03.06.1984 - Kız Evlat Yetiştirmek, Hastalığa Sabır, Şükür, Kahinlere Gitme
29.05.2024
23 dk 24 sn
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men übtüliye min hâzihi'l-benâti bi-şey'in fe-ahsene ileyhinne künne lehû sitren mine'n-nâr.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Bu hadis-i şerifin bizler için çok ibretli bir sebeb-i vürûdu var, onu da okuyuvereyim, söyleyivereyim. Önce metnini söyleyeyim.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Âişe validemizin bize naklettiğine göre bir keresinde buyurmuşlar ki:
"Kim bu kız çocuklarına müptela olursa; Allah kendisine kız çocuğu verirse o kimse de o kız çocuklarına hoş, iyi muamele yaparsa bu kızlar o hoş muamele yapan anne baba veya yakını olan kimse için cehennemden perde olur. Cehenneme düşmesini engelleyen bir perde olur."
Sebeb-i vürûd-ı hadis. "Bu hadis-i şerif niye vârid oldu?"
O değil de bu hadisle ilgili bir fıkra olacak.
Dehalet aleyye imreetein, "Benim evime bir kadın geldi, yanında iki tane kız vardı." diyor. Hz. Âişe validemiz gitmemiş, Kadın Hz. Âişe validemize gelmiş, yanında iki tane kız çocuk varmış. Hz. Âişe validemiz, ümmü'l-müminîn değil mi, "Müslümanların anası" değil mi? Gelmiş, bir şey istemiş. İbret alınacak tarafı şu ki Hz. Âişe validemiz; "Yanımda bir tek hurmadan başka bir şey yoktu, isteyen kadına onu verdim." diyor.
Fe-kasemethâ beyne binteyhâ. "O kadıncağız o hurmayı iki kızına taksim etti." Ve lem te'kül. "Kendisi bir şey yemedi, kızlarına verdi." Sümme kâmet ve harecet. "Sonra çıktı, gitti." Fe-dehale'n-nebiyyü sallallahu aleyhi ve sellem. " Arkasından Peygamber Efendimiz eve geldi." Fe-ahbertühû. "Ben de ona olanı anlattım:"
"Yâ Resûlallah! Bir kadıncağız geldi, yanında iki kız çocuk; bir şey istedi. Benim de elimde bir şey yoktu. O hurmayı ikiye böldü de bir yarımını küçük kızına verdi, öteki yarımını da öteki kızına verdi; kadıncağız kendisi bir şey yemedi." deyince Peygamber Efendimiz böyle buyurmuş:
"Kim bu kızlarla müptela olursa; Allah kendisine bir kız çocuğu verirse o da onlara iyi davranırsa cehennemden perde olur."
Biliyorsunuz; erkek çocuğunu erkektir dersin salarsın sokağa pek korkmaz, biraz daha büyürse verirsin bir yere çırak; gider gelir. Hiç kimse de "Benim çocuğum akşam çarşıya, pazara akşam gidiyor." diye telaş etmez.
Niye?
"Erkek çocuğudur." der.
Ama kız çocuğu mektepten yarım saat geç geldi mi evdekilerin etekleri tutuşur, "Vay bizim kız nerede kaldı?" diye yangın basar her tarafını.
Neden?
Bu kızla erkek arasındaki farkı gösteriyor. Kızın korunacak şeyleri çoktur, gücü azdır. Erkek kendisini koruyabilir. Hasımlar da çok fazla değildir. Yine hasımsız insan olmaz, çeşitli tehlikeler vardır ama bizlerinki daha fazladır. Onun için eskiden beri bazı kimseler kız çocuk istememişler.
Bazı olgun kimseler; "Allah ne verdiyse pek güzel, hepsi güzel, hayırlı olanı versin." diye düşünmüş kimisi de "Bir kızın oldu." denilince yüzü biraz değişmiş, yutkunmuş, zor hazmetmiş. Hele hele Arabistan'da bir kız çocuğu oldu mu çok utanırlarmış, çok üzülürlermiş: "Âh, bir eksik etekli doğdu. Bu benim başıma bela oldu. Bundan ne çekeceğim? Kime varacak? Vardığı yerde durumu ne olacak?" Böyle onlara karşı isteksizlik var.
Onun için men übtüliye diyor Peygamber Efendimiz; "Kime imtihan olarak kız çocuklar verilmişse." Muhit, şartlar, geçim zor. Malum eski Araplar; bakmak zor olduğundan toprağı kazıp kız çocuklarını diri diri gömerlermiş. Kız çocuk evlenecek, çoluk çocuğu olacak bir de eksik etek, himayesi de zor; gittiği yerde de ne olacağı belli değil, hukuku yok vesaire. İslâm geldi onların hukukunu korudu ama o muhitte böyle şeyler olmuş.
Onun için "Kime kız çocuğa verilir; o da ona iyi davranırsa kendisine cehennemden perde olur, cehenneme düşmemesine vesile olur." buyurmuş Peygamber Efendimiz. Bu; hadis-i şerifin söyleniş sebebi, sebeb-i vürûdu oluyor.
Dikkatinizi çekerim; Hz. Aişe validemiz Müslümanların başkanı, Medine şehir devletinin reisi, Allah'ın has Peygamberi Muhammed Mustafa hazretlerinin evine birisi geliyor da bir hurmadan başka verilecek bir şey bulunmuyor. Halbuki devlet reisidir; kendisine esirler, ganimetler, çeşitli şeyler geliyor; isterse biriktirebilirdi. İstese saraylara sahip olabilirdi ama yapmamış. İstese evinde yine bulunurdu. Dikkatinizi çekerim fakirlik değil! Peygamber Efendimiz' in evinde bir şey bulunmaması yarına bir şey saklanmadığından. Yoksa kendisine sürüler gelirdi; koyun sürüleri. "Bir sürü de benim evimin devamını, ihtiyacını karşılamak için şurada otlasın." dese onun sürüsüne bakacak insan da bulunurdu.
Civar kabilelerden bedevilerden bir tanesi Peygamber Efendimiz' e geldi. O sırada bir ganimet sürü getirilmiş, Beytü'l-mâlin sürüsü öyle duruyor, bedevi şöyle baktı; "Ne kadar güzel sürü!" diye beğendi. Beğendiğini dil ile ifade etti. Peygamber Efendimiz buyurdu ki; "Çok mu beğendin?" "Çok güzel bir sürü yâ Resûlallah, çok güzel bir sürü." dedi. "Al öyleyse götür." dedi. "Hepsini mi yâ Resûlallah?" "Evet, hepsini götür."
Sabahleyin kabilesinden elini sallayarak çıkmış olan şahıs, akşam önüne sürüyü takmış olarak kabilesine geldi.
"Nedir bu iş?" diye sordular. Nereden buldun bu sürüleri?
Dedi ki:
"Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vermekten korkmayan, açlıktan korkmayan insanın verişi ile veriyor." Böyle verirdi Peygamber Efendimiz.
Peygamber Efendimiz' in elinde bir şey olmayışı ondan. Yanında biraz birikmiş bir şey olsa gece uykusu kaçar, kalkar dağıtır; ondan sonra yatardı.
Şimdi bizim Müslümanlığımızı bununla bir mukayese edin, ondan sonra değerlendirin: Afganistan'da kan gövdeyi götürür, haberimiz yok. Afrika'da kan gövdeyi götürür, haberimiz yok. Uzaklara gitme; bizim memleketimizde nice dağ köyleri, mahrumiyet mıntıkaları vardır, kurtlu sular içerler, yiyecek şey bulamazlar; açlıktan verem olurlar, gıdasızlıktan perişan olurlar. Tahsile gelen şahıs burada yatacak, oturacak yer bulamadığı için memleketine mahrum döner.
Bizim de bir yazlığımız, bir kışlığımız, kat kat elbiselerimiz buzdolaplarımız, kilerimiz, çuvallarımız, nelerimiz nelerimiz vardır. Verecek insan da bulamıyoruz bazen. "Verelim." diye etrafa bakıyoruz, fakirlerle ahbaplığımız olmadığı için midir, zengin muhitte durduğumuzdan mıdır yoksa memleketimiz Afrika'ya, Asya'ya göre bolluk içinde olduğundan mıdır, doğru düzgün verecek insan bulamıyoruz. Verecek kimse de gönlü rahat edecek bir kimseyi bulsun, yine yardım etmek isteyecekler var, onu da bulamıyoruz. Öyleyse çok şükür; memleketimizin bolluğuna da çok şükretmemiz lazım.
Dikkat edin ki yalnız bir hurma bulunuyor; kadıncağız da şefkatinden onu iki çocuğuna bölüyor, kendisi yemiyor.
"Manevi bakımından derecesi daha yüksek insanlardı. Onlar mı daha iyi insanlar biz mi daha yükseğiz?"
Hocam sorulur mu? Onlar Peygamber Efendimiz' in ashabı, Devr-i Saadet’te yaşamış mübarekler. Biz neden sonra gelmiş insanlarız, hiç mukayese edilir mi?
Niye onlar mahrumiyet içindelerdi, biz bolluk içindeyiz.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; "Vallahi, ben sizin çok şeye sahip olmanızdan az şeye sahip olmanıza nazaran daha çok korkarım."
Bolluğu, parayı bulursunuz, namazı, ibadeti, Hakk'a kulluğu unutursunuz. Sıhhatiniz yerinde, paranız yerinde, eviniz barkınız yerinde mi camiyi unutursunuz, Ramazan'dan, oruçtan haberiniz olmaz, Allah'tan Peygamber'den haberiniz olmaz tâ amansız bir hastalık gelinceye kadar ya bir zelzele, ya bir düşman tehlikesi gelinceye kadar veyahut bir büyük derde giriftar oluncaya kadar. O zamana kadar hiç düşünmezsiniz sanki babanızın malı, sizin tapulu hakkınız gibi düşünürsünüz, başınıza bir sıkıntı gelince "Aman yâ Rabbi!" dersiniz, kıymeti yok.
Ankara'da bir eve gittim. "Hocam, bu evin sahibi şu karşıdaki Siteler’in en zenginidir." dediler. Dikkat edin Siteler Ankara'da mobilyacı ve kerestecilerin olduğu kocaman bir semttir. Ahalisi zengindir. Hepsi de hayra koşarlar; cami, dernek yardımları vesaire. Oralarda Ramazan'da "Hayır yapacağım." diye millet dolaşır durur. "Bu, Siteler’in en zengini, eğer yanılıyorsam ikinci zengini, daha da yanılıyorsam üçüncü zenginidir. Bir hallerini değiştirmediler, tepeden tırnağa Müslümanlığı aynen devam ediyor. Helal olsun. Ne azdılar ne sapıttılar ne hak yolu unuttular ne Müslümanlığı unuttular, aynen tevazu ile aynı halleriyle devam ediyorlar." dedi. Öyle olursa kıymetli, yoksa nimet içinde Allah'ı unutup sıkıntı geldiği zaman; "Aman yâ Rabbi!" derse kıymeti olmaz.
Eskilerden ibret alın, biz onlardan yüksek insanlar değiliz. Allah bize çok vermiş, boynumuzu bükelim, bu kadar ikrama karşılık Allah'a iyi kulluk edelim; insafın gereği budur. Madem en iyi insanlar değiliz; Allah yine en iyi insanlardan daha çok vermiş bize. O halde biz de şükrümüzü çok edelim, ibadetimizi çok edelim.
Men übtüliye bi ted’in fî bedenihî ev sakamin fe-süile keyfe tecidüke? Fe-ahsene alâ-rabbihî's-senâ'e esna'llâhu aleyhi fî'l-melei'l-a'lâ.
Bu hadis-i şerif de Hz. Âişe validemizden. Allah şefaatine nail eylesin, bizim kızlarımızı, hanımlarımızı da onun yolunda etsin. Öyle dindar, bilgin, âbid kimseler olsunlar inşaallah. Bir hastalıkla ilgili bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Kimin bedeninde çiçek hastalığı olursa, -kızamık gibi cilt hastalığı- denilen hastalık olursa." Ev sakamin. "Yahut daha başka bir dert, hastalık, illet olursa." Fe-süile. "Kendisine hâli sorulursa." Keyfe tecidüke. "Kendini nasıl hissediyorsun?" Fe-ahsene alâ-rabbihî's-senâ'e. "Rabbine hamd-ü senâsını çok güzel yaparsa; elhamdülillah, hamd-ü senalar olsun, çok iyiyim; dünden daha çok iyiyim, ağrılarım azaldı, hâlime çok şükür, gibi güzel şeyler söylerse, Rabbini güzel kelimelerle sena ederse, Rabbinin nimetlerini anarsa." Esna'llâhu aleyhi fî'l-melei'l-a'lâ. "Allah da o hasta ama arif kulunu; 'Şu kulumu görüyor musunuz?' diye Mele-i A'lâ'da metheder."
Bu hadis-i şeriften çıkan ders nedir?
Hastalık geldiği zaman feryadı basmayın, şikâyeti peş peşe eklemeyin. "Öldüm, bittim, dizim tutmuyor, kalçam koptu, başım çatlıyor" vesaire, bir sürü şikâyeti peş peşe eklemeyin, sabredin. Beterin beteri vardır, içindeki durumun daha beterinde olan insanlara göre avantajlarını, iyi taraflarını görün; "çok şükür" deyin.
"Hocam çok fakirim, çok sıkıntı çekiyorum."
Ne kadar fakir olsak Hindistan'daki, Afrika'daki gibi içecek su bulamayanlar kadar değiliz. Bak sular şırıl şırıl akıyor, kimse hesap sormaz, gidersin içersin. Kuru ekmeği nasıl olsa bulursun.
Eskiden insanlar neler çekmiş! Hâlen dünyanın başka yerlerinde neler çekiyorlar. Kendinden aşağıdakilere bak! "Filanca kimsenin adada, Caddebostan'da gül fidanlarıyla donatılmış köşkü var." deme, "Filanca kardeşimin benim gibi gecekondusu bile yok, o kira veriyor üstelik. Benden daha az maaş alıyor, çocukları da şu kadar, beterin beteri var." de, hâline şükret; Allah'a hamd et, Allah-u Teâlâ hazretlerinin nimetlerini meth-ü sena et ki Allah-u Teâlâ hazretleri sevsin. Biraz seven insan, sevdiğinin işlerine tahammül eder.
Eski malum hikayeler der: Âşık maşukun cevrine, sitemine bile sabrediyor. Kerem ile Aslı hikayelerinde sırf "yüzünü görebilsem" diye otuz iki dişini çektirmiş diye yazarlar. Eğer sen de Allah'a iyi kul olmak iddiasında isen Allah'ı sevdiğini ileri sürüyorsan hodri meydan, göreyim bakayım; seviyorsan sabret, takdire razı ol, itiraz etme, nimetini gör, başkalarına nispetle sana verilen iyi durumları gör; ona teşekkür et.
Teşekkür ederse ne olur, şikâyet ederse ne olur?
Kur'ân-ı Kerîm'de bildirilmiş ki:
"Şükrederse Allah onun nimetini artırır."
Le-in şekertüm le-ezîdenneküm.
"Muhakkak ki muhakkak artırır." diye tercüme etmek lazım. Le geliyor; lâm-ı te'kîd, sonunda da nûn-u te'kîd-i sakîle geliyor. Le-ezîdenneküm, le-ezîdüküm demiyor, le-ezîdenküm demiyor. Le-ezîdenneküm diyor. "Muhakkak ve muhakkak, mutlaka, hiç tereddütsüz artırırım!" demek. Birkaç türlü kuvvetli ifade kullanarak söylemiş. "Şükrederseniz artırırım." Kâide-i ilâhiye budur.
"Neyim var ki hocam? Sırtımdaki bir abadan, başımı sokacak bir kulübeden başka hiçbir şey yok."
Bir yangın olur o kulüben de elinden gider, o aba da elden gider, o iş de elden gider. Ondan sonra bir hastalık verir Allah, “Hay Allah hiç kıymetini bilememişim. Demek ki insanın hiçbir şeyi olmasa bile sıhhat afiyet içinde dolaşması ne güzel şeymiş. Nedir bu ağrı, ıstırap!” diye insan o zaman sıhhatin kıymetini anlar. Bunlar bildiğiniz şeyler ama sözü uzattım, kusura bakmayın.
Başınıza elem, hastalık gelirse edebinizi muhafaza edin. Allah'a meth-ü senanızı, hamd-ü senanızı güzel yapın ki Allah-u Teâlâ hazretleri sizi sevip hayırları ihsan eylesin.
Men übliye hayran fe-lem yecid ille's-senâ'e fe-kad şekere ve men ketemehû fe-kad keferehû ve men tahallâ bi-bâtılin fe-hüve kelâbisi sevbey zûrin.
Câbir b. Abdillah hazretlerinden bir başka hadis-i şerif. Bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Allah kime bir hayır verirse."
Ama "vermek" kelimesi kullanılmıyor, übliye kelimesi kullanılıyor ki "imtihan için verilirse" demek, nimet de imtihandır, nikbet de imtihandır, hastalık da imtihandır, sıhhat de imtihandır. Sana bir hayır verilirse bil ki; "Bakalım bu kulum bu hayrı alınca zengin olunca, imkânı bulunca kulluğunu devam ettirecek mi, artıracak mı, eksiltecek mi?" diye imtihan ediliyor. Bir zaman sonra gidecek, belki gider belki gitmez ama her ne olursa olsun imtihan.
"Kim bir hayırla imtihan olunursa, kendisine hayır verilirse."
Fe lem yecid ille's-senâ'e. "İçine hamd-ü senadan 'Elhamdülillah, çok şükür Allah bana bu hayrı da ihsan etti.' diye bir duygu dolarsa. " Fe-kad şekere. "Şükretmek budur, şükretmiş olur."
Diliyle söylemese bile; "Yâ Rabbi! Ne büyüksün. Yâ Rabbi! Ben gece gündüz sana kulluk edemiyorum, isyan ediyorum, hatalarım çok; bunu bana yine de nasip ettin, imkân verdin, bu güzelliği verdin, şunu elde ettim, şunu da verdin." diye içinde Allah'a bir sena duygusu olursa işte o zaman şükretmiş olur.
Ve men ketemehû. "Kim söylemezse, kim zikretmezse."
"O hamd-ü senayı yapmazsa bir de Allah'ın kendisine verdiği nimeti başkasına söylemezse 'Allah bana bunu, bunu verdi.' demezse o da küfrân-ı nimette bulunmuş olur."
Fe-kad kefere. "Küfrân-ı nimette bulunmuş olur."
Kâfir oldu, "dinden, imandan çıkmış" mânasına değil; "nimetin kadrini bilmedi, nimete küfranda bulundu" demektir.
Ve men tahallâ bi-bâtılin. "Bu sebeple kim boş yere süslenirse, kim boş bir şeyle çalım satarsa, kurum satarsa o iki yalan elbise giymiş gibidir."
Bu söz kapalıca bir söz, bunun mânası şu ki Allah-u a'lem murâd-ı nebiyyihî şu olabilir:
Tahallâ, "süslenmek" demek. "Kim batıl ile süslenirse."
Kendisinde yok, var gibi gösteriyor; alim değil, alimlik taslıyor; arif değil, ariflik taslıyor; takva ehli değil, kendi başına kaldı mı ne haltlar karıştırıyor ama insanlar arasında boynu bükük, gözleri yumulu, takva ehli numarası yapıyor. Batıl, boş bir şeyle kendisine bir eda, tavır verip kendisinin dış görünüşünü süslüyor.
Bu nedir?
Sanki iki yalan elbise giymiş gibidir. "İki elbise" denmesi eskiden Arapların giyiminin işaretidir. Bir belden aşağısına bir örtü örterlerdi, bir belden yukarısına bir şey giyerlerdi. İşte bu iki parçadan ibaret olduğu için "İki yalancı giyimle giyinmiş gibi olur." deniliyor. Bu yalan giyimdir; yalan olunca yok gibidir, yok demektir, mânası var.
Bundan sonra birkaç hadis-i şerif geliyor. Bu hadis-i şerifler kâhinlerle, gayptan haber verecek kimselerle ilgili dört tane hadis-i şerif. "Peygamber Efendimiz' in hadisi" diye bunların metinlerini birer birer teberrüken okuyacağız. Sonra kısaca izahını vereceğiz, ondan sonra da umumî bir açıklamasını yapacağız.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyurmuş:
Men etâ arrâfen fe-seelehû an şey'in lem tukbel lehû salâtü erba'îne leyleten.
Ahmed b. Hanbel'de, Müslim'de, Beyhâkî'de var. Başka bir rivayeti;
Men etâ arrâfen ev kâhinen fe-saddakahû bimâ yekûlü fe-kad kefere bimâ ünzile alâ-Muhammedin.
Ahmed b. Hanbel'de, Müstedrek'te Ebû Hüreyre'den…
İbn Ömer'den ve Câbir b. Abdillah'tan da rivayet edilmiş.
Birinci rivayetin mânası:
Men. "Kim ki."
Etâ arrâfen. "Çok bir şey bilme iddiasıyla onu meslek edinmiş kimseye giderse."
Arraf; "gayptan haber verici, kâhin" demek. Gidiyorsun; "Ben koyunumu kaybettim, nerede?" diye soruyorsun; o da gayba ait bir şeyler söylüyor.
Fe-seelehû an şey'in. "Ona bir şey sorarsa..."
"Şu neydi, nasıl olacak? Yarınki işim ne olacak? Kaybettiğim şey nerede? Benim bileziklerim geceleyin çalınmış acaba kim çaldı?"
Köylerde olur; kadının bileziği çalınır, dosdoğru kâhine gider, "Kim çalmış?" diye sorar; o da remil atar, fala bakar, söyler! Bu arrâfa "falcı" da diyebiliriz. "Senin bileziğini alan uzun boylu, kara kuru biri!" vesaire bir şeyler söyler.
"Kim böyle kâhine, falcıya gider de ona bir şey sorarsa..."
Lem tukbel lehû salâtün erba'îne leyleten. "Kırk gecelik namazı kabul olmaz!"
Men etâ arrâfen ev kâhinen. "Kim falcıya, kâhine giderse."
Fe saddakahû bimâ yekûlü. "Söylediği şeyi tasdik ederse..."
"Tamam doğru söylüyor." der, tasdik ederse.
Fe-kad kefere bimâ ünzile alâ-Muhammedin. Peygamber Efendimiz kendisi adını söyleyerek söylüyor: "Muhammed'e indirilene kâfir olmuş olur."
Öyle falla, kâhinlikle, şununla bununla bu iş olmaz, gaybı Allah bilir, istediği kula da bildirir. Fakat her şeyi Allah bilir. Onları tasdik ederse iyi bir durumda olmaz.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.