23.09.1984 - Kırıntıları Yemek, Elhamdülillah, Haram Lokma Yemek

23.09.1984 - Kırıntıları Yemek, Elhamdülillah, Haram Lokma Yemek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men ekele mimmâ tahte’l-mâideti emine mine’l-fakr.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Okuduğum hadis-i şerif ve onun arkasından gelen iki hadis-i şerif aynı mevzuda. Metnini okumuş olduğumuz hadis Hatib el-Bağdâdî’nin eserinden alınmış.
Men ekele mimmâ tahte’l-mâideti. “Kim sofranın altında olandan yerse.”
Emine mine’l-fakr. “Fakirlikten emin olur.”
Yemek yediğimiz yerden biraz daha aşağıya bazı gıdalar düşüyor. Biz umumiyetle taama çok hürmet ederiz. “Herhangi bir yere düşmesin, herhangi bir şekilde hürmetsizlik olmasın, ezilmesin.” diye yemek soframızın altında örtü bulunur ki toplayalım. Herhangi bir şekilde örtü olmadan da sofra olabilir.
Kim yere düşmüş olan şeyden yerse, “Yere düşmüş, ben onu almam, tozlandı ve kirlendi veya onuruma yediremem.” diye bir düşünce yoksa Allah rızası için, tevazu ederek, taama hürmetinden o sofranın altına düşenden yerse ne olur?
Allah-u Teâlâ hazretleri onu fakirlikten emin kılar, fakirliğe düşmez. Taama hürmetinden ve Allah yolunda tevazu yolundan dolayı. İki şey var; tevazu ve Allah’ın verdiği nimete izaz ve hürmet etmek.
Eski zamanda bir adamcağızın evinde çok bolluk varmış. Doluyor, taşıyor, bolluk bereket, çok fazla gıda. “Dünya ehli gibi nedir bu evimin içindeki bolluk?” diye korkmuş, tereddüt etmiş.
Bilirsiniz eski büyüklerden birini anlatırlar ya, -başka bir hikâyeden- eve gelmiş, “Hatun yiyecek bir şey var mı?” diye sormuş. “Efendi, biliyorsun hiçbir şeyimiz yok.” demiş. Adam ellerini açmış, “Yâ Rabbi! Sana hamdolsun, bugün evimiz Peygamber evine benzedi.” demiş. Bolluk olunca ötekisi tereddüt etmiş, korkmuş; arif, kâmil bir hoca efendinin yanına gitmiş:
“Efendim bizim evde çok bol gıda, yiyecek, içecek doluyor, taşıyor ama nereden geldiğini bilmiyorum. Çok bolluk oluyor acaba bu istidraç mı? Neden böyle?” diye sormuş.
Sebebini sormadan hareket etmiyor. O da demiş ki:
“Evladım ekmek al, üstüne katık al, yolda yiyerek git.”
Bir hafta sonra yine gelmiş;
“Efendim, yine aynı şekilde evde bolluk bereket devam ediyor, geçmedi.” demiş.
“Sokakta yürürken ekmek yemedin mi?”
“Efendim, ‘Yere kırık düşmesin.’ diye altına örtü tuttum. Çok dikkat ettim, kimsenin görmediği yerde yedim, ‘Siz buyurdunuz.’ diye, yoksa sokakta yemezdim “Ama siz çare olarak söylediniz.’ diye yemeğe çalıştım. Ona rağmen bir keresinde ekmeği bölerken bir parça zıpladı, araştırdım araştırdım nereye gittiğini bulamadım. Nihayet ‘Birisi basıp da hürmetsizlik etmesin.’ diye etrafına küçük taşlarla bir daire çevirdim. Oradadır ama yerini göremedim diye.” demiş.
“Git evladım, senin bu durumun Allah’tan, Rahmanî, bereketten.” demiş.
İşte böyle hürmetten dolayı Allah-u Teâlâ hazretleri o kimseye fakirlik göstermez, fakirlikten emniyette olur. Korkma; öyle yaparsan fakirlik gelmez.
Diğer hadis-i şerif. Onu da hızlı okuyuverelim. O nereden rivayet edilmiş? Haccac ibni İlat'tan rivayet edilmiş. Mevzuu aynı; kelimelerde hafif değişiklik var.
Men ekele mimmâ yeskutü mine’l-mâideti. “Kim sofradan düşen şeyden yerse.” Lem-yezel fî siatin mine’r-rızki. “Daima rızıkta bir bolluk içinde olur.”
“Fakirliğe düşmez.” sözünün başka tarzda ifadesi olmuş oluyor. Daima rızkı geniş olur. Evi, eli darlık çekmez. Rızkı bol olur. Bir faydası daha var:
Ve vukiye’l-humuku. “Ahmaklıktan korunur, zeki olur. Allah onun aklına zekâ verir, ahmak insan olmaz.”
Kendisi ahmak olmadı.
Ve veledihî. “Çocuğu da ahmak olmaz.” Ve veledü veledihî. “Çocuğunun çocuğu da ahmak olmaz.”
Babanın taama hürmeti, düşen şeyden yemesi, üç nesle de tesir ediyor. Onun için biz de öyle tevazu gösteren, taama hürmet eden, bu hadisler ışığında ömürlerini geçiren ecdadımız gibi olmalıyız.
Men ekele mimmâ yeskutü mine’l-hıvâni nüfiye anhü’l-fakru ve nüfiye an-veledihi’l-humk.
Hıvân sofra demek. Kim sofradan düşenden yerse ondan fakirlik uzaklaştırılır. Sürülür, giderilir." Çekil git, uzaklara git. Bu kulumun yanına yanaşma" diye fakirlik o kimseden uzaklaştırılır ve ahmaklık çocuğundan uzaklaştırılır yani çocuğu ahmak olmaz. Bu da üçüncü hadisi şerif.
Dördüncü hadisi şerif yine aynı konuda. Rahmetli hocamız (Mehmed Zahid Kotku) niye kitabında dört tane hadis-i şerifi peş peşe getirdi?
Birincisinde “Hadisin rivayet senedinde bir kusur var.” diyor. Demek istiyor ki: “Senedi bazen kusurlu olabilir ama öteki sağlam senetlerle de aynı mevzu tekit edilmiş; buradan ibret alın.”
Bir hadisin senedinde, ulema “Şurası kusurludur, dedi.” diye hemen onu defterden silmeyin; öteki kanallardan, öteki rivayetlerden sağlam gelmiş mânası çıkıyor. Bir de hocamız bu işe ehemmiyet veriyor; “Aman gıdamıza hürmet edin, Allah’ın verdiği nimeti hor görmeyin, yere düşeni kibirden dolayı almazlık etmeyin.” diye onu bize iyice öğretmek istiyor.
Men ekele mâ sekata mine’l-hıvâni fe-ruzika evlâden kânû sibâhan. “Kim sofradan düşeni yerse ve Allah ona evlat ikram ederse...”
Evlat da Allah’ın ikramı, bazılarına vermiyor; bazılarını sakim, kısır eyliyor. Dünyayı dolaşıyorlar, çeşit çeşit doktorlara gidiyorlar vermeyince vermiyor. Veren Allah, vermeyen Allah ama verdiyse büyük bir nimet. Bazen de duayla veriyor, altı yedi sene, sekiz dokuz sene çocuğu olmuyor. Allah-u Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz’ in öğrettiği bir dua bereketiyle çocuk ihsan edebiliyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri kullarına verdiği nimetin pahasını istemiyor. "Ver bakalım ben sana şu kadar nimet verdim, çık parasını." Paha istemiyor, bahane istiyor. “Bir bahane olsa da kuluma ikram etsem.” diye bahane istiyor. Birazcık tevbe edivermesini. Mesela; Günah işliyoruz, estağfirullâh el-azîm ve etûbu ileyh kısacık, küçücük bir cümle; onunla affediveriyor. Elimizi açıyor, azıcık bir şey istiyoruz; o da veriyor. İnsan dünya zenginlerinin kapısında günlerce dolaşıyor da bir şey elde edemiyor. “Bir evrakı çıkacak.” diye devlet kapısına gidiyor da “Bugün git, yarın gel.” oluyor. Bazen bir hafta on gün orada kalıyor. Ama Allah-u Teâlâ el açıp istemesini bahane ediyor; “Kulum beni bildi, dergâhıma döndü, işin benden biteceğini idrak etti, aklını başına topladı.” diye ihsan ediyor; bahane. Paha değil bahane. Eğer Allah ona evlat da verirse; kânû sibâhan. Sabih demek “Yüzü sabah gibi pırıl pırıl, nurlu demektir.”
“Eğer Allah ona çocuk verdiyse, çocukları pırıl pırıl, nur yüzlü, güzel yüzlü çocuklar olur.”
Bakın nerelerden nerelere! Allah neleri nelere bahane ediyor da neler oluyor; fakirlikten kurtulmak için!
Demek ki öbür taraftaki tevazuun taama hürmetinin bereketi oluyor; çocuklarının zeki olması için ananın babanın davranışının tesiri oluyor. Ana baba tevazu gösteriyor, sofradan düşeni yiyor, Allah’ın nimetine ikram ediyor, Allah da ona büyük bir nimet olan evlat nimetini, “zeki evlat” olarak veriyor.
Aptal olsa ne yapacaksın?
Hadi git bakalım, çarşıdan pazardan bulabilecek misin? Bedeni yerinde, gücü kuvveti yerinde, aklı üç yaşındaki çocuk aklında, ne yapacak, bir çare bulunmuyor. Akıl nimeti çok büyük nimet. O büyük akıl nimetini veriyor, yüzünü de güzel eyliyor. Demek ki o hususlara dikkat edeceğiz.
Diğer hadisi şerif. Bu üçü dördü bak aynı mevzuda. Bizi bir şey hususunda ikaz etmiş oldu. Bu dördüncü hadisi şerif İbni Abbas R.a'den rivayet edilmiş. İbni Asakir'de ve Şirazi'de var. Diğer hadisi şerife geçtik:
Men ekele fe-şebi’a ve şeribe fe-revâ fe-kâle: el-Hamdü li’llâhi’lllezî et’amenî ve eşbeanî ve sekânî ve ervânî harace min zünûbihî ke-yevmi veledethü ümmühü.
Ebû Mûsâ el-Eş’arî hazretlerinden, İbn Hacer’den rivayet edilmiş bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:
Men ekele fe-şebia. “Kim yemek yerse ondan sonra da doyarsa; yedi, karnı doydu.” Ve şeribe fe-revâ. “İçer de kanarsa, buz gibi, tatlı, güzel bir suyu lıkır lıkır içti, kandı”
Hava sıcak, susamıştı, dudakları çatlamıştı, içti kandı, “elhamdülillah” dedi, ağzını sildi.
Fe-kâle: “Ondan sonra şöyle derse.” el-Hamdü li’llâhi’lllezî et’amenî ve eşbeanî ve sekânî ve ervânî. El-Hamdü li’llâhi’lllezî. “O Allah’a hamd olsun ki.” Et’amenî ve eşbeanî ve sekânî ve ervânî. “Yemek ihsan eyledi, karnımı da doyurdu.”
Yarım kaldı, iki lokma alıp dişimin kovuğunda kalıp da ondan sonra daha yok mu diye etrafına bakma tarzında değil; yedirdi ve doyurdu, içirdi ve kandırdı. Azıcık içip de daha yok mu diye bakmak durumu olmadı; içti, kandı.
“O Allah’a hamd olsun ki beni yedirdi ve doyurdu; içirdi, suladı ve kandırdı diyerek hamd ederse…”
Harace min zünûbihî. “Günahlarından sıyrılır, çıkar.” Ke-yevmi veledethü ümmühû. “Anasının onu doğurduğu gündeki gibi çıkar.”
O gündeki gibi çıkmak ne demek?
O günde çocuğun günahı yok. Çünkü masum olarak doğdu, dünyaya geldi. O çocuğun günahı var mı? Yok.
Hristiyanlar; “Hz. İsa gelmiş, insanların aslî günahı varmış, o günahı affettirmek için kendisi cehenneme girmiş, çıkmış, o aslî günahın cezasını çekmiş.” diyorlar ki bir sürü yanlış şeyler; öyle şey yok. İslâm;
Küllü mevlûdin yûledü ale’l-fıtrati. “Her insan, tertemiz mü’min fıtratı üzere doğar.” diyor.
Hıristiyanlar; “Günahkâr olarak doğar.” diyorlar
Hayır! İnsan çocuk iken, sabi iken günahsızdır, masumdur, melek gibidir. Aklı başına geldikten, mükellef olduktan sonra şuuruyla yaptığı hatalarından dolayı defter-i amaline günahlar yazılır, yaptığı iyiliklerden dolayı sevaplar yazılır. “Anasından doğduğu gün gibi olur.” demekle de bunu gösteriyor. Anasından doğduğu gün nasıl günahı yoksa böyle diyen kimsenin de günahı yok olur. Kendisi günahlardan sıyrılır, çıkar, günahlar bir tarafta kalır, günahsız olur.
O hâlde bunu hatırımızda tutalım ya mânasını ya Arapçasını. Arapçasını yavaş yavaş öğrenirseniz, her gün bir iki kelime Arapça öğrenirseniz faydalı olur. Cennet lisanı, tatlı tatlı kelimelerini öğrenmiş olursunuz.
El-Hamdü li’llâhi’lllezî et’amenî ve eşbeanî ve sekânî ve ervânî.
Gayet kolay; kalemin olur da bir kâğıda yazarsan unutmazsın, çünkü büyükler; el-İlmü saydün ve’l-kitâbetü kaydün demişler.
Ne demek? “İlim bir av gibidir. Yazı onu bağlamak gibidir.”
Bir ceylan, bir kuş, sülün, karatavuk, keklik vesaire yakaladın; bacağından tutup bağlarsan bağlanır. Ceylan yakaladın, bağlarsan olur; bırakırsan ne olur? Kaçar gider. İlim de öyle. Yazarsan yanında kalır; otobüste, vapurda eline alırsın, defterini karıştırırsın “Hadis okunuyordu, böyle denmişti.” dersin, hatırında kalır.
Onun için kalemle kâğıtla gezmeli. Hele böyle hadis, tefsir, fıkıh okunan yerlere öyle deftersiz kitapsız gitmemeli, tavsiye ederim. İç cebinde kalemli bir defteriniz olsun ki hoşunuza giden bir hadis, ayet-i kerime meali, kelâm-ı kibar, büyük zatlardan birinin sözü veya bir dua veya herhangi bir ibretli hadise olduğunda defterinize yazarsınız, hikmet hazinesi birikir, hikmet dağarcığı olur. Böyle bir kâğıt, defter bulunsun. Tarih, numara koyarsınız; o defter dolunca “falanca tarihin hatırası” diye evinizin bir köşesine koyarsınız. Bazı insanlar böyle tertipli oluyor, tertipli olmak iyidir; Müslümana her şeyin güzeli yakışır.
El-Hamdü li’llâhi’lllezî et’amenî ve eşbeanî ve sekânî ve ervânî.
Konya’nın yetiştirmiş olduğu evliyadan birisinin hayatını okuyordum. Hocalarını anlatıyor. Bir hocası varmış; “Kitap bir defa okunur yahu, kitap bir defa okunur. Birkaç defa okumak olur mu? Bir okudu mu insanoğlu aklına yerleştirir. Tamam işte kitap bir defa okunur. Ne diye bir sürü okuyacaksın" dermiş. İnsan öyle günahsız olunca, aklını başka yere harcamayınca olur. Demek ki Allah da bazılarını kabiliyetli yaratıyor. Bir defa okuyunca hepsi hatırında kalıyor ki; “kitap iki defa, üç defa okunmaz” dermiş.
İmam Buhârî hazretleri milyonla hadis-i şerifi senetleriyle beraber ezbere biliyormuş.
Şimdi bu hadisi şerif yine yemekle ilgili ama çok değişik bir tarafından gösteriyor meseleyi can kulağıyla dinleyin. Men ekele lukmaten min harâmin. Sonuna kadar hadisi şerifi okuyacağım.
Men ekele lukmaten min harâmin lem-tukbel lehû salâtü erba’îne leyleten ve lem-tüsteceb lehû da’vetü erba’îne sabâhan ve küllü lahmin yünbitühü’l-harâmü fe’n-nârü evlâ bihî ve inne’l-lukmate’l-vâhidete mine’l-harâmi le-tünbitü’l-lahm.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Abdullah b. Mes’ûd radıyallah anh’ten rivayet edilmiş. Haram yemenin neticesinin ne olduğunu anlatan bir hadis-i şerif. Bunu hiç unutmayın, çok hatırınızda tutun. Temelsiz bina olmaz, köksüz ağaç olmaz. Tasavvufun, tarikatın, arifliğin, Allah’ın rızasını kazanmanın, marifete ermenin temeli, aslı, esası nedir?
“Helâl lokmadır. derler. Kitaplarımız böyle der; siz de duymuşsunuzdur. Bu işin aslı; helâl lokma yemektir.
Ne olur helal lokma yemezse insan? Haram lokma yerse ne olur?
Buyur cevabı; ne olacağını dinle:
Men ekele lukmaten min harâmin. “Kim ki haramdan bir lokma yerse.”
Lokma ne demek? “Ağız alacak kadar bir parça” demek.
Aldı, çiğnedi. Bir lokma... “Kim haramdan bir lokma yerse…”
Lem-tukbel lehû. “Kabul olmaz.” Salâtü erba’îne leyleten. “Kırk gecelik namazı.”
Bir lokma bir... "lukmaten" “Bir lokma haram yiyen kimsenin, kırk gecelik namazı kabul olmaz.”
Ve lem-tüsteceb lehû da’vetü erba’îne sabâhan. “Ve kırk sabahlık duası kabul olmaz.”
Kırk gecelik namazı kabul olmaz. Kırk sabahlık duası kabul olmaz.
Niye “kırk gecelik namaz” dedi; söyleyeceğim. Niye “kırk sabahlık dua” dedi; dilim döndüğünce söyleyeceğim. Önce hadisi tamamlayalım, sonra söyleyeceğim.
“Kırk gecelik namazı kabul olmaz, kırk sabahlık duası kabul olmaz.”
Ve küllü lahmin yünbitühü’l-harâmü. “Her bir et ki -insanın vücudundaki- onu haram bitirmiştir, haram hâsıl etmiştir. Fe’n-nârü evlâ bihî "cehennem layıktır ona.” Haramdan biten, büyüyen, hasıl olan ete cehennem daha layıktır.
Ve inne’l-lukmate’l-vâhidete mine’l-harâmi le-tünbitü’l-lahm
Bilin ki bir haram lokma, yanacak bir et hâsıl eder. O zaman insana ne olacak? O etin yanması için insan ne yapacak? Etini koparıp da mı cehenneme atacaklar?
Hayır, “O lokmadan hâsıl olan o et cehennemde yansın.” diye paldır kültür toptan cehenneme gidecek.
Peygamber Efendimiz bir hadisi şerifinde buyurmuş ki sallallahu aleyhi ve sellem; “Aman cehenneme düşmemeye bakın! Cehenneme bir düşmeye görün, ahkâben orada kalırsınız.” buyuruyor.
“Ahkâben nedir ya Resûlallah?” Hukublarca kalır.
Hukub ne demek?
“Bir hukub yetmiş küsur sene” demektir. Yetmiş küsur sene; her sene 360 günden şu kadar gün eder. Ve Allah indinde ahiret günlerinden bir tanesi dünyanın bir senesi gibidir. Demek ki en hafif yanacak olan milyonlarca sene yanacak. "Girip de çıkacağım. Hemen düştüm hop çıktım." Milyonlarca sene kalıp öyle çıkacak. Düşmeye göreceksin. Eğer cehennemin o âsilerine yedirtilen zakkum ağaçlarından bir damla dünya denizlerine damlasaydı hepsini acılaştırırdı. Dünyanın denizlerinin apacı olmasına sebep olurdu.
Bir lokma zakkum yiyen insanın hâli nasıl olacak?
Zakkum yiyecek, içi parçalanacak, yanacak; ondan sonra kaynar su içecek, irin içecek. Cehennemin azaplarının tarifi mümkün değil. Allah bizi cehennemden halâs olan bahtiyarlardan eylesin.
Hadis-i şerifin aslı, esası neymiş?
Bizi helâl lokma yemeğe teşvik ediyor. Peygamber Efendimiz; haram lokmanın ne kadar büyük bir fecaate sebep olduğunu anlatıyor.
Efendimiz ne buyurmuş? “Kim haramdan bir lokma yerse onun kırk gecelik namazı kabul olmaz.”
Gece namazı makbuldür, kıymetlidir.
Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz;
“Benim mescidimde kılınan namaz, başka yerde kılınan namazdan bin kat daha sevaplıdır.” buyurmuş.
Mescid-i Haram, Mekke’deki Beytullah’ın olduğu yer müstesna; orası yüz bin mislidir. Burada -İstanbul’da- namaz kılıyorsun; orada, Mekke-i Mükerreme’de Beytullah’da kılınan namaz yüz bin misli daha sevap.
"Buyur ya Resulallah" “Geceleyin kılınan iki rekât namazdır.” Buyurmuş.
Uykuyu bölüyorsun ya. Bölebilirse insan. Geç yatıyor, konuşuyor, görüşüyor, televizyon seyrediyor, gece kalkamıyor ya kıyamet gününde onun ahları vahları göklere çıkacak. Geceleyin kalksa iki rekât namaz kılsa baksa ne kadar büyük sevap. Onun için geceleri çok kıymetlidir, duaların kabul olduğu zamandır.
Rek'atâni minel-leyli hayrun mined-dünya ve mâ fîhâ
“Geceleyin kılınan iki rekât namaz; dünyada ve dünyanın üzerinde bulunan her şeyden daha kıymetlidir.”
Geceleyin herkes yattı. Hanım uyudu, çocuklar uyudu veya bekarsan annen uyudu baban uyudu odada yalnızsın, seccadeyi yayıyorsun, abdest alıyorsun, ağlasan kimse duymaz hıçkırığını, yalvarsan kimse bilmez halini. Mevlâ’n ile baş başa orada yalvarıyorsun, yakarıyorsun, günahlarına gözyaşı döküyorsun. Cehennemin ateşini başka hiçbir şey söndürmezmiş; insanın gözyaşı, bu âşıkların tevbekârların geceleri “ah” eden, istiğfar edenlerin gözyaşı birazcık dökülüverdi mi işte o cehennem ateşini söndürürmüş. İksir gibi…
İşte o kırk gecelik namazı kabul olmuyor.
İnsan der ki “Hadis-i şeriflerde duydum. Hoca da camide söyledi. Gece namazı dünyada ve dünyanın içinde bulunan her şeyden daha hayırlıymış; Allah-u Teâlâ hazretleri kullarına seslenir, nida edermiş; “Yok mu kullarım içinde bana tevbe istiğfar eden; tevbesini kabul ederim.” Dermiş. Bunu böyle söylediler acaba hadis sahih değil mi, niye ben böyle tevbe ettim de istediğim olmadı!”
İşte cevabı; neden olmadığını anladın mı?
Hadisin bir tanesini bilmekle olmuyor ki. Yarım doktor insanı candan edermiş; bir tane hadis bilmekle olmaz ki. Hepsini bileceksin. Evet, gece namazı kıymetlidir ama helâl lokma yemek şartıyla.
Haram lokma yerse ne oluyor? O gecenin duasının, namazının kabul olmama durumu oluyor; kırk gecelik namazı kabul olmuyor.
Eyvah! İşi, aklı, fikri, yediği içtiği haram olanın hâli ne olacak?
Sabahtan akşama haram yemiş insanın hâli ne olacak?
O Allah’a iftira eder, ayetlere iftira eder. “Allah-u Teâlâ güya Kur’ân-ı Kerîm’de buyurmuş ki;
Üd’ûnî estecib leküm. “Bana dua edin; ben duanıza icabet edeyim.”
“Bak dua ediyorum, Mercedes istedim, kapıma gelmedi.” der.
Helâl lokma yeseydin, gelirdi. Helâl lokma yeseydin ertesi gün kapının zili çalardı; “Al sana Mercedes getirdik.” derdi.
Kâdir mi Allah-u Teâlâ?
Daha fazlasına kâdir ama dinimizin inceliklerini, öbür taraflarını bilmiyoruz ki. Helâl lokma yiyeceksin, haram yemeyeceksin, rüşvet yemeyeceksin, hırsızlık yapmayacaksın, aldatmayacaksın, başkasının malını cebine sokmayacaksın. Başkasının namına gelen şeyi “o yok” diye sok cebine, al kaçır öbür tarafa, yok! Tarlasını al, bahçesinden kopar; bunlar olmamalı.
Hani büyüklerimizden birisi, -ismini söylemeyelim- dere kenarında ders çalışıyormuş da derenin üstünden kıpkırmızı bir elma yüzüp aşağıya doğru gidiyormuş. Uzanmış, elmayı almış, “hart” diye ısırmış, sonra düşünmüş: “Evet, ben bunu dereden aldım ama benim değil. Ben bunu nasıl ısırırım? Olmadı bu.” demiş. Elma elinde dere boyunca gitmeye başlamış; “Acaba hangi elma dalı derenin üstüne sarktı da buraya o elma düştü?” diye aramış, taramış, elma ağacını bulmuş. Tarlanın sahibini soruşturup bulmuş. Filanca adam. Ona gitmiş demiş ki:
“Efendi ben bir hata işledim.”
“Ne işledin?”
“Senin elmalarından bir elma ısırdım.”
“Nasıl ısırdın?”
“Derenin kenarında ilim öğrenmek için ders çalışıyordum. Baktım bir kırmızı elma; ısırdım. Sonradan aklıma geldi, hakkını helâl et.”
Adam şöyle bir bakmış;
“Allah Allah! Ne biçim insanlar var. Elma da elinde, ısırmış; koparmış da değil.” Bir diş batırdı diye.
Anlamış çok kıymetli bir insan olduğunu, nazlanmış:
“Hakkımı helâl etmem, şartım var.” demiş.
“Etme eyleme, ne yapmak lazımsa yapayım; kulun olayım, kölen olayım.”
“Benim kör, topal, sağır, şu kusurda, bu kusurda bir kızım var, evde kaldı. Onunla nikâhlanırsan bağışlarım; o zaman sana hakkımı helâl ederim.”
Hakkı ahirete bırakmayacak. Helalleşecek yani. Razı olmuş, düğün yapılmış, ardından dünya güzeli bir kızı getirmişler. Gitmiş kayınpederini bulmuş;
“Sen bana ‘kör, topal, dilsiz’ dedin; karşıma dünya güzeli bir kız geldi.”
“Evladım, o senin helâlindir. Ben ona hiç haram göstermedim öyle yetiştirdim, ‘kör’ deyişim ondandır. Hiç haram söz duymadı kulakları öyle pırlanta gibi, ‘sağır’ dediğim ondandır. ‘Kötürüm’ dedim hiç yasak yere gitmedi, ‘çolak’ dedim hiç harama el uzatmadı. Ben onu inci tanesi gibi sedefin içinde yetiştirir gibi yetiştirdim. O senin zevcendir, helâl olsun. Sana şaka yaptım, hadi evlenin.” demiş. Onunla evlenmiş de büyük alimler dünyaya gelmiş.
Acaba böyle oldu mu olmadı mı ne bileyim ben, Allah bilir. Kitaplar böyle yazıyor ama bizim büyüklerimize bu terbiye verildi. Biz bu terbiyeyle büyüdük, çocuklarımız böyle olsun, biz de böyle yapalım, yakın zamana kadar bu idealle büyüdük, başkasının malına tenezzül etmedik, aç kaldık, ağladık, elimizi harama uzatmadık.
Pehlivan gibiydik, kolumuzu on kişi kıvıramazdı; kimsenin görmediği yerde harama yine elimizi uzatmadık; öyle yetiştik. Sonra bir devir geldi, bir hava esti, baktık ki Batılılar bizden daha medenî, biraz daha âleti edevatı var. Dünyanın öbür tarafını, beri tarafını almışlar, zenginleşmişler vesaire. Teknolojilerini alıp onları geçmemiz gerekirken tekniğini bir tarafa bıraktık; huyunu aldık. Bunlar bizim için değildir.
Biz Allah’ın insanlara numune diye çıkardığı ümmettik.
Küntüm hayra ümmetin uhricet li’n-nâsi.
Ayeti kerimede sabit. Numune ümmettik biz, numuneliğimizi bilmedik de kötüleri numune almaya kalktık, huyumuz değişti.
Ne oldu? Kırk gecelik namaz kabul olmaz, kırk sabahlık dua kabul olmaz. Evlatlar ahmak yetişir. Haram lokma yerse ne olur? Evlatlar zalim, söz dinlemez yetişir. Babasını döven, anasını döven, arkadaşını öldüren kimseler yetişir.
“Sebebini bilemiyoruz.”
Bilemezsin ki bu kâinatın sahibine âsi olduğunda Allah ceza veriyor.
Ve yüzîka ba’düküm be’se ba’d. “Bazısının suçunu, kabahatinin cezasını başkasına, ötekine tattırmak için aranıza böyle ihtilaflar çıkaran O’dur.”
Neden o bana düşman, niye çekişiyor, niye saldırıyor?
Allah birbiriyle terbiye ediyor. Biz şu mülkün sahibi olan Allah’ın emirlerini tutmadık, asi olduk Allah cezalandırıyor, hâlâ bilemiyoruz. Bir taraftan şamar geliyor, bir dönüyoruz o tarafa, yine farkında değiliz. Bir tokat daha yiyoruz bu tarafa dönüyoruz yine farkında değiliz. Hâlâ şamarın nereden geldiğinin farkında değiliz. Allah’ın yolunu bıraktık, Allah’ın kulluğunu bıraktık. Hepsi evliyaydı."
Hadi bakalım içinizde yıkanmamış varsa bir kenara ayrılsın" dediği zaman Fatih'in ordusundan bir kişi çıkmadı. Hepsi abdestli namazlı insanlardı. Hepsi Allah'ın veli kullarıydı. “29 gün bu şehri kuşattık, hâlâ fetholunmuyor. Ordunun içinde abdestsizler varsa kenara ayrılsınlar.” dedi Fatih. “Gönül rızası içinde müsaade ediyorum, memleketine gitsin.” dediğinde hiç kimse çıkmadı. Her şeyi Allah rızası için yapıyorlardı, Allah veriyordu. Güya “Akıllılık edip dünyayı kazanacağız.” diye, Allah rızasından ayrıldılar, Allah vermemeye başladı. Bakın ne sıkıntılar çekilmeye başlandı; hâlâ anlamıyor.
Kırk gecelik namazı kabul olmaz; o namazların kabul olduğu seherlerin kıymeti sıfıra eriyor.
Haram lokmadan sabahleyin de dualar kabul olmaz. Sabahleyin kalkıyoruz, sabah namazını kılıyoruz, cemaatten sonra oturuyoruz Evrâd-ı Şerif’i okuyoruz, Kur’ân-ı Kerîm ayetlerinden dualar okuyoruz; Allah bunları kabul etmişse tamam, uçacağız ama lokma haram ise bir faydası yok.
Peygamber Efendimiz; “Eğer bir kimse haram lokma ile haccetmişse lebbeyk Allâhümme lebbeyk, diye bağırdığı zaman ‘Yâ Rabbi! Emrindeyim, fermanına münkad olmuşum, buyruğunu tutmuşum, ne buyurursan emreyle yapayım, buyur!’ diye lebbeyk çektiği zaman Allahu Teâlâ; Lâ lebbeyke ve lâ sa’deyk, ‘Bu sözünün aslı esası yok!’ diye hitâb-ı itâb ile cevap verir.” buyuruyor haram lokma ile haccedene.
Demek ki aslı, esası, kökü, astarı helâl olmak. İşi kökünden düzeltelim. Temelinden düzeltmedikten sonra duvarın çatlağını kapatmışsın, kıymeti yok. Yıkılacak o duvar, başka çare yok. Bugün düzeltsek, bugünden itibaren helal lokma yemeye başlasak... Bir kusurumuz varsa kırk gün geçecek. Sabredelim bakalım. Onun için bakın dedelerimiz kırk gün ibadete çekilirlermiş, girerlermiş, oruç tutarlarmış. Kırk gün ibadet.
Niye otuz gün değil, niye yirmi gün değil, niye kırk gün?
Sebebi var. Onlar bu hadisleri bizden önce okudular, biliyorlar, kitaplarında yazmışlar.
Sen kırk gün duracaksın, helal lokma ile bitmiş ete dönecek bu etler.
“Kim Allah rızası için kırk gün ibadete yönelirse onun gönlünden diline hikmet pınarları akmaya başlar.” diyor.
Lokmayı helâlleştireceğiz, helâl lokmaya dikkat edeceğiz, kırk gün de sabredeceğiz; ondan sonra yapılan ibadet kabul olmaya başlayacak. Allah bize akıl versin, sabır versin, helâl yemeyi nasip etsin. Haramı istesek de Allah bizi haramdan uzak etsin. Nefsimiz arzu etse bile Allah-u Teâlâ harama bulaştırmasın.
07.07.1985 -
Faziletli Dua ve
07.07.1985 -
Faziletli Dua ve
