Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn.Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men akara behîmeten zehebe rubu'a ecrihî ve men haraka nahlen ev harraka nahlen zehebe rubu'a ecrihî ve men ğaşşâ şerîken zehebe rubu'u ecrihî ve men asâ imâmehû zehebe ecruhû küllühû.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Deylemî'nin Müsnedü'l-Firdevs'inde kaydedilmiş, Beyhakî'de de geçen bir hadîs-i şeriftir; Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
Men akara behîmeten zehebe rubu'û ecrihî. "Her kim bir hayvanı yaralarsa ecrinin, sevabının dörtte biri gider." Ve men harraka nahle zehebe rubu'û ecrihî. "Her kim bir hurma arazisini yakarsa, ecr-i sevabının dörtte biri gider." Ve men ğaşşe şerîken zehebe rubu'û ecrihî. "Kim bir ortağa atlatmaca yaparsa ecrinin dörtte biri gider." Ve men afâ imâmehû zehebe ecruhû küllüh. "Her kim imamına âsi gelirse, bütün sevabı gider!"
Akara: Bir hayvanın ayaklarını kesip onu yere düşürmek, demek.
Ayağı üstünde duruyor, yürüyebiliyor ya; hayvanın ayaklarına kılıcı bıçağı vurursan, yere düşer, yürüyemez, işe yaramaz hale gelir. Atın üstünde cihat yapıyorsa, bu sefer oraya buraya çevik hareket etmesine yardımcı olan bir vasıtadan mahrum kalmış olur. Onun için savaşlarda hayvana süvarisi düşsün diye ok atıp kılıç vurmak yapıyorlardı.
Bu kelime Arapça'da umumi olarak "kurban etmek, kesmek" mânasına da kullanılıyor. Deveyi, diğer hayvanları kurban etmek kesmek mânasına geçiyor.
"Kim bir hayvanı keserse, ecrinin dörtte biri gider."
Demek ki ecirli bir iş yapmakta iken insan böyle bir iş yaparsa o sevabının bir kısmı gidiyor, kayboluyor. Mesela orduyla beraber harbe çıkmış gidiyor ama İslâm'a göre harbin de adabı var. Harpte karşı tarafa denilecek ki:
Bizim harp adabımız öyledir. Erkeklerden kim zulmü bizzat yürütürse onlarla savaşılır, belli bir adabı var.
Bir masum hayvancağıza vurup yaralar keserse -cihada gidiyor, ecir alacaktı- o zaman ecrinin dörtte biri gider; bu mânaya olabilir. Veyahut daha başka bir yolla da olabilir.
Akara'dan maksat "müsle yapmak, işkence yapmak" mânasına geliyor.
Eskiden harp esirlerini aldıkları zaman; kulaklarını keserlermiş, burunlarını, dudaklarını keserlermiş; işkence yapıyorlar, öyle âdet de varmış; bu da yasak! Hayvana da böyle yapılsa bu da doğru değil, demek ki dörtte bir ecri gidiyor.
O halde Müslüman savaşırken bile asil, mecburiyet tahtında savaştığını biliyor. Evet, asıl olan savaşmamaktır, dostluktur, kardeşliktir ama ne yapsın ki öbür taraf ordu çekmiş, üstüne gelmiş, mecbur savaşacak!
Biz Bulgarlara bir şey yapmadık. Şimdi yapmadık da istila ettiğimiz zaman bile yapmadık; kiliselerini bıraktık, çiftliklerini bıraktık, kendileri vergi verdiği takdirde serbest bıraktık. Yedi asır idaremizde kaldılar, ondan sonra da çekilince yine ayakta durdular. Hiçbir şey yapmadık; o zaman da elimizde iktidar, güç varken de yapmadık. Bizim adabımız, usulümüz, insanlığımız böyle. Savaşta bile başka türlü! Bizim askerlerimiz geçtiği yerde üzümü koparttığı zaman üzümün bedelini asmanın kütüğüne bağlayacak kadar disiplinli olmuşlar ve her işi Allah rızası için yapmışlar. Biliyorlar ki canı almak doğru bir şey değil ama ne yapsın ki zulüm öldürmekten de önemli! Yeryüzü fesada uğruyor, o daha da fena, nizamın bozulması daha fena! Mecburiyet oluyor.
Biz de istiyoruz insanlar hep kardeş olsa, hiç birbirlerini üzmese ama koskoca bir ordu besliyoruz. Hazır ol cenge eğer ister isen sulh u salâh demişler. Biz cenge hazır oluruz, cenk bizim düğünümüz bayramımız gibidir. Biz cenge davullarla gideriz, korkmayız. Ölümden de korkmayız. Dünyada ne bulduk ki ölümden kaçılsın! Çok şey bulduk, Allah'ın nimetlerini, hamd-u senalar olsun. Âhiret çok daha güzel, biz buraya aldanır mıyız?
Bir gül bahçesine girercesine gideriz ama hep usule riayet ederiz, zulmetmeyiz, haksızlık etmeyiz! Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerifte:
"Eğer bir hayvancağıza bile işkence yaparsanız ecrinizden eksilir, ecrinizin dörtte biri gider." diyor.
Demek ki hayvanı bile düşüneceğiz. Karıncayı alır bacaklarını kopartır, sineği alır kanatlarını yolar, işkence yapar… Bazı insanlar böyle tabiatlıdır. Gördüğü yerde hayvanı ezer. Doğru değil!
Benim Suudi Arabistan'da Müslüman kardeşlerim var:
"Hocam, sinekler ölsün diye mecburen sheltox sıkıyoruz, saatlerce yere sırt üstü yatıyorlar, tekmeleniyorlar; günah oluyor mu?" diyor; ona üzülüyor.
Küllü mudirrin muktel. "Her zararlı şey öldürülür!"
Akrep, yılan, çıyan öldürülür ama bak Müslümanın kalbine ki onun da canı var yazık diye sineğin tekmelemesinden bile üzülüyor.
Peygamber Efendimiz'e gelmişler, demişler ki:
"Yâ Resûlallah, -Suudi Arabistan'da su kıt- bir kuyum var, devem suyu içsin diye havuzuna suyu çekiyorum, zar zor çıkartıyorum. Sahipsiz başıboş bırakılmış ihtiyar, topal, hasta, uyuz develer de geliyorlar su içmek istiyorlar, ne yapayım?" Peygamber Efendimiz:
"Onlara da su ver, onun da ciğeri var!" buyurmuş.
Susuzluk, canı su istemek ne demek; Müslüman bunları düşünüyor. Keşke yeryüzünde cümle cihan Müslüman olsa! Yeryüzünün nizamı İslâm'dadır ama insanlar bilmiyor da uğraşıyorlar. Hasta kendisine gelen ilacı elinin tersiyle itmeye çalışıyor, dökmeye çalışıyor.
Demek ki işkence yok, hayvana hem harp yolunda hem de sulhta!
Ne diye işkence yapıyorsun?
"Hocam şimdi seni yakaladım, o halde niye kurban kesiyoruz?"
İslâm realist, tabii bir dindir. Allah-u Teâlâ hazretleri bizi eşref-i mahlûkat olarak yaratmış. Yerleri gökleri bizim emrimize vermiş, hayvanları da bizim istifademiz için yaratmış. Bize de yiyebilirsiniz, binebilirsiniz diye müsaade etmiş. Müsaadesi olmasaydı binmezdik, yemezdik ama müsaadesi olduğu için belli ölçülerde yiyoruz. Zaten Cümle cihan da yiyor, realite böyle! İnsanoğlunun yaradılışı, tabiatı icabı yemesi lazım. Ya otu keseceğiz, ot da canlı; ya da ötekisini, belli bir ölçüde yiyeceğiz. Müsaade edildiği zaman... Mülkün sahibi müsaade etmiş, kimse bir şey diyemez. Müsaade ettiği şekilde, o kadar yaparız, fazlasını yapmayız. Edepli insanız, söz dinleriz, emre uyarız.
Ve men harraka nahlen zehebe rubu'û ecrihî.
Bir de harpte bağ bahçe yıkarlar, yakarlar, tahrip ederler. Ordu yürürken yaka yıka gider. Eski tarihlerde okuyoruz: Ordu bir yerden geçiyor, harabeye döndürüp öyle gidiyor. Bir şehre geliyor, o şehir çöküyor 15-20 km, 6-7 km ilerisinde yeniden başka bir şehir kuruluyor. O kadar ezip geçiyor. Çok büyük zulüm, ağaçlar yakılıyor vs.… Bu da yapılmaz. Ama İslâm hukukunda kaideleri var, sebepleri var; her şey eli kolu bağlı tutulup da Müslümanı kıpırdayamaz hale getirmek tarzında değildir.
Mâ kata'tum min lînetin ev teraktumûhâ kâ'imeten fe bi-izni'llâh.
Burada, harbin başarılması için zarurî ise o zaman harp tedbiri olarak yapılır. Düşman onunla çökertilecekse o zaman yapılır da keyfî yapılmaz, mânası var.
Ve men ğaşşe şerîken Kim bir ortağı aldatırsa...
Ğaşşe: "Aldatmak, katıştırmak, bir şeye bir şey karıştırmak, bozmak" demek.
Allah-u Teâlâ hazretleri:
"Bir insan bir kimseyle bir ortaklık kursa üçüncü ortak ben olurum." buyuruyor
Bana gelip soruyorlar:
"Hocam, filanca arkadaşlarla bir şirket kuracağız."
"Al 10 lira ben de ortağım." diyorum.
10 liradan ne olacak ama bereket var, Allah-u Teâlâ da ortağımız.
Ne demek? İki Müslüman bir araya gelirse, müşterek iş yaparsa ne âlâ! O zaman Türkiye'de bütün Müslümanların ortaklıklar halinde iş yapması lazım.
Nerede?..
Kardeş kardeşle geçinemiyor, o da ayrı bir edep eksikliği! İslâm bilinmeyince çöküyor. Aileler de çöküyor, kardeşlikler de cemiyetler de çöküyor. Yoksa dünyanın en büyük şirketlerini bizim kurmamız lazım.
Bize sermaye mi yok, biz ondan bundan sermaye mi ararız? Var ama sermayeyi harekete getiremiyoruz. Kadınlarımızın bileziklerini çıkartsak Amerika'yı satın alırız! Sigara paralarını bir yere yığsak her gün bir fabrika kurarız! Duman ediyoruz da yapmıyoruz. Edep eksikliği, ruh, kalp, mesuliyet duygusu eksikliği; bunları öğreten kaynaklar eksik, İslâm eksik!
Ortağın kendisi olmasa bile Allah var ya; ortağı da aldatmaca, kandırmaca yok.
"Görmedi, şimdi tam müşteri geldi, ortak da namaza gitmişti, bunu cebime koyayım, kasaya koymayayım…"
Allah görmüyor mu? Görüyor.
Hayrı görür müsün? Hayır görmezsin, onun mutlaka cezasını çeker.
"Hocam cebime parayı koydum kimse de anlamadı."
Allah onun cezasını sonra çıkartır. Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste. Fitil fitil çıkar, aheste aheste çıkar, dumanın göklere süzüle süzüle, çıka çıka yanarsın. Âhirete inanmıyor musun, Allah-u Teâlâ hazretlerinin her şeyi gördüğünü bilmiyor musun? Allah-u Teâlâ hazretlerinin Rahîm olduğunu biliyorsun, Rahmân olduğunu biliyorsun, hoşuna giden sıfatları olduğunu biliyorsun da Azîz-i züntikâm olduğunu duymadın mı? İntikam alıcı olduğunu, zalimden intikam aldığını da bilmiyor musun? Hangi zalim iflah olmuş? Bilmiyor; şeytana, nefse uyuyor, o hatayı yapıyor, sonra mahvoluyor. Onun için ortağı aldatmaca da yok. İnsanın ortağı, yol arkadaşı olabilir. Yemeğin fazlasını, kendisine güzel tarafını ayırır; o da aldatmacadır. Dükkân ortaklığı olur, mirasta ortaklık olur.
"O görmeden şu kadarını ayırayım..."
Her ne şekilde olursa olsun ecri gidiyor.
Ve men asâ imâmehû. "Kim imamına âsi olursa hiç ecri kalmaz, tamamı gider."
Bu nasıl imam? Arapçada imam sözcüğü şimdiki gibi aşağılara düşmüş değildi!
İmam, "önder, bir kavmin önünde olan kimse" demektir. Namazda da önde olan kimse namazı kıldırıyor. O da bu topluluğun en şereflisi olacak olduğu için önde bulunacak, o bakımdan imam adını almış. Şimdi; "İmam Efendi şuraya kalk, oku şunu al paranı, o kadar konuş..." gibi bir eda ile muamele ediyorlar. Şimdi eda böyle! İmam mesela devletin reisi, imamdır; bir kabilenin başkanı, imamdır veyahut bir topluluğun lideri, imamdır. O lidere, öndere, başkana, o grubun yöneticisine âsi olursa eğer savaşta ise savaşa gittikleri halde komutana âsi olursa ecir filan kalmaz. İtaat edeceğiz!
Bak Tarık b. Ziyad ne yaptı; 10-12 bin kişi ordusuyla İspanya'ya, geçince emir verdi:
"Gemileri yakın!"
Yakılır mı, gemiler geriye dönmekte de lazım olur!
Ama emretti, yaktılar. O da bir düşündüğü var. Komutan bazen bir başka türlü bir şey de emredebilir.
Müslümanların liderleri alimlerdir, mürşitlerdir, mürebbilerdir; söz onlarındır. Onlara da âsi olduğu zaman iş asıl tam o tarzda oluyor. Şöyle namaz kıldım, böyle oruç tuttum… diye ortalıkta istediği kadar dolaşsın; ecri sevabı kalmaz. Ama bütün bunlardan anlaşılıyor ki İslâm disiplin dinidir, intizam, merhamet dinidir. Her şeyin bir ölçüsü esası vardır.
Hayvan işkenceye tâbi tutulmayacak; ağaçlar yakılmayacak, ateşe verilmeyecek; ortak yol arkadaşı veyahut ticaret arkadaşı aldatılmayacak; reise âsi olunmayacak. İş disiplin içinde yürüyecek!
"Ben bu kadar namaz kıldım." deme, ecrini muhafaza edebildin mi edemedin mi ona bak! "Şu kadar Kur'ân okudum, şu kadar hacca gittim…" deme; bakalım muhafaza oldu mu? Elde edilen şeyin hıfzı, korunması zordur!
Allah Teâlâ hazretleri bizi sevdiği edepli, zarif, ârif kullardan eylesin. Her yaptığı şeyi ârifâne yapmayı nasip etsin. Ecrini, sevabını şaşkınlıkla, ahmaklıkla elden kaçıranlardan eylemesin.
Muâz b. Cebel'den radıyallahu anh'ten bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Men allaka, fî mescidin kındılen sallâ aleyhi seb'ûne elfe melekin, hattâ yentefi'e zâlike "Her kim ki mescitlerden birisine bir kandil asarsa yetmiş bin melek o astığı kandilin yağı yakıtı bitip de sönünceye kadar yetmiş bin melek ona dua eder."
Bu neyi gösteriyor? Önce oraya kandil asmanın sevabını gösteriyor, sonra mescitlerin ne kadar önemli olduğunu ve mescitlerde toplanma yeri olduğu için Müslümanların topluluğunun birliğinin beraberliğinin ne kadar mühim olduğunu gösteriyor. Mescitler Müslümanların ibadet ettiği, toplandığı bir yer olarak o kadar sevaplı o kadar sevaplı ki; oraya bir kandil asana bile o kandil yanık olduğu müddetçe yetmiş bin melek dua ediyor.
Onun için işte sevap, işte yapılacak iş, işte benden söylemek! İçinizde öyle babayiğitler var ki tek başına yapar ama ötekiler de versin! Kimisinin parası kimisinin duası; hepsi birleşsin. Belli olmaz... Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Harbe giderken aranızda fukarâyı, zuafâyı da alın!"
Zayıf; yürüyemez, hasta, çelimsiz; bir düşman gelse, üç tanesi bir şey etmez…
İnnemâ tunsarûne ve turzakûne bi-du'afâikum. "Siz içinizdeki o zayıf mazlumların hürmetine nusrete, zafere ve rızka mazhar olursunuz."
Senin beğenmediğin o boynu bükükler, gözü yaşlılar, düşman itiverse üfleyiverse düşecek olanlar; onlar da lazım. Onun orda bulunması duası hürmetine, belki Allah o zaferi verecek.
Hoşuma gitti, Allah razı olsun; talebe kardeşim getirmiş bir şey vermiş. Alışsın! Kendisinin on lirası varken bir lirasını çıkartıp vermeyi öğrenmeyen insan milyonlara gark olduğu zaman da veremez! Çocuğunuza para verin, sağa sola vermeye, israf etmeden hayra vermeye alıştırın. Gözü yaşlı öteki kardeşi de sevindirmeye alıştırın: "Hadi ona da şeker al, ona da ver…" demeye alıştırın, cömertliği de öğretin.
Cömertliği bilmiyor. Bu paralar mirasçılarına kalacak; biraz hayır yap da âhirette sana gelsin. Hayır yaparsan âhirette senin yanına gelecek, bırakırsan mirasçılara kalacak! Mirasçılara da kalsın ama sen hayrını hasenatını yap, gözünü aç.
"Ben vasiyet edeceğim, ben öldükten sonra yapsınlar etsinler..."
Geçmiş ola! Tam ölüm yatağına yatmış:
"Filanca yerdeki tarlam falancanın olsun, filanca bağım şunun olsun…"
Zaten onun! Sen "Onun değil." de bakalım ne olacak? Hiçbir şey değişmez!
"Efendim ben mirasçılarımdan rica ediyorum; hiç miras almasınlar, hepsini hayra sarf edeceğim."
Dediğini yaptıramazsın! Öbür tarafın yapmamaya da hakkı var. Öyle berikinin tam salahiyeti yok, işte bu iş böyle! Hayır yaparsan; gözün görürken, elin tutarken, aklın sıhhatle çalışırken düşüne taşına yap. Evladına da hayrını yap; ona da ev alıver, bakıver, hediye ver, şöyle yap. Kendi âhiretine de hazırla!
"Hocam, sen benim sıcak paracıklarımı tatlı dilinle cüzdanımdan aldırtacaksın."
Peygamber Efendimiz; "Gökte iki tane melek vardır: Allâhümme a'ti munfiken halefan ve a'ti munfiken telefâ. 'Yâ Rabbi, infak edene sen halefini ver, parasının yerine yenisi gelsin. Tutup vermeyenin malını da telef eyle yâ Rabbi.' diye dua ederler. " Öyle olur; cimrilik edenin elinden gider, ötekisi arkadan gelir.
Bundan seneler önce oluyor. Bir hacı kardeşimizin küçücük bir dükkânı var. Dükkânına gitmişler, demişler ki:
"Fukara talebeler okusun diye hayır topluyoruz."
"Siz piyasayı dolaşın da bana sonra gelin."
Sonra gitmişler. Piyasadan 500 lira veren olmuş, 1000 lira veren olmuş, herkes birazcık bir şeyler veriyor. Bunu da az bir şey verecek diye tahmin etmişler. Çünkü koca koca mağazalara girmişler, oralardan az az para alınca bu zâtın yanına gelince "Acaba ne verecek?.." filan derken çıkartmış, 8-10 sene öncenin parasıyla 50 bin lira para vermiş! Şaşırmışlar. Hem de:
"Alın şu parayı, inşaallah önümüzdeki sene daha çok vereceğim." demiş. Önündeki senenin de niyetini şimdiden gönlüne koyuyor. Ne güzel, ölürse vermiş gibi Allah ecir yazar. Çünkü ameller niyetlere göre, niyet etti.
Anlatan -adını, adresini verebilirim, ötekisini de biliyorum- hacı kardeşim:
"Bir dahaki sene gittik, 200 bin lira para verdi." diyor.
50 bin lira, çok vermiş, o adam parasız kalmaz mıydı? Kalmamış da Allah bir dahaki sene iki yüz bin lira verecek duruma getirmiş. Ondan sonraki sene veyahut aradan belki bir-iki sene geçmiştir; bana bu hadiseyi anlattıkları sene 20 milyon lira bir yere vermişti, 2 milyon lira bir yere vermişti.
Hadîs-i şerîf doğru muymuş, değil miymiş? Doğruymuş. İnfak edene Allah halef veriyormuş. O, gözle görülmez ama ibretle bakarsan ibret gözüyle görünür. İnkâr gözüyle görünmez, ibret gözüyle, gönül gözüyle görünür. O zaman anlarsın.
Men alime enne'llâhe rabbuhû ve ennî nebiyyuhû mûkinen min kalbihî harrame'llâhu lahmehû ale'n-nâr.
Bu hadîs-i şerîf Abdullah b. Ömer radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Her kim ki Allah'ın onun Rabbi olduğunu bilirse, benim-Hz. Muhammed- onun peygamberi olduğumu bilirse…"
Nasıl bilirse? Mûkinen min kalbihî. "Kalbinde tereddütsüz bir iman ile inanç ile biliyor."
Şek yok! Peygamber Efendimiz hakkında şöyle düşünenler böyle düşünenler var ya; şair demişler, çok zeki adamdı diyorlar...
Güya methediyor ama küfre düşüyor. "Çok zeki adamdı da ondan böyle..."
Hayır ne zekâdan ne şairlikten ne şundan ne bundan; Allah'ın hak peygamberiydi!
Allah'ın rab olduğunu bilmek.
Rab ne demek? Rab; ribâ kelimesi ile aynı kökten "geliştiren, büyüten, çoğaltan" demek.
Biz neydik? Hiç!
Sen neydin, ben neydim? Hiç, küçücük bir zerre! Allah Allah, subhanallah; Allah-u Teâlâ hazretleri bizi bebek yaptı. Anamıza babamıza şefkat, merhamet verdi, onlara bizi büyüttürdü.
Biz o zaman bir şey yapabilir miydik? Ne gıdamızı temin edebilirdik ne hayatımızı sürdürebilirdik. Bıraksalardı biz ölürdük. Allah onlara baktırttı, beslettirdi; ana sütüyle, baba malıyla beslettirdi. Büyüdük sonra güçlü kuvvetli olduk.
Şimdi mün'îm-i hakikîyi inkâr edersek yakışır mı?
Beni bu hale getiren, besleyen, büyüten, bana akıl, fikir veren, güç, kuvvet veren, iman, İslâm veren, bana bu haysiyeti, şerefi veren Rabbim Allah! Hz. Muhammed onun hak elçisi, onun peygamberi. Allah onu peygamber olarak gönderdi. Zekâsı ayrı; zeki, zekilerin zekisi. Ahlâkı ayrı güzel, ahlâklı bir insan! Kendiliğinden iş yapmış değil, Allah'ın elçisi vahiy getirdi. Allah'ın emrini, vahyini bize tebliğ etti. Bu zekâ meselesi değil! Allah'ın buyruğunu bize getirdi.
Hiç tereddütsüz olarak bunu biliyor musun? Biliyorsan;
Harrame'llâhu lahmehû 'alâ'n-nâr. "Böyle bilen kimsenin etini Allah cehenneme haram kılar."
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi bu imandan ayırmasın, bunu muhafaza etmek nasip etsin. Son nefeste iman-ı kâmil ile, mü'min-i kâmil olarak göçmeyi nasip etsin. İş sonunda belli olacak. Şu anda camideyiz, şu anda inanıyoruz ama bir dalgalı ummandayız! Dışarı çıkarsın bir gazeteye bakarsın, bir inançsız insanla konuşursun, yanlış bir söz duyarsın, edepsizlik yaparsın, bir hataya düşersin, aklın çelinir şeytana, nefse uyarsın; sonun ne olacağı belli olmaz!
"Hocam, o zaman ne yapacağız?" Allah'a yalvaracağız, kâinatın sahibine iltica edeceğiz:
"Yâ Rabbi beni bir an bile benim nefsime bırakma, yâ Rabbi beni bana bırakma! Beni imandan ayırma. Bu iman ile mü'min olarak dünyaya getirdin, mü'min olarak yaşatıyorsun, mü'min olarak sana varayım, varalım yâ Rabbi..."
Virelim iman ile tâ cânımız
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.