08.12.1985 - Kıyamet Alametleri

08.12.1985 - Kıyamet Alametleri
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Min eşrâti's-sâati en yemurre'r-raculüfi'l-mescidi lâ yusallî fîhi rek'ateyni ve en lâ yüsellime illâ alâ men ya'rifu ve en yubride's-sabiyyü'ş-şeyh.
Taberânî'nin İbn Mes'ud radıyallahu anh'ten rivayet ettiği kıyamet alametleri ile ilgili bir hadîs-i şerîf... Yine kıyamet alametlerini sayacak. Kıyamet alametlerinin bazısı da şunlardır;
En yemurre'r-raculü fi'l-mescidi lâ yusallî fîhi rek'ateyni. "Kişi mescitten geçiyor da iki rekât namaz kılmıyor."
Allah'ın evi burası, ibadethane! Bir kapısından giriyor, öbür kapısından çıkıyorsun; utanmaz mısın? İki rekât namaz kıl! Şurada ahbabın otursa es-selâmualeyküm demeden geçmezsin. Allah'ın evinden öbür tarafa geçiyor iki rekât namaz kılmıyor.
Neden? Ruh kalmamış. Allah'a sevgi, saygı, kulluk âdâbı kalmamış. Geçip gidiyor. Yol mu burası?
Sonra;
Ve en lâ yüsellime illâ alâ men ya'rifu. "Kişi ancak tanıdığına selam veriyor, başkasına selam vermiyor."
Bu da kıyamet alametlerindendir. Zihninizde düşünün bakalım. Biz bugün yolda giderken kime selam veririz? Ahmet, Mehmet Bey tanıdığımız bir kimse ise ona selam veririz, ötekisinin yanından geçer gideriz değil mi?
Bu doğru değil! Bu İslâmî değil! İslâmî olan, tanıdığına tanımadığına es-selâmualeyküm diye selam vermek. Selamı yaymak, selamı çok etmek... Çünkü sadece tanıdığına selam veriyorsa dünya bozulmuş demektir. Müslümanlarda hayır kalmamış da sadece tanıdığına selam veriyor. Öyle şey olur mu, kıyamet alameti.
Bak, bu alamet de olmuş. Selam veriyoruz, adam selam almıyor. Selam almayınca biz de bir daha selam vermiyoruz.
Hoşuma gider, Abdullah b. Ömer radıyallahu anhuma, Hz. Ömer'in oğlu, arkadaşına demiş ki:
"Kalk, seninle çarşıya gidelim." O da soruyor:
"Ey Ömer'in oğlu! Ben senin huyunu bilirim. Sen çarşıyı, pazarı sevmezsin. Orada şeytan çok olur, yalan yere yemin edilir, insanlar kandırılır filan... Niye oraya gidiyorsun?"
"İnsan çoktur, selam veririz." demiş.
Hz. Ömer'in oğlu ara sokaktan gitse karşısına pek insan gelmeyecek, çarşıda pazarda insan çok da çarşıya selam vermeye gidiyor.
Neden? Sevap, kalabalık; es-selâmualeyküm, es-selâmualeyküm, es-selâmualeyküm… Her selamda sevap kazanacak. Onun için çarşıya pazara gidiyor.
Eskilerin yaşayış tarzına bak, bizim yaşayış halimize bak!
Aynı apartmanda yaşıyorlar, merdivenden geçiyor gidiyorlar. Aynı apartmandasın, geçerken bir, "merhaba" de, bir selâmünaleyküm de "nasılsın" de!
Sevmez ki… "Bu sakallı" der, "Benim yolumdan değil." der, "O şu partiye rey verdi, ben başka partiye veriyorum." der, "O gazeteciden şu gazeteyi alıyor, ben bu gazeteyi alıyorum "der...
Hey cahil nâdân hey! Sadece tanıdığına selam vermek, kıyamet alameti...
Hiç unutmam, [Mehmet Zahid] Hocamız rahmetullâhi aleyh Ankara'da bizim fakirhaneye geldi. Bir komşu var, bahçemiz bitişik, ben hiç selam vermiyorum.
Neden?
Adam akşamları içiyor. Hocamız bizim eve gelirken karşılaştı, es-selâmualeyküm dedi, adamcağız yıldırımla vurulmuşa döndü. Şöyle bir toparlandı, "Aleyküm selam hocam, Allah razı olsun." dedi. Sevincinden uçtu yani. Dedim ki:
"Benim yaptığım yanlışmış. Bak, adamcağız nasıl sevindi."
Bir gün gelir belki düzelir. Sen, Selâmünaleyküm dersin, ahbaplık olur, hatasını anlar filan… Seninle arkadaş olduğu için kötü yoldan döner. Sen onu kesip attığın için artık onların arasında kalıyor.
Bizim, adam kazanma çalışmamız olacak. Hocamız etrafındaki müdürlere, yüksek şahsiyetlere;
"Bırakın şu dünya işlerini, biraz adam getirin. Her biriniz insan kurtarmaya çalışın, çabalayın." demiş.
Yakala bir tanesini getir, adedimiz artsın. Eğri yoldan çek, doğru yola insan kazanalım.
Herkes kendi başına buyruk; “Oh! Ben cenneti garantiledim.” Tamam, onu da kurtar! Sen denizden, dalgaların arasından kurtulmuşun; elini uzat, onu da çek.
"Şimdi işim var, gideceğim, daireye geç kaldım."
Bu, işlerin en güzeli; bir insan, hayat kurtarıyorsun. Hem de dünya hayatı değil, ebedî hayat kurtarıyorsun. Bir insanı salih bir insan, mü'min bir insan yaptın mı ebediyen cehennemden kurtuluyor. Onun yaptığı bütün hayırların bir misli senin defterine yazılıyor.
İstemez misin? İş değil mi bu?
Sabahtan akşama, haftanın altı günü kendi nefsimiz ve dünyamız için koştururuz, işe gideriz. Pazar günü;
"Oh, çok yoruldum. Aç şu televizyonu, haydi gezmeye gidelim, haydi pikniğe gidelim, haydi bilmem ne…"
Zaten altı gün dünyaya koşturdun be adam, yedinci gün de nefse koşuyorsun.
Hani bunun âhireti? Sen âhirete gitmeyecek misin?
"Gideceğim hocam, âhirete gitmeyenimiz var mı?"
Orada köşk yapsana biraz…Gideceğin yerde cascavlak ortada kalacağına biraz köşk, saray, imâret, inşaat yap oralarda. Orada da biraz yerin bulunsun, kendi yerine gidersin; ne güzel her şeyin hazır olur.
Bir alameti bu; kişinin camiden geçip de iki rekât bir namaz kılmaması… Bir alameti de kişinin ancak tanıdıklarına selam vermesi… Ötekilere selam vermiyor. Tanımadığına da bir selam ver, halini hatırını sor. Yarın da yakala camiye getir veyahut yardım et, ahbaplık kur, adedimiz artsın.
1980'de kaç kişiydi nüfusumuz? Şu kadar.
Şimdi kaç kişiyiz? Yine o kadar.
Olmaz!
Sıhhatli olan çocuk büyür. Canlı olan ağaç gelişir, dallanır, budaklanır. Beş sene geçmiş yine aynı ağaç, olmaz. Sen ziyandasın. Artacağız! Çoğalmamız, gelişmemiz; herkesin etrafına bakıp insan kazanmaya çalışması lazım.
Bir yerde bir kasabaya gittik. Çok güleç yüzlü, tatlı dilli biri-Allah güzel yaratmış, içi de güzel dışı da güzel bir şahıs- gidiyormuş, kapıyı çalıyormuş. Hacı efendi merdivenlerden iniyor; sakallı, güzel bir Müslüman. Bakıyor karşısında kasabanın mevki bakımından en yüksek şahsı.
"Ne yapıyorsun hacı efendi?" diye soruyor.
"Hiç! Oturuyorum."
"Oturacak zaman mı? İn aşağı, gel bakalım. Hadi şu işi yapacağız, bu hayırlı işi yapacağız…"
Evinden alıyor. İnsanlar biraz elinden tutup çekici insan istiyor. Bilemiyorlar; biraz yardım etmek, çekivermek lazım!
Kıyamet alametlerinden üçüncüsü:
Ve en yubride's-sabiyyü'ş-şeyh. "Çoluk çocuğun, sabi sübyanın, küçük çocukların yaşlı adamı işe salması, göndermesi."
"Git şunu al, bunu getir, haydi…" Genç oturuyor, yaşlı hizmet ediyor.
Ebrede, yubridu, Arapça' da "posta" demek. Yani posta göndermek, yaşlı adama;
"Gel buraya." diyor.
"Buyurun efendim."
"Git çarşıdan şunu al bunu al, şunu yap bunu yap, aç şu pencereyi kapat şu pencereyi, yap şu işi et şu işi..."
İşler tersine döndü. Çocuklar yaşlılara hizmet edecekti, hayır.
Sabi, ağzı süt kokan; sıbyan, çocuk; şeyh de yaşlı demek.
Saçına sakalına ak düşmüş, "Şuraya git, buraya git." Diye ona emir buyuruyor. Onu oraya buraya sevk ediyor, gönderiyor. Kıyamet alametlerinden birisi de budur.
Yaşlının sakalına saygı, hürmet kalmamış. Otobüse biniyorsun, bakıyorsun gençler oturmuşlar. Yaşlı, çarşaflı kadın Bismillahirrahmanirrahim diye zar zor biniyor. Çocuk camdan dışarıya bakıyor, hiç içeriye bakmıyor.
Neden? Bakarsa yer vermesi lazım; dışarıya bakıyor. Boynu tutuldu sanki, hiç bu tarafa bakmıyor. Yahut yaşlı bir adam gelmiş, hiç aldırmıyor.
1958 senesinde Bursa'ya gitmiştim. Rahmetli anama geldim, anam sordu:
"Nasıl Bursa?"
"Bursa çok güzel bir yer." dedim.
"Niye?" dedi.
"Yaşlı, sakallı adamlar küçük kızlara yer veriyor otobüste. 'Gel kızım ayakta kalma.' diyor." dedim.
Küçük kız dediğim, 15-20 yaşlarında tazelere yani. Bursa'da güzel, yaylana yaylana giden Mercedes'ler vardı. Adam tenha iken oturmuş, kapıdan başörtülü, mantolu bir genç kızcağız gelince ayakta durmasına razı değil, "Gel evladım, otur bakalım." diyor. O da "Allah razı olsun amca." diyor, oturuyor.
Rahmetli anama;" Bursa güzel bir şehir! Böyle yapıyorlar anne." dedim.
Şimdi ne oldu bilmiyorum. Bursa'da otobüse binmiyorum. İnşaallah yine o güzel huylar devam ediyordur.
Ondan sonraki hadîs-i şerîf:
Min eşrâti's-sâati enyü'temene'l-hâinü ve yuhavvene'l-emîn.
Kısa bir hadîs-i şerîf. Mısır fatihi Amr ibnü'l-Âs radıyallahu anh'ın oğlu Abdullah b. Amr b. el-Âs- radıyallahu anhum ecmaîn-rivayet etmiş, Allah şefaatlerine erdirsin. Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Kıyamet alametlerindendir; hain kimseye emaret verilmesi, emniyet olunması, güvenilmesi ve emniyetli kimsenin hainlikle itham olunması."
İş tersine dönmüş, sürüyü kurtlara teslim ediyorlar. Yahu, kurtlar bu sürüyü yer, ortalığı mahveder… Hain, hıyanet ehli kimseye itimat ve itibar olunuyor, işler ona veriliyor. İşler tersine dönmüş. Kıyamet alametlerinden birisi de budur. Emniyetli kimseye damga vurulup aslında gerçekten hain olan, vatanı, milleti satan, emaneti çarçur eden kimseye iş verildi mi, kıyamet tamam…
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Mekke'yi fethetti. Ordusuna tembihledi,
"Kimseyi öldürmeyeceksiniz, savaşmak yok."
Ordusuyla muzaffer girdi. Üç-beş kişi saldırınca onlara mukabele edildi, o kadar. Mekke-i Mükerereme'ye başka bir şey yapılmadan girildi. Dosdoğru Mescid-i Şerif'e, Beytullah'ın olduğu Mescid-i Haram'a gitti. Kâbe-i Müşerrefe'nin kapısının açılması için emir buyurdu. İçinde şükür olarak namaz kılacak, Allah fethi nasip etti diye. Âyetlerde Allah-u Teâlâ hazretleri müjdelemişti:
Le-tedhulünne'l-mescide'l-harâme inşâallâhu âminîn. "İnşaallah emniyetle girersiniz."
Kâbe'nin anahtarı müşrik bir adamda… Hz. Ali radıyallahu anh;
"Ver anahtarı!" diyor.
"Vermem" diyor.
"Peygamber Efendimiz söyledi, açın dedi." diyor;
"Ben onun peygamberliğine inansaydım zaten onunla savaşmazdım."
Hz. Ali Efendimiz koluna bir yapışıyor, kolunu kıvırttırıyor, Kâbe-i Müşerrefe'nin anahtarını alıyor. Kapıyı açıyor. Sonra Efendimiz girmiş ve namaz kılmışlar. Âyet-i kerîme iniyor;
"Emanetleri ehillerine, sahiplerine veriniz ve insanların arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmediniz."
Bu âyet-i kerîme inince Peygamber Efendimiz, Hz. Ali radıyallahu anh'a diyor ki:
"Al bu anahtarı. Anahtar evvelden beri o ailede duruyordu, ehli onlar. Götür emaneti ona ver. Bir de özür dile."
Hz. Ali Efendimiz Allah'ın arslanı, Peygamber Efendimiz' in damadı, en yakını, ilk Müslümanlardan, her yerde canını ortaya koymuş, çarpışmış… Boynunu büküyor, gidiyor, anahtarı müşrike teslim ediyor. Müşrik adam daha Müslüman olmamış. Hz. Ali Efendimiz;
"Al anahtarı! Demin zorlayarak anahtarı senden aldığım için özür dilerim." diyor. Adam;
"Hayrola, ne oldu?" gibi birkaç laf söylüyor.
"'Emanetleri ehillerine veriniz.' diye âyet-i kerîme nâzil oldu." diyor.
Adamcağız bakıyor ki bu güzel ahlâk, bu güzel fazilet… Allah Allah! Mekke'yi onlar fethetmiş. Bunlar mağlup, onlar galip; yine emaneti, anahtarı götürüp teslim ediyorlar. Bir de özür diliyor. Faziletin büyüklüğüne bak, bir de özür diliyor. Adam kelime-i şehâdet getiriyor, Müslüman oluyor.
İslâm böyle işte!
"Emanet ehline verilmediği zaman bekleyin, kıyamet kopacak." diyor.
En hain adama veriliyor. Verilir mi yahu? Ama veriliyor! Tamam, kıyamet kopması yakındır.
Öbür taraftan Allah'ın has, halis, emniyetli, güvenilir, haram yemez kuluna da, "Bu haindir." diye çamur, kara sürülüyor. Arkasından zaptiyeler, şunlar bunlar...
Kıyamet ile ilgili hadîs-i şerîf:
Min eşrâti's-sâati sûü'l-civârı ve katîatü'l-erhâmi ve ta'tîlü's-suyûfi ani'l-cihâdi ve en yahtelle'd-dünyâ bi'd-dîn.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten… Efendimiz, kıyametin alametlerinden bir kısmı da şunlardır diye bu hadîs-i şerîfte de şunları saymış:
Sûü'l-civâr."Komşuluk kötü götürülüyor, kötü komşuluk yapılıyor."
Civar, mücaveret demek yani câr olmak, komşu olmak… Komşu komşuya iyi komşuluk yapmıyor, kötü davranıyor; kıyamet alametlerinden birisi budur. Komşuluk iyi yapılmıyor, kötü yapılıyor, berbat; bir...
Sonra;
Ve katîatü'l-erhâmi. "Sıla-i rahim yapılmıyor, akrabalarla bağlar kopmuş."
Kimse kimseye aldırmıyor ne amcalık ne dayılık ne eniştelik ne yeğenlik ne evlatlık ne analık babalık ne dedelik ne teyzelik halalık… Bir şey kalmamış. Akrabalık bağları kopartılmış; hiç kimsenin hiç kimseye aldırdığı, eyvallah ettiği, gittiği, halini hatırını sorduğu, elini uzattığı, yardım ettiği yok. Akrabalık bağlarının kopması, sıla-i rahim yapılmaması da kıyamet alametlerinden biridir.
Ve ta'tîlü's-suyûfi ani'l-cihad. "Kılıçların cihattan yana tatil edilmesi, kınına sokulması."
Yani Müslümanlar cihadı bırakıyor, kılıcı bir tarafa koyuyorlar; kıyamet alameti...
Cihat edilmez mi?
Çekeceksin kılıcını, Allah yolunda çalışacaksın, çarpışacaksın. Dedelerimiz öyle bilmiş, buralara öyle gelmişler. Müslümanlık doğmuş, bir asır içinde okyanuslara ulaşmış.
O devirde o mesafeler aşılır mı? Nasıl geçmişler oraları, ne aşık insanlarmış?
Demek ki ayakları yerlere basmamış, uça uça gitmişler. Afrika'yı geçmişler, Atlas okyanusuna dayanmışlar. Denizler dar gelmeye başlamış, gemilere binmişler, Kıbrıs'a çıkmışlar.
Kıbrıs'ta Peygamber Efendimiz' in halası var; şehit... Orada kabri var. Deniz seferinin sevabı kara cihadından iki misli fazla diye gemilere binip Kıbrıs'a gelmişler. Orta Asya'ya, Hindistan'a varmış, Çinlilerle savaşmışlar…
Sonra asırlar geçmiş. Yine Allah'ın has kulları çalışmışlar, çabalamışlar, cihada devam etmişler. Her devirde cihada devam eden olmuş. Fakat sonra bir zaman olmuş; köşkler, kasırlar, konaklar yapılmaya başlanmış. Zevkler sefalar, çalgılar türküler, gazeller kasideler, şiirler edebiyatlar laflar, baklavalar börekler çörekler, çengiler köçekler, eğlenceler başlamış…
Neden?
İnsanoğluna neyin daha iyi olduğu belli olmaz. Para mı daha iyi, fakirlik mi daha iyi?
Peygamber Efendimiz diyor ki;
"Vallahi ben sizin için zenginlikten daha çok korkarım. Zengin olmanızdan daha çok korkarım."
Sapıtırsınız. Bir insanın karnı aç olduğu zaman, “Ah bir yiyecek olsa...” der, etrafına yiyeceğe bakar. Karnı doydu mu, keyfi yerine geldi mi, bu sefer başka zevklere bakar. Para kazanmaya devam etti mi, "Şu kiradan kurtulsam." der; bir ev sahibi olur. "Bir tane olsa da onun kirasını alsam." der, Allah bir tane daha verir. Para çok olunca, “Bir de arabam olsun. “Diyecek. İlk evden sonra veya önce bir araba sahibi olur. Para daha çok olduğu zaman bu sefer araba beğenmez.
Arabaların en lüksü hangisi? Mercedes'ti ama şimdi Mercedes'ten daha pahalı, 90-100 milyon liraya İngilizlerin Jaguar'ı varmış. Ondan alır.
Bu da idare etmiyor muydu seni? Ediyordu ama o en pahalısı…
Bursa'ya gittik, Çekirge' de eski kaplıcanın yanından kıvrıldık, aşağıya dönüyoruz. Solda bir otel var. Bahçesi bizim caminin olduğu yer kadar. Duvarlarına iki-üç sıra çelenk konmuş, dizilmiş; çelenk konulacak yer kalmamış. Milyonlarca lira…İnsan hastaya bir buket çiçek yaptıracak olsa 1500-2000 lira…
O koca çelenk kim bilir kaç bin liradır?
Ben bilmiyorum! Çelenk yapmadım, yaptırmadım ve fiyatını da şimdiye kadar sormamışım, o hususta cahil kalmışım. Ama belki ibret-i âlem için oradaki arabayı durdurup çelenkleri saymak lazım! Çünkü vaaz veriyoruz, "Bir caminin önünde şu kadar yüz çelenk gördüm. "deyip millet de "Aaaa!" desin diye saymak lazım!
"Ne bu böyle?" dedim. Bursalı arkadaş;
"Hocam! Bizim Bursalılar gösterişe çok düşkündür. Bunların iplik fabrikası, ipek fabrikası, dokuma fabrikası vs. fabrikaları var ya, paralar da geliyor ya... Şimdi Çelik Palas'ı beğenmiyorlar. En lüksü bu! Buraya gelirler, düğünleri burada yaparlar. Bu bir zenginin düğünüdür. Hepsi bu kadar çelenk gönderiyor." dedi.
Toplasan kaç tane fukarâya ev yapılır. O çiçekler üç gün sonra solacak. Bir tanesi organize etse," Çelenk paralarını bana verin, üç tane fukarâya merasimle daire alalım, verelim." dese, onunla iki-üç tane daire alınır. Gecekondu tarzında olursa on tane alınır.
Bu insanlar parayı gördü mü şaşırıyor. Sonra neler yapıyor?
Kitaplarından şiirlerini okuyoruz, maalesef. Sonra müstehcen birtakım işlere başlıyorlar; lûtîlik, zinakârlık vs. oluyor, şöyle oluyor böyle oluyor. Allah'ın rahmeti kesiliyor. "Sizi edepsizler sizi! Ben size nimet veriyorum, siz o nimetin karşısında böyle yaparsınız ha!" diye o zaman Allah düşmana fırsat veriyor, düşmanla terbiye ediyor. Mağlup eden de galip eden de Allah!
Ve me'n-nasru illâ min indillâhi."Nusret, yardım Allah'tandır, başkasından değil."
Eskiden dört bin kişi ile 60 bin kişilik orduyu nasıl tepelemiş? Allah'tan!
Şu kadar orduya bunlar nasıl yenilmişler? Edepsizliklerinden, kusurlarından! Adetle ilgili bir şey değil. Allah yolundan ayrılınca Allah'ın yardımı kesiliyor, ondan sonra her yerde zillet başlıyor.
Müslümanlar cihadı bırakmışlar, zevke sefaya başlamışlar.
Olmaz! Hiçbir devirde olmamıştır, bu devirde de olmaz. Bundan önce de olmaz, bundan sonra da olmaz!
Müslüman, zenginlik gelince tuğyan etmeyecek, azmayacak. Zenginliğin kendisine bazı vazifeler yüklediğini bilecek, kazancını Allah yoluna, hayırlara sarf edecek. Zaten biliyorsunuz… Cihattan geri durmayacak. Kılıçlar kınına girmeyecek. Müslümanlar devamlı çalışacak, çarpışacak.
İslâm'daki dinamizme bak, şu Müslümanların haline bak! Nerede Müslümanlık nerede Müslümanlar?
Savaş, bilmem ne, şunu bunu diye bucak bucak kaçıyorlar. Eskiden bizim olan diyarları düşmanlar istila etti. Şimdi onları unuttuk, adını bile anmıyoruz. Oradaki kardeşlerimizin feryatları boğuldu artık, hiçbir şey yapmaz duruma geldik. Böyle gafil gidersek bu zevk, sefa ile burayı da kaçıracağız.
Mutlaka kendimizi derleyip toparlamamız lazım!
Amerika'dan borç al, ömrünü plajda geçir; akla mantığa sığar mı? Amerika'dan, IMF'den borç para dilen, ondan sonra götür ruja, allığa, pudraya, iskambil kâğıdına, olur mu? Televizyona -telefisyon, telef makinesi-, videoya, olur mu?
Borçlu adamın ekmeğine katık alması doğru değil! Madem borçlusun, borcunu öde, ondan sonra alnının akıyla dolaş.
Hayır! Parayı oradan al, buradan al, ondan sonra yürü…Bazen geliyorlar, borç istiyorlar. Biraz soruşturuyoruz, arabası var, şusu busu var…Benden para istiyor. Cemaatimin kalabalıklığını duymuş;
"Cemaatten her birisi elli bin lira versin bana…"
Ne yapacaksın?..
Herkes böyle şey yapıyor. Milletçe de böyleyiz. Yorganına göre uzatmak yok.
Kıyamet alametlerinden birisi kılıçların cihattan geri durması, tatile girmesidir. Böyle olmaması lazım!
Bu hadîs-i şerîfte kıyamet alametlerinden dördüncüsü;
Ve en yahtelle'd-dünyâbi'd-dîn."Ve dünyanın din ile kazanılması."
Burada hı ile yazılmış ama şerhte deniliyor ki, "O zaman mâna halel kelimesinden din ile dünyanın halel görmesi gibi bir mâna olur; mâna ters olur. Bilakis dünya ile dinin tahrip olması yani dünyaya sapmak suretiyle tahrip olması mânasına olduğundan bu Allah-u a'lem noktasız ha ile.
Bu izahatı Arapça bilen kardeşlerimiz için söylüyorum.
En yahtelle'd-dünyâbi'd-dîn."Dünyaya din ile girilmesi."
Dünyalık kazanmaya din vesile oluyor. Yani adam dinini satıyor, dince mukaddes tanınan şeyleri kullanıyor; dünyalığı da doğrultuyor. Dünyasını, parasını doğrultuyor, şusu busu çoğalıyor ama din elden gidiyor, âhiret mahvoluyor. Ona aldırdığı yok.
Çünkü dünya ile âhiretin kazanılması yani dünyalık ile âhireti kazanmak var. Zekât verirsin, hacca gidersin, hayır yaparsın, cami yaparsın, köprü yaparsın, çeşme yaparsın; tamam, dünyalığı sarf ediyor âhireti kazanıyor… Aksi yok; âhireti sat, dünyayı al, öyle şey olur mu? Âhiret ebedî, orası satılır mı? O mülk, âhiret mülkü satılır mı? Onu iki paralık dünya için, dünyalık kazanmak için sat. Dünya, nasıl olsa geçecek olan bir hayat...
Bu kıyamet alametidir. Allah bize âhiretin kıymetini hissettirsin. Dünyamıza dalarak âhireti harap edenlerden olmamamızı nasip eylesin. Kıyamet alametleri hadislerindeki kötü huyları üzerimizden ve memleketimizdeki Müslümanlardan def eylesin. Sevdiği güzel huylar ve haller ile cümlemizi müzeyyen eylesin. Sevdiği yollarda yürütsün. Sevdiği amellere muvaffak etsin. Akıl, şuur, idrak versin; yolundan ayırmasın. Gözümüzü yumup açıp kapayıncaya kadar bizi nefsimize, şeytana bırakmasın.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
03.06.1984 -
Kahinlere Gitmek, İlmin
03.06.1984 -
İlim, Müslümanları Sevindirmek,
