21.10.1984 - Güzel Huylar, Evladı Vaktinde Evlendirmek, Müslüman Olarak Yaşlanmak

21.10.1984 - Güzel Huylar, Evladı Vaktinde Evlendirmek, Müslüman Olarak Yaşlanmak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men basata rıdâhu ve keffe gadabahû ve bezele mağrûfehû ve eddâ emânetehû ve vasala rahimehû fe-hüve fî nurullâhi'l-a'zamu.
Ahlâkla ilgili bir hadis-i şerif. İbn Ebi'd-dünyâ ve Deylemî Hz. Ali Efendimiz' den rivayet etmişler. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Men basata rıdâhu ve keffe gadabahû. "Kim rızasını yayarsa, gazabını çekerse." Ve bezele mağrûfehû. "İyiliğini çok çok yaparsa, saçarcasına bezlederse." Ve eddâ emânetehû. "Emanetini yerine verirse, eda ederse, iade ederse." Ve vasala rahimehû. "Akrabasına bağlantısını kurarsa." Fe-hüve nurullâhi'l-a'zam. "O, Allah'ın en büyük nurudur."
Yeryüzünde gezen ayaklı nurdur. Hem de nurullâhi'l-a'zam, Allah'ın en yüksek nurudur, en büyük nurudur. Veyahut "âzam" sıfatı Allah'a gidiyorsa; en büyük olan Allah'ın, hiçbir şeyle mukayese kabul etmeyecek kadar yüce olan Allah'ın, azamet sahibi olan Allah'ın yeryüzünde nurudur. Çok büyük bir sıfat.
Şimdi tahkik edelim biraz, genişletelim.
Rızasını yayarsa, yani rızası azıcık değil, geniş, hoşnut oluyor. İnsanlara, herkese hoş bakmış. Mesela Yunus Emre ne demiş;
Yaratılanı hoş gör
Yaradan'dan ötürü.
"Bırak, öyle ufak tefek işlerle uğraşma. Hoş görüver gitsin. Ne olacak yani, iki paralık dünya..." demiş. Rızasını yaymış. Herkese karşı hoşnut.
Bir başka şair çıkmış;
"Yâ Rabbi! Senden bana ne geldiyse hoş ister bana kaftan gönder ister kefen gönder, razıyım. İster hoşluk gelsin ister cefa gelsin, ona da razıyım. Neylerse güzel eyler." diyor.
Gönlü hoş; adama ne yapsan dokunmayacak, her şeye bir çare bulacak, tatlı...
Rızası geniş, daracık değil, yayılmış. Basata, yaymak demek. Hani halıyı yayıyorsun, etrafa yay, üstüne insan oturuyor. Rızasını öyle yaymış; her tarafa, herkese karşı öyle. Dostunu seviyor, ondan razı. Düşmanına da "Allah ona da hidayet versin." diyor, ona da menfi bir şey demiyor.
"Eh işte, insan zayıftır, yapmış. Allah affetsin, bir dahaki sefer yapmasın inşaallah."
İçinde rızası çok, etrafa yayılıyor.
Ve keffe gadabahû. "Kızgınlığını da çekmiş."
Kızacak birisine, yutkunuyor. Vursa patlatacak, pazusu da kuvvetli ama yutkunuyor, yapmıyor; tutmuş, alıkoymuş. İnsanlara gazap edip de canlarına okumuyor; tutuyor, kendisine hâkim oluyor.
Birisi gelmiş Hz. Ömer radıyallahu anh'ın meclisinde... İbn Abbas radıyallahu anhümâ getirmiş.
İbn Abbas genç bir delikanlıydı. Hz. Ömer onu bilgisi çok diye yanından ayırmazdı, "Gel bakalım." diye yanında oturturdu. O da bir şahsı getirmiş. Adamcağız demek ki çok bilgili, liyakatli bir kimse değil; meclise girince büyük kimseler, halife, ulema filan; akılcağızı o kadar çalışmış demek ki, Hz. Ömer'i tenkide kalkmış, demiş ki:
"Ya Ömer, bize hiç adalet etmiyorsun!"
Hz. Ömer adaletiyle meşhur bir insan; geceleri uyku uyumuyor, Allah korkusundan yanaklarından ağlaya ağlaya gözyaşları iz yapmış bir insan. Cennetle müjdelenmiş bir insan.
"Sen bize adalet etmedin, etmiyorsun." demiş.
Hz. Ömer de sinirli bir insan, yani gazabı çok olan bir insan;
"Şöyle yerinden bir doğrulmuş, şunu bir yakalayayım da benzeteyim!" diye...
Dövecek ama İbn Abbas demiş ki:
"Ey halife biliyorsun, Kur'ân-ı Kerîm'de;
Ve a'rıd ani'l-câhilîn. 'Cahillerden yüz çevirin.' buyurdu Allah-u Teâlâ hazretleri. Bu da cahildir." demiş.
Hz. Ömer oturuvermiş. Yani kalkıp dövecekken... Döver de dövebilir.
Peygamber Efendimiz bir keresinde dedi ki;
Men kâle lâ ilâhe illallah dehale'l-cennete. "Kim lâ ilâhe illallah demişse cennete girecek."
Ebu Hüreyre radıyallahu anh; "Müjdeleyeyim mi yâ Resûlallah?" dedi.
"Git müjdele." dedi.
Resûlullah Efendimiz' in yanından çıktı, ilk karşılaştığı kimse Hz. Ömer, dedi ki:
"Yâ Ömer! Müjdeler olsun ki lâ ilâhe illallah diyen cennete girecek." deyince Hz. Ömer Efendimiz bir patlatmış, onu yere oturtmuş. Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ı yere yıkmış. Dönmüş gelmiş Resûlullah'a, boynu bükük, şikâyet ediyor, diyor ki:
"Yâ Resûlallah! Sen 'Bildir.' dedin, ben Hz. Ömer'e bildirdim, böyle yaptı."
Hz. Ömer de arkasından gelmiş, özür de dilemiyor, saf insanlar bunlar, diyor ki:
"Yâ Resûlallah! İnsanlara bunu söylersen, izen yettekilû, güvenirler, 'Ben lâ ilâhe illallah dedim, tamam cennete gireceğim.' der, amel işlemez. Bunlara söylemek doğru değil."
Ondan vurmuş; sinirlenivermiş, küt diye vurmuş, Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ı yerine oturtmuş. O zayıf, naifçe bir kimse, ötekisi babayiğit.
İnsan gazabını da tutuyor. Sinirli olabilir. Rızasını yayarsa, gazabını tutarsa.
Peygamber Efendimiz' den bir hadis-i şerif de nakledivereyim, Ebû Dâvud ve Tirmizî'de geçen, Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Kim yerine getirmek iktidarına sahip iken kinini, gayzını yutarsa..."
Kızmış birisine, gücü kuvveti yerinde, onun gibi on tanesini pataklar, eline de geçirmiş.
"Vay sen bana geçen gün böyle mi yapmıştın, gel bakalım şimdi ben senin pestilini çıkartayım!"
Yapsa yapacak ama...
"Gayzını, kinini kim yutarsa, tutabilirse."
"Kıyamet gününde Allah-u Teâlâ hazretleri onu insanların başı üzerinde çağırır." Deâhullâhu teâlâ yevme'l-kıyâmeti alâ ruûsi'l-halâık.
İnsanların karşısında yüksek bir yere çıkarıyor. "Gel bakalım buraya." desek bir insana da yüksek bir yere çıkartsak, bütün kalabalık görse, öyle yani. Allah-u Teâlâ hazretleri o kimseyi insanların başı üzerinden çağırır, davet eder.
Hattâ yuhayyırahû fî eyyi'l-hûri şâe. "Hadi bakalım, hurilerden hangisini istiyorsan al." diye onu muhayyer bırakır.
Neden?
Kızgınlığı vardı, Allah rızası için kızgınlığını tuttu diye mükâfat olarak Allah-u Teâlâ hazretleri onu insanların huzurunda çağırır;
"Hadi bakalım şu hurilerden hangisini beğeniyorsan al." der.
İnsanın kızgınlığını tutması gerekiyor.
Sonra ve bezele mağrûfehû. "Mârufunu bezlederse."
Maruf, iyilik demek.
Nasıl bir iyilik?
Aklın uygun gördüğü şey maruftur.
Marufu bol bol yapıyor, yani sadaka veriyor, iyiliğini böyle çokça yapıyorsa.
Ve eddâ emânetehû. "Kendisine emanet edilen şeyi de geri aynen veriyor."
Yarısını iç etmiyor, "Telef oldu." demiyor, "Yok, ben senden öyle bir şey almadım." demiyor.
Eskiden ne yapacak; insanlar bir yere seyahate filan gitti mi, götürür, bir arkadaşına "Al, bu sende emanet kalsın, gelince alırım." derdi. Geldiği zaman; " Yok, ben senden öyle bir şey aldığımı hatırlamıyorum." derse keseler, altınlar gitti. Emaneti vermese vermez, gitti. Kim emanetini böyle eda ederse, verirse...
Ve vasala rahimehû. "Akrabasına vaslederse, bağlanırsa."
Bağlamaktan murat iki şeydir:
Bir, insan akrabası ile alakasını devam ettirecek; gelecek, gidecek, kopmayacak, küsmeyecek, darılmayacak.
İkincisi, mali bakımdan yardım edecek. Asıl o kastedilir. Yani gidiyorsun, geliyorsun, ihtiyacı gördü mü karşılayıveriyorsun, cebine biraz para koyuveriyorsun; kömürü yok, alıveriyorsun, çocuğunun üstüne bir takım elbise alıveriyorsun gibi akrabasına insanın öncelikle hayrını, hasenatını, iyiliğini yapması lazım.
İşte böyle yapan kimse en azametli olan Allah'ın nurudur veyahut Allah'ın en azametli olan nurudur.
Allah'ın çok nurları vardır da böyle yapan kimse en azametli olan nurudur. Nurdur yani, tepeden tırnağa nurdur.
Bu huyları da yapmaya çalışalım inşaallah, olur mu?
İyiliğimizi yaygınlaştırmaya, rızamızı yaygınlaştırmaya, herkese şamil yapmaya çalışalım. Gazabımızı tutmaya çalışalım. Marufu, iyiliği çok çok saçalım. Herkese iyiliğimiz dokunsun. Emaneti yerli yerine verelim. Akrabamıza ilgi gösterelim; mali bakımdan, kalbî bakımdan alakamız devam etsin, kesilmeyelim ki Allah'ın böyle nuru olalım.
Men beleğa veledühü'n-nikâha ve indehû mâ yünkihuhû fe-lem yünkihhu sümme ahdese hadesen fe'l-ismü aleyhi.
Deylemî İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan nakleylemiş. Evlat evlendirmekle ilgili bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Men beleğa veledühü'n-nikâha. "Kiminki evladı nikâhlanma, evlenme yaşına erişirse." Ve indehû mâ yünkihuhû. "O adamın da o evladını evlendirecek mali kudreti yanında varsa, imkânı varsa."
İsterse evlendirebilir.
Fe-lem yünkihhu. "Ve onu evlendirmemişse."
İmkânı var; ötekisi yaşını bulmuş, bunun imkânı var, yine evlendirmedi, evlendirmemişse.
Neden olabilir bu?
"Şu parayı şu işte de kullanayım da biraz elimiz daralmasın da..." filan diyebilir veyahut "Hele dur bakalım, yani yaparız canım, evlendiririz." der, tembellenir.
Ya tembellikten ya cimrilikten çocuğunu evlendirmezse...
Sonunu merak ediyorsunuz değil mi?
Sümme ahdese hadesen. "Sonra o çocuk da bir edepsizlik yaparsa, bir kabahat işlerse."
Ne yapar evlenme yaşına gelmiş çocuk?
Bir kabahat işlerse, ne olur?
Fe'l-ismü aleyhi. "Günah babayadır."
"Eyvah, ben delikanlının nereye gittiğini bilmiyorum, hocam ne yaptın sen?"
Sahip ol. Evlendirseydin.
"Sabah çıkar bizim oğlan, akşam gelir, ne bileyim ben nereye gidiyor? Arkadaşları var, futbol oynamaya gider, bazen 'Sinemaya gittim.' der, gece gelir. 'Ne yaptın oğlum?' derim, delikanlı cevap vermez. Dövsen dövülmez, atsan atılmaz."
Vaktinde vazifeni yapacaksın. Onun işlediği haltlar senin günahın olarak defterine yazılacak.
... Kızı küçükmüş, çağırmış hanımını;
"Hanımefendi, şu bizim kıza dikkat et, evlenme hâli kendisinde belirdiği zaman, büyüdüğü zaman bana haber ver."
"Peki Efendi." demiş.
O zamanın hatunları da ne hatunlarmış, beyler de ne beylermiş...
Bir zaman sonra "Vakti geldi." demiş, alameti belirdi. Peki, arama tarama filan, üç beş ay geçmiş, düğününü yapmış, kızını evlendirmiş. Giderken de demiş ki:
"Kızım kusuruma bakma, beni affeyle, seni üç dört ay geciktirdim. Hakkın daha evvel evlendirilmekti ama geciktim, kusura bakma."
Onun için şimdi diyorlar ki; -çok zehirli fikirler var, bir kitabı okudum-
"İnsanın altın çağı, buluğa erdikten sonra evlendiği zamana kadar olan devreymiş."
Hani bülbülü de bir kafese koyarsın, tam çağında, eşini yanına koysan ötmez. Öbür tarafta olacak; ona karşı artık çeşitli nağmeler... Sen de bülbül sesi dinlersin. Veyahut bülbül, saka, başka bir kuş, neyse... Ayıracaksın ki hasretlik yüreğine yer edecek, "cik cik, cik cik" ötecek. "Aman şöyle uzattı, böyle makara çekti, ayy..." filan, mest oluyor öbür tarafta ama o ne çekiyor? O tarafını hiç karıştırma. Onu oradan ayırdın mı böyle.
Altın çağıymış, ne kadar uzarsa o kadar iyi olurmuş. Altın çağ ya, madem altın kıymetli, ne kadar... İyi ama ne kadar uzarsa o kadar kabahat işler, o kadar kabahat işledikçe de babaya o kadar günah yazılır.
Bizim felsefemiz, yani bizim düşünce tarzımız öyle değil.
Ben kendim düşünce tarzı mı ortaya koyuyorum?
Hayır, bizim dinimizin bize verdiği terbiye öyle değil. Bizim terbiyemize göre; çocuk buluğa erdi mi erkence evlendirilecek ki günah işlemesin. Günah daha fena bir şey. Ondan sonra da "Haa, evlilik dediğin şey buymuş ya, ben de merak edip duruyordum." Tamam, insanın yuvası var, hanımı var, çocuğu var, tamam; çalışması lazım. Çocuk asıl o zaman rayına oturur, ciddi olur.
Beriki şekilde; 30 yaşına geliyor, aklı bir karış havada.
"Oğlum elin ekmek tutsa ya."
Hâlâ orada gezer, burada gezer, babasının kesesinden, "Baba para ver, bugün arkadaşlarla filanca yere gideceğiz..." böyle gidiyor.
Neden? Çocuk daha hayatın mesuliyetini kavrayamıyor.
Bizde böyledir. Bizim terbiyemiz başkadır. Biz terbiyemizden memnunuz. Elhamdülillah, Allah'a hamd-ü senalar olsun; İslâm'dan din olarak memnunuz, İslâm'ın ahkâmından ahkâm olarak memnunuz, Resûlullah'ın sünnetinden sünnet olarak memnunuz, hiçbir şikâyetimiz yok. Hiç de ağır değil ve hep yapabildiğimiz ölçüde faydasını gördük, memnunuz. Allah'a bin şükürler olsun!
Nicelerin ailesini görüyoruz, çoluk çocuğunu görüyoruz... Ben benim çalıştığım yerden bilirim; hanımından yaka silkiyor adam, "İllallah!" diyor. Gücü yetmiyor ki. Hanım "Ehh, karışma! Nereye istersem giderim!" diyormuş. Çalışıyor, parayı da kazanıyor, süsleniyor; efendi akşam beklesin "Bizim hanım eve gelecek." diye; gelmiyor.
"Döverim, getiririm!"
Nasıl getirirsin; kanun var, onun da hürriyeti var.
Ahlâk meselesi.
Kanun hakikaten onu getiremez. Kadının karşısına polis gitse;
"Ya bacım evine dön."
"Sana ne be!" der, "Sen ne karışıyorsun?" der, "Memlekette demokrasi var, hürriyet var." der.
Onun için biz güzel terbiye edeceğiz. Kanun her tarafı doldurmaz. Ahlâk insanın kendisinde, içinde olacak. İman insanın kendisinin içinde olacak. Her şey öyle intizamlı olur. Aksi takdirde öyle şerler olur ki polis değil orduyu toplasan getirsen toparlayamazsın. İnsanları şirazesinden çıkarttın mı, yolundan çıkarttın mı toparlayamazsın.
Onun için ahlâk bir cemiyetin yükselmesi için en yüksek, en önemli aletlerden, vasıtalardan birisidir.
"Ahlâk olmasın." diyen insan, "Bu cemiyet devam etmesin." demek istiyor.
Çünkü ahlâk denilen sosyal vakıa, hadise cemiyetlere mahsus bir hadisedir. İnsan tek olsaydı ahlâk diye bir şey bahis konusu olmayacaktı. Yani ahlâk aslında cemiyet nizamı demektir.
Sen cemiyette nizam istiyor musun? "İstiyorum."
O halde ahlâk lazım.
Adam şaarrr diye çöpünü kapıya, kapıdan aşağıya boşaltıyor. Şunu yapıyor, bunu yapıyor. [Çöpleri] karşısındaki arsaya döküyor. O da oraya yazmış;
"Buraya çöp döken nokta noktadır."
İstediğin kadar öyle yaz, adam aldırmıyor ki, onu sineye çekmiş. Mühim olan çöpün atılması. Onda da edep yok, şunu yok, bunu yok. Yani ahlâk olmadı mı işler yürümüyor. Memur da çalışmıyor.
Bizim arkadaş gitmiş gelmiş. "Üç defa gittim." diyor. "Allahım, yoruldum..." İhtiyar, beyaz sakallı insan. "Yirmi dakika var daha, 'Git sonra gel.' dedi." diyor. Sandalyeyi çekmiş oturmuş masasının başına, demiş ki:
"Daha yirmi dakika var."
"Bak beni üç defa, dört defa dünyanın yerini dolaştırdın, 'Oraya git, pul getir. Buraya git, damgalattır. Filanca yere git, kaydettir...' Artık bir yere gitmem; şunu yapıver, hadi bakalım, alıp öyle gideceğim." demiş.
Bakmış ki karşısındaki sağlam duruyor, yapmış.
"İki dakikalık iş, verdi elime." diyor. " Öğleden sonra gel." diyor.
İnsanın içinde Allah korkusu olmayınca memuru da çalıştıramazsın, askeri de çalıştıramazsın, vatandaşı da hizaya sokamazsın, temizliği de sağlayamazsın. Bir taraftan toparlarsın, öbür taraftan gider.
Onun için ahlâk gizli bir kanundur, yani senin farkında olmadan seni idare eden bir kanundur, onun olması lazım.
"Ahlâk olmasın." diyor bazı insanlar çünkü kendi işine geliyor.
Adam edepsiz yetişmiş, flört etmeye alışmış, ahlâkı istemiyor. Çünkü kendi dünyası kararacak, yapmak istediği şeyleri yapamayacak, "olmasın" diyor. Ama "Ben de sen filanca yere gittiğin zaman senin evine gireceğim." desen, o zaman kızıyor.
E olur mu ya?
Sen başkasının evine gidiyorsun, o zaman senin evine de gelirler; sen birisinin kapısını çalıyorsun, senin de kapını çalarlar. Ona razı değil, tek taraflı işletmeye çalışıyor. O da ahlâksızlık. O da olmaz.
Demek ki ahlâk bizim intizamlı yaşamamızın, ilerlememizin, yükselmemizin, var olmamızın, ileriye doğru devam etmemizin sebebidir. O olmazsa devam bile edemeyiz, dökülürüz.
Biz ahlâka uzun seneler ehemmiyet vermedik ve ahlâklı yetiştirmeye dikkat etmedik. Biz çocuklarımızı ahlâklı yetiştirmek istedikçe, bazı edepsizler "Yok, edepsiz olsun." diye uğraştı. İşin doğrusu bu. O zaman ip kopuyor, tesbih taneleri dağılıyor.
Evladı nikâh yaşına geldiği halde, onun da onu evlendirecek imkânı yanında bulunduğu halde evlendirmezse, sonra o çocuk da bir halt karıştırırsa onun günahı babayadır, anayadır. Baba yoksa, ananın imkânı varsa anayadır. Büyüğünedir.
"Baba da yok ana da yok hocam; ben amcasıyım."
O zaman sanadır çünkü sen onun velisisin.
Salahiyet kimdeyse bu çocuklara sahip olacak.
Ahlâksızlığı önlemenin bir çaresi, ahlâksızlığa sevk eden duyguları meşru yoldan karşılamaktır.
Almanya'da bir arkadaşımız var, Ereğlili imiş -Konya Ereğli'den- güzel bir söz söyledi, hemen defterime yazdım. Anadolu şivesiyle, dedi ki:
"Çok söyleme, arsız edeyn. -Telaffuzu böyle.- Aç bırakma, hırsız edeyn."
Çok söylersen çocuk arsız olur. Aç bırakırsan, bu mide dolacak, başka çare yok, hırsız olur o zaman da gider çalar, mideyi öyle doldurur. Aç da bırakmaya gelmez, çok söylemeye de gelmez. Yani karnı açıkmışsa, "Al evladım, fazla katığımız yok ama şu tuza şu ekmeği ban ye bakalım." diyeceksin ki hırsızlık yapmasın. Az çok karşılayacaksın.
Eh, çocuk gözü dışarıda, şöyle yapıyor, böyle yapıyor. Evlendirirsin, bilir; yuvanın saadetinin kadrini kıymetini anlar. Ondan sonra doğru düzgün adam olur, işine muntazaman gider gelir, haylazlık etmez.
Biz çocuklarımızı okutuyoruz, okutuyoruz, 30 yaş oluyor, 35 yaş oluyor; adam ihtiyarlıyor. Tahsilden gına geliyor, mektepten kaçıyor. Lisede kazık kadar çocuk olmuş, ikişer sene, ikişer sene, ikişer sene; lise bitmemiş, koca delikanlı olmuş. Babası mektebe gönderiyor, kaçıyor; hadi futbola, hadi sinemaya, hadi bilmem neye. Karnede babası bakıyor ki, şu kadar gün gelmemiş.
Önceden tedbir alacağız, meşru yollardan tedbir alacağız ki gayrimeşru yola sapmasın demek istiyorum.
Men beleğa min hâzihi'l-ümmeti semânîne seneten harrama'llâhu teâlâ cesedehû ale'n- nâr.
Yaşlılara müjdeli bir hadis-i şerif geldi. Enes b. Malik'ten. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:
"Bu ümmetten kim 80'ine ulaşırsa Allah onun vücudunu cehenneme haram kılar."
Allah cümlemize hayırlı ömürler versin. 80 yaş.
"Allah onu İslâm'da sakalı saçı ağardı diye cehenneme haram eder." diyor.
İranlı bir şairin güzel bir sözü var, diyor ki:
"Yâ Rabbi! Fazl-u kereminden kara tüylerimi, kıllarımı ağarttın, ak eyledin."
Saçı ağarmış, sakalı ağarmış. Fazl-u kereminden yaşattı, yaşlandık da ağardık. Yaşlanmasaydık kapkara kalacaktı; yaşadık ki ağardı. O da bir nimet.
"Saçlarımızı, sakallarımızı, kara tüylerimizi fazl-u kereminden ak eyledin yâ Rabbi. Bu ak tüylerle kıyamette yüzümü kara eyleme." diyor.
Bâ mûy-i sefîd rûsiyahem nekonî.
Men beleğa semânîne min hâzihi'l-ümmeti lem yu'raz ve lem yuhâseb ve kîle udhuli'l-cennete.
Bu hadis-i şerif de yine aynı mevzuda. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:
"Bu ümmetten kim 80'ine ulaşırsa kötü bir durumla karşılaşmaz."
Velem yuhâseb. "Şiddetli bir hesapla da hesaba çekilmez."
"Gel bakalım, şunu niye yaptın, bunu niye yaptın?.."
Çünkü insanın her şeyi kaydediliyor ya defter-i a'mâline.
Allahu Teâlâ bizi hesap görmeden cennete girenlerden eylesin. 70 bin kişi bu ümmetten bi-gayri hisâb cennete girecek; hiç hesap kitap olmadan. En iyisi o. Hesaba girdik mi halimiz harap. Allah hesapsız girenlerden eylesin. Ama o çok yüksek insanların şanı...
Ona denilir ki ve kîle udhuli'l-cennete. "Buyur cennete gir."
Hz. Âişe validemizden rivayet edilmiş.
İnsanın yaşı Arapça' da dört gruba ayrılır:
Birisi tufuliyet denilen çocukluk çağıdır.
Birisi eş-şebâb, delikanlılık çağıdır, gençlik çağıdır.
Üçüncüsü; elkühûle, olgunluk çağı.
Delikanlılık bitti, olgun insan oldu, yaşı olgunlaştı. Bazen yaşı olgunlaşıyor da kafasında kavak yelleri yine esiyor. Aklı başında değil; hâlâ içkide, kumarda, eğlencede filan.
Sümme şeyhuhâ. En sonunda pirliktir, ihtiyarlıktır. Çocukluk, gençlik, ergenlik, ondan sonra da ihtiyarlık.
Yine bir İranlı'nın bir sözü hatırıma geldi, diyor ki:
"Çocuklukta oyun oynarsın, gençlikte delikanlılık edersin, aklın bir karış yukarıdadır. Yaşlılıkta da elin ayağın tutmaz, titrer, bir şey yapamazsın. Be hoday key peresti. Allah'a ne zaman ibadet edeceksin?"
Her çağda bir mazeret. Yani çocuklukta yapamıyorsun, oyundan; delikanlılıkta yapamıyorsun, aklın bir karış yukarda, eğlence, keyif, sefa; yaşlılıkta yapamıyorsun.
"Elim tutmuyor ki... Kalkamıyorum ki... Belim ağrıyor. Ah romatizmalar olmasaydı ben neler yapardım..."
Allah'a ne zaman ibadet edecek bu insanlar?
Nedir bu sorunun cevabı?
Bu sorunun cevabı şudur ki; hemen şu anda Allah'a güzel halde olmaya, iyi kulluk halinde olmaya gayret et. Çünkü ilerisinin ne olacağı belli değil. Geçen geçti, ilerisi meçhul; şu anda iyi durumda olmaya bak.
Şu anda hadis dinliyorsun, iyi; biraz sonra namaz kılacaksın, iyi; aman dikkat et ki içinde bulunduğun an yanlış bir iş yapmayasın.
En kolayı bu. Başın da dinç olur. İçinde bulunduğun ana dikkat et. İçinde bulunduğun anı kontrol et, murakabe et; o anın içinde Allah'ın rızasıyla olmaya dikkat et.
Allah-u Teâlâ hazretleri her an, her zaman rızası yolunda olmayı cümlemize nasip eylesin.
06.01.1985 -
Hadis Nakletmek, Denizde
01.07.1984 -
Kibirli Elbise Giymek,
