21.11.1984 - Hadis Uyduranlar ve Yalanlayanlar, Tuvalet Adabı, Fakihlik

21.11.1984 - Hadis Uyduranlar ve Yalanlayanlar, Tuvalet Adabı, Fakihlik
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men teammede aleyye kizben ev redde şey'en kultühû fe'l-yetebevve' mak'adehû mine'n-nâr.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
Men teammede aleyye kizben. "Kim bana yalan bir söz isnat etmeye kalkarsa, onu ben söylememişim de ben söylemişim gibi yalandan, 'Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu.' diye bir söz ortaya atarsa."
Veyahut bunun aksine;
Ev redde şey'en kultühû. "Benim hakikatte söylemiş olduğum bir şeyi 'Olmaz öyle şey!' diye reddederse; ' Hayır söylememiştir!' derse, 'Kabul etmiyorum!' derse." Fe'l-yetebevve' mak'adehû mine'n-nâr. "O zaman cehennemde oturacağı yeri hazırlasın, orada oturmaya hazır hâle gelsin."
"Benim hadislerimi inkâr edenler ile benim söylemediğim sözleri hadismiş gibi söyleyenler cehennemliktir." demek. Her ikisi de cehennemliktir.
İşte hadis ilminin mensuplarının, alimlerin titrediği bir hadis-i şerif. Bu hadisten dolayı Peygamber Efendimiz' in hadislerini öyle dikkatle dinlemişler, öyle dikkatle rivayet etmişler, öyle sağlam tenkit etmişler, öyle incelemişlerdir ki... Hadis alimleri, "Aman Resûlullah'ın söylemediği bir sözü söylemiş gibi ortaya atanları ayıralım. Öyle uydurma şeyleri hadis-i şeriflerin içine katmayalım. Aman Resûlullah'ın söylemiş olduğu bir şeyi değiştirmeden nakledelim, bir değişikliğe uğramasın, aynen fem-i saadetinden, mübarek ağzından nasıl çıkmışsa öyle rivayet edelim." diye titremişler, öyle çalışmışlardır.
O kadar incelemişlerdir ki bu hadisleri rivayet eden adamların, hadis ricâlinin isimleri bellidir, hayatları bellidir, hayatlarının safhaları bellidir.
"Evet, şu râvi doğru sözlü, dürüst, takva ehli, dindar bir alim idi ama 70 yaşından sonra hafızası zayıfladı da hadisleri birbirine karıştırmaya başladı. Birincisinin başını başlıyor, sonra sonunu getiremiyor, ötekisiyle karıştırıyor. Karıştırma yaptı. Onun için bunun durumu şudur. Onun rivayet ettiği hadis budur. Falanca adam yalancıdır. Onun sözüne güvenilmez. Falanca adam şöyledir. Bu hadis-i şerif böyledir. Bu hadis-i şerif hasendir, sahihtir. Bu hadis-i şerif zayıftır." diye hepsini inceden inceye incelemişlerdir.
Dünya üzerinde hiçbir zât-ı muhteremin sözleri bu kadar dikkatli, bu kadar titiz bir tarzda tespit edilmemiştir. Bunu Avrupalılar söylüyorlar.
"Ben dünya üzerinde bir başka şahsın hayatının bu kadar ince, bu kadar sağlam bir tarzda tespit edildiğini görmedim." diyor Avrupalı alimlerden birisi.
Peygamber Efendimiz' i böyle incelemişlerdir. Onun için Allah cümlesinden razı olsun.
Rivayet ederler ki hadisleri toplamak için diyar diyar dolaşırlardı. Mesela duyardı, kendisi Horasan'da oturuyor; Mısır'da bir zât-ı muhterem sahih senetle kendisine gelmiş olan hadis malumatını başkasına öğretiyor. Horasan'dan kalkıp Mısır'a giderlerdi. Mısır'dan kalkıp Hicaz'a gelirlerdi. Hicaz'dan kalkıp Irak'a giderlerdi.
Böyle hadis alimlerinden birisi vefat etmiş. Şerefü Ashâbi'l-hadîs isimli Hatîb-i Bağdâdî'nin eserinde naklediliyor. Bir arkadaşı rüyada görmüş, demiş ki:
"Mevlâ sana ne muamele etti?"
"Rabbim beni afv-u mağfiret eyledi."
"Ne sebeple?"
"Hadis toplamak için diyar diyar gezmemi rahmetine vesile etti. O hadisleri toplayacağım diye diyar diyar dolaştım, onların bereketine beni affeyledi." Öyledir. Bu hadisler böyle mübarektir.
Biz şimdi burada oturmuşuz, rahatça söylüyoruz çünkü önümüze yazılmış, kaynaklardan alınmış, kaynakları da yazılmış buraya "Şu rivayet etmiş, bu rivayet etmiş..." diye. Biz rahat ediyoruz ama Peygamber Efendimiz' den bunların yazılı hâle gelinceye kadarki devrede ulema çok iyi çalışmışlar.
Rivayet ederler ki hadis alimlerinden, toplayıcılarından bir tanesi duymuş; "Filanca şahıs hadis rivayet ediyormuş." Yanına kadar gidiyor. Soruyor, evinde, diyorlar ki:
"Tarlada, istersen oraya git, istersen bekle."
Gidiyor, tarlada görüyor uzaktan, işte o adam. Hayvanı kaçmış elinden, eline bir avuç ot almış; "Gel, gel, gel..." diye otu tutuyor; hayvan da o otun yeşilliğine, güzelliğine imrenip yavaş yavaş geliyor. Yularından yakalamış, otu da vermemiş. Diyor ki:
"Hadi dönelim, bu adamdan hadis yazmayalım. Çünkü hayvanı aldattı. 'Gel, gel...' dedi, otu verecekmiş gibi yaptı, otu vermedi. Bundan hadis almayalım."
Ne kadar uzak yollardan geldikleri halde dönmüşler gitmişler.
Mâlikî mezhebinin kurucusu İmam Mâlik -Mâlik b. Enes- rahmetullahi aleyh kendisine kapıyı çalıp da geldikleri zaman gelenlere sorarmış;
"Fıkıh meselesi mi soracaksın?"
"Evet."
"Sorun."
Sorarlarmış. O da fetvayı verirmiş. "Sizin sorduğunuz meselenin cevabı şudur." diye.
"Efendim, biz fıkıh meselesi sormaya gelmedik, zât-ı âliniz hadis rivayet ediyorsunuz ya; sizden hadis telakki etmeye, hadis naklen almaya geldik."
"Ha, girin içeri." dermiş. İçeri alırmış. Kendisi gidermiş, içeride gusül abdesti alırmış. En güzel elbiselerini giyermiş. Başına en temiz -yeni- sarığını sararmış. O misafirlerin oturduğu odaya başka işte kullanmadığı güzel rahlesini koydurturmuş. Orayı buhurlarla, güzel kokularla kokulattırırmış. Ondan sonra edeb ve terbiye ile, sevgi ve saygıyla gelir; "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurdu, ondan şu râvi işitmiş, o şuna nakletmiş, o şuna nakletmiş, o şuna, o bana nakletti, ben de size naklediyorum." diye nakledermiş ve kontrolünü yaparmış.
İmam Mâlik, Harun-u Reşid'in zamanındaymış. Harun-u Reşid demiş ki:
"Yâ imam!" -İmam ne demek? Önder, reis demek, bir kavmin başında giden demek.-
"Yâ imam, hadis kitabı yazıyormuşsun duyduğuma göre."
"Evet, yazıyorum."
"Eh, hadi bize de oku da o hadislerin okunmasından biz de şereflenelim."
"Peki." demiş.
"Ama" demiş, "Peygamber Efendimiz buyurdu ki; 'İlmi ayağınıza getirmeyin, ilme siz gidin.' Onun için hadisi burada okutmayayım, gel benim evimde oku." demiş.
Halifeye, Harun-u Reşid meşhur var ya, Abbasi halifesine...
Burada okutmayayım, çünkü ilmi ayağa getirmek doğru değil.
İlim çok kıymetli bir şey. Sen ilmin ayağına gideceksin; attığın her adımda ecir var, sevap var.
Kardeşlerimiz kalkıyorlar, Yalova'dan, başka şehirlerden, başka kazalardan, başka semtlerden geliyorlar; attıkları her adım, her dakika, her zahmet için ecir var.
"Peki." demiş Harun-u Reşid; "Olur, öyle yapalım." Elini çırpmış, hizmetçileri koşup gelmişler, "Buyur efendim." demişler. "Atları hazırlayın, imamın evine gidiyoruz."
"Efendim" demiş İmam Mâlik yine, "Bu ilim yoluna gittiğiniz için atla gitmeyin, yürüyerek gidin; her adımınıza büyük ecir var."
"Peki." demiş; "Olur, yürüyerek gidelim."
Halife, imam, adamları yürüye yürüye gitmişler. İmam Mâlik'in evine gelince halife geçmiş başköşeye kurulmuş, şiltelerin, minderlerin üstüne...
"Efendim bu ilimdir, şöyle edeb ve tevazu ile, hürmetkâr bir şekilde diz çöküp okumak lazım, dinlemek lazım. Peygamber Efendimiz' in hadisidir, oyuncak değil. Şöyle buyursanız, rahlenin önüne diz çökseniz daha iyi olur." demiş.
Abbasi halifesi ona da "Peki." demiş. O diz çökmüş önünde, okutmuş.
Okuttuktan sonra çok memnun kalmış, "Allah senden razı olsun yâ imam. Adını ne koydun?"
"Efendim, başından beri dikkat ediyorum, o kadar yumuşak davrandınız ki yumuşak yumuşak ne dersem 'Peki, öyle olsun.' dediniz. Sizin bu yumuşaklığınızın hatırasına bu kitabın adını Kitâbu'l-Muvatta' koydum; çiğnenmiş, yumuşanmış, ezik, mütevazı mânasına, ondan bu ismi böyle koydum." demiş.
Bir kitapta böyle okumuştum, bilmiyorum oldu mu olmadı mı ama içindeki şeyler güzel.
Hadisler böyle işte. Onun için bu hadisleri böyle okuyoruz.
Bu hadisi yazan, bu kitabı yazan Gümüşhaneli Hocamız hicrî 1311 yılında vefat etmiş, Süleymaniye'de metfun, Kanuni türbesinin yanında.
Ama eskiler nasıl okurmuş?
Eskilerin her birisi -dinleyenler de okuyanlar da- kitabı eline alırlarmış, hani sabahları mukabele oluyor ya, Kur'ân-ı Kerîm okunuyor, öyle okunur, öyle geçilirmiş.
Ama şimdi kaç kişi dinleyebilir öyle, hızlı hızlı okusak kaç kişi anlar?
Anlayamaz. Biz işi değiştirdik; okuyoruz, izah ediyoruz. Ağır gidiyor. Yoksa bunun böyle çabuk çabuk devretmesi lazım.
Evet, hadis ilmi böyle. Hem de bu hadis-i şerifin râvisi başımızı tacı Ebu Bekr-i Sıddık Efendimizmiş.
Men teğavveta alâ suffeti nehrin yütevaddau minhü ve yüşrebu fe-aleyhi la'netullâhi ve'l-melâiketi ve'n-nâsi ecmaîn.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadis-i şerif.
İnsanlık ilerledi, binalar yükseldi; şimdi 80 katlı, 100 katlı bina yapılabiliyor. Asırlar önce taştan koca binalar yapılmış, biz altında namaz kılıyoruz. Kubbesine kadar kesme taştan. Ama Peygamber Efendimiz' in zamanında orada çok sadeydi; hurma dallarından gölgelikli, hurma kütüklerinden direkli binalardı, gayet basitti.
Acaba Peygamber Efendimiz' in mescidinin zemini hangi cins halılarla kaplıydı; Hereke halısı mı, Isparta halısı mı?
Ne halısı; kumdu, kumluktu... Sadeydi her şey. Dalları birbirlerine ördürtüp, üstünü kireçle, çamurla sıvayıverirlerdi. Kireç de var mı, yok mu onu da bilmiyoruz. İşte öyle bir yer olurdu. Odalar, odalar, odalar, evleri böyle büyük binalar değildi.
O zamanı, o hâli hatırlayın. İnsancıklar fukaraydı. Nasıl olduklarını anlayın:
Sabah namazından sonra sahabeden bir zât-ı muhterem duayı beklemez, hemen hop kalkar gidermiş. Bir gün, iki gün, üç gün... Ötekiler kendi aralarında;
"Şu mübarek adamcağız duayı beklese ne olur. Namazı kılıyor, hemen kalkıp gidiyor. Bu kadar acele etmese. Pek iyi yapmıyor..." demişler.
Bir tanesi çekmiş kenara, demiş ki:
"Efendi, sen niye böyle yapıyorsun? Biraz dur, dua et, tesbih çek. Bak, başkaları namazda kalıyor, camide kalıyor."
Ezilmiş, büzülmüş, pek hık mık söylemek istememiş.
"Söyle, nedir sebebi?" Demiş ki:
"Evde bir tek giyim var; ben burada Peygamber Efendimiz' in mescidinde bu namazı kılıyorum da güneş doğmadan alelacele evime gidiyorum da hanım giyiniyor, o da namaz kılıyor."
Öyle bir yerde olmuş İslâm, gelişmiş. Tabii yüznumaralar yok, su yok, her şey kıt... Diyor ki Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifte;
Men teğavveta alâ suffeti nehrin. "Kim bir nehrin kenarına büyük abdestini yaparsa."
Nasıl bir nehir? Öyle şaldır şaldır akan Kızılırmak filan gibi bir şey düşünmeyin, yani akar bir su.
Yütevaddau minhü ve yüşrebu. "Oradan -o su akıntısından- abdest alınıyor ve içiliyor, istifade ediliyor."
"Kim bunun kenarına böyle bir abdest bozma işini yaparsa."
Fe-aleyhi la'netullâhi ve'l-melâiketi ve'n-nâsi ecmaîn. "Onun üzerine Allah'ın laneti olsun, meleklerin laneti olsun, insanların laneti olsun!"
Fe-aleyhi "olsun" mânasına da gelebilir, "olur" mânasına da gelir. Yani öyle yaparsa lanete uğrar, mutlaka lanet gelir, onu bulur mânasına da gelir. Peygamber Efendimiz beddua etmiş de olabilir. Demek ki içilen, kullanılan, abdest alınan sular temiz tutulacak.
Teknik Üniversite'nin Çevre Mühendisliği bölümü başkanı gelsin, duysun bu hadis-i şerifi. Teknik Üniversite Çevre Mühendisliği var. Yani insanoğullarının yaşadığı yerlerin muhitinin nasıl olması lazım, hava nasıl bozulmaz, su nasıl bozulmaz, ağaçlar nasıl korunur, yeraltı suları vs. vs. Yerleşmenin nasıl olması lazım... Bak, nasıl esaslar koyuyor Peygamber Efendimiz; nasıl her şeyi belli esaslara göre şey yapıyor.
Onlar nasıl insanlardı?
Cahil insanlardı. Bir kısmı çölde deve güderdi. Şehirde olanların da okuma yazma bileni azdı. Peygamber Efendimiz' in zamanında Medine'de saymışlar, okuma yazma bilen 20 kişiden azmış. Bedir harbi olmuş, müşriklerden bir kısmını yakalamışlar, esir getirmişler.
"Para verelim, hürriyetimizi bize verin." diyenler var.
Bazısı da okuma yazma bilirmiş. Peygamber Efendimiz onlara diyor ki:
"Sen benim sahabemden 10 kişiye okuma yazmayı öğret, hürsün."
Öyle öyle öğrenmişler. Yani sıfırdan başlamışlar ama sonra ilim bakımından dünyaya hâkim olmuşlar. Avrupalılar ta kaç asır sonra bulmuş, sinüsü hesaplamışlar, kosinüsü hesaplamışlar, arz dairesini, meridyeni, paraleli hesaplamışlar, dünyanın yuvarlaklığını göstermişler, dünyanın güneş etrafında döndüğünü göstermişler. Yani ilerlemişler.
Bizim dinimiz böyle.
Bir şeyin, bir işin büyüklüğü nasıl anlaşılır?
Başlangıcına bakarsın, sonuna bakarsın ne kadar büyük yapılmış iş ne kadar zamanda yapılmış, öyle çıkar. Zaten çok güzel, çok mütekâmil bir şey devralınmışsa, eh, o da üstüne azıcık bir ilave yapmışsa çok mühim değil.
Ama Müslümanlar sıfırdan başlayıp da koca bir medeniyet kurmuş. Dünyanın her tarafına hâkim olmuşlar.
Her türlü ilmin temeli bizde.
Avrupa Müslümanlarla karşılaştığı zaman aklını başına devşirmiş de "Aa, bizim bu ilimlerimiz hep saçma sapan şeylermiş!" demiş, bir uyanma başlanmış, "Rönesans" demişler ona, yeniden uyanma diye. Ama bizim kitaplarımızda Rönesans'ı, Reformu anlatırlar da bunun Müslümanların tesiriyle olduğunu söylemezler.
Olur mu? Mertlik mi yani bu?
Neden reform yapmış Hristiyan dininde?
Hem Rönesans yapmış hem de Reform yapmış, dininde değiştirme yapmış, değişiklik yapmış. Yani "Olmaz böyle, üçlü tanrı olmaz, onun aslı şudur, budur..." demiş.
Neden demiş?
Müslümanlardan. Müslümanlar söyleyip durmuşlar; "Olur mu böyle şey?" demişler. "Olmaz böyle batıl inanç!" demişler.
Luther çıkmış, papazlara çatmış, Papa'ya çatmış;
"Hz. İsa böyle altınların, gümüşlerin içinde miydi?" demiş, "Böyle şaşaa, tantana içinde miydi?" demiş. "Nedir bu sizin yaptığınız?" demiş.
Çatıyor, ağır hakaretâmiz sözler söylüyor.
"Olmaz böyle. Allah üç olamaz. Siz orada yanılıyorsunuz." demiş.
Neden? Osmanlılardan öğrenmiş de ondan.
Ama bunu söylemiyorlar.
Aşıyı -çiçek aşısını- bizim mahalledeki yaşlı hacı ninelerimiz yaparmış, olur bitermiş. Ondan Avrupalılar görmüşler, ilk önce korkmuşlar, ondan sonra İngiltere'de kraliçe demiş ki:
"Ölüm mahkumlarından dört tanesinde deneme yapın; bakalım ölürse zaten ölüm mahkûmu, ölür gider."
Deneme yapmışlar; tamam, çiçek hastalığından kurtuluyor. O zaman da Avrupa'da bir şehre çiçek salgını geldi mi, şehrin yarısını alır götürmüş, salgın halinde ölümlere yol açarmış. Kolera filan gibi, çok tehlikeli bir hastalıkmış. Ondan sonra mahkumlarda denemişler, ondan sonra kendi çocuklarını aşılatmış ki çiçek salgını olunca ölmesin diye.
Okuduğum seyyahların kitapları var; bizim ecdadımız hamamlar yapıp da şakır şakır sabah akşam, hiç olmazsa haftada bir, güzel güzel yıkandığı zamanda "Bu Müslümanların işine akıl ermez, bunlar sabah akşam yıkanırlar, hasta olacak bu adamlar." diyor. Kitabında öyle yazmış.
Bileceğiz, yani özü bizde. Onlar akıllarını başına devşirdiler, ilerlediler. Biz de bir ara harpten, darptan geri kaldık. Cümle cihan halkı bizimle uğraştı, üstümüz başımız yırtıldı, evimiz harap oldu, yumruk yedik, bıçak yedik filan ama kendimizi toparlayacağız. Onlara bizim ecdadımız öğretmişti.
Biz şimdi her tarafı kapatsak, bütün hudutları kapatsak, fabrika da yaparız, uçak da yaparız, gemi de yaparız, her şeyi yaparız. Bizim bu millet isterse gemilerinin halatlarını ibrişimden, yelkenlerini atlastan yapabilir.
Sadrazam, gelen Avrupalı elçiye öyle demiş; "Siz bizim, [sakalımızı] tıraş ettiniz, tıraş edilen yer yine çıkar, biz sizin kolunuzu kestik, kol çıkmaz bir daha." demiş.
Bu millet her şeyi yapabilir ama bu milletin özündeki o imana dokunmayacaksın, o imana zarar vermeyeceksin.
Zarar verdin mi ne olur? Ölür millet.
Men tefakkaha fî dînillâhi kefâhu'llâhu hemmehû ve razakahû min haysü lâ yahtesib.
Sadaka Resûlullah.
Enes b. Mâlik radıyallahu anh'ten, Buhârî'de, İbnü'n-Neccâr'da varmış, daha başka râviler de rivayet etmişler. Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifinde buyurmuş ki;
Men tefakkaha fî dînillah. "Kim öğrenirse, taallüm ederse, tefakkuh ederse, fakihlik tahsili yaparsa, dinin inceliklerini öğrenme çalışması yaparsa, Allah'ın dininde ilim tahsil ederse." Kefâhullâhu hemmehû. "Allah onun tasasını gidermeye kâfi gelir. Ona yardımcı olur. Onun tasasını, üzüntüsünü alır, sıkıntısını defeder." Ve razakahû min haysü lâ yahtesib. "Hiç ummadığı yerden, hiç ummadığı şekilde -maddî ve manevi- onu rızıklandırır."
Aç da kalmaz, açık da kalmaz.
"Çocuğunu nereye vereceksin?"
"Doktor yapacağım, mühendis yapacağım, şunu yapacağım, bunu yapacağım..."
"Efendim İmam-Hatip okuluna?"
"Yoo, oraya vermem."
"Neden?"
"E, oraya verirsem çocuk ne yiyecek ne içecek?"
İşte bak, bu hadis-i şerifte cevabı var ne yiyecek ne içecekse dinle;
"Kim Allah'ın dinini tahsil ederse, Allah'ın dininde bilgi sahibi olursa, ilim tahsil ederse Allah onun tasalarını, sıkıntılarını karşılamaya kifayet eder ve onu ummadığı yerden rızıklandırır ne aç kalır ne açık kalır."
Ben de çok korkuyordum. Ben liseyi Vefa Lisesi'nde bitirdim. Vefa Lisesi'nin fen bölümünü okudum. Bütün arkadaşlarımın hepsi iyi derecelerle Teknik Üniversite'ye girdiler. Bizim sınıf çalışkan bir sınıftı. Ben Edebiyat Fakültesi'ne gittim.
"Yahu edebiyat fakültesine de gidilir mi? Ne yiyecek ne içecek?.."
Elhamdülillah, sağım işte, ölmedim. Çok da memnunum, elhamdülillah; Arapça öğrendik, Farsça öğrendik, tarihimizi öğrendik, dinimizi öğrendik; daha iyi oldu. Hiçbir arkadaştan bir eksik yanımız yok. Allah ev verdi, araba verdi. Elhamdülillah. Yani bu hadisin izahı sadedinde söylüyorum, başkasını söylesem "Ne malum?" dersiniz. Kendimden söylüyorum ki elhamdülillah hiçbir ihtiyacım yok. Allah'a hamd-ü senalar olsun, şükrünü ödemekten âcizim.
Demek ki biz dinimizi öğreneceğiz, Allah için çalışacağız, Allah yardım eder. Çocuklarınızı işte bu hadise göre yetiştirin.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
06.01.1985 -
Rıfk, Yumuşak Huyluluk,
06.01.1985 -
Hadis Nakletmek, Denizde
