03.06.1984 - Kahinlere Gitmek, İlmin Önemi, Hayra Vesile Olmak, Allah İçin Sevmek ve Kızmak
22.06.2021
21 dk
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men etâ kâhinen fe-seelehû an şey'in hucibet anhü't-tevbetü erba'îne leyleten fe-in saddakahû bimâ kâle kefera.
Bu da Taberânî'de geçen bir rivayet:
"Kim bir kâhine giderse ona bir mesele sorarsa." Hucibet anhü't-tevbetü erba'îne leyleten. "Kırk gece tevbesi engellenir, tevbesi kabul olmaz, tevbesi perdelenir, kırk gece tevbe edemez; tevbe etse de kabul edilmez." Fe-in saddakahû bimâ kâle. "Eğer "doğru söylüyorsun" diye söylediğini tasdik ederse." Kefera. "Kâfir olmuş olur."
Kâhine, falcıya inanmak yok. Allah-u Teâlâ hazretlerinin emirlerini, yasaklarını; Resülullah Efendimiz' in tavsiyelerini iyice bilin. Ona göre yıldız falı, kahve falı, bilmem ne falı, şöyle yaptım, böyle yaptım, öyle şey yok.
Bir hikâye ile bunu zihinde perçinleyelim; ondan sonra öbür hadis-i şerife geçelim:
Haccac zamanında birisi karşısında otururken; o biraz bilgili bir kimseymiş. Haccac eline üç tane çakıl taşı almış, avucu kapalı; demiş ki:
"Sen böyle şeyleri bildiğini iddia edersin; söyle bakalım avucumda ne var?"
Karşısındaki adam, şöyle biraz düşünmüş;
"Üç tane çakıl taşı var." demiş.
Ondan sonra o biraz başka tarafa bakarken eliyle arka taraftan bir avuç çakıl almış;
"Söyle bakalım şimdi kaç tane taş var içinde?" demiş.
"Ey emir, ey komutan! Tahmin ediyorum ki sayısını sen de bilmiyorsun." demiş.
Haccac;
"Evet, ben de bilmiyorum. Niye sordun?" demiş.
Adam şöyle cevap vermiş:
"Efendim, biz bilen bir insanın zihnini okumak suretiyle söyleriz. Sen demin üç tane çakıl taşı aldığını biliyordun, sen bilince benim yaptığım senin zihninden çalmak oldu. Sen bilmeyince o benim için de gayb olur. Bir kişi bildi mi gayb olmaz. Gaybe bizim aklımız ermez."
Peygamber Efendimiz ne güzel buyurmuş: Cebrail aleyhisselam kendisine geliyor, soruyor:
"Kıyamet ne zaman kopacak?"
Peygamber Efendimiz:
"Ben Peygamberim, her şeyi bilmem lazım." diye sözün cevabını hemen vermiyor. Bakın, ne güzel cevap!
Me'l-mes'ûlü anhâ bi-a'leme mine's-sâili. "Sahibi; bu mevzuda kendisine sorulan şahıs –bendeniz demek istiyor- sorandan yani sizden daha bilgili değil."
Demek ki Cebrail aleyhisselam da bilmiyor, Peygamber Efendimiz de bilmiyor; bilmediği için "Bilmiyorum." diyor. Peygamber; Allah'ın bildirdiği kadarını bilir, bildirmediğini bilmez; yalancı değil, iddiacı değil, kendi aklından bir şeyler söyleyen değil; onun için o rahatlık içinde.
Kur'ân-ı Kerim'de;
Âlimu'l-gaybi fe-lâ yuzhiru alâ-gaybihî ehaden. "Gaybı ancak bildirdiği kimseler bilir, başkası bilemez. Allah'ın müsaade ettiği kimseler bilir." diye ayet-i kerime var.
Sonra başka ayet-i kerimeler var: Kıyametin saatini kimse bilmez:
Lâ te'tîküm illâ bağteten. "Ansızın gelir."
Öyle apansız gelecek ki kumaş ölçecek de parasını vermeye gücü yetmeyecek; onun için kıyamet için "kopmak" ifadesi kullanılıyor. Hani "fırtına kopar" filan gibi diyoruz ya "kıyamet kopmak" deniyor. Onun için hazır olacağız.
Birisi Peygamber Efendimiz' e geldi, sordu:
"Ya Resûlallah! Kıyamet ne zaman kopacak?"
"Sen ona ne hazırladın?" buyurdu.
"Kıyamet yakın hocam, kıyamet alâmetleri görülmeye başlandı, hadis-i şeriflerde zikredilen birçok alâmeti görüyoruz, hadis-i şerifin dedikleri çıkıyor!"
İyi, güzel de kıyamet için sen ne hazırladın? Hadi yarın kıyamet kopacak da iyi bir durumda mısın? Borçlarını ödedin mi? Hâlis tevbeni yaptın mı? Günahlardan kesildin mi? Haramlardan kurtuldun mu? Hak sahiplerinin hakkını verdin mi? Namaz, oruç, hac, zekât ibadetlerinden eksiklerini gediklerini tamamladın mı?"
"Hiçbir şey yapmadım!" Olmaz ki!
Men etâhü'l-mevtü ve hüve yatlübü'l-ilme kâne beynehû ve beyne'l-enbiyâi derecetü'n-nübüvveti.
Bu hadis-i şerifi iyi hatırınızda tutun, sevinebildiğiniz kadar sevinin, müjdeli bir hadis-i şerif.
Enes b. Malik radıyallahu anh'in rivayet eylediğine göre Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş ki;
Men etâhü'l-mevtü. "Kime ki ölüm gelir." Ve hüve yatlübü'l-ilm. "İlim talep ederken, ilim arzusunda, hevesindeyken." Kâne beynehû ve beyne'l-enbiyâi derecetü'n-nübüvveti. "Onunla peygamberler arasında derecede bir peygamberlik farkı olur; -O peygamber, bu peygamber değil; o farkı olur- yani derecesi çok yüksek olur."
O hâlde ne yapacağız?
İlim öğreneceğiz; ilmi, dinimizi, Kur'ân-ı Kerîm'imizi öğreneceğiz. Kur'ân-ı Kerîm, Ramazan ayında indi; mukabele ediyoruz, okuyoruz. Kur'an'ı öğreneceğiz. Fatiha’dan haberimiz yok. Günde 40 defa okuduğumuz Fatiha’nın mânasını imtihan için etrafımızdaki Müslümanlara sorun. Ben sizi biliyor kabul ediyorum, hüsn-i zan ediyorum. Etrafınızdaki başka Müslümanlara sorun. Bakalım günde kırk rekâtta, beş vakitte okuduğunuz o Fatiha’nın mânasını biliyorlar mı? Bizim memleketimizin yüzde doksan dokuzu Müslüman.
Nasıl Müslüman?
Öyle... Fatiha’dan haberi yok, helâlden haramdan haberi yok. Hacca gitmiş, sakal bırakmış, boynuna kravatı takmış, başına fötr şapkayı geçirmiş, dükkâna oturmuş, içki şişelerini dizmiş; bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!
Dinimizde içki yasak değil mi? İçki şişelerinin yanına da er-rızku alellah levhasını koymuş. Pek güzel bir levha yazmış, kocaman cam yaptırmış, güzel bir çerçeveyle çerçeveletmiş.
Ne demek acaba?
Rızkı Allah verir. Gelir o insana, nereden gelirse gelir. Alt katta, bodrumun içindeki örümceğe -kapılar kapalı- nereden geliyorsa rızkı geliyor. "Rızık Allah'a aittir, rızkı verir; hiç korkmam." demek.
Bu içki şişeleri ne peki?
"Bunları koymazsam, satmazsam müşteri gelmiyor; içki satan dükkânlara gidiyorlar, öteki malları da satamıyorum, haram olduğunu biliyorum ama mecburen koyuyorum."
Hacca gittin mi?
Gittim, üç defa gittim. İki defa havadan, bir defa karadan gittim. Allah mübarek etsin; hadi çok söz söylemeyeyim ama bu kadarından anlayın, tezatlı Müslüman olmayacağız. Bir tarafı yanıyor bir tarafı dönüyor, bir tarafı sıcak bir tarafı soğuk, bir tarafı harap bir tarafı mamur; ne biçim iş! İki tarafı da mamur olsun, iki tarafı da harap olmasın; Müslüman oldu mu tam Müslüman olsun. İnsan helâlden yesin. Helâller yetmiyor bize. Her zaman onu söylerim helâller yetmiyor mu bize? Yetiyor artıyor bile.
“Hocam ne kadar çok helâl var.” Niye insan illa gidip bir haramın başına çöküyor? İnsanın gönlü el vermiyor.
Niye dört başı mamur memleketimizin her ferdi, hepsi cennetlik insanlar olmasın? Tepeden tırnağa evliya memleketi olsa ne olur? Hiç hak hukuk yenmese, her taraf tertemiz olsa, sokaklar pırıl pırıl, ticaret namuslu, herkes kanaatkâr, aileler mutlu olsa, içkiler içilmese, vücutlar sıhhatli olsa, yuvada karı koca birbirine dövmese sövmese, hıyanet gadir olmasa, her şey güzel olsa şöyle gözümüzü kapayıp da rüyada görür gibi hayal ettiğimiz gibi olsa ne olur?
Çok âlâ olur. Rüya ama bu ideal ise bunu yapmak için gayret sarf edeceğiz. Sonra bunlar bizim kardeşlerimiz. Sarhoş kardeşim ne yapayım? Allah ıslah etsin. Ramazan'dan haberi yok; meyhaneye girmiş "Akşam keyif yapacağım." diye içki içmiş. Adını sorsam ya Ali diyecek ya Hüseyin diyecek ya Veli diyecek ya Ahmet diyecek; Peygamber Efendimiz' in ismini söyleyecek. İsmi o. Ne olacak? Bu kardeşim tehlikede; bunu kurtarmak benim vazifem.
Bazı kahraman insanlar duyuyoruz... Aman yangın çıktı, ahşap üç katlı binada. İkinci katta üç çocuk kaldı. Zavallı ateşlerin içine dalıyor, yanan merdivenlerden yukarı çıkıp çocukları kucaklayıp getiriyor.
Neden?
Yanmasın bu yavrucaklar. İşte bu yangın manevi bir yangın. Araştırın; bunların babaları, dedeleri ya vaizdir ya müftüdür ya hocadır ya hacıdır ya şehittir. Memleketimiz hep öyleydi; hepsi mazlum çocuklarıdır. Kimisi Bulgaristan'dan göçüp gelmiştir, kimisi Kırım'dan göçüp gelmiştir, diyar-ı gurbetlere düşmüştür. "Düşmanlar memleketini istila etti." diye babaları dinini korumak için buraya göç etmiştir. Burası Müslüman diyarı, buraya geleyim. Ama çocuklar başka tahsil görmüştür veya tahsil görmemiştir, cahil kalmıştır, kötü alışkanlıklar edinmiştir. Yanıyor işte "Ahşap konağın içinde, Müslüman kardeşlerimiz yanıyor." diyeceksiniz, bunlardan kaç tanesini kurtarabilirsek kâr; siz de kurtaracaksınız, biz de kurtaracağız. Yazık böyle giderse cehenneme düşecekler.
Ramazan'da içki içenin, sallana sallana evine gidenin evinde de hayır olmaz. Evine gidecek, hanım açacak ağzını; "Hani aybaşıydı, -aybaşında herkesin parası bol- hani eve yiyecek getirecektin. Yine mi içtin herif?" diyecek; o onu dövecek, çocuklar bakacaklar anası babası kavga ediyor; "Demek ki bu hayat kavgadan ibaretmiş." diyecek. Ne çocukta terbiye kalacak ne evde muhabbet kalacak, her şey mahvolacak. Onun için bunları kurtaracağız; nasıl kurtaracaksak kurtaracağız, çare arayacağız, hile düşüneceğiz, hile-i şer'iyye düşüneceğiz, bir çare bulacağız, arayacağız; her birimiz bir insanı kurtarsak bir hayat kurtarmış oluruz.
"İşte hocam, şu kardeş var ya, bu bir kere boğaza, denize düşmüştü, boğuluyordu. Geceleyin hiç kimse de yoktu; ben ceketimi çıkardım, pantolonumla suya atladım, bu adamı denizden kurtardım. Bu şimdi benim sayemde yaşıyor."
Ötekisi de;
"Evet, onun sayesinde yaşıyorum, ona hayatımı borçluyum, ne emrederse yapmaya hazırım."
İnsan birisini kurtardığına böyle sevinir; kurtulan insan da kendisini kurtarana böyle bağlanır. Bunların imanları, dünyaları, ahiretleri gidiyor, bunları kurtaracağız kardeşler; hep beraber.
Memleketi yangın sarmış durumda. Bu kardeşlerin hepsi Müslüman evlatları; bu diyarlara Müslüman olarak gelmiş ehl-i tevhidin, Allah'ın dinine hizmet eden kimselerin torunları, bunları kurtarmak hem o dedelerine hayırdır hem kendilerine hayırdır. Elbirliğiyle çalışacağız, paraları vereceğiz, paraları sarf edeceğiz. Hepimiz sarf edeceğiz, başta ben sarf edeceğim. Benden görecekler; "Bak Hoca böyle yapıyor." diyecekler, arkasından gelecekler. Ben para toplamaya çalışıp da ötekilere sarf edin dersem olmaz; hepimiz elbirliği yapacağız, başkası yapsın demeyeceğiz, kendimiz atılacağız.
Men ecra'llahü alâ-yedeyhi ferecen li-müslimin ferrece'llâhu anhü kürebe'd-dünya ve'l-âhireti.
Peygamber Efendimiz' den Hz. Ali rivayet etmiş.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:
Men. "Şol kimse ki." Ecra'llahü alâ-yedeyhi ferecen li-müslimin. "Allah onun ellerinden bir Müslümana ferahlık akıtmış, onun vasıtasıyla bir Müslümanı feraha çıkarmış, sıkıntıdan sevince ulaştırmıştır." Ferrece'llâhu anhü kürebe'd-dünya ve'l-âhireti. "Allah -böyle hayra vesile olmuş kimseyi- dünya ve ahiret sıkıntılarından feraha çıkarır; dünyada sevindirir ve ahirette gönlünü hoş eder."
Bir daha söyleyeyim:
"Allah'ın kendi elleri vasıtasıyla Müslümanlara sevinç verdirdiği kimseleri, Müslümanları sevindirecek işleri yapan kimseleri Allah da dünyada ve ahirette sevindirir."
Yana yakıla -bunu birkaç defa daha söyledim buradaki hadisler karşımıza geldikçe- el açarız, dualar ederiz, kulak versek yanımızdaki ne dualar ediyor? "Yâ Rabbi! Köşk ver, para ver, sıhhat ver, cenneti ver; huriler olsun, ırmaklar aksın, bahçeler, güller olsun." Hep güzel şeyler, hep sevindirecek şeyler isteriz; "Dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver." deriz. Diyoruz ama bu işin yolu var. Sen diyorsun ama ya verir ya vermez Mevlâ'nın bileceği bir şey; sebepsiz de verir. Peygamber Efendimiz burada bir yol gösteriyor:
"Sen bir Müslümanı sevindirirsen Allah da seni dünyada ve ahirette sevindirir." Mükâfatı o şartla koşmuş. Sen Müslüman kardeşinin gönlünü hoş edeceksin, onun sıkıntısını feraha tebdil edeceksin ki Allah da sana dünyada ve ahirette sıkıntılarını giderecek haller nasip etsin, seni feraha tebdil etsin.
Buna dikkat edeceğiz, hediyeleşeceğiz, birbirimizin yardımına koşacağız, hayırlarda yardım edeceğiz, sıkıntılarda elinden tutacağız, elbirliğiyle her şey olur. Herkes beşer bin lira çıkarsa ölmez; öbür tarafta bir yetim kızcağızın düğünü yapılır, o parayla o da sevinir gider, bir ev bark sahibi olur; filanca bir çocuk işe yerleştirilir, bir iş kurmuş olur. Kardeşlerimizi kayıracağız, onları sevindireceğiz ki biz bir kimseyi sevindireceğiz ki Allah da bize dünya ve ahiretin hayırlarını versin. Onun için başkalarına hayır yapmaya alışalım.
Men ehabbe li'llâhi ve ebğada li'llâhi ve a'tâ li'llahi ve menea li'llâhi fe-kadi'stekmele'l-îmâne.
Ebû Dâvûd, Taberânî ve İbn Hibban'dan Ebû Umâme radıyallahu anh’ın rivayetiyle Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:
Men ehabbe li'llâhi "Kim Allah için severse." Ve ebgada li'llâhi. "Allah için buğz ederse." Ve a'tâ li'llâhi. "Allah için verirse." Ve mene'a li'llâhi. "Allah için vermezse, menederse." Fe-kadi'stekmele'l-îmâne. "İşte imanı kemâle ulaşmıştır."
Her yaptığını Allah için yapıyor. Neden seviyorsun bunu? Sevdiğini Allah için seviyor, kızdığına Allah için kızıyor.
"Allah'ın yolunda gitmiyor ki Müslümanlara eza cefa ediyor, nesini seveyim? Bana istediği kadar dünyayı devirse kıymeti yok."
Müslümanları üzüyor diye Allah için kızıyor, Allah için veriyor, Allah için alıyor, her yaptığı işte Allah'ın rızasını hoşnutluğunu düşünüyor; işte budur. İşte imanın en genel, en umumî kaidesi budur. İnsanın çok fazla bilgisi olmasına lüzum yok; bu kitapları herkes okuyamaz, bu bilgileri herkes öğrenemez. Ben bile ancak şimdi bunları okur hâle gelmişim, bu merhaleye gelinceye kadar kaç sene harcadığımızı bir bilseniz, yirmi dört sene üniversitede, dört sene de tahsil, yirmi sekiz ondan önceki özel çalışmalarımız; insan ancak birazcık okuyup da söyleyecek hâle geliyor. Her şeyi bilemeyiz ama esasları öğrenirsek yeter:
"Allah için vereceksin, Allah için alacaksın, Allah için seveceksin, Allah için kızacaksın."
Filanca adama kızıyorum. Neden kızıyorsun? Geçen gün bana; "Böyle etme komşu, gel bu Ramazan'da oruç tut." dedi, benim işime karıştı. İşte orada kızmaya hakkın yok. Adam doğru söylemiş; hatta sen onu seveceksin, sevmen lazım.
"Çok sinirime dokunuyor, sakalını çok fazla uzatıyor."
Yahu sakalı onunla Mevlâ'sı arasında bir şey. Peygamber Efendimiz şöyle "el tutamı kadar" olsun buyurmuş, onun için uzatmış sakalını, sen hep kısa sakallara alışmışsın, tıraşlanmış kimselere alışmışsın; kusur sende biraz.
"Hocam, tam sıcak havada saf bağladık, ferah ferah namaz kılacaktık arkadan birisi geldi, aramıza girdi, sıkıştırdı beni, sinirlendim."
Sinirlenme, safların sık olmasını Peygamber Efendimiz tavsiye etmiş "Saflar gevşek olursa şeytan aradan geçer, muhabbet az olur." diyor. Onun için doğru bir şey duyduk mu seveceğiz, doğruyu sevmeyi öğreneceğiz; acı da olsa doğruyu söylemeyi, sevmeyi öğreneceğiz; "Allah razı olsun" diyeceğiz.
Ebû Ali el-Fâremedî kaddesallahu sırrahu hocalarımızdan, zât-ı muhteremlerden bir evliya. Allah'ın has kullarından bir zât-ı muhterem. Selçuklu sultanlarından birisinin huzuruna gidermiş, galiba Sultan Sencer'in yanına. Sultan ayağa kalkarmış, onu karşılarmış, getirirmiş, tahtına oturturmuş. O da karşısında talebe gibi diz çöker dururmuş. Ebu Ali el-Fâremedî hazretleri de kaşlarını çatarmış, epeyce nasihat edermiş.
Bir başka muhterem zât var "gıybet olmasın" diye adını söylemeyeceğim, -ölmüş gitmiş- o kimse de eserler yazmış, alim bir kimse. Bir ara sultana söz takıştırmış:
"Ben bunca alimim, bunca ilmim, bilgim var, şu mevzuda şöyle kitaplar yazdım, sen bana bu iltifatı yapmıyorsun; biz huzuruna geldik mi el pençe divan duruyoruz, 'sen sultansın' diye ödümüz patlıyor, kenarda titreyerek duruyoruz; bu ümmî bir kimse sen bunu uzaktan karşılıyorsun, tahtına oturtuyorsun, önünde el pençe divan duruyorsun, bu muamele reva mı? Ben alimim bana yapmıyorsun, o ümmî ona yapıyorsun!"
Ötekisi ümmî değil ama bu alim kendini daha yüksek yere koyuyor. Sultanın cevabı çok hoşuma gidiyor:
"Siz ben ne söylersem tasdik ediyorsunuz, bu zât benim kusurlarımı söylüyor, benim düzelmeme sebep oluyor, benden korkmuyor; 'Bu yaptığın hata. Sultanım, aman böyle yapma, ahiretin mahvolur.' diye benim hatalarımı dobra dobra söylüyor. Onun için buna hürmet ediyorum." demiş.
Ne sultanmış, Allah rahmet eylesin, kendisini hak yolda azarlayan kimseye daha çok itibar ediyor. Onun için içinizdeki mevki makam sahipleri kardeşlerimiz, benim bu vaazlarımı dinleyen çok yüksek kimseler var. Sonra kayıttan dinleyenler bana darılmasın, kimseye bir kastım garezim yok. Herkesten daha hor, daha hakir olduğumu kabul ediyorum, hadis-i şerifleri söylüyorum. Birisi Allah'ın emrini söyleyecek; kim söylerse... Allah bizi vasıta etmiş, onu söylüyorum, kimse darılmasın. Hakkı söyleyen kimseye darılmaca olmaz. Eğer hakkı söyleme imkânı darılmak, azarlamak ve cezalandırmak suretiyle engellenirse o memleket harap olur, hak rahat söylenebilmeli ki haksızlık yok olsun, haklılık hâkim olsun. Hak söylenemiyor, herkesin ödü patlıyor; falanca adam deveyi hamutuyla yutmuş, rüşvetin âlâsını daniskasını yemiş, memleketi sömürmüş, kimse "gık" diyemiyor. Olmaz, böyle olmaz!
Hangi mevkide olursa olsun haksızlık yapan birine söz söylenebilmeli.
Eğer böyle olursa iyilik hâkim olur, iyiler hâkim olur, her şey düzelir. "Gık" diyemezsek, ses çıkaramazsak, hürriyet olmazsa, tahammül olmazsa o zaman haksızlıklara bir şey denilemediği için haksızlıklar devam eder, memleket perişan olur, hiçbir iş doğru yürümez ne idare doğru yürür ne adalet doğru yürür. Onun için en kıymetli şeylerden birisi insanların dobra dobra, açık ve hür olarak söz söyleyebilmesidir.
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki: "En üstün, en faziletli cihat, zalim iktidar sahibinin karşısında hak sözü söylemektir." Ne güzel, alimler hakkı söylemekten korkmayacak.
İşte bizim işimiz böyle zor. Allah sizlere de bizlere de gayret kuvvet versin. Cümlemizi daima hayrı söyleyip hayrı tutanlardan eylesin.