Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Amr b Ümeyye ed-Damrî el-Kinânî radıyallahu anh Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine sormuş;
Yâ Resûlallah! Ürsilü râhailetî ve etevekkelü. "Bineğimi salıvereyim de ondan sonra Allah'a tevekkül mi edeyim?" diye sormuş.
Malum eskiden uzak yerlerde olanlar bir şeye binip öyle gelirlerdi. At, deve, katır merkep neyse öyle gelirlerdi… Onların bir bakım meselesi var, bir yere bağlamak, yemini vermek, torbasını, samanını başına bağlamak lazım. Bir sürü şey... Bu ismi, zikri geçen zât-ı muhterem soruyor yâ Resûlallah? Ben bineğimi salıvereyim, ondan sonra Allah'a tevekkül edeyim. Yani Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de tevekkülü emretmiyor mu?
Ve alallâhi fe-tevekkelû in küntüm mü'minîn. "Eğer iman sahibiyseniz Allah'a tevekkül edin." diyor. Bize tevekkül etmeyi emrediyor. O halde ben de salarım hayvanımı, Allah benim vekilim olarak ben O'na tevekkül etmişim, korur hayvanımı.
Kadir değil mi? Kendisine iltica edenin duasına icabet etmez mi? Öyle mi yapayım?
Çok önemli bir soru, cevabı da çok önemli. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;
Kâle, bel kayyidhâ ve tevekkel. "Hayır, aksine bağla da ondan sonra tevekkül et." Bir kere yularını bir kazığa, ipe, direğe, bir taşa bağla tevekkülü ondan sonra yap. İşte bu bizim dinimiz de büyük bir kâidedir ki, imanımızın ince bir tarafını bize öğretiyor. Elbette ve elbette Allah-u Teâlâ hazretleri her şeye kâdirdir. Dilerse ölüden diri çıkartır.
Yuhricü'l-hayye mine'l-meyyiti ve yuhricü'l-meyyite mine'l-hayyi. Zaten çıkarttığını da görüyoruz.
Kışın nasıldı şu etrafımız, şu ağaçlar nasıldı, yaprakların dalları var mıydı? Sonra ortalık nasıl yeşerdi, değişti?
Ölü, dallar kuru bir haldeyken yeşerdi. Bir kuru, takır takır tohum toprağa ekildiği zaman kocaman fidan nasıl oluyor, nasıl ağaç oluyor? Allah-u Teâlâ hazretleri her şeye kâdirdir. O'nun için zorluk bahis konusu değildir.
"Bir şeye "ol" dedi mi olur…
İzâ erâde. "İsterse, murat ederse..." Kün fe-yekûn. "Ol" der, olur. " Kudretine hiçbir güçlük yoktur.
Ve lâ yeûdühû hıfzuhümâ. Kâinatın sevk-ü idaresi, milyarlarca trilyonlarca, sayısız varlığının, kullarının, mahlukatının idaresi Allah-u Teâlâ hazretlerine zor değildir. Kudret-i külliyesi semaları ve yeri kuşatmıştır, her şeye kâfi ve vâfîdir. Her şey, şu kâinatın her ince teferruatı Allah'ın emriyle olduğu, yaprak Allah'ın emriyle sallandığı, tohum Allah'ın emriyle büyüdüğü, insanlar Allah'ın emriyle yaşadığı, öldüğü halde. Yuhyî ve yümît, mukaddim mu'ahhir. "Önceye alan O'dur sona bırakan O'dur."
Cümle işler Halik’ındır kul eliyle işlenir
Hakkın emri olmaz ise sanma bir çöp deprenir.
Allah dilemezse hiçbir şey olmaz. Allah diliyor da müsaade ediyor da her şey ondan oluyor.
Ama böyle olacak diye biz nasıl davranmalıyız? Allah evet böyle yapar, biz nasıl yapmalıyız?
Mevlâ'nın rubûbiyeti her şeye kâdirdir, her şeye gücü kudreti yeter. Amenna ve saddaknâ.
Peki, biz kulluğu nasıl yapalım?
Biz kulluğumuzu tedbir ile beraber yerine getireceğiz. Biz her şeyin tedbirini alacağız, şartlarını hazırlayacağız, gayretimizi göstereceğiz, Mevlâ nasıl dilerse öyle yapacak. Biz o çalışmamızla ecir alacağız. Biz imtihandayız. Kalemimizi kâğıdın üzerinde yürüteceğiz, cevap yazacağız. Cevap bulunacak kâğıdı boş verirsen sıfır alırsın. Kâğıdın üzerinde yazı olacak, biz yazacağız da Mevlâ lütfedecek, dilerse olur dilemezse olmaz. Yine dilerse olur dilemezse olmaz. Ama tedbir alacağız.
Ve en leyse li'l-insâni illâ mâ se'â ve enne sa'yehû sevfe yürâ. "İnsanoğluna neye sa'y-ü gayret etmişse, neye yönelmişse o verilir ve sa'yinin neticesini, sa'y-ü gayretinin, çabasının, uğraşısının, arkasını, meyvesini o görür." Neye gayret etmişse... Hayra gayret eden hayrı elde eder. Allah-u Teâlâ hazretleri cimri değil ki, fakir değil ki... Kulunun küçücük bir hareketine bin bir lütufla mukabele eder. Küçücük bir şeyle, küçücük bir sebepten bir ömürlük günahı bağışlar. Bir ömür boyu günah edersin, küçücük bir pişmanlık, bir gözyaşı dökersin...
"Tevbe yâ Rabbi! Hatamı anladım şimdi çok pişmanım." [Dersin, O da] "Affettim." der, bağışlar.
Bize düşen tedbiri, gayreti elden koymamak. Biz gayreti elden bırakırsak küfleniriz. Çalışacağız, çalışan uzuv kuvvetlenir.
Demircinin pazusu mu kuvvetlidir? Dairedeki daktilonun kâtibin pazusu mu daha kuvvetlidir.
Demircinin pazusu daha kuvvetlidir. Neden?
O beş kiloluk balyozu her gün sallaya, sallaya, sallaya... Aman onun kafasını kızdırma bileği kuvvetlidir!
Ha, buradan ne kaide, hangi hakikat çıkıyor? Demek ki çalıştığı zaman yıpranmıyor, kuvvetleniyormuş.
Bu kolunu çok kullandı tahrip olur eskir.
Hayır. Allah-u Teâlâ hazretleri lütfetmiş öyle bir vücut nasip etmiş ki bize, kendi kendisini tamir eder. Çalışan yer gelişir.
Doktorlar, profesörler, ilim adamları küçük çocukların gelişimini anlatıyor; küçük bir çocuk konuşmasını, gözünü açmasını bilmez, hiçbir şey bilmez, hatta ilk başta emmesini bile bilmez. Yavaş yavaş her şeyi öğreniyor, öğreniyor, öğreniyor. Gözü görmeye, ayağa kıpırdamaya, eli tutmaya başlıyor. İlk önce elini tam uzatmak istediği yere uzatamaz. Sonra isabetli uzatmayı öğreniyor. Sağlam tutmayı öğreniyor. İlk önce ayakta sendeleyerek durur. Düşer, kalkar, sonra sağlam durur. İncelemişler; karanlık bir yerde tutmuşlar birisini gözleri gelişmemiş, yürütmemişler ayağı gelişmemiş. Hangi uzvu çalıştırırsa orası gelişiyor. Sinirler o tarafa doğru büyüyor, gelişiyor, o tarafta çalışıyor.
Onun için insan istediği azasını çalıştırmalı. Yani gelişmesini istediği azasının çalıştırmalı.
Efendim, benim kalbim uyanık bir kalp olsun. Çalıştır! Çalıştır pırıl pırıl olsun. Çalıştırmıyorsun.
Hiç kalbini kullandığın, kalbinle ilgili iş yaptığın, hiç maneviyata yöneldiğin var mı, onunla ilgili çalışma yaptın mı?
Yok, paslandı o zaman. Kullanmadın attın bir kenara, iç tarafta rutubetli paslandı. Her tarafı paslandı. Çalıştıracaksın! İşleyen demir ışıldar, işlenmeyen küf bağlar. Çalışacak. İşte bundan dolayı ve adaletinin iktizası...
Şimdi ben oturayım, sabahtan akşama kadar yan gelip yatayım, öteki de sabahtan akşama kadar çalışsın. İkisi de aynı neticeye vasıl olursa olur mu? Allah'ın adaleti yok mu? Adl, hakemü'l-adl. Allah-u Teâlâ hazretleri "ahkamü'l-hâkimîn'dir." Serapa her şeyi adalettir. Allah-u Teâlâ hazretlerinin her şeyi adalettir. Onun için çalışacağız.
Duydum ki, kimse ameliyle cennete giremeyecekmiş. Çalışmayayım o zaman!
Yoo, çalışacaksın! Gece gündüz harıl harıl, ağlayıp, sızlayıp, uğraşıp, didinip çalışacaksın, lütfederse verir.
Vermezse? Vermezse kusur yine bizdendir. Yine bizdendir, kusur!
Çünkü Allah-u Teâlâ hazretleri erhamür-rahimîndir; merhameti, lütf-u kerimi çoktur. Gaffârü'z- zünûptur; günahları çok affedicidir. Tevbe etmedin ki bağışlasın. Dilinin kemiği mi vardı estağfirullah deyiverseydin?
Elli liranı dolandırsalar, çalsalar üç gün ağlarsın. Şeytan imanını dolandırıyor; mücevherini, elmasını içerden alıyor hiç aldırmıyorsun, ona gözyaşı dökmüyorsun. Geçen kötü günlerine pişmanlık duymuyorsun, çalışmıyorsun, o tarafa gayret sarf etmiyorsun.
Olmaz, çalışmak lazım. İşte bu kaideye riayet edeceğiz. Ondan sonra tevekkül edeceğiz, Mevlâ neylerse güzel eyler! Her şeyi güzeldir. Lütfu da kahrı da güzeldir, hepsi yerindedir, hepsi hoştur. Cezaya layıksak da bin kere hak etmişsek de bizi lütfuna mahzar etsin. Başka nereye gideceğiz?
Adın senin Gaffâr iken
Ayıp örtücü Settâr iken
Kime varam sen var iken.
Cürmüm ile geldim sana.
Kime gideceğiz?
Kapısından kovdu, "Git! İstemiyorum senin gibi kulu." dedi.
Haydi bakalım, kime gidersin? Hangi kapıya gidersin? Başka kapı yok. Duracaksın orada, gözyaşı dökeceksin, yalvaracaksın.
Evet hata bende yâ Rabbi ama gitmem! Başka kapı yok, bu kapının halkasını bırakmam! Milyon kere kovsan bırakmam, diyeceksin.
Biz ibadeti Allah'ın rızası için yapıyoruz. Cenneti verirsen, sana ibadet ederim yâ Rabbi! Vermezsen yok! Buna Yahudi bezirgânlığı derler. Öyle şey olur mu?
Fe-in u'tû minhâ radû ve in lem yu'tav minhâ izâ hüm yeshatûn.
Bir kısım ham kimseler ganimet, harpte kâfirlerle dövüşüldükten sonra alınan, elde edilen ganimetler verilirse memnun oluyorlarmış, verilmediği takdirde, ellerine bağış gelemediği zaman çok kızıyorlarmış. Kur'ân-ı Kerîm, "Böyle Müslümanlık olur mu?" diyor. Verilirseler memnun oluyorlar verilmezse kızıyorlar. Bir de bakarsın kızmışlar.
Müslüman öyle olmayacak. Müslüman sadık olacak sadık. Âşık-ı sadık olacak. Ne yaparsa yapar... Sen kulluğunu iyi yap da Mevlâ ne yapacağını çok iyi bilir. Sana birisi üç kuruşluk bir hayır yapsa, bir kahve içirse 40 yıl unutamazsın. Ne demiş dedelerimiz, "Bir fincan kahvenin 40 yıllık hatırı vardır." Bir kahveye bu kadar şey yapıyorsun Allah-u Teâlâ hazretleri kâinatın sahibi, kulunu lütufsuz bırakır mı? Zaten her an lütfuyla [yaşıyoruz.]
Velhâsıl Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemize kulluğumuzu bilip, tedbire tevessül edip, hayırlar için gayret kemerini belimize kuşanıp çalışmak nasip etsin. O çalışmanın içinde de Allah'a tam dayanmak nasip etsin. Tam tevekkül:
Hasbünallah ve ni'me'l-vekîl. "Allah bize kâfidir, yeter." O'na dayandık mı Allah'a dayanan kurtulur. Duvara dayanırsan duvar yıkılır. İnsan Allah'a dayanırsan kurtulur. "O bize kâfidir." demişler.
Hasbünallah. "Allah bize kâfidir." Ve ni'me'l-vekil. Cümle cihan halkı insana hasım olsa Allah dost olsa yeter. Cümle cihan halkı insana dost olsa, önünde el pençe divan dursalar, efendim deseler, ayaküstünde karşılasalar, Allah sevmezse yazıklar olsun! Hiç kıymeti yok. Zaten şu dünya göz yumup açıncaya kadar geçiyor. 80 yıl filan diyorlar ama o bile çabuk geçiyor. 80-90 yıl, neyse.
Yaşlı amcalara, "Ne anladın sen şu ömründen?" diye sor bakalım. Herkes;
"Bir gençlik bir yaşlılık derken ne olduğunu anlayamadım. Ömrünün sonuna geldik." diyor. Ben kime sorduysam öyle diyor. Ebedî hayatın yanında [dünya hayatı] nedir ki?
O iman ile Allah'a öyle sarılmak nasip etsin.
Kîyle lî yâ Muhammed li-tenem aynüke ve li-tesma' üzünüke ve li-ye'i kalbüke fe-nâmet aynî ve ve'iye kalbî ve semi'at üzünî.
Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu hadis-i şerifinde kendisinden bahsediyor.
Resûlullah nasıl bir kimseydi?
Senin, benim gibi bir insandı, beşer idi. Melek değildi, cinden değildi, beşer idi. Annesi Amine, babası Abdullah, dedesi Abdulmuttalib, kızı Fâtımatü'z-Zehrâ, damadı Hz. Ali... Harp etmiş, aç kalmış, yemek yemiş, oruç tutmuş, namaz kılmış, üzülmüş, sevinmiş, dua etmiş, beşer...
Senin benim gibi beşer ama nasıl bir beşer?
İşte o sorunun cevabı zor. Müstesnaların müstesnası bir insan ve Allah-u Teâlâ hazretleri övmüş, sevmiş, artık daha ötesini ne diyelim. Biz onu nasıl övelim.
Bu hadis-i şerifte diyor ki;
Kîle lî. "Bana denildi ki..." Yâ Muhammed li-tenem aynüke. "Gözün uyusun da..." Ve li-tesma' üzünüke. "Kulağın yine işitsin." Ve li-ye'i kalbüke. "Kalbin de idrakli, şuurlu olsun."
Yani Allah bana, "Uykuda olduğun zaman da bile gör, işit ve idrak halinde ol." buyurdu. Ondan dolayıdır ki;
Fe-nâmet aynî ve ve'iye kalbî ve semi'at üzünî. "Gözüm uyudu, fakat kalbim şuuru ile her şeyi idrak etti, kulağım da işitti."
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem öyleydi. Uyurdu, yanında veya uzakta söz söylerlerdi, onu yine söylerdi. Peygamber olduğu için Allah'ın müstesna, has, halis, nimetlerinden mazhar olmuş bir kulu.
Arkasından da görürdü. Arkasını da bilirdi. Bakmadığı halde arkasında olanı bilirdi. Allah-u Teâlâ hazretleri sevmiş, müstesna şeyler ile ikramda bulunmuş.
Hanımları bir şeyler konuşurlardı; -yetişme devresinde beşer hali insanoğlunun nefsi var, şeytan var- aralarında bir şeyler konuşulurdu. Ondan sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, "Siz şöyle şöyle konuştunuz, böyle böyle dediniz diye haber veriverirdi." Onun üzerine derlerdi ki;
Men enbeeke hâzâ. "Yâ Resûlullah! Bunu sana kim söyledi! Kendi aralarında konuştular, kim söyledi?
Kâle nebbeeniye'l-'alîmü'l-habîr. "Her şeyi bilen her şeyden haberdar olan Allah-u Teâlâ hazretlerinin peygamberi değil mi o. O bildirdi." O bildirince insan bilir. İnsanın kendisinin gücü kuvveti yoktur.
Peygamberler peygamberliği nasıl yapıyor? Kameri nasıl bölüyor, parmağından suyu nasıl akıtıyor, 300-500 kişiyi [suya] nasıl kandırıyor, yemek nasıl bereketli oluyor?
Yapan, eden, çatan hep Allah-u Teâlâ hazretleridir ama sevdiği kullara ikram olarak yapıyor. Keramet Arapça' da "ikram" demektir. Allah ona ikram ediyor. Müstesna bir vasıf lütfetmiş o ondan oluyor.
"Hocam böyle bir şey olur mu?" derseniz hadis-i şerifi hatırlatırım.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuyor mu ki:
"Kulum bana nafile ibadetleri işleye işleye, salih amelleri yapa yapa yaklaşır yaklaşır yaklaşır." Hattâ uhibbahû. "Ben onu sevinceye kadar..."
Bak ilk başta demiyor, Allah devamlılık istiyor. İbadet edeceksin, namaz kılacaksın, tesbih çekeceksin, oruç tutacaksın, iyilik yapacaksın, bir daha yapacaksın, bir daha yapacaksın. Bir iyilik yapıp da dur bakalım ne gelecek diye bekleme! Devam edeceksin, hattâ ühibbahû "Nihayet severim." Nihayet o kulum imtihanlardan geçer, meşakkatlerden geçer o kulumu severim.
Bu ne demek? Her işine yardım ederim demektir. O zaman işler değişir işte. O zaman işler değişir.
Cezayirli Hasan Paşa gazaya çıkmış, dolaşmış... Nerede dolaşıyor?
Nerde dolaşacak, Cezayir'in üzerlerinde dolaşıyor. İtalya, Fransa, İspanya arasındaki adaların etrafını dolaşmış, -beri tarafa düşman zaten sokulamıyor ki- bir tek düşman gemisi görememiş.
Niye o zaman öyle de şimdi böyle?
O zamanki Müslüman öyleydi sen böyle Müslümansın da ondan. Etraftaki fark seninle onun arasındaki kalite farkıdır.
O adam o tarafları dolaşmış hiç kimse yok. Türkler var diye herkes bir tarafa sinmiş. Hiç gezinemiyorlar. Yani Batı Akdeniz'de, bizim Kıbrıs civarı değil ta İspanya tarafları.
Bir adaya gelmişler geceleyin demirlemişler, ondan sonra güneş doğmadan sabaha doğru demir alıp adadan ayrılmaları lazım. Gemiler kalkmamış. Beş altı kişilik gemi halindelermiş. Öbür gemilerin kaptanları demişler ki;
"Bizim bu Hasan Reis ilk defa sefere çıkıyor, bunun tecrübesi az. Burada gündüze kalacağız düşman da kenardan gemimizin sahile yanaştığını görecek. Topa tutar, başka bir şey yapar, yani zarara uğrarız. Geceden, daha ortalık ışımadan bu koydan dışarıya çıkmamız lazım. Hâlâ da haber gelmedi, kayığa binelim söyleyelim." demişler.
İşaretleşmişler, kayıklara binmişler, Hasan reisin kalyonuna gelmişler.
Nerede Hasan reis?
"Kaptan köşkünde, kamarasında neyse, arka tarafta ibadet ediyor" demiş. Allah Allah şimdi ibadet sırası mı, iş yapma zamanı.
"Efendim, gemiciliğin töresinde bu vakte kadar böyle bir limanda kalmak yoktur, düşman bastırıverir. Engin denize çıkacaksın. Burada manevra yapamazsın, rüzgâr esmez, olmaz, geç kaldık. Şimdiye çoktan dışarıya çıkmamız lazımdı." Demiş ki:
"Yoldaşlarım, kardeşlerim! Biraz daha sabredin biraz sonra ben size emir vereceğim. İnşallah birkaç parça düşman gemisi geliyor şimdi burada duralım, onların önüne birden çıkalım. Ben size haber vereceğim" demiş. Edep var askerî terbiye var, neyse çıkmışlar dışarıya fakat birbirlerinin yüzüne bakmışlar demişler ki:
"Adam hem denizciliği, denizcilik usulünü bilmiyor hem de şimdi bir de velilik taslıyor. Gemi gelecekmiş de filan diye istikbale ait bir şeyler söylüyor. Ufukta gemi falan yok. Neler söylüyor bu adam!" diye birbirlerine bakmışlar, baş sallamışlar gemilerine gitmişler.
Fakat aradan ne kadar zaman geçtiyse ufuktan beş altı tane düşman gemisi belirmiş.
Görmeden nasıl söyledi bu adam?
Deminki hadise göre söyledi. Hadis-i kutsîde, "Ben onun gören gözü olurum." demedi miydi? Allah görmeden gösterir, geleceğini kalbine bildirir. Orada hazırlık yapıyorlar, düşman gemilerinin üstüne adanın koyundan birden çıkıverince ötekileri zaten hemen yelkenleri suya indirmiş, teslim oluvermişler. O gemileri ganimet olarak almışlar Cezayir'e dönmüşler. İşte öyle olur.
Allah-u Teâlâ hazretlerinin resulüne verdiği o vasıflar, sıfatlar, resulünün yolunda yürüyen kimselere de verilir. Yürürsen, yürüyebilirsin Allah-u Teâlâ hazretleri onu verir.
Hâsılı insan Hakk'ın yolunda giderse,
Ve men yettekıllâhe yec'allehû mahrecâ ve yerzukhu min haysu lâ yahtesib. "Kim Allah'tan korkarsa, takvâ ehli olursa Allah ona bir çıkış noktası gösterir. Ummadığı yerden rızıklandırır." dediği gibi lütfeyler, kerem eyler. Biz kalbimizi doğrultalım Allah'a has halis kulluk edelim, temiz, pak kul olalım, bak gör o zaman neler olur! Ne lütuflara nail olur insan!
Kadâ biş'şuf'ati fî-külli ma lem yuksem fe-izâ -hudûdü ve surifeti't-turuku fe-lâ şuf'ate.
Bu hadis-i şerif de mülk hukukuna, mülkiyete dair bir hüküm taşımaktadır. "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz taksim edilmemiş olan bir malda hakk-ı şuf'a ile hükmetmiştir."
Bu hakk-ı şuf'a ne demek?
Hakk-ı şuf'a, bir kimsenin bir malda başka bir kimse ile ortaklığı varsa... Diyelim ki bir tarlanız var üç kişi ortaksınız, hissedarsınız. Taksim edilmemiş bir ortaklığınız varsa, sen sıkıştın kendi hisseni başkasına 100 bin liraya satmaya kalkıştın, satabilir misin?
Tabii her mülk sahibi insan mülkünü satabilir. Ama öteki ortakların var ya, bizim dinimiz diyor ki; sen onu bir başkasına 100 bin liraya satsan o ortaklardan bir tanesi der ki:
"Ben bu tarlanın ortağıyım. Bu adamla ortaktım. 100 bin lirayı ben veriyorum." derse mal onun olur. Yani sen ötekisine satsan da İslâm hukukuna göre mal ortağın olur çünkü onun hakk-ı şuf'ası var. O orada ona çift olmuş, onunla beraber mülkiyetine iştirak etmiş, Allah ona bir hak, üstünlük tanıyor. Ama almayacağım derse; yani sen ev ortağına dedin ki,
Ya, o evimiz seninle yüzde elli ortak, satmak ihtiyacındayım alır mısın? Almayacağım [derse] o zaman istediğine satabilirsin.
Ona haber vermeden başkasına satarsan, o da dilerse o parayı verir, alır. Başkasının verdiği kadar o bedeli vererek kendisi alabilir.
Yoo! Mal benimdir. İnat ediyorum o ortağıma vermeyeceğim başkasına satacağım derse bizim dinimiz o inadı kabul etmiyor, ortağa üstünlük tanıyor. Bu hususta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz böyle hükmetmiş. Taksim edilmemiş olan bir mülkte hakk-ı şuf'a ile hükmetmiş, yani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ortağın öncelik hakkını ileri sürerek bu hükmü koymuş...
Ne zamana kadar?
İzâ vukkite'l-hudûdü vesurifeti't-turuku. "Yollar açılıp da hudutlar belli oluncaya kadar..." Eğer sen tarlayı üçe bölmüşsen şurası senin, burası benim; burası benim o zaman kalmaz. Taksim edilmiş çünkü yeri belli o zaman böyle bir bağlantı bahis konusu değildir. Kâbil-i taksim olmayan, taksim edilmemiş olan bir şey için olur da taksim edilmiş tek mülkiyet hâline gelmiş. Toplu bir arazi almışsınız parselasyon yapılmış şurası senin burası benim, yolları belli hudutları belli, artık burada İslâm hukukuna göre hakk-ı şuf'a olmaz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selem Efendimiz böyle bir mesele ile hükmetmiş. Ne güzel şey! Yani elbet insan kendi malının yanındaki yeri kendisi alıp oraya sahip olmak ister, dinimiz o hak kabul ediyor.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.