de oradan bir yer kapalım."
Onu söylemiş, o zamanlar biz de Amerika'ya bir yerden, kıyıdan köşeden çıksaydık ne olacaktı? Ne güzel olacaktı!
Bak onlar ilmi nasıl takip etmişler. Kanûnî devrinde yazılmış kitaplara bakın daha henüz bu zamana tercümesi yapılmadı! Henüz daha tercümesini yapmadılar. Ecdadımızın Süleymaniye kütüphanesinde 100 binlerce kitabı var. Bu torunlar dedelerinin kitaplarını bilmez. İçinde ne var bilmediği için de dedelerini bilmediği, okumadığı için de [onları] cahil sanır. Ya aç şu sandığı da bir bak bakalım dedenin neden haberi varmış! Galata Kulesi'nden uçmuş Üsküdar'a inmiş. Padişahın karşısına gelmiş:
"Padişahım! Şimdi göğe Hz. İsa ile mülâkata gidiyorum haydi Allah’a ısmarladık, seni Allah'a emanet ederim." demiş, fişekleri ateşlemiş gökyüzüne, peş peşe peş peşe öteki fişekleri ateşleyerek ateşleyerek yukarılara çıkmış. Ondan sonra kanatlarını açarak yavaşça süzülerek inmiş deryaya, denize. Yüzerek sahile çıkmış padişahın karşısında selam vermiş, demiş ki:
"İsa aleyhisselam size selam söylüyor padişahım!"
İsa aleyhisselam gökte diye latife yapıyor yani. Böyle hünerler yapmışlar. Okuyoruz, kitaplarda var. Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesinde yeri belli. Böyle şeyler yapmış, bu hünerleri becermişler.
Ne demek böyle fişek ateşleyip de bir insanın havaya çıkması? Az bir teknik değil. Şu Süleymaniye Camisi... Yap bakalım haydi göreyim! Bizim yaptığımız binalar biraz büyüyecek oldu mu bir taraftan çöküyor. Yirminci yüzyıldayız güya...
Bir misal, Ankara'da Etlik tarafına köprü yaptılar; Etlik köprüsü. Betonarme köprü; Karayolları Genel Müdürlüğü yaptırdı. Sağlam direkli köprü... Yanında da böyle inmeli çıkmalı eski zaman köprüsü, kemerli köprü var. Demek ki Ankara'ya oradan, o Çubuk Çayı'nın üstünden gelinirmiş. Onu yaptırınca demişler ki:
"Bu külüstür köprüye lüzum yok, bunu dinamitleyelim." Neredeyse dinamitleyeceklermiş, bir iki akıllı mâni olmuş, demişler ki:
"Yahu bu tarihî eserdir, varsın dursun kenarda, yazık ilişmeyin, dokunmayın." Artık ilişmemişler.
Berikilerin yanında dinamit de var çünkü karayolları [ekibi.] Dinamit de var ilimde var böbürleniyorlar; betonun içine demirleri koydular sağlam oldu! tamam.
Biz de Ankaralıyız, [Ankara'ya] gittik. Bir yağmur yağdı, şiddetli bir yağmur öyle bir yağdı ki Ankara'ya seller geldi. Sıhhiye tarafları, evlerin birinci katlarına kadar doldu. Haydi! Etlik beton köprüsünü kâğıt karton köprü gibi sel aldı öbür tarafa atıverdi. Gözümle gördüm, koca beton köprü devrildi. Kalın, altından üstünden iki taraflı çift yol geçen köprüyü devirdi attı. O eski Osmanlı köprüsü, boynu bükük mütevazı orada kıs kıs gülüyordu ona...
Onun için Allah bize yine o ilmi nasip etsin, ama o imanla olan ilim, imansız oldu mu olmaz. Bu taraftaki köprüyü yapınca, o taraftaki köprüyü atmak istiyor. Ne var, o da dedenin hatırası, orada dursa ne olur? İmanla beraber, sevgiyle beraber, insanlık sevgisiyle beraber olursa o zaman olacak ama bunları anlatamıyoruz, bunları burada söylüyoruz siz de anlıyorsunuz tamam ama dışarıya anlatamıyoruz. Bari siz anlatın gittiğiniz yerlere...
Men talebe'l-'ılme li-ğayri'l-'ameli fe-hüve ke'l-müstehzii bi-rabbihî 'azze ve celle.
Bu da ilmi bir başka maksatla öğrenenin hali, İbn-i Abbas radıyallahu anhümâ'dan.
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Her kim ki ilmi öğrenir."
Niçin? Li-ğayri'l-'ameli. "Tatbik etmek için değil, sırf nazari olarak öğreniyip bulunsun diye." Tatbikata yanaşmışyor, amel etmek için başka bir maksatla ilim öğrenirse...
Bu kime benzer? Fe-hüve ke'l-müstehzii bi-rabbihî 'azze ve celle. "Aziz ve celil olan Rabbi ile alay eden kimse gibidir."
İlim öğreniyor, tamam; şu tesbihi çekmek sevap, Allah'ı zikretmek sevap; şu namazı kılmak, şu orucu tutmak farz; Şöyle sevap [böyle sevap] öğreniyor, kafasında hepsi var, hepsini tilki gibi biliyor ama tatbikata yanaşmıyor. Tatbik etmek için de öğrenmedi ki zaten! "Rabbi ile alay eden kimse gibidir."
Aziz ve celil olan Allah ile alay edilir mi?
Aziz ne demek? İzzet sahibi, galip, ne isterse yapan demek.
Celil ne demek? Celal sahibi. O'nun celaline bir uğrarsa insan mahvolur.
Demek ki buradan da bir başka bir şey çıktı. İlmimizle amel edeceğiz, tatbikat. Bu hadisleri okuduk tatbik edeceğiz. Dedim ya ben size; hani bazen çıkarın defterinizi, yazın bakalım gelmeden evvel diye.
"Bir insan çarşamba, perşembe ve cuma günü üç oruç tutar da cuma günü de sadaka verirse anasından doğduğu gün gibi pak olur." dedim, bilmiyorum ama kaç kişi yaptı? Parmak kaldırın demeyeceğim ama ilim tatbik etmek için öğrenilir.
Men talabe mahabbete'n-nâsi fe'l-yebzul mâlehû.
"Her kim insanların sevgisini talep ediyorsa halk kendisini sevsin istiyorsa malını bezletsin, kesenin ağzını açsın."
Cimrilikle insanlar sevmez. Aç bakalım kesenin ağzını, şöyle bir hediye ver, bir ziyafet çek, böyle olur... Müslüman cömerttir. Ne olacak, tabii hepsi sevap olacağı için biraz da harcar.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi cömert, alim, bilgili, ilmiyle amel eden, mütevazı, kâmil, ahlaklı güzel Müslümanlar eylesin.